Tıkaç

IMG_3237

Kim çaldı ki

Açtın

Kim vurdu ki

Kaçtın

Göze görünen meçhul

Susuyorlar sanmıştın

İnat mı, öç mü belli değil

Çığlıklara uyandın…

          *

İnkarlardalar diyordun

Körler, toklar!

Ağızları kalabalık

İster dururlar

Sen dedin itiraz

Ben diyeyim isyan

Yekün kavşağında susan,

Göz yumanlar

Şenliklere gelince çoklar

Efkar basınca yoklar

Zihinlerinde bin tilki

Yürekleri çok dar…

          *

Kim dürttü ki

Kalktın

Kim deşti ki

Kanadın

Düne kadar oysa

Duymaz oldum sandın

Vardın da yoktun hani

Görünmezdin göze

Gitmelerdeydin her an

Mütemadiyeni tanıdın

Kaskatı kalırken…

          *

Çetrefilli söylemleri

Söküp atınca dilinden

Çıplak kaldı kelam

Örtünemedi dilek

Suya baktın

Kendin oldun

Tıkacını çekip attı yürek…

          *

Çalmıyorlar diyordun

Vurmuyorlar

Umursamazlar çünkü

Tuzları kuru

Körler, toklar!

Susuyorlar sanmıştın

Göz yumanlar

Çığlıklara uyandın

Sen de itiraz

Bende isyan

Tık etti sayaç

Söndü mum

Durdu boş yere koşan

Tıkacını çekip attı yürek…

Paris-Brüksel Kasım 2015

 

Paris, bugün…

Ayda bir kez iki gün, bir gece geçiriyorum Paris’te. Ruhumu beslediği için, bana tarihin ve sanatın gücünü unutturmadığı için. Bakmaya doyamadığım bir şehir bu; kendimi sokaklarına bıraktığım koşulsuz. Aşka çok benzetiyorum teslimiyetimi.

Geçen ay Paris’e vardığım gün Ankara’da bombalar patladı. Doğduğum şehre tanımadığım güçlerin hakim oluşunu izlerken en derinimden ürperdim. İsyan deyin buna isterseniz, öfke deyin kırmızı, kara keder deyin. Çaresizlik demeyin ama nolur; nefes aldığımız sürece çaresiz değiliz.

Dün sabah erken vardım Paris’e. Cuma sabah işe gitme telaşındaki yetişkinler ve okula koşan gençlerle aynı havayı soludum metroda. Lüksemburg bahçelerine komşu otelime yerleştim. Daracık terasından çatılarına yandığım bu şehre baktım. Aşkla yaratılmış, aşk için yapılmış ve aşkla korunmuş.

Lüksemburg bahçeleri her mevsim ayrı güzel. Sonbaharı krizantemlere bezenmiş. Yüzyıllık vazolar tazecik çiçekleri yeşertiyor koyunlarında. Morlar sarılara replik veriyor.

Bahçeye komşu müzede Fragonard sergisi var. Aklıma yazıyorum. Bugün hava güzelken yolları arşınlayayım, yarın kahvaltıdan sonra gelirim diyerek…

Sevimli bir dükkanın önünden geçiyorum az ileride. El emeği ürünleri var, özgün, samimi tasarımlar. Yaratıcılığın sınırı yok bu şehirde ve sanki her malın bir alıcısı var.

Saint Germain-Alma hattını yürüyorum akşamüstü tiyatro yolunda. Işıl ışıl kent bu ılık Kasım akşamında. Tiyatroya komşu kafede bir kadeh şarap içiyorum; bir yanda meraklı ve şaşkın turistler, diğer yanda iş çıkışı hafta sonunu karşılayan yorgun yetişkinler. Alelade bir cuma … sanıyorum…

Molière ödüllü piyes antraksız bir buçuk saat sürüyor. Soluksuz izliyorum altı eşsiz oyuncunun üç asrı kapsayan bir süreçte geçen değişik ama bağlantılı olayları kesintisiz bir akış içinde yansıtmalarını. “Hayat bir çizgi değil, bir daire” diyor anlatıcı…

Oyun çıkışında tiyatro seyircisin bir kısmıyla beraber yakındaki otobüs durağında bekliyorum. Kültürlü ve özenli bu grup ilgimi çekiyor. Prada çantalı hanımlar, takım elbiseli beyler hiç de gocunmadan otobüse binip sol yakadaki evlerine geçiyorlar. Yol boyu usul usul oyun hakkında konuşuyorlar aralarında.

Odeon durağında inip otele giden yokuşu çıkarken St Germain atmosferinde hiç bir anormallik sezmiyorum. Aynı kalabalık, aynı coşkulu cümbüş ve hayat! Odeon tiyatrosunun çatısına “dünya senin” yazmışlar.

Neon ışıklı panonun resmini çekerken yan kaldırımdaki polislerin güvenlik önlemleriyle ilgili konuştuğunu duyuyorum. Beş dakika kadar sonra otele varıp internete bağlandığımda ardı ardına gelen “iyi misin?” mesajlarından şüphelenip haberlere bakıyorum.

O zaman tüm çirkin çıplaklığıyla önüme seriliyor saldırılar. Nefes alamıyorum. Terasa atıyorum kendimi. Eiffel kulesi ışıklı elbisesinde yanıp sönüyor, Sacre Coeur kilisesi geçen ve gelecek yıllara meydan okurcasına beyaz giymeye devam ediyor. Renovasyonu tamamlanmış St Sulpice’in sütunlarına dayıyorum kırılgan gövdemi.

Bu kadar kin hangi ara birikti bilmiyorum. Ölümlü dünyanın zaten yeterince sınırlı çerçevesinde birbirimizden nasıl bu denli uzaklaştık? Terörün dini yok yazmış arkadaşlarım sosyal medyada, doğru.

Bugün bu olağanüstü şehrin müzeleri kapalı. Müzelerinin önünde kuyruklar olan bir kent için bir arter tıkanıklığı bu. Dün önünden geçtiğim orijinal tasarım dolu dükkan olağanüstü şartlar yüzünden kapalı. Öldüler mi cenazedeler mi diye düşünüyor insan.

Okuyanların aklına gelir mi bilmiyorum ama rica ediyorum “bize olurken” lere, “onlar da ama” lara girmeyelim. Başımıza ne geliyorsa o küçük hesaplardan geliyor. İnsanlar vardılar dün, şimdi yok oldular. Kurtulanlar da yaşadıklarının iziyle kaldı.

Otel resepsiyonu sabahtan beri iptal edilen rezervasyonlarla uğraşıyor. Şehirden erken ayrılmak için çırpınalar var etrafımda. Bazıları için Paris’in modası da büyüsü de kaçtı.

Ben şu anda Meclis’in arkasındaki meydandaki kafede Fransız bayraklarına ve askerlere karşı oturuyorum. Benim de miniskül direnişim bu sanırım… Kaderci yanım atın ölümü arpadan olsun diyor.

Bilmiyorum hangisi daha korkunç: en yakınının insanın canını acıtması mı yoksa ömründe görmediğimiz birinin kininden kurşunlanmak mı? İkisi de ayrı yakar diyeceksiniz, doğru. Ancak şanslıyım ki bu şehir bana soğukkanlılıkla ve kendim kalarak direnmeyi öğretti…

Hayat bir çizgi değil de bir daireyse gerçekten, sıramız gelecek eminin. Elimizi de o zaman oynayacağız işte. Aradaki zamanda da dünya bizim olmaya devam edecek, en karanlık anda da, gün aydınlanırken de.

Rüyalarımızın dokunulmazlığı geleceğimizin garantisi. Bırakın kirli eller sığınsın eldivenlerinin kuytusuna.

Sacre Cœur kilisesi haklı; ben beyaz giymekten vazgeçmeyeceğim sırf sokaklar zift koktu diye.

IMG_3443

Paris, Kasım 2015