Güldane’nin Gözüne Görünenler

guldaneeyes 

Güldane ve arkadaşları bizimle aynı iş yerinde hizmet veriyorlar. Ama çalışma saatlerimiz çakışmadığından çoğunluk birbirine teğet geçer yaşamlarımız. Bizim mühim toplantılarımız, çok sesli telefon görüşmelerimiz, bitmek bilmez elektronik postalarımız ve karmaşık raporlarımızla doldurduğumuz günlerimiz sonlandığında onlar şirketin servisleriyle gelirler. Ofisleri, toplantı salonlarını, mutfak ve tuvaletleri temizlerler akşamın geç saatlerine kadar. Bu sayede ertesi sabah işe vardığımızda çöplerimiz boşaltılmış, masalarımızın tozu alınmış, tuvaletlerimiz parlatılmıştır. Üstünde düşünmezseniz de sorgusuz benimsersiniz bu sistemi; varsayın ki sihirli bir el değmiş buralara sizin yokluğunuzda. Kara kutuda ne yaşanmışsa yaşanmıştır, size olumlu sonuçlarının tadını çıkarmak düşer sadece.  Gel keyfim gel…

 *           *           *           *

Dört buçuk sene kadar önce yeni görevime başladığımda işyerinin “5. kat” diye tanımlanan ve Genel Müdür’e yakın olması dolayısıyla da biraz korku, biraz prestij, biraz da mesafeyle anılan kısmındaki bir büroya yerleştim.  Üstünde iri ve tehditkar harflerle “Genel Müdür” yazan esmer masif bir kapının arkasında gizli birkaç ofis, bir toplantı salonu, bir küçük mutfak ve tuvaletlerden oluşan bir birimin parçasıydım artık.

Girişten toplantı odasına doğru uzanan ana koridorda organizasyonun kuruluşundan bu yana burada görev yapan Genel Müdürlerin siyah beyaz portrelerinin asılı olması ortama garip bir resmiyet ve ağırlık katardı. Öyleki buraya ilk gelişinizde hazırlıksız yakalanır, bu önemli şahsiyetlerin hepsi sizi inceliyormuş gibi bir hisse kapılır, kendinize çeki düzen verme ihtiyacı duyardınız.

Kısa zamanda öğrendim ki VIP konukların da ağırlandığı bu ünitenin düzenine hayli özen gösteriliyor.  Dolayısıyla ekibin en güvenilir ve becerikli temizlik görevlisi de burada çalıştırılıyor. Güldane her akşam sekiz civarında, el ayak çekildikten sonra geliyor.  Toz alıyor, çöpleri topluyor, mutfağı ve tuvaletleri düzene sokuyor. Bir de elektrik süpürgesiyle geçiyor halıların üstünden çıkmadan.

Kendi mesai saatinde ortalıkta başkalarının olmamasına alışmış. Belli bir rutini var yılların deneyimiyle geliştirdiği, onu harfiyen uyguluyor.  Biraz “buralar benden sorulur” havası var hareketlerinde ama kendine güveni çıkardığı kaliteli işin kabul görmesinden kaynaklanıyor. Yoksa onu beşinci katta tutarlar mı bunca zaman?

*           *           *           *

Ben geç saatlere dek ofiste çalışmayı adet haline getirince Güldane  ile neredeyse her gün karşılaşır olmuştuk. Önceleri sadece selamlaşma boyutundaydı iletişimimiz.  Saygılı ama kısa soluklu bir “bonsoir” ile birbirimizin varlığını onaylıyorduk ama kimse kimsenin yoluna çıkmıyordu sonrasında.  O ben rahat çalışayım diye kapımı örter, gider diğer yerleri temizler, oralardaki işi bitene kadar da benim bir zahmet toparlanıp yola düzüleceğimi umardı.

Belçika’da doğmuş olduğundan Fransızcası akıcı ve aksansızdı. Adını da daha bilmediğimden onun Türk olduğunu anlamam epey zaman aldı. Bir akşam nasıl olduysa biraz daha uzunca konuştuk ve ben o saate kadar kabalık ettiğimi düşünerek kendimi tanıttım. Onun adının Güldane olduğunu işitince de “Aa, siz Türk müsünüz? Niye daha önce söylemediniz?” diye sordum. Benim ismim odamın girişindeki küçük levhada yazdığından şimdiye görmüş olmalı diye düşünüyordum.

“Ne bileyim…” dedi “…belki ilgilenmezsiniz diye herhalde”. İlk kez daha dikkatle baktım ona, otuzlu yaşların ortasında tahminin, orta boylu, esmer, hafif topluca bir kadın. Yanakları al al oluyor, gözlerinde zeka kıvılcımları yanıp sönüyor konuştukça.  Kocasından bahsetti biraz, iki tane de kızı var ortaokul çağında. Erken anne olmuş diye düşündüğümü anımsıyorum.

Bana da biriki sorusu varmış meğer, yeri gelmişken sıralayıverdi. Evet, daha önce başka bir görevdeydim.  Evet, evliyim, eşim de burada çalışıyor. Evet, o da Türk. Hayır, çocuğumuz yok… Tam da o sırada sağ elini beline koyup tek kaşını hafif kaldırarak bir “ah bon?”  (öyle mi?) düşürdü dudaklarından. Tehditkarca gülümsedim. İfademden bunun alıp alabileceği tek açıklama olduğunu fark edince “hadi ben sizi rahatsız etmeyeyim, çalışın, zaten gene bu saatlere kalmışsınız” deyip aceleyle çıktı odadan.

*           *           *           *

Günler geçtikçe Güldane ile muhabbetimiz de derinleşti. Bazen Türk dizilerinden konuştuk, tanıdıkların düğününe giymek için hangi kıyafeti seçeceğinden, kızlarını nasıl yetiştirmek istediğinden… Bu son konuya çok kafa yorduğu belliydi. Bilinçli, kendine güvenli, ayağı yere basan genç kadınlar olmalarını diliyordu. Çevreleriyle sağlıklı ve aktif ilişkiler kurmuş, dünyada olan bitenden haberdar, kendi doğrularını arayıp bulan sağlam kişilikler geliştirdiklerini görmek istiyordu.

Ara ara da dayanamaz bana sorular sorardı.  Söylemi sen ile siz arasında gidip geliyordu heyecan katsayısına bağlı olarak. “Deniz Hanım, gücenmeyin de şimdi, niçin herkes evine gittikten sonra sen hala buralarda didiniyorsun?” dedi bir akşam. Diğerlerini bu denkleme karıştırmadan işimi sevdiğimi ve onun için zevkle çalıştığımı anlattım. Çok tatmin olmuşa benzemiyordu, devam etti. “Yalnız böyle aç aç da olmaz ki, sonra öyle meyveyle, çok tahıllı bisküviyle filan ayakta kalamazsınız.  Mümkün değil!”

Biran bocaladım. Ne yediğimi nereden biliyordu? Sonra çöp kutumdaki elma koçanlarını ve ambalajları anımsayıp pes dedim hafiyeliğine. “Bakın şu sizin yan odadaki kız mesela, o maşallah neler yiyor!” diye devam edince anladım dikkatinin elinden kimsenin kurtulamayacağını. “Hamile de o, ondandır” diye atıldım içgüdüsel bir savunma ihtiyacıyla.

“Sonra, laf aramızda, biraz düzensiz de” diye çıtlattı Güldane. “Nedir kuzum o masasının hali? Üstelik bakıyorum bazen bir çay almış, onu yarım bırakmış, sonra gitmiş bir kahve almış, onu da içmemiş. İsraf ama, yazık, günah…”

Annemin kahve falı kadar çarpıcı bu tespitler karşısında gevelemeye devam ettim: “… bazen bana da oluyor, tam içecek bir şey alıyorum, bir telefon çalıyor, toplantıya çağırıyorlar, bırakıp gitmek icap ediyor…”

“Valla bilmem” gibilerinden oynattı gözlerini yuvalarında. Sonra “ama şu içerideki çocuk pek titiz, bak onun tertibine söz yok!” diye kazanan numaranın sahibini açıkladı. “Ne yiyip içiyorsa onu da dikkatle yapıyor, döküntü, kırıntı yok!”

“Evet, çok da zeki ve çalışkan bir çocuktur” diye atıldım gurur ve heyecanla, “…benim asistanım!”

Mesut bir tebessüm yayıldı yüzüne. Benim birinin patronu olmam fikrini beğenmiş gibiydi. Fakat bu düşünce ona sorumluklarımı da anımsatmış olacak ki “hadi bana müsaade” diyerek çekilmeye karar verdi sahneden.  Yalnız tam odadan çıkacakken geri dönüp ekledi “Deniz Hanım, sizin bey, İbrahim Bey, kaçıncı katta çalışıyor demiştiniz…?”

*           *           *           *

Artık gündüzleri ortalığın düzeniyle daha bir ilgilenir olmuştum iş yerinde, mutfak günün sonunda çok perişan halde olmasın, halılara bisküvi kırıntıları düşerse üstüne basılmasın, boş su şişeleri ortalıkta bırakılmasın diye şahin bakışlarımla tarıyordum etrafı. Bu zaman zarfında Güldane’yle sohbete fena halde alıştığımı, hatta çoğu kez günüme gökkuşağı etkisi yapan bu buluşmaları bekler hale geldiğimi de fark ettim.

Çalışan kadının hayatındaki zorluklardan konuşmaya başladık derken, memleketten uzakta yaşayıp sabah simidini özlemekten, Türkiye’deki gidişattan, Brüksel’in bitmeyen yağmurundan. Bizim Genel Müdür de gözünden kaçmamıştı tabii. “O erken gidiyor evine, o yüzden çok denk gelmedik ama rastlaştığımız zamanlarda beni saygıyla selamladı, halimi hatırımı sordu, alçakgönüllü birine benziyor” dedi. “Öyledir” diye onayladım.

Önceki Genel Müdürlerden birinden söz açtı sonra, “… o çok geç saatlere kadar çalışırdı, hemen her gün karşılaşırdık ama biraz mağrur görünüşlüydü. Kuru bir Bonsoir Madame dışında tek söz duymadım ağzından onca sene…” dedi. Biraz gönül koymuşa benziyordu.  İç çekip ekledi : “Herhalde beni kendine denk görmüyordu…”

“Ama ne önemi var ki Deniz Hanım, beni belki konuşmaya değer görmedi belki ama bak ne oldu sonunda?  Kendi gitti resmi duvarda hatıra…”

Koridordaki portreleri anımsayıp hafifçe ürperdim.

“Bazen resminin karşına geçer konuşurum onunla… Hey gidi Büyük Müdür Bey, ne vardı ki bu kadar kasacak kendini?” derim “…bak sen tarih oldun, Güldane hala burada…”

Yutkundum kaldım. İş yerindeki gece vardiyam bu renkli kişilik sayesinde felsefe derslerine dönüşmüş de haberim yok.

“Deniz Hanım, ben bu arada gittim sizin beye şöyle bir uzaktan baktım” diye atıldı o sırada. “Valla zıt kutuplar birbirini çeker derlerdi de inanmazdım!  Demem o ki, o biraz böyle içe dönük birine benziyor, siz Maşallah cıvıl cıvılsınız…”

*           *           *           *

Ocak başında Genel Müdürümüz değişti. Öncekinin siyah beyaz portresi duvara asılırken Güldane’nin sözleri çınlayıp durdu kulaklarımda.

Bu aralar ne yapıyor derseniz çok da bilemiyorum, çünkü onun önerisini dinleyip eve daha vakitlice dönmeye çalışıyorum artık.

“Güzel kadınsın da Deniz Hanım, böyle hep çalış hep çalış da olmaz, yıpranıyorsun bak. Gözlerinin altı halka halka olmuş yine. Bak öteki katlardaki hanımlara, rujunu süren, çantasını alan gidiyor akşam beşte.”

“…Sen de diyorum, kendine biraz başka türlü bir iş mi bulsan acaba?”

 

Brüksel, Ocak 2013

 Not: Yukarıdaki hikayede adı geçen kurum ve kişiler tamamen hayal ürünüdür, gerçek hayatla olası benzerlikler şakacı bir tesadüften ibarettir.

1 thought on “Güldane’nin Gözüne Görünenler

  1. Güldane hayalen de olsa son paragrafa göre bir çoklarının hislerine tesbitlerine tercüman mı oldu acaba?

Leave a Reply to sadettin bayraktutar Cancel reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s