Önden bir söz – Ben deyince Bahar

2 Şubat’ta kar yağdı. Elim ayağım çok üşüdü, kolay soğur ikisi de bilirsin. Rüzgar sert esti bir de üstüne. Buzla kavruldum. Sabrımın soluğu kesilmese de zorlandı.

O gün içinde güzel insanlar çıktı neyseki yoluma. Yara almaktan da yaratmaktan da korkmayan. Ne alaka deme şimdi, ikisi de ciddi cesaret işi. 

Hayatın zor yanından konuşmak ürkütmedi onları. Herkesin içinde bir yerde var bir burukluk, unutamadığımız ağır, karanlık sahneler. Acıyan yerlerimiz gerçek.  Paylaşarak beraber büyüdüğümüz de.

O sohbetin tadı oldu o geceki ninnim. Derin ve uzun uyudum masallara gömülüp. Yürek serinlemişti, 3 Şubat’a açılırken gözlerim.

Hava yumuşamam diyordu lakin, aynı tırmalayıcı soğuk kararlı. Şubat’ın da doğası boyle, kendi gibi davranıyor diye suçlayamazsın.

Bir cesaret attım yine de kendimi sokağa. Karşıdaki tarihi bina alkışladı beni. Bak bana, nicedir ayazdayım dedi, aldırma, yüzleşmek dinç tutuyor insanı.

Yürümüşüm epey yokuş aşağı. Baktım bir ara gülümsüyorum kendime. Havada çıtır ekmek kokusu. Aklımda, dudaklarımda fırından yeni çıkmış tazecik bir hatıra.

Güneş de naz etmedi biliyor musun sonunda. Göründüğü yetmedi, yerleşti kaldı gökte öylece. Benimsedi de yerini.

Sokakta oturacağım dedim öyleyse biraz. Güneşle göz göze. Karar verdim ki an bu an. Karar verdim ki bahar. Geldi.

Biraz okudum açık havada. Kelimeler önce çekindi, sonra üşüştüler zihnime. Bağlantılar oluştu önce, sonra sen de carpışmalar, ben diyeyim kucaklaşmalar. Sanırsın pazar yeri, sanırsın panayır, şenlik. 

Gelen geçen için adaklar tuttum sonra hazır elim değmişken. Kendim için de dileklerim sıralıdır bilirsin; bazıları seninkilere komşu. Çoğuna dokun isterim, bir kısmının dokusundasın.

Hayat yakışıyor sana dedim kendime. Umut çok yakışıyor. Kıpırtılı devinimlerin, düşe kalka kızaran,    olgunlaşan sözcüklerin, ya tutarsa diye başlayan hayallerine her gün yenilerini ekleyişin.

Mücadele yakışıyor sana, bildik oyunları kazanmasan da.  Yenmek değil keşfetmek oldu hep gayen, ilerlemek. Oyuna yeğlediğin gerçek, sızlanmaktan vazgeçip görmek. Keşkeyi fırlatıp atıp peki şimdiye odaklanmak…

Arkana bakma derler ya, kızarım biraz. Arkana da bak Sevdiğim, bak ki hatırla nereden geldik, niye yürüdük bu yolu. Önünü de gör, bakar ol ki atlama, olabileceği de hisset, heveslen. Ama isterim ki en çok şimdiyi sahiplen.

Şimdini çek al Sevdiğim. Kimse vermeyecek sana şimdini, iyisi mi sen çek al.  Şimdimizi de al istersen, benli ya da bensiz, al.  İçine oturt baharı en delisinden, bırak yaza aksın.

Sahiplen!

Brüksel, Ağustos 2022

Arsız Umut

Kitapçıları seviyorum. Raflarını, tezgahlarını, afişlerini. Toz kokusunu, kağıt hışırtısını, eğilmiş başları, kitaba uzanan elleri. Kitap sırtlarını, kitap kapaklarını, sayfa çevirirken yarattığımız küçük rüzgarı seviyorum.

Brüksel’e taşındığım ilk yıllarda Fransızcam varla yok arasında gezinirken biraz hüzün, biraz da özenle seyrederdim kitapçı vitrinlerini. Bırakın içine dalmayı daha ismini dahi telaffuz edemediğim kitaplar, yeni/eski yazarlar, kitapçıda çalışan genç ekibin hevesle yazıp kitaplara iliştirdikleri küçük notlar hep ağzımı sulandırırdı. Bu muazzam dünya keşfedilmeyi beklediğini fısıldayarak el sallıyordu bana mütemadiyen, inceden inceden de meydan okuyordu.

Dili öğrenmek günlük hayatı, iş ilişkilerini ve sosyal yaşamı canlandırdığı gibi kültürel bağları güçlendirerek zenginleştiriyor bizi her gün. Önceden İngilizce çevirileri yoluyla tanıdığım Fransız yazarlara anadillerinde yeniden kavuşmak kadar daha önce hiç adını duymadığım çağdaş yazar, şair ve gazetecilerle de tanışmak otuzlu yaşlarıma doğru ilerlerken zihnimi de gönlümü de çiçeklendiriyordu. Kimi zaman arkadaş önerisi, kimi zaman edebiyat eleştirileri, bazen de dost tavsiyesiyle kısa zamanda birçok edebiyatçıyla söyleşme fırsatı buldum onların satırlarını afiyetle yalayıp yutarken.

Bazen her üç cümlede bir sözlüğe danışarak, bazen tembellik yapıp tahmine bağlayarak, bazen tamamen kaybolup yeniden başlayarak. Gözümün kağıda dokunması, parmağımın sayfayı çeviren hareketi, bir kitapla el ele tutuşup bu dünyadan gitme hissi hep çok iyi geldi bana. Birken iki, hatta daha çok olmak, hem bugünde hem b aşka zamanda aynı anda var olmak, kanepede/sahilde/ağaç gölgesinde yayılırken aynı zamanda göklerde uçup kendim dahil her şeye dışarıdan bakabilmek. Daha ne ister ki insan?

Üstelik en az bu uçuşlar kadar güzel ve aydınlık geri dönüşleriniz. Kitaba başlayan sizle bitiren siz aynı kişi değilsiniz. Yoğruluyor ve biçimleniyorsunuz. Yolculuktan biraz yorgun ama çokça aymış dönüyorsunuz. İçinizde bir yer doluyor, bir boşluk kapanıyor. Kabarmış bir yanınızsa ödemini akıtıp soluklanıyor. Olgun bir dengedesiniz – üstelik kendiliğinden oldu her şey, ölçüp biçmediniz.

Malum fenomen yüzünden hayatlarımızın yeniden şekillendiği bu süreçte bir zamandır kitapçıya gidemedim. Evdeki stoklarımı erittim ben de, arkadaşlarımın verdiği kitaplardan okudum. Epey de idare etti beni, yalnızlık da eksiklik de hissetmedim.

Bu sabah ama zordu biraz. Çok özlediğim ve muhtemelen bir süre daha göremeyeceğim bir dostumla telefonda konuştum. Bu ay kaybettiğimiz iki insandan da bahsettik. İlki yıllar önce ayrılmıştı aramızdan, hem de çok erkenden. İkincisi de birkaç gün evvel. İki hikaye de bir sürü yüreğe ve hayata çarpan cinsten.

Bilmiyorum o konuşmanın düşündürdükleri mi, birikim mi, yoksa günlerdir buraları etkisi altına alan sıcak ve bunaltıcı hava mı dürttü, sığamadım eve. Sokağa attım kendimi taze ekmek alma bahanesiyle. Burun ve ağızları örtülü yüzler arasında adımlarken bin bir düşünce hücum etti aklıma. Gerekli gereksiz konuştular.

“Artık her zaman umutlu olmayı beceremesem de dayanıklı olmaya çabalıyorum” demişti bir arkadaşım dün, onu hatırladım mesela. Geçen hafta Fransa’da kaldığımız otelde valizlerimizi taşımak için bizden izin isteyen çalışanı sonra… ki onaylayınca ellerini dezenfekte edip geri gelmişti yanımıza. Koyu renk takım elbiseli ve siyah kumaş maskeliydi, kırk derecenin üstündeki sıcakta koşuşturuyordu. Bahşiş vermek için ben de izin mi istemeliyim diye düşünmüştüm, malum dokunmak artık riskli.

Tenha sokaklarda kuru yaprak, izmarit ve ambalaj kalıntısına ek olarak sürünen mavi tek kullanımlık maskelere takıldı sonra gözüm. Onların bile yaşanmışlıkları var şimdilerde. Zaman akmak fiiline ne kadar da yakışıyor diye geçirdim içimden.

İşte tam da o an bir kitapçıya koşmak ihtiyacı belirdi içimde. Bugün resmi tatil olmasına rağmen açık bir adres de buldum şansıma. “Yardım ister misiniz?” diye sordu satıcı çocuk. “Yok” dedim “biliyorum aradığım kitap beni bulacak”. Gülümsedi anlayışla. Kitap delileri tanır birbirini ilk bakışta.

Yarım saat kadar sonra elimde “Buluşmalarımız” isimli kitapla beraber hep çok sevdiklerimi getirdiğim Toucan lokantasının terasında oturuyordum. Arnavut garson Adrian kısa bir durum değerlendirmesi ve hoşbeşten sonra hissiyatımı sezmiş olmalı ki beni kitabımla baş başa bırakıp içeri çekildi. Yaşıtım Fransız kadın yazarlardan birinin yeni çıkan romanı bu. Beni onu ilk keşfettiğim ve Fransızcam yetmediği için okuyamadığım yıllara götürüp getirdi.

Açtım ilk sayfayı. Doksanlı yıllarda Sorbonne Üniversitesi’nin koridorlarında rastlantısal bir buluşmayla başladı hikaye. Öyle kilit bir andır ki hani hissedersiniz; hayat değişecektir o noktada. Kahramanlarımızın tanışmasıyla beraber şiirselleşti dili yazarın. Akmak fiili edebiyata ne kadar çok yakışıyor diye geçirdim içimden.

İki saat ve çok sayfa sonunda hesabı istediğimde ben biraz farklı bir bendim. Yüzümde bir ışıltı, içimde nedensiz bir ateş. Adrian da belli ki bahşişe sevindi.

Kitabı çantama koyarken arka kapağındaki cümle takıldı gözüme: “Hayatta birçok kere sever insan ama tek bir kez aşık olur”.

Doğru mu dersiniz? Ben bilmiyorum. Dayanıklılığa saygım çok ama umudu hep zirvede tutan cinstenim.

 

umutcicek

 

Brüksel, Ağustos 2020

 

 

İlk

“Son zamanlarda ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Bir kaç sene önce okuduğum bir yazıda karşıma çıkan bu soru düşündürmüştü beni. Çocukluk yıllarımız ilklerle dolu malum, gençlikte de bol deneme (yanılma) yaşıyoruz. Ya sonra? Yaş ilerleyip tarzımız ve zevkimiz kendini bulunca daha çok bildiğimiz ve seçtiğimiz kulvarlarda mı yüzüyoruz? 

Yazı hayatımızın hangi döneminde olursak olalım denemekten korkmamamızı öğütlüyordu. O kapının açık kalmasının ruhumuzu da bedenimizi de dinç tutacağını savunuyordu. Hakkı da var diye düşünmüştüm: Yeniyi açık yürekle karşılamak, ona bir şans vermek, bildik alanda yayılmak yerine küçük de olsa risk alabilmek bizi güncelle bağlantılı ve zinde kılabilir elbette.

Ara ara da kendimi ve çevremi test ediyordum bu soruyla: “En son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Cevap “iki gün önce” ya da “geçen hafta” ise şahane. “Sen de altı ben diyeyim sekiz ay” sa biraz endişelendirici. “Düşünüyorum ama bulamıyorum” ya da “Nasıl yani?” tarzı yanıtlarsa alarm verici…

Çok da zor değil aslında kendimize ilkler yaşatmak.  Daha önce hiç sohbet etmediğimiz biriyle bir kahve içmek, pazar sabahı on beş dakika fazla yürüyüp taze ekmeği yeni açılan fırından almak, şimdiye kadar hiç okumadığımız bir dergiyi karıştırmak kadar basit ve zararsız aktivitelerden bahsediyorum üstelik.  En azından başlangıç için.

Bir çocuğun yürümeyi öğrenmesi gibi önce çekimser, hatta korkak başlıyorsunuz belki. Fakat açılıyorsunuz sonra. Arada tökezleyip popo üstü düşmek de var. Ama o ruh haliyle düşünce dertlenmek yerine gülüp geçiyorsunuz ve kalkıp yola devam ediyorsunuz.

***

Yıllardır yoga yapıyorum.  Seanslar sırasında sık tekrarladığımız bir söylem var: “Öğrenmemek mi? Asla!” Üstünde az düşününce ilkler yaratma fikrinden çok uzakta olmadığını görüyoruz.

Elbette hayatta başımıza gelenleri seçemiyoruz ama kişi yaşadıklarından ders almaya hazır olduktan sonra kazanım kendiliğinden. Zor yoldan geçerek de olsa. Dolayısıyla derdimiz her şeyi her an kontrol altında tutmak değilse ruh olgunluğuna ulaşmak hiç de imkansız değil.

Kurtuluşumuz saklanmakta değil hayat yolculuğunun önümüze çıkardığı acı/tatlı sürprizleri oldukları gibi görüp onlarla beraber var olabilmekte. Abartmadan, yok saymadan, ama dramatize de etmeden. Yaşamdan geleni hikayemizden sayarak. Onun da bize bir diyeceği vardır elbet savıyla. Duymaya yer açarak.

***

Korona süreci hepimizi derinden sarstı ve zorladı. Böylesini görmedik, yaşamadık dedik.  Kabus gibi, abartılı senaryolu uçuk kaçık bir film gibi dedik. Uyuduk uyandık kaç kere.  Geçmedi. İçinde yaşamaya devam ettik.

Kendimize, hayatımıza, seçimlerimize değişik açılardan baktık bu süreçte sanıyorum.  Garip aslında düşününce çünkü bir anlamda zamanımız vardı elimizde, diğer yanda kafamız pek dağınıktı. Her geçen gün bildik düzenin bir parçası ya eksildi ya değişti. Giden hızlıca gitti. Ne zaman ve hangi şekilde geri döneceğini bildirmeye durumu el vermeden.

Kısa-orta-uzun dönem planlama konusunda neredeyse mekanik bir uzmanlık geliştirmiş beyinlerimiz şaşaladı. En sağlam kurumlar içi oyulmuş göründüler gözümüze birkaç gün içinde. Kilit vuruldu kapılara, kepenkler çekildi, sokaklar boşaldı. Kapandık.  

İlk şokun etkilerinden biraz kurtulmaya başlayınca ister istemez yeni alışkanlıklar edindik, önlemler aldık.  Temizlik ürünlerini hatmettik, “el nasıl yıkanır”ın kitabını yazdık, bağışıklık sistemi üstüne detay araştırmalara giriştik.

İşi ve okulu devam ettirebilmek uğruna teknolojiyle ilişkimize yatırım yaptık, yeni uygulamalar öğrendik. Görüntülü konuşmalar içler acısı sosyal hayatımıza bir avuntu oldu.  Tablet ya da dizüstü bilgisayar ekranına sığamayanlar için evde daha büyük monitör ihtiyacı doğdu.

Hazır bilgisayar başındayken daha önceden planlanmış tatillerimizi iptal ettik yüreğimiz burularak.  Kültürel etkinlikler için aldığımız biletler yok oldu, kutlama ve törenler için yapılmış rezervasyonlar deseniz aynı.  Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede emek emek oluşturulmuş programlar sabun köpüğüne dönüşüp yittiler.

Dış dünyayla bağımızı sağlayan bilgisayarlarımıza, telefonlarımıza sarılıp ihtiyaç alışverişine devam ettik sonra.  Kitaptan deterjana, peynirden ayakkabıya, ev aletlerinden dekorasyon malzemesine uzanan geniş bir yelpazedeki ürünler kapımıza geldiler.   Malum bir zamandır sırf fatura ya da reklam taşıyor diye çok da onurlandırmamıştık postacımızı.  Kargo aracını kapıda görünce ümitle ürperir olduk.

İş başa düşünce her gün yemek pişirdik. Yardımcılar olmayınca temizlik, çamaşır ve ütüyü üstlendik.  Elimiz değmişken epey dolap ve çekmece düzenledik. Arşivleri elden geçirdik.  Pek çok eski fotoğraf ve anı ziyaretimize  geldi geçmişten.

Baktık süreç uzuyor, yardımın da gelesi yok. Dip boya, saç kesim, vücut bakım işlemleri konularında girişimlerde bulunduk.  Bazıları maceraya dönüştü, bazen zaferler elde ettik. Ufak tefek tamirat, evdeki imkanlarla yaratıcı çözümler, sakla samanı gelir zamanı taktikler günümüz bir parçası oldu ister istemez.

***

Dünyanın hemen hemen her yerinin eş zamanlı geçirdiği bu zorlayıcı dönemde yürüyüş serbestisine sahip grupta olduğum için şanslı hissederek çıktım her gün sokağa. Bir saat kadar süren tempolu ve solo bir yürüyüş için. Tespih çekmek gibi demişti biri yürümekten bahsederken, tekrar edilen adım hareketi bedeni çalıştırırken ruhu da sakinleştiriyormuş. Deneyimle sabitledim bu görüşü.

Market ve eczaneler dışında her yerin kapalı olduğu bu süreçte bu akşam yürüyüşlerinin zorlayan anları olmadı değil tabii. Tiyatroların, sinemaların, konser salonlarının önünden geçerken her seferinde müthiş içim buruldu.  Kitapçı vitrinleri toz tutmaya başlamıştı. Giyim kuşam mağazalarında yoğun bir hüzün vardı. 

Restoranlar ve kafeler bize hiç sorma dercesine sessizdiler.  Bazılarının içleri her geçişimde daha da boşaldı.  Masalar toplandı, aksesuarlar kalktı. Yeniden açılacaklar mı acaba diye sorar buldum kendimi.  Oteller küçük bir kaç ışığı yanık bırakmışlardı. Umuttan mı temkinden mi emin olamadım.

Parkların bir kısmı kapatılmıştı.  Açık olanlar sokaklara kıyasla daha canlıydı fakat tabii kalabalıktan uzak durmak adına büyük parklara da girmedim.  Şehrin iş merkezlerinden biri olan ve AB kurumlarının yüreğinin attığı mahallede kendi ayak seslerimi dinleyerek yürüdüm haftalarca.

***

İlerleyen günlerde hem hava sıcaklığını hem de sokaklardaki insan yoğunluğunu göz önünde tutarak akşam saatlerine kaydırdım yürüyüşlerimin saatini.  Güneş henüz batmamış ama kızgınlığını kaybetmiş oluyor o ara.  Sulanmış bahçelerden çiçek kokuları vuruyor burnunuza.  

Hava da cidden inadına güzeldi o ara.  Nisan ve Mayıs ayları, doğa coşmuş. Tam sokaklara akılacak, müzikle, dansla, sohbetle kavuşulacak iklim şartları. Film seti hazır da oyuncular firarda sanki. Birkaç lokantanın girişinde utangaç bir hareketlenme görüyorum bazen – evlere servis hizmeti başlatmışlar. Motosikletli kuryeler sessizce paketleri alıp uzaklaşıyorlar. 

Çok az insan var ortalıkta haliyle o herkesin yemek derdinde olduğu saatte. Tek tük denk geldiklerimle de mesafeli geçip gidiyoruz. Ürkek kuşlar misali sekiyor insancıklar. Saygılı, korkulu ve fena halde içe dönük.

Ne muazzam tezat aslında; hem ölesiye insan açlığı çekiyoruz hem birbirimizden uzak durmaya endekslendik şu sıra. Hem üşüyoruz hem ısınmaya kalkışsak yanacağız maazallah. Daha korkuncu başkasını yakma ihtimalimiz var.  Kendimize rağmen yaşadığımız bir hal.  İnsan DNA’sına aykırı bir var olma çabası. Yüreğe küfür gibi mi biraz ne. 

***

Bu yürüyüşlerden birinde daha önce hiç geçmediğim bir sokakta buluyorum kendimi.  Binalar bakımsız biraz ama mimari içime dokunur tarzda. Başımı sağa sola çevirip cepheleri incelemeye daldığım bir anda balkonlardan birinde tek başına oturmuş yaşlı bir kadınla göz göze geliyoruz.

Bakışlarımız buluşup birbirinde kalıyor öylece.  Duyuyor sanki o dakika ona anlattıklarımı, akıtmak istediklerini dilimin.  Öyle hissediyorum ki iyi geldi ona da sokak ortasında durup öylece bakışım. İnsanlığımızın ortak paydasında buluşuyoruz hangi sınır ne derse desin.

Bir süre kenetli de kalıyoruz öylece. Sağ kolum kendiliğinden havalanıyor sonra.  El sallıyorum hevesle hiç tanımadığım bu kadına.  Gülümsüyor kadın, ışıldar gibi gülümsüyor anıma. Anımıza…

***

Yılbaşındaydı sanırım kocaman bir dönme dolap kurdular evime yakın bir meydana. Orası normalde gençlerin ve turistlerin buluşma yeri. Gün batımına karşı biraz sohbet, biraz şehir manzarasıyla şenlendikleri alan.

Solo akşam yürüyüşlerimde yolum buradan da geçiyor elbet. Meydan ıssız. Dönme dolap sabit. O da bizler gibi doğasına aykırı bir eyleme zorlanmış ve durdurulmuş diye düşünüyorum. Adı üstünde: Dönme dolap dönmüyor.

Dönmeyen dolaba takılı kalmış bakarken “Durdurun dünyayı inecek var” sloganı düşüyor aklıma eskilerden.  Acaba gerçekten dünyanın durduğu o anda mıyız diye düşünür buluyorum kendimi.  Yalnız pek kimsenin inesi de yokmuş sanki bu arada. 

Meydanı kuşatan tarihi binalar o an aklımdan geçenler dahil her saniyenin yaşanmışlığını kaydediyorlar  sanki.  Sonra anlatmak ihtiyacından da değil üstelik. Güneş? O aynı tüyler ürpertici güzellikteki renklerle batıyor dolabın arkasından. Şahidi varmış ya da yok – umurunda olduğunu sanmam.

***

Minik adımlarla kovuklarımızdan çıkıp dış dünyayla bire bir iletişime başladığımız şu günlerde “en son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” sorusu yeniden dolaşıyor zihnimde. Yanıtım da şöyle “son üç aydır hemen her gün birden fazla şeyi ilk kez yaptım”.

Saç diplerimi boyamak, bilgisayarımı kendim tamir etmek gibi yaratıcı ve geliştirici eylemler kadar aylarca  her öğünü tek başına yemiş olmak ya da bir başka insana dokunmadan soluk almaya devam etmek gibi zorlayıcı deneyimler de var bunun içinde. Uzun zamandır ilk kez saatlerce kitap okuyabildim evet ama bir sinema kuyruğunda beklemeyi de özleyerek. 

Uzun zamandır ilk kez üç ay seyahat etmeden geçirdim.  Evimin ve terasımın tadını çıkarmayı sevmedim değil.  Çiçeklerimin her gün kaç santim attığını bizzat gözlemledim ve bundan büyük zevk aldım. Lakin havada tek tük de olsa uçak gördüğümde gözlerimin yaşarması da eş zamanlı olarak gelişen bir durum itiraf edeyim.

İletişim konusunda teknolojinin nimetlerini ilk kez bu denli etkin şekilde keşfettim. Önceleri haftada bir konuştuğum ailemle çok daha sık haberleştik bu dönemde. Görüntülü konuşmalar, sesli mesajlar, video paylaşımları.  Bir gün birinden ses çıkmasa arayıp sorma halleri, sıkı ve sevecen bir takip.  Diğer yandan  kapanan sınırlar ve seyahat kısıtlamaları derken zihnimde Japonya istikametinde süzülmeye başladı Türkiye’m.  İstediğimizde ulaşabileceğimizi bilmek ne büyük bir gönül ferahlığıymış daha iyi anladım.

Evet, ömrümde ilk kez aylar boyunca her sabah alarmı kurmadan uyandım.  Arabasını lastiği çizgide park etmekte inat eden komşuma rağmen daracık park yerime doğru açıyla ve ustaca girmeyi başardım. Tanımadığım bir kadına heyecanla el salladım (ama bunu biliyorsunuz zaten).  

***

Yaklaşık yirmi gündür hafta içi hemen her gün iş yerine gider oldum.  Son iki haftada dostların bahçelerine, teraslarına misafir edildim. Evimin kapısından içeri girmeye başladı sevdiklerim.

İki gün evvel üç ay aradan sonra ilk kez bir lokantada yemek yedim. Bu öğleden sonra beş altı kişilik bir grupla parkta doğum günü kutladık.  Köşedeki çiçekçi açıldığından beri haftada bir taze bir demetle geliyorum evime. 

Biliyorum bitmedi tehlike, atlatmış değiliz krizi. Ama bu küçük adımlar öylesine değerli ki her bir buluşmaya, her bir kavuşmaya, o anın kendisine sarılasım var sıkı sıkı.  Bildiklerimizi de yeniden keşfediyor ve ilk kez yaşarmış gibi tadıyoruz sanki.

Geçen gün baktım dönme dolabı da çalıştırmışlar artık. Maskenizi takıp binebiliyorsunuz isterseniz. Bazıları koşmuş hatta hemen denemiş. Kimileri bekleyecek.

Ben günlük yürüyüşlerime devam ediyorum yine. Barlar açılınca tenhalaştı parklar, oralarda da rahat geziliyor artık. “Gerçek dar” diye yazmış birileri parktaki bir duvara. Öyleyse de hayaller var. Gerçek genişleyene kadar da sık sık bir ilk yaşamaya devam.

 

Brüksel, Haziran 2020

Takke

Michalis on bir yaşında; arkadaşlarımın yıllarca umutla, ilaçla, adakla bekledikleri çocuk, evlat. Bir yıl kadar önce annesiyle babası anlaşmalı boşanma kararı aldılar. Evler ayrıldı.  Haftada bir mekan değiştiriyor o da, neyse ki iki ev de ayni mahallede.

Yaşıtları arasında benzer deneyimler yaşayanlar var. O anlamda kendini yalnız hissetmiyor Michalis ama az iniş çıkış da yaşamadı son zamanlarda. Neyseki sevildiğinden hiç şüphesi yok, hiç olmadı.

Korona sürecinde o da bizler gibi yeni düzene uyum sağlamaya çalışıyor. Ebeveynleri bu ara sürekli annesiyle kalmasına karar vermişler. Onun için de uygun böylesi. Annesi de zaten evden çalışıyor şimdilerde. Derslerin de biraz ucundan tutar – malum babasının sabrı daha dar.

Dupleks bir dairede yaşıyorlar. Üstte yatak odaları, alt katta salon ve mutfak. Giriş katında büyük de bir terasları var. Hem önlerindeki caddeden gelen geçeni hem de ilerideki yeşil alanı görebiliyorlar.

Şubat ayı çok soğuk geçti Brüksel’de bu sene. Sürekli yağmur, sürekli rüzgar. Ne bisiklete binebildi istediği gibi ne de arkadaşlarıyla okul bahçesinde azabildiler. Hava tam ısındı virüs yasağı geldi. Arkadaşlarının evine gitmesi de yasak, eve misafir çağırması da.

Önce fena isyan etti bu duruma. Annesi tekrar tekrar anlattı. Anlamaya çalışıyor ama içi hala biraz isyanlarda. Ne olur sanki… ye vurması çok kolay oluyor bazı günlerde. Sonra hasta düşenleri, işsiz kalanları düşünüp utanıyor heveslerinden. Allahtan annesi harika yemekler yapıyor…

Süreç uzayacak belli. Eğitim sanal ortamdan eve geliyor. Ana oğul salondaki yemek masasını karargaha çevirdiler. Dizüstü bilgisayarlarıyla karşılıklı geçip çalışıyorlar.

Laf aramızda annesini doya doya görmek ona çok iyi geliyor. Birikmiş özlem yüzeye vuruverdi sanki şu anki sıradışı gelgitte. İki kişilik bu yeni düzende annesini kimseyle paylaşmasına da gerek kalmıyor. Hatta ara ara nazlanmasına da izin var gibi. Öyle hissediyor.

Zaman zaman krizi tutuyor ama. Hoca bazen dersi uçarak anlatıyor sanki. Takip edemiyor Michalis. Sorusunu doğru zamanda soramıyor, gecikiveriyor.  An kaçıyor elinden.

Sinirleniyor tabii bu duruma. Ürküyor da biraz. Annesine dönüyor yardım için. O da telekonferans uğruna yan odaya kapanmış tam da o an. Kapıyı tıklatıyor.

Kadıncağız açıp acil bir durum var mı diye soruyor. Olmadığını görünce birazdan konuşma bitince onunla ilgileneceğini söylüyor. Haklı aslında ama ona hak vermek şu anki iç sıkıntısını hiç mi hiç gidermiyor.

Annesi işini bitirip yanına geldiğinde biraz olay çıkarıyor. Anlamıyor işte bu dersi, olmuyor, başaramayacak, çok mutsuz. Müthiş karışık bu denklemler, baksana ebeveynler bile anlamıyor, çocuklar nasıl yapsın. Hem yetişkin olunca zaten unutulacaksa hangi akla hizmet şimdi öğreniliyor?

Azıcık dışarı çıksak ne iyi olurdu diyor. Yürürdük biraz güzel havada. Anne bir gayret YouTube’da bir egzersiz videosu açıyor. Hadi gel birlikte yapalım, hareket istiyordum işte, adımları takip etmek yeterli.

Önce hiç niyetli değil fakat müzik kanına girince katılıyor o da. Dans etmeyi seviyor oldum olası. Biraz ileri biraz geri, şimdi sağ ve dön ve hopla ve şimdi kol hareketlerini de ekleyelim. Derken bir kahkaha. Bir tane daha. Sarılıyorlar. İyi ki var annesi.

Evdeki ikinci haftanın sonuna gelirken öğretmenleri bir ödev veriyor. Her gün bulundukları ortamı betimleyen bir resim yapacaklar kara kalem. Üstüne de o anki hislerini not edecekler.

Gözlem ve ifade yeteneklerini artıran bir egzersiz elbette. Psikolojik rahatlama da yanında hediyesi. Tabii insan kendisiyle de karşısındakiyle de dürüst olabildiği sürece.

Michalis bu amaçla yaptığı resimlerden üçünü benimle paylaştı. İlkinde onu ve annesini evin salonunda çalışırken görüyoruz. Muhtemelen dersleri takibe çalışıyor, sırtı bize dönük. Şöyle yazmış ruh haliyle ilgili: “Biraz korkuyorum ve endişeliyim. Durum beni üzüyor.”

Michalis1

İkinci resimde dupleks dairenin merdivenlerinden salona inmiş halde görüyoruz onu. Masabaşı işi yapmasa da meşgul belli ki. Şöyle yazmış: “Bugün daha iyi hissediyorum çünkü sanat (dersim) var. Aslında (etrafımda) sanat olunca hep rahatlıyorum.”

Michalis2

Son resimde terastan manzarasını paylaşmış bizimle. Bu sefer ev halkı dışındakileri de görüyoruz ilk kez. Uzaktan da olsa bize selam yollayan, bizimle iletişim içinde olan güleryüzlü insanlar. Saksılarda büyüyen bitkiler sonra. Açan çiçekler.

Michalis3

Yemek saati olmalı üstelik. Havada tatlı bir telaş seziyoruz, sofra başında bazı komşular. Michalis şöyle anlatmış o anki hislerini: “İyi hissediyorum çünkü hem hava hem de güneş alıyorum. Ve yemeğimi balkonda yiyorum.”

Çok dokundu bana bu resimler ve üstlerine düşülmüş önce basit gibi görünen ama insanın  içine işleyen itiraflar. Belki şimdilerde yapabileceğimiz en anlamlı şey de bu gerçekten: Takkeyi önümüze koyup düşünmek.

Çok kavramın alt üst olduğu bu dönemde kendimiz için asıl ve gerçek olanı bulmak için düşünmek. Kaçmadan, saklanmadan, ruhumuzu ona buna banıp kalkanlar oluşturmadan düşünmek.  Derinimizdeki birikimden, üstü örtülmüş hayallerimizden, bir türlü kabuk tutmayan yaralardan korkmadan. Yarın yokmuş cesaretiyle…

Ekranla, karbonhidratla, yalan yanlış haberlerin egzoz dumanıyla sarhoş olmayı bırakın isterseniz şimdi. Günlük dezenfeksiyon sınırınızı da aştıysanız bir resim çizin siz de hadi. Ya da bir fotoğraf çekin hiç değilse. Durduğunuz yerden.

Sonra da sağ elinizi koyun bir sol göğsünüzün üstüne. Koyun ama gerçekten. Yirmi
saniye kadar da kapatın rica ediyorum o gözleri.

Sorun şimdi kendinize: On bir yaşında bir çocuğun cesareti var mı bende? Çoktan hak etmedim mi onu (yeniden) keşfetmeyi?

 

Brüksel, Nisan 2020

 

Not: Michalis’e resimlerinin bana ilham kaynağı olduğunu söyledim ve sayfamda kullanmak için iznini rica ettim. Bana WhatsApp’tan yolladığı mesajda bundan onur duyacağını belirtmiş ve eklemiş: “Sadece adımı kullanman yeter Deniz, soyadıma gerek yok. Bir de Türkçe yazdığını biliyorum ama en azından tekstin özetini Fransızca olarak benimle paylaşmanı rica ediyorum.”

Nane ve Çilek

Mart ayında İstanbul’daydım. Maçka Parkı’nın üstünden uçup Boğaz’a bakan bir teras var sevdiğim. Ona tırmandım. Güneşli lakin fena rüzgarlıydı hava.

Garsona gurbetçiyim ben, serin baharlara alışkınım diye de böbürlendim biraz, soğuk beni çok vurmaz gibisinden. Ne var ki adamcağız ısrarla uyarınca camekanla korumalı kısma yerleşmeye karar verdim sonunda. Yazasım da vardı biraz, hissediyordum ki uzun oturacağım.

Çok sevdiğim biri getirmişti beni ilk buraya. O ve ailesiyle özleştirdiğim bir üzüm çeşidinden üretilen şaraptan ikram etmişti bana. Öğlen vakti demeyip ikimiz de keyifle içmiştik. Derin ve zor konulardan konuşmuştuk o gün. Ne lezzetli bir öğleden sonraydı, ne muazzam bir ruh dokunuşu…

Yakında öleceğini biliyor olamazdı. Son derin sohbetimiz olacağını aklıma bile getirmemiştim elbette. Ne garip değil mi? Ölümün evrendeki en mutlak gerçek olduğunu en derinimizden bilsek de çocuksu, hatta saftirik bir inatla bizden ırak olacağını varsayıyoruz arsızca ve mütemadiyen.

İkinci bir bardak ister misiniz? diye sordu garson. Gülcihan Abla da benimle içecek varsayıp istedim. Üşümediniz değil mi? dedi sonra. Uzaklardan gelmişsiniz, hasta edip yollamayalım sizi.

Acı patlıcanın efsanesini bilir misin der gibi baktım yüzüne. Gülümsedi.

Bir şeyler çiziktirmeye başladım derken. Dış dünya önce flulaştı sonra hepten yok oldu. İkinci bardağı masaya koyarken çilek de getirdim yanına dedi garson. Üstüne iki yaprak da taze nane koymuş.

Çilek de nane de pek içime dokundu. Yazıya dalınca dünyaya dönmek zor ama özen hep minneti körüklüyor bende. Başımı kaldırıp yüzüne baktım adamın.

Dört gözün birbirlerini değdiği o kısacık saniyede nasıl da çoğalıyor varoluş keyfimiz, insan olma gururumuz. Belki sırf bunu yaşamak için bile değer gerisi, ötesi berisi. Kalecik Karası şahit; o anı yaşamayı da paylaşmayı da çok sevdim.

*

Çocukluk hayallerimde gelinlikler, düğünler ve beşikler olmadı hiç. Beyaz atlı prensler de. Kendi annem dahil çok kimseyi buna inandıramasam da…

Rüyalarım hep keşif, seyahat, bilinmeyeni bildik yapmak ve yoktan var etmek üstüneydi. Aşkı hep istedim, ondan hep beslendim ama onu kafese koymaya hiç yeltenmedim. Kimseye de sonsuza kadar sevmek için söz vermedim. Sonsuz kim ben kim…

Elli yaşını vurunca bir zahmet durup düşünüyor insan. Neredeyim, ne yaptım? Değiştim mi? Yolumu mu yitirdim? Çocukluk halim kahveye gelse çat kapı, şimdiki kendimi ona beğendirebilir miyim?

Kendi adıma bu değerlendirmeden (pekiyi olmasa da) iyi notla geçtiğimi düşünüyorum bu ara. İçinden şehirler, diller, insanlar geçen ve sanatın kıyısına kurulu bir günlük hayatım var. Uçaklara dokunan, bağlantılar yaratmaya yarayan bir iş yapıyorum, paralelde de içimdekini düzyazı ya da dizeye döküyorum. İçimden geldiği gibi.

Lakin bu ara istediğim kadar kitap okuyamıyorum diye kızıyorum kendime. Düşünce depolarım yeterince dolmuyor, beslenmiyorum. Daha çok temiz kan lazım hem beynime hem de imgeme.

Dijital iletişimin değerini azımsamıyorum ama onun çaktırmadan eritip götürdüğünü göremeyecek kadar da kör değilim. Telgraflardaki çığlığı, kartlardaki masumiyeti, en çok da mektupların büyüsünü özlüyorum. Zarf tutkalına dili dokunmadan ölmemeli insan bence…

İstanbul’dan Brüksel’e doğru yola çıktığım o Mart akşamüstü bir karar aldım. Elimdeki yeni kitaba uçağın tekerlekleri bu canım şehri terk etmeden başlayacak ve onu bir hafta içinde bitirecektim. Kaybetmekten korktuğum güzel alışkanlıklara yeniden kavuşmak için ufak bir deneydi bu anlayacağınız.

Günlerden pazardı. Bir sonraki hafta sonunu Paris’te geçirecektim üstelik. Bu kitap deneyiminin İstanbul’da başlayıp Brüksel’den geçip Paris’te tamamlanması düşüncesi de hoşuma gitti.

İlk sayfayı kokladım. İlk üç cümle el salladılar bana ailecek. Tarttık biraz birbirimizi; kim kimi parselleyecek uçağımız zaman dilimi değiştirirken? Üçüncü sayfada sarıldık kitapla. Ego savaşımızın sonlanmasıyla beraber aktı içime diyecekleri.

Yol boyu okudum. Hafta içi de Brüksel’de durakta otobüs beklerken, metroda yol alırken, uykuya teslim olmadan önce. Nereden ve nicedir benim olduğunu hala kestiremediğim bir refleksle telefona giden elimi bilinçli bir kararla kitaba yönelttiğimde aslında hala okumaya ayırabileceğim ne kadar zamanım olduğunu gördüm. Hayret ettim buna; kıvamında keyifli ve oldukça kızgındım kendime daha önce niye uyanmadım diye.

*

Bir hafta geçti aradan. Sonraki Pazar Paris’te güneşli bir sabaha uyandım. Kitabımı koluma takıp en sevdiğim kafeye yürüdüm biraz mahmur, oldukça kararlı. Şansıma cam kenarı bir masa da boşalmıştı, yerleştim.

Garsonla göz aşinalığımız vardı önceki gelişlerimden. Siparişi özenle aldı. Beş on dakika içinde de getirdi istediklerimi. Özenle koydu küçük yuvarlak masaya.

Geç kahvaltı eşliğinde ağır ağır ve çok derinimden okudum. Son otuz sayfa iyice tatlanmıştı. Kendi kendime gülümsüyor olabilirdim o keyifle. Hücrelerimdeki bayram havası kanımca gözle görünür bir hal almıştı.

Çıtır ekmeğin tadının da farkındaydım aynı anda. Çilek reçeli parmağıma bulaşınca iştahla yaladım. İnce porselen fincandaki kahve kıvamındaydı, içine kattığım sıcak sütü küstürmeden kucakladı.

Kitabın sonuna gelince katıksız bir tatmin duygusu kapladı içimi. Bir arkadaşın hediyesiydi. Birkaç hafta önce havadan sudan sohbet ederken rastgele sarf ettiğim bir söz üzerine adını söyleyip okudun mu demişti; tam da senin dediğin durumdan bahsediyor…

Yazarı tanıyordum fakat adı geçen eserini bilmiyordum. Kafamın bir köşesine yazdım ilerde alır okurum diye. Gerek kalmadı zira iki gün sonra arkadaşım elinde hediye paketiyle çıkageldi.

Son sayfayı da tüketince kapattım kitabı. Önümdeki pencereden dışarı baktım bir süre hangi şehirde olduğumun yeniden ayrımına vararak. Mevsimi, günü ve saati de tam da bu sırada hatırlayıp performans öncesi vestiyere bıraktığım objeler gibi geri alıp kuşanarak.

Paris ve İstanbul çok yakın yerlerdeler gönlümde. Direkleri bu iki şehirde kurulmuş bir salıncakta ileri geri giderek büyüdüğümü düşünüyorum bazen. Birinde okunmaya başlanıp öbüründe tamamlanan bu kitap da bir bağ daha yarattı sanki bu iki kök arasında ve tabii aramızda üçümüzün.

Çocuk halim tam da şu an çıkagelse sevinirdi diye geçirdim aklımdan. İçinden seyahat, macera ve edebiyat geçen bu haftayı beğenirdi. Bana yüreğime dokunacak bir kitap bulup getiren hem kültürlü, hem de düşünceli bir arkadaşım olduğu için de sıvazlardı sırtımı, kutlardı beni.

Kahve deyince canım da çekmedi değil. Baktım fincanının dibinde kalan soğumuş tek yudum kesmeyecek. İşaret ettim garsona bir yenisi için, kafasıyla onayladı.

Yeni fincanı masaya koyarken izin verirseniz bir şey söylemek istiyorum dedi. Buyurun dedim, tabii. Sizi izliyordum diye başladı söze. Öyle saf bir keyifle okudunuz ki saatlerdir; çay kahve servisini bırakıp bir kitap da ben almak istedim elime. Yan masanıza yerleşip saatlerce okumayı çekti canım

İstanbul’daki garsonun çileklerinin kokusu esti burnuma. Farkındalık ve kendini ifade etme cesareti hem içime dokunuyor hem de coşku şelalesine atıyor beni. Taze nanenin yeşili çileğin kırmızısını belirginleştiren.

Fransız garson kahvenin yanına çokça kara çikolata eklemiş. Küçük tabağın etrafına sıra sıra dizmiş. Başka bir dostun önerisi bir kitabı okumaya başlıyorum o keyifle. Demiş miydim bilmem size; Nisan en sevdiğim ay.

*

Nisan ortası bir Paris kaçamağı daha yaptım eski dostlarla. 14 Nisan Pazar akşamı Brüksel’e döndüm. Ertesi gün Notre Dame Katedrali cayır cayır yandı. Beni gömdükten sonra daha yüzyıllarca ayakta kalacağını düşündüğüm bir dünya harikasının ateşe, ise ve dumana teslim oluşunu izlemek kavurdu yüreğimi. İki gün önceki bakışmamız sonmuş aslında. Hakkını veremediğime yandım.

Ölüm evrendeki en mutlak gerçek, doğru. Her veda, her lokma, her kitap, her yudum, her sevda belki sonuncu. Bunun travmasıyla değil bilinciyle yaşamalı insan.

Ölüm bize adres sormayacak. Randevu da almayacak. Bunu böylece kabullenmek en temizi, en onurlusu insan için. Lakin unutmayalım ki ondan önceki zaman bizim.

Bahanelerinizi fırlatıp atın derim. Sevdiğiniz bir kitap verirse size, açın hemen kapağını ve içine akın. Hala mektup yazanınız varsa şükredin şansınıza, el yazısını okşayarak okuyun. Hep bir haşarı umut taşıyın cebinizde ve bir tutam cahil cesareti.

Samimi değilseniz söz vermeyin derim. Görmek için bakın yalansız. Tüketmeden önce tadın.

Zaman biz vermek istersek var. An biz yaratmak istersek anıya dönüşecek. Kalecik Karası şahidim.

Nisan 2019, İstanbul – Paris – Brüksel

Bağlar

Günlerdir yazmak ihtiyacı kabarıyor içimde. Lakin çok da seyahat ediyorum bu ara. Hep bir hareket hali, sevimli bir göçebelik.

İki sevgili arasında kalmış gibiyim. Hem çok keşfedesim var, hem çok anlatasım. Hem taban tepesim var bildik ve bilmedik sokaklarda, hem kelimelerin ellerinden tutup yeni hikayeler yazasım. Kim kime söz geçirecek acaba? Yaşayıp göreceğiz.

Porto’ya hep yeniden gitmek istemişimdir biliyorsun. Annemle babam ufacıkken götürmüşler beni oraya. Hem de vapurla.

Daha okulu tanımadan Porto’yla bakışmışız yani. Öncesinde denizler aşıp hem de. Baştan sona şiirsel bir durum anlayacağın. Tam benlik.

Pek de küçükmüşüm bu tarz bir yolculuk için ama Aslan Babam ‘kızım olmadan asla’ dediği için beni de yanlarına almış bizimkiler. Annem muhtemelen biraz burun kıvırmıştır. Gözümün önüne geliyor o hali.

Lakin konu ben olunca kimseye kulak asmazdı Ziya Bey. Kızı bir yana, dünya öteki tarafta bir başına. O yüzden yokluğu hala çok acıtıyor.

Birkaç limanda durmuş haliyle vapur Cebelitarık yolunda. Kısa molalar almışız, hızlısından şehir turları yapmışız. En genç yolcu ben olduğumdan da yetişkinler imece usulü ve az biraz da eğlenerek bakmışlar bana.

Benim tabii bunları pek hatırladığım yok. Tombul bacaklı ve mini etekli birkaç fotoğrafım var bizimkilerle. Onlardan yola çıkıp kafamda yeniden yaratıyorum muhtemel anıları.

Günlerdir yazmak ihtiyacı kabarıyor içimde. Lakin çok da seyahat ediyorum bu ara. Hep bir hareket hali, sevimli bir göçebelik.

İki sevgili arasında kalmış gibiyim. Hem çok keşfedesim var, hem çok anlatasım. Hem taban tepesim var bildik ve bilmedik sokaklarda, hem kelimelerin ellerinden tutup yeni hikayeler yazasım. Kim kime söz geçirecek acaba? Yaşayıp göreceğiz.

Porto’ya hep yeniden gitmek istemişimdir biliyorsun. Annemle babam ufacıkken götürmüşler beni oraya. Hem de vapurla.

Daha okulu tanımadan Porto’yla bakışmışız yani. Öncesinde denizler aşıp hem de. Baştan sona şiirsel bir durum anlayacağın. Tam benlik.

Pek de küçükmüşüm bu tarz bir yolculuk için ama Aslan Babam ‘kızım olmadan asla’ dediği için beni de yanlarına almış bizimkiler. Annem muhtemelen biraz burun kıvırmıştır. Gözümün önüne geliyor o hali.

Lakin konu ben olunca kimseye kulak asmazdı Ziya Bey. Kızı bir yana, dünya öteki tarafta bir başına. O yüzden yokluğu hala çok acıtıyor.

Birkaç limanda durmuş haliyle vapur Cebelitarık yolunda. Kısa molalar almışız, hızlısından şehir turları yapmışız. En genç yolcu ben olduğumdan da yetişkinler imece usulü ve az biraz da eğlenerek bakmışlar bana.

Benim tabii bunları pek hatırladığım yok. Tombul bacaklı ve mini etekli birkaç fotoğrafım var bizimkilerle. Onlardan yola çıkıp kafamda yeniden yaratıyorum muhtemel anıları.

IMG_2596

Bir fotoğrafta babamın kucağında tasasız bir edayla lolipop yalıyorum objektife bakarken. Bu resim şimdilerde mutfağımda duruyor, pencerenin önünde. Hiç hatırlamasam da yaşadığım için şükrettiğim anlardan birinin yansımasına bakmak itiraf edeyim ki az kırılgan ama masum bir zevk.

Öğleden sonra güneşinin o metalik çerçevenin üstüne düşmesini seviyorum. Akdeniz basıyor Brüksel’i böylece ve sonsuza kadar sevildiğimi bilmenin huzuru. İçimiz ısınıyor ikimizin de.

Uzattım lafı bak. Halbuki Patatina’ya bağlayacaktım. O masalsı yolculuğun bende kalan en somut izine. Kendisi sarışın, etine dolgun ve güler yüzlü bir oyuncak bebek.

Porto doğumlu bildiğim. Cebelitarık’tan sonraki bu duraktan almışlar bizimkiler onu bana. Vapura attığımızla da memlekete getirmişiz bebeğimi, evimize buyur etmişiz.

Sonrasında başka bebeklerim de oldu tabii ama Patatina’nın gönlümdeki yeri hep ayrıydı. O hep ön planda, en çok sevilen ve bence beni en çok sevendi. Niye desen anlatamam, tek çocuklar biraz değişiktir. Bilirsin.

Patatina kendi tek yaş almadan beni büyüttükten ve Amerika’ya yolcu ettikten sonra yeğenime devrolmuştu. Hazal da onu en az benim kadar sevdi biliyorum. Gönül bağı kurmaya erkenden başlayabilmek ne muazzam bir şans aslında hayatta. İnsan çok derinden mutsuz yetişkinleri tanıdıkça daha derinden kavrıyor bu gerçeği.

Ben ABD’de bir yandan mastır yapıp bir yandan da kendimi ararken Hazal Ankara’da ilk adımlarını atıyordu doksanlı yılların başında. Okul çağına geldiğinde odasına kurduğu küçük yazı tahtasının önünde öğretmencilik oynarken Patatina ve diğer bebeklerini karşısına dizdiği rivayet olunur ailede. Bir de niyeyse bayram harçlığını Patatina’nın iç çamaşırına sakladığı…

Hazal’la bana onlarca yıl farkıyla yoldaş olan Portolu bez bebek o dönemde bizi birbirimize daha da yaklaştırdı diye düşünürüm oldum olası. Okyanus’un öteki tarafında yaşarken de Hazal’laydım. O da beni çok bilmezken de tanıdı sanki.

Sonraki yıllarda iş sahibi olup Brüksel’e taşındıktan sonra ailem yaprak dökümünün ilk kurbanlarını verirken çok düşünmüştüm sevgili bebeğimi. Onunla birlikte de yaşamın akışını, dengesini ve tabii sonunu. Ölümüm zamanlı zamansız gelişini. Doğumda da yitişte de ne sıra ne de adalet kavramlarının işlemediğini.

O günlerde uzaktan aldığım yakıcı bir kayıp haberiyle başa çıkmaya çalışırken Patatina’nın canlanıp Brüksel’e beni görmeye gelmesini anlatan bir öykü yazmıştım[1]. İyi gelmişti. Sonrasında da başka vedaları kabullenmemi, gücümüzün ya da güçsüzlüğümüzün sınırlarını öğrenmemi kolaylaştıracak bir kararın doğuşuydu bu kabulleniş sanırım.

Ne kadar acı, ne kadar yabancı, ne kadar zor olsa da içimdeki hisse doğru gitmem gerekti.   İstisnasız. Her zaman. Onun gözünün içine bakmak, onu olduğu gibi kabul etmek şarttı.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde hem masumiyet hem de uyanışı sembolize etti bebeğimin hayal ürünü ziyareti ve bu deneyimin öğretisi. Hem gani gani sevgi seliydi, hem mutlak sondaki mecbur veda.

Dalganın defalarca yıkadığı çakılın felsefesini kabul ettim böylece. Bazen acıdan geçer serpilmenin yolu. Hırpalanmanın sorumlusu olan adamakıllı aydınlatır seni.

*

Portekiz’e defalarca gitmiş ama Porto’yu yetişkin halimle görmemiştim. Derken bir gün (ister yıldızların dizilişine ver, ister bilinçaltıma) doğru zaman göz kırptı bana. Doğru yol arkadaşı da çaldı kapımı. Bir Mart sabahı atıldık birlikte yola.

Patatina’nın memleketi şaşırtmadı beni ne yalan söyleyeyim. En az bebeğim kadar alçakgönüllü ve samimiydi şehir. İhtişamını ve birikimini ziyaretçisinin yüzüne vurmayan cinsten. Senin gözlerin mühürlü değilse görüleceğinden emin.

Patatina’nınki gibi açık kolları Porto’nun. Sokulursan kucaklayacak seni. Aksinde ısrarı yok. Kimse dışlanmayacak ama, kimse unutulmuş hissetmeyecek kendini. O kısım öylesine kesin.

Otel odam küçük bir meydana bakıyor. Üç dört katlı tarihi binalar var etrafta. Cephelerin hepsi her açıdan, her ışık açısında doya doya seyredilmeye değer. Kendinde başlayıp biten bir evren sanki. Olana da olmayana da saygı dolu, biraz gizemli, belki bir parça yorgun.

baglar meydan

Meydanın gün ve ay ışığını karşılayışı da büyülü. Sokak ahalisinin yirmi dört saat içinde değişen çehresi, sabah burun deliklerimi saran taze ekmek kokusu, ilerleyen saatlerde yüksek perdeye tırmanan şen atışmalar lokanta teraslarından yükselen.  İçe dokunan bir özen, bir tutam yakışıklı nostalji. Telaşsız devinimler herkeste ve bir ‘dert değil, hallederiz” hali.

İlk akşam gece yarısını geçe ansızın uyandım. Çağrılmışım gibi pencereye yöneldim kalkıp. Barlar kapanmış artık o saatte, kalabalık çekilmiş. Sokak sakin.

Kilisenin hemen önündeki sokak lambasının ışığı altında el ele yürüyen bir çift gençten. Ayaklarının altındaki Arnavut kaldırımı tıkırdıyor, duydum. Film karesi gibi bir görüntü; belki bu benim rüyam.

Nasıl da aşık bunlar düşüncesi değiyor aklıma. Ne ilginç değil mi bu saniyeler içinde hükme varma halimiz. Kimse kimseyle tanışmadı henüz ama kalıbımızı basacak kadar eminiz aşktan.

Aklımla dalga geçer gibi duruyorlar tam da o an. Bana bakacaklar sanıyorum dümdüz. Bir saniye olsun göz göze gelelim istiyorum nedense, ne garip. Özellerine sokulmak değil isteğim, yalnızca anın rüya olmadığına inandırılmak istiyorum.

Ruhları duymuyor. Anın şahidinden habersiz birbirlerinde kayboluyorlar. Şimdi o mutlak sessizlik anı, o en derin mola. İki kişiden ötesine haram olan.

Umudun yolluğu hazırlanıyor…

*

Ertesi gün dar sokakları arşınlamak, ağaçlaşmış kamelyaların heybeti önünde eğilmek ve suya yakın olmaktan keyif almakla özetlenebilir kısaca. İçinden üzüm, portakal ve zeytin geçen şehirleri sevdiğimi düşünüyorum o ara. Pazar yerindeki yeşil biberleri çıtlatmak geçiyor aklımdan. Kahve molasına da, edebiyata da hakkını veren kültürleri, resmi ve heykeli ustalıkla meydanlara, parklara, günlük hayatın soluğuna yerleştiren özeni alkışlıyorum.

Keyifli teraslarda Porto şaraplarını tadıyoruz. Yerlisiyle turistiyle, genciyle yaşlısıyla tek beden yoğrulup dertsizce eğlenen bu kalabalığa hayranlıkla bakıyorum. Yüreği havasız bırakan sınırları yıkmak için en mükemmel an şimdi. Yol arkadaşıma bakıyorum yan gözle. Sormama gerek yok ki soruyu, benimle aynı yanıtı çoktan verdiğini seziyorum.

Fadoyla ilk Lizbon’da tanışmıştım. Porto’ya da yakıştığını düşünüyorum şehri adım adım keşfederken. Hüzün yüzünden değil ama. Özgün ve derin duruşundan.

Terastan manzaralar iştahımız açmış olmalı ki bir ara teleferiğe atlayıp şehrin üstünden kayıyoruz ikili. Bir kablonun ucunda sallanan cam bir kabinde farklı mı çalışır insan beyni diye düşünüyorum o sırada. Dil de gönül de susar mı, konuşkanlaşır mı yoksa o yükseklikte?

Uçuş sonrası su kıyısında yürüyüşü takiben tavsiye üzerine antika tramvayı yakalıyoruz. Taşıt deprem sarsıntısını anımsatan bir çalkantıyla ilerlerken ilk iş kendimi sabitliyorum. Sonra önüme serilmiş suya bırakıyorum gözlerimi. İstanbul düşüyor aklıma durduk yerde. Biraz da sen; ne yalan söyleyeyim…

Şehrin batı kanadına ulaştığımızda kamelyalar karşılıyor bizi yine her köşe başında. İniş çıkışlı sokaklarda yürürken çocukluğumun lunaparklarındaki bugi bugilerde yaşadığıma benzer hisler doluyor içime. Tam da bu sırada yol arkadaşım kendi aile pikniklerini anlatıyor.

Türkiye’den görüntüler yanıp sönüyor aklımda onu dinlerken. Artık hayatta olmayan anne babasının gençlik hallerini hayal etmeye çalışıyorum o zamanların mizanseninde. O an kafamda iki Akdenizli ülke el sallıyorlar birbirine yıllar ötesinden. Aynı bebekle büyümüş iki ayrı neslinkine benzer bir bağ oluşuyor aralarında. Önceki gece kilisenin önünde öpüşen çift dönüp beni selamlıyor ansızın.

Kesik kesik solumaktan ibaret olmasın hayatın diyor Porto. Kamelyalarına izin ver ki saksılarını kırsınlar. Bugi bugilerde mideni hoplatmaktan, telin ucunda sallanmaktan, tarih yaşamış tramvayda sarsılmaktan hiç korkma. Denizi ve aşkı kaybetmediğin sürece dert yok. Hallederiz.

Patatina’nın bir bildiği varmış diyorum Brüksel’e dönerken. Ben onu doğduğum şehre taşıdım yıllar önce. O beni kendime getirdi bir bahar sabahı. Porto’da, memleketimizde.

baglar fields

 

Porto-Brüksel, Nisan 2019



Not: Patatina’nın yeni çekilmiş bir resmini yollamış kuzenim ben yoldayken. Yol arkadaşıma gösterdim. ‘O hep bebek kalmış’ dedi. Niye doğru yol arkadaşı demiştim onun için – sen anladın.

 

patatina 2019

[1] https://denizdenhikayeler.com/2012/12/27/patatina-2/

Taş

Yazamadım epeydir sana. Düşünmediğimden değil bilirsin. Solumak kadar bendendir seni gezdirmek kendimle beraber.

Lafın gelişi de değil ha o gezdirmek. Paris’teydik önce, bir ay kadar oldu. Senin belki haberin bile yok.

Ayaz fakat güneşli bir Pazar sabahıydı. Epey de yürümüştüm açı açına erken saatinde beni tutsak alan şehrin. Madame sokağında bir kafenin terasını gözüme kestirdim.

Yerleştim bir masaya. Garson çocuk koştu geldi. Kahvemi söyledim reçelli ekmek yanında. Siparişi alırken gözlerime bir övgü yazdı ayaküstü. Aldım kabul ettim.

Gazetemi açtım önüme. Geçirdiğim haftayı da gelecek zamanı da rafa kaldırdım. Yalnız rüzgar harbi esiyor. Üşüdüm başta az ama belli etmedim. Bilirsin satır aralarında olmayı severim.

Karşı köşedeki fırına ekmek almaya gelenlere bakıyorum ara ara. Bayram telaşı havası ne güzel o sabah açlığının. Belki işimiz gücümüz önce doymak, sonra yola devam etmek.

Baktım köşede gençten bir çocuk tezgah açmış. Kafede oturanlara gazete satıyor. Kalın eldivenler giymiş ve kulaklarını kapatan komik bir şapka. Muhtemelen üniversite öğrencisi diyorum. O gazetelerde yazılan bütün haberleri daha dün gece okumuş da hazmetmiş gibi bir hali var.

Burnu kıpkırmızı olmuş yalnız. Sıska da bir çocuk, incecik bacaklı. Telefonuna bakıyor sık sık. Beklediği mesaj gelince gözlerini önce kısıp sonra ışıldatmasına tanık oluyorum. Aşk bulaşıcı sevdiğim, ben bunu artık biliyorum.

Garson kız (çocuktan belki on yaş büyük) bir kahve ikram edeyim sana, üşüdün diyor ona. Fransız kadınlarının bu doğal çapkınlığını kopyalamak mümkün değil sanıyorum. Yoksa inan öğrenmeyi çok istiyorum.

Sevinirim diyor çocuk. Ne kadar düşüncelisin. Büyük boy mu istersin, yoksa sert bir espresso mu diyor kadın. Misafirimsin diyor yani, öylesine sormadım, umursuyorum seni.

Çocuk hafif şaşkın (lakin keyifli) büyüğünden o zaman diyor, oldukça üşüdüm. Bir filmde olsa bu sahne hangi müzik çalardı arka planda diye düşünüyorum o anda. Bir tiyatro oyununda olsa – havada sadece taze ekmek kokusu.

İki saat geçti aradan. Uzun zamandır ilk kez bir gazeteyi baştan sona okumayı başardım. Ne dinlendiriciymiş bunu yapabilmek. Kızdım kendime; ben bunu nasıl unuttum.

Rüzgar yoluna gitmeye karar verdi o sıra. Hava da mevsime ters köşe yapıp yumuşadı. Terastaki ısıtıcıları kapatıyor çalışanlar biz müşterilerin de onayıyla. Tepemizdeki tente açılıyor iyice ki vursun yüzümüze güneş.

Saatime bakıyorum. Yavaştan kalkmam lazım, öğleden sonra bir oyun göreceğim. Pazar 15:00 seansına emekliler geliyor bazen gruplar halinde. Tayyörler, kravatlar ve takım elbiseler dolduruyor salonu. Gözlük, fular ve baston yoğunluğu. Sevimli buluyorum bu deneyimi ve öğretici.

Tiyatro yolunda gökyüzünün mavisine değiyor gözüm. Dar bir sokaktan geçiyorum. İki yanımda dost binalar. Beni ben yapan şehir.

Köşedeki çiçekçi dükkanın önünü yıkıyor. Saksılar coşasım var diyen fidelere şimdilik yataklık ettiklerinin bilincinde. Ben de aşka doymayacağımın.

Ayaklarım yolu biliyor. Gözlerimi yumdum. Yüzümde güneşle yürüyorum öyle bir süre. Gülümsediğimi söylememe gerek yok herhalde. Bildin sen.

O tek güneşin dokunduğu bir sürü taşı düşündüm o an. Ve Ara Güler’in fotoğrafını. Bak gösteriyorum sana aşağıda.

Korkma – unutmana da izin vermem.

Not: Sonra Porto’ya gittik – anlatacağım az bekle…

 

Paris-İstanbul, Mart 2019

Yürek boşaltmak

Geçen gün konuşurken dertli değilim dedin. Sadece sakinim. Hiç olmadığım kadar sakinim dedin. Sakinliği suskunluğa, o ikisini de derde dayadın ya bir çırpıda, düşündüm ister istemez.

Ses ve hareket ne ara kankası oldu canlılığın? Yerinde duramamak iyi hissetme belirtisine dönüştü algımızda? Aynı anda en çok işi en fazlasından yapmak hedef oldu toptan hepimize?

Bazı koşuşlar kaçış mı bilen yok. Sorgulamak abes. Oysa belki sonumuz çokça boş konuşmaktan ya da fazla koşmaktan gelecek.

O gitti, bu gitti, ev insansız kaldı dedin sonra. Çok sessiz. Teklik her seferinde yalnızlığı koluna takıp gelecek hesabındaydın sanki, şaşırdım. Sessizlik güzeldir aslında dedim. İnsan kendini duyar. Dinlersen seversin.

Düşün sahi şöyle bir, en son ne zaman sadece dinledin? Yağmurun sesini, sokağın senfonisini, çocuğun az önce uydurup anlattığı masalı tek hece kaçırmadan dinledin? En son ne zaman cankulağıyla ve baştan sona dinledin? En son ne zaman yüreğinle dinledin?

Diyeceksin ki ne alaka? Diyeceğim ki işin özü bu. Hepsi en içerden doğuyor. Ölü ya da diri. Kendini duymayan ıskalıyor yaşamı. Derken ondan tamamen vazgeçiyor.

Diyeceğim o ki yüreklerimiz ağırlaşıyor bazen. Boşaltmak zor değil. Kulağa ve karara bakıyor. Kaçak oynayan ağırlaştığıyla, ağırlaştırdığıyla kalıyor.

Konuşurken gözlerimde kal o yüzden. Kal ki bileyim. Zamanın akışı elimizde değil. Şu anın hesabıysa bizden sorulur. Keşkeleri yormayalım derim.

Brüksel, Ocak 2019

Kelebek

Çarşamban muazzam olsun sevdiğim. Perşembe ötede değil zaten. Köşeyi dön şuradan sen, sonra kime sorsan gösterir. Cuma dediğinde beraberiz.

Kuş uçuşu mesafedeyiz yani. Kuşlar üşenirse de ne gam. Uçaklar var. Niyet olsun yeter. Biner geliriz.

Bu hafta sonu müjdeli bir ay doğacak hanene. Mumlarını üfleyecek tanıdık bir nefes 31inde, Pazartesi kabarmış yüreğin yatışacak kuşkular sönerken. Bedenimiz sana ve bana emanet.

Göreceğim vardı. Hep olacak. Asi otlar gibi biter bu özlem. Savaşma da yaşa, severek. Sevmezsen de yanında yat. Şükret!

Sindirdin mi bu yılı küçüğüm? Hazır mısın fazlasına? Direncini cesaretinle aşıla öyleyse. Hayallerine kırmızılar giydir. İsteklerinle konuş yüksek sesle. Söyle, hepsi eksiksiz gelsinler. Susmasınlar ki olduralım. Çığlık çığlığa sevsinler.

Kelebeklerden konuştuk bu sabah ve anlaştık. Ben okuduğumda seni gördüm. Sen kara yazdın efsaneyi. İkimizin bildiğini ister anlat ister sakla.

Büyüme. Hem uçarı kırılgan hem güçlü dur, hep hayattan yana. Hevesin çocuk, saçların asi kıvırcık kalsın.

Şiirleri yazarım söz. Hikayemiz sende. Ruhumuz ikimize emanet.

 

Antalya, Aralık 2018