11 Ay

Geçen sene Aralık ayı başında bir gün soğuk ve karanlık bir sabaha uyandım.  Kafamın karışık olduğu zamanlardı, yaşamımda büyük ve tatsız değişiklikler oluyor, o çok sevdiğim dünya bir zamandır bana ters ters bakıyordu.  Silkinmeye çalışıyordum ama üstümden atamadığım bir ağırlık yirmi dört saat omuzlarımda kamp yapıyordu.

Cep telefonumdan elektronik postanın getirdiklerine bir göz attım kahvaltı masasında.  İlk bakışta olağan görünen ama aslında hayatınızı değiştiren o büyülü mesajlardan birini açmışım meğer.  “Dayanamayacağım artık, işte doğum günü hediyen” diye yazmış İpek.

Kasım sonuna denk gelen yaşgünümde İstanbul’da olduğum için görüşememiştik Brüksel’de yaşayan arkadaşımla.  Sonraki günlerde buluşup geç bir kutlama yapmayı planlamıştık ama yüklü programlarımız yüzünden bir türlü tarihi netleştirememiştik.  İpek belli ki önce sabretmiş ama kavuşma anı ertelenince bombayı patlatmaya karar vermişti.

Mesajın içinde saklı bağlantıya tıklamamla “Denizden Hikayeler” sayfasına ışınlanmam biroldu.  Adı anında esir aldı beni,  üstünde martılar uçuşan denizin fotoğrafı kendim çekmişim kadar yakındı bana.  Sonra İpek’in önsözü üstüne düştü bakışlarım. Sayfamda bugün de İpek’ten başlığı altında yer alan şu satırları okudum:

Can dostum,

Hayatıma “Deniz” olarak girdiğinden beri bana hep ilham kaynağı oldun – kişiliğin, duruşun, görünüşün…
Başkalarına da ilham vereceğine inandığım için geç kalmış bir projeyi hayata geçirmek istedim bu doğum gününde.
Adını ben koydum: “Deniz’den hikayeler”, içini sen dolduracaksın.
İyi ki doğdun…

Yaşlar olgunlaşıp gözlerime sığamaz oldular okudukça.  Sonra gezinmeye başladım sayfada heyecanla ve yıllar önce çiziktirip son zamanlarda İpek’le paylaştığım bir iki tanıdık satır gördüm oracıkta. Söz Ver isimli şiirimi mesela, ki bugün de en az nüfus kağıdım kadar beni tanımlar.  Patatina’yı buldum sonra, çocukluğumun masumiyetini ölümün sert yüzüyle tanıştıran

Göz yaşlarım aktılar.  Çok da haklıydılar.

Ben mutluluktan ağlamayı çok severim.

****    

“Doğduğumuzda Umuttur Herşey” isimli denemem uzun zaman sonra kendimi yazıyla ilk ifade edişimdi.  Bir solukta aktı.  Beni gördüğü için, bana doğru bir adım attığı için, bana yeniden umut aşıladığı için İpek’e samimi teşekkürümdü.

Yazarken karanlık köşelerime sızdım, içimdeki kavgaları duydum, hıçkırıklarımı pazara çıkardım. Uzun bir yolculuktan dönüp kendime kavuştum.  Kırıklarımla, kırışıklarımla, tüm eksik ve gediklerime rağmen kendime sarıldım.  Özlemiştim.

İpek elime içi az biraz dolu bir çerçeve vermişti sanki.  Hani yapboz bulmacanın ilk biriki parçasını yerleştirmek gibi.  Merakım ve iştahım kabarmıştı, bir de sorumluluk yüklemişti bu jest omuzlarıma.  Onun özenine, yürek zenginliğine layık olmak istedim.

****    

Aralık sonunda bir dönem Brüksel’den kaçıp Akdeniz’e sığındım.  Yazdım.  Arşivimdeki eskileri düzenledim bir parça, bir nefes de şimdiki benden verdim.  Denizle bakıştık, Toroslarla fısıldaştık.  Ben yazdım.

Yeni oluşumlardan biri yeğenim Hazal için yazdığım “Hazal’ı sevmek” isimli yazıydı.  Onun yaşamımın orta yerinde ışıldayışını düşününce hiç de şaşılacak bir durum değildi bu aslında.  Yalnız sonunu bir türlü getiremiyordum, takılmıştım.  Tam o sırada, içine doğmuş gibi, Hazal aradı ve son paragrafı da böylece kendisi tanımladı.

Yılbaşı gecesi Ankara’da Totoş Teyzemin evinde toplanmıştık.  Ben arka odaya kapanmış, harıl harıl sitemin son rötuşlarını yapıyordum yemek öncesinde.  Sürprizi de ilk Hazal’la paylaştım.

Siyahlar giyinmişti, sarı uzun saçları omuzlarından aşağı süzülüyordu kıvrım kıvrım.  Topuklu ayakkabılarını yirmili yaşların genç zarafetiyle taşıyordu.  Mutlu yıllar dileyerek ekranı eline verdim, onun için yazdığım yazıyı açtım.

Sonra karşısına geçip okurken onu seyrettim.  Gözlerinde yanıp sönen duyguları kaydettim hafızama.  Yüreğin yüreğe dokunduğu anın mucizesi anlatılır mı bilmem.

Yemekten sonra “Denizden Hikayeler”i ailenin diğer fertleriyle paylaştık.  Hazal o yazıyı bu kez de yüksek sesle okudu.  Benim içimde bir yerlerde mütemadiyen çiçekler açıyordu.

Sonra Totoş eskiden beri bildiği Patatina hikayesini paylaşmak istedi ahaliyle.   Ne var ki dayımın ölümünden hemen sonra kaleme aldığım bu satırları okumaya başlar başlamaz hıçkırıklarına yenildi.  Hazal imdada yetişip sunuşu tamamladı.

Totoş ağladı, ben ağladım.

Dayım bu vesileyle o yılbaşı gecesini bizimle geçirmiş oldu.

 ****    

Ocak aynın başından itibaren “Denizden Hikayeler”i yavaş yavaş duyurdum tanıdıklarıma.  İpek’in dediği gibi paylaştıkça çoğalmasını diledim aklımdan geçenlerin.  Laf lafı açar derler, kendimle sohbet de dallanıp budaklandı.  Sitenin varlığının getirdiği yazma disiplini hem ruhumu besledi, hem kendimden kopmamı engelledi.

Sonraki günlerde hep yazdım. Hemen her yerde yazdım. Tren garlarında, metrolarda, uçaklarda, kafelerde, otellerde, parklarda, hatta mezarlıklarda yazdım.  Sabah uyanır uyanmaz, gecenin kör karanlığında, erken inen akşamlarda.  Sahillerde denize karşı, akan su başlarında, köprülerde yazdım.  Evde, sokakta, yolda, kuyrukta, durakta, ofiste iki toplantı arasında.

Bildiklerimden söz ettim, gördüklerimi anlattım. Bazen çok yakından tanıdıklarımın, bazen yoluma çıkan etkileyici yabancıların öykülerini yansıttım.  Yanıtını bilemediğim soruları, bir türlü çözemediğim bilmeceleri paylaştım.  Öfkemi kustum bazen, çığlıklarımı duydunuz mu bilmem satır aralarında. Ya da hıçkırıklarımı.

Sevdiğim insanlardan söz ettim, ki bazıları artık yoklar.  Onların hayran olunası yaşam maceraları bilinsin istedim.  Korkusuzca sevenleri, kendini başkaları için feda edenleri, görebilenleri yazdım. Gözün göze dokunduğu, iki yabancı yüreğin birbiriyle konuştuğu anı betimlemek için yazdım.

Kendime mal ettiğim şehirlerin büyüsünü, çocukluk anılarımın pamuk helva dokusunu, en zayıf hissettiğim zamanlarda kollarında soluklandığım sanatın iyileştirici gücünü anlatmak için yazdım.  Farkındalığın, gerçekçi iyimserliğin,  yeri gelince kabullenişin,  gelmeyince isyanın serüvenini yansıtmak istedim.  Yaş, cinsiyet, pasaport ve din ayrımı tanımayan dostluğu övmek için yazdım.

Bazen birine güç vermek, ona “korkma, seni de düşünen biri var” demek için, bazen sadece onu unutmadığımı bilsin diye yazdım.  Bazen aşka saygı duruşumdu sözcüklerim, bazen sadece Sezen’i mırıldanmak istedim.

Başka kültürlerle, başka gönüllerle kurulan köprülerin güzelliğini hatırlatmak için yazdım.   Geçmişimden gelenler bugünümü bilsin, beni olgun yaşımda tanıyanlar köklerimi görsün diye yazdım.  Ölümlü olduğumuz gerçeğini vurgulamak, hayatın küçük sürprizlerinde gizli olağanüstü güzellikleri hatırlatmak için yazdım.

****    

Yeni yaşıma tam bir ay kala eşim elinde iki paketle çıkageldi.

“Doğum günü hediyeni kendim yaptım bu sene, bekleyecek miyiz yoksa vereyim mi şimdiden?” diye sordu hınzır.

“Beklerim” dedim en uysal halimle, biraz da onu şaşırtmak için.  Hissetmiştim heyecanını, benimle paylaşmak istiyordu biran önce her neyse o sakladığı.

“Hazır ama, içeride, istersen hemen şimdi senin olabilir” dedi kurnaz tilki sesiyle.

Ben inat ettim biraz da zevkine: “Hediyemi bugün açarsam 29 Kasım’da ne yapacağım?” diye sordum, uyanık ve nazlı.

“O gün de çiçek alırım sana” dedi kararlı ve pratik İbrahim.

İçeri odaya koştu sonra, biriki dakikaya kalmadan da elinde iki paket ve yüzünde zor saklanan bir tebessümle geri döndü.

İlk paketten “Denizden Hikayeler” kitabı çıktı.  İkinci kardeş paketten de “Aşk Bende” şiirleri.  Yazdıklarımı ilk kez özenli ve esprili bir kapak düzeni eşliğinde basılmış görmek beni çok duygulandırdı.  Önce bakakaldım, elimde tuttuğum Denizden Hikayeler  isimli kitabın ağırlığına şaştım.

onkapak

ikisi

Sonra her sayfasına dokundum kitabın. İpek’in önsözünden başlayarak Aralık ayından bu yana yaşadıklarım, hissettiklerim, paylaştıklarım tek tek geçti gözümün önünden.  Yazılarla eşleştirdiğim fotoğraflar, o satırları kaleme aldığım şehirlerden manzaralar, o akışta bana eşlik eden canım insanlar akın akın koştular benden yana.

ipekinyazisi

Kitabın arka kapağında sayfaya gelen yorumlardan alıntıları gördüm, yazılarımı takip eden, paylaşan, geri dönüşleriyle yüreğimi ısıtan sizleri andım.  

arkakapak

İkinci kitabın arka kapağına “hayal kurar” diye yazmış İbrahim.  Gülümsedim.  Kartvizitlerin üstünde yazılı unvanlardan bahsettiğimiz bir gün ona hissettiğim kimliğimi şöyle açıklamıştım: Deniz Aktuğ Bayraktutar, Hayal Kurar.

hayalkurar

On bir ay öncesine kadar bir çekmecede saklanan üç beş yazım ve gençlik heyecanıyla kaleme alınmış hazmı zor aşk şiirlerim vardı.  Bugün herkesin ulaşabildiği bir sayfam var, İpek sayesinde.  Sonra, İbrahim’in kişisel bağlantılarını, cazibesini ve yer yer de otoritesini kullanarak bastırdığı, editörlüğünü de kendisin üstlendiği iki kitabım.  Ayrıca sizler varsınız okuyan, teşvik eden, başkalarına da öneren.

Ne diyeyim: Doğum günüm şimdiden kutlu oldu!

On bir aya kalmaz bir de yayıncı bulduk mu sırtımız yere gelmez artık!

 

Brüksel, Ekim 2013

Not: Denizden Hikayeler’in iki, Aşk Bende’nin tek nüshası var şu anda.  İbrahim Denizden Hikayeler’in ikinci kopyasını birine armağan ederim belki diye yedek bastırmış. O kopya elbette ki Özgür Kahraman’ımın olacak.

Aklımdasın…

gokyuzu

Birkaç sene önce Galata’ya konuçlanmış yeni nesil özgün takı tasarımcılarının birinden pek de içime sinerek bir kolye almıştım.  Severek takıyorum, taktıkça da İstanbul’u anıyorum.  Yakına geliyor aşk, elle tutulur oluyor mucizeler.

Brüksel’deki iş yerime yakın keyifli bir dükkan var; Yunanlı bir hanım iki kızıyla birlikte işletiyor.  “Memleket” sanatçılarının eserlerini satıyorlar; cıvıl cıvıl seramik çanaklar, çağdaş ama illaki lirik heykeller,  soyut tablolar ve çeşitli aksesuarlar.

Kızlardan biri daha konuşkan ailenin diğer bireylerine göre.  Türk olduğumu söylediğimden beri de merakı kabardı.  O esmer ve koyu renk saçlı haliyle geçende dayanamayıp  “siz katıksız Türk olduğunuza emin misiniz, tipiniz çok farklı” diye sordu bana.

Babamın Selanik yakınlarında doğduğunu söyleyince de bir oh çekti.  “Ay, şimdi rahatladım vallahi!” dedi neşeyle, “baksanıza, ben sizden daha çok benziyorum Türk’e!”  Gülüştük karşılıklı.

Ben o arada dükkanda bir çift küpeyi gözüme kestirmiştim.  Galata çıkışlı kolyeme yakışacak gibiydiler. Bilirsiniz hani, tam takım olmayacaklar ama uyumlu bir beraberlik sergileyecektiler.  Ben de zevklenecektim Ege’nin iki yakasındaki iki sanatçının birbirini bilerek ya da bilmeyerek yarattığı eş soluklu takıları birlikte her taşıyışımda.

Küpeleri o gün satın aldım, zevkle de kullanıyorum.  Aylar sonra, Ankara’daki bir arkadaşım için hediye ararken yine aynı dükkana düştü yolum.  Benim küpelerin takımı sade bir kolyeye rastladım, arkadaşımın tarzına da yakıştırdım. 

Gösterişsiz ama şık bir hediye paketi yaptı Yunanlı kadın.  Siyah zarif bir kutucuk kullandı.  Kurdele yerine de hafif elastik ince bir kordon doladı kutunun boynuna, ucunda varla yok arası bir süsü sallanan.  Hediyenin paketi kendisiyle uyum içinde oldu böylece.

Bir kaç hafta sonra Ankara’da heyecanla beklenen bir akşam yemeğinde buluştuk. Masanın üstünden uzattım hediyesini arkadaşıma daha sohbetin en başında.  Önce kutusuna iltifatlar yağdırdı, sonra da elastik bandı o anda at kuyruğu yaptığı saçlarına taktı.  Bakışıp gülümsedik.

Kolyeye uzandı sonra parmakları, boynundaki diğer ince zincirlere aldırmadan bunu da taktı.  Düşündüğüm gibi çok yakıştı kolye ona.  Çantamda taşıdığım küpelerimi çıkarıp aynı setin bir parçasının da bende olduğunu söyledim. 

Anladı beni.

*    *    *    *

İki gün sonra keyifli başka bir buluşma için toplandık dört eski dost.  On sekizinden beri tanıdığı insanlarla iletişimi farklı oluyor kişinin.  Zırhlar iniyor, yürekten dile dökülen sözler sansürden geçmeden paylaşılıyorlar.  Dokunuşlar içten, bakışlar yüklü ve konuşkan.

Kızıl saçlı güzel arkadaşım abartmasız “dönüp baktıran” olağanüstü fiziği ile kadınları imrendirip erkekleri tökezletmiştir yıllar boyu. Oysa o kendi cazibesinin gücünden neredeyse habersiz yaşar.  Alçakgönüllülüğü bir perde gibi iner gözlerinin önüne.

Masadaki diğer üç kişi ona takılıyoruz inceden, onun kendini eleştiren halini doladık dilimize.  Eskiden ve günümüzden hikayeler anlatıyoruz bu konu üstüne.  Kendini bizim gözümüzden görsün bir kere ve “vay be!” desin istiyoruz. Yine başaramıyoruz.  O biraz dalgın, düşüncelerde.

Yunanlı küpelerimi takmışım ben de o gün.  Başımı oynattıkça neşeyle sallanıyorlar.  Ben zaten sevdiklerimle konuştukça heyecanlanırım.  Elim kolum canlanır. Yüksek sesle çağlar, kahkahalar atarım. 

O gün de öyle ama arkadaşımın durgun hali etkiliyor beni.  Sayılı günlere ve ayrı ülkelerdeki yaşamlarımıza içerliyorum yine.  Daha çok konuşabilsek keşke, daha sık dokunabilsek birbirimize.

Derken kızıl saçlı arkadaşım bir paket uzatıyor bana, erken bir doğum günü hediyesi.  İçinden çok orijinal bir kolye çıkıyor, öyle ki bir zaman nasıl takacağımı düşünmem gerekiyor.  Boynuma doladığımda orta yerinde fular tokası misali duran detayı fark ediyorum; küpelerimle pek benzeşiyor.

Ya dünya küçük diyeceğiz, ya kalp kalbe karşı.  Birbirimizi tanımak ve gördüğümüzü sevmek ne muazzam bir şans. Özlemi takılarla resimlemekten güzeli var mı?

*    *    *    *

Arkadaşım Maviş kitap sever. Bildim bileli okur.  Çok dilde okur.  Hem hızlı, hem de hakkını vererek, özümseyerek, kendinden katarak, kendini yeniden mayalayarak okur.

Eskiden, her gün birbirimizi gördüğümüz zamanlarda diyelim ya da, hep konuşurduk kitaplardan. Kitaplarla yaşardık aslında.  ODTÜ kampusuna gidip gelirken çene çalmıyorsak kitap okurduk yanyana.

Mezuniyetten yıllar sonra, o Paris’te ben Brüksel’de yaşarken, her gün olmasa da sık sık haberleşir olmuştuk yine.  Roka sokağındaki evinin kütüphanesine sızmayı pek severdim o zaman da.  Benden cesur, benden çeşitli seçimlerini paylaşırdı o da aynı zevkle.

Kitaplara aynı aşkla bağlı yaratıklar birbirlerine de yakın dururlar.  Keşfederler, aşık olurlar, yeri gelince zayıf, yeri gelince budala hisseder ama sonunda hep yeniden doğarlar.  Yeniden doğmak uğruna da risk almaktan korkmazlar.

Bazen ayak izlerini takip ederler. Bazen baştan çıkarıcı bir kokunun peşine takılıp sürüklenirler. Bazen alim olurlar, bazen kaşif, bazense un ufak.  Denenir kuvveti inançlarının, genişliği ufuklarının.  Yüreklerinin derinliğine şaşarlar.

Düştükleri gibi doğrulurlar da icabında, bazen durup içlerine kapanırlar.  Kitaplardan kaçtıkları olur, kendilerinden de.  O zamanlar sadece takılırlar, bağ yaratmazlar, bağlar üstüne kafa yormazlar.  Yeryüzünün beton bahçelerinde gezelerler bir süre.

Bazen uzun sürer yolculukları.  Bazen kısa bir moladan sonra geri gelirler. Ama kitap sevenler her seferinde sayfaların kollarına, kitabın koynuna geri dönerler.  Hem de koşar adımlarla.  İçerler de içerler sonra onun bağrındaki kaynaktan.  Susamışlık güzeldir, insanlığımızı hatırlatır.

Maviş iki kitap okumuş iki kıtanın buluştuğu güzel şehirde.  Yağmurlu kentte yaşayan arkadaşını düşünmüş sonra.  İki kitabın üstüne iki küçük not düşüp yollamış bana Ankara’ya.  Postacının fatura ve broşür değil de haber ve umut getirdiği günlere taşıdı beni bir çırpıda.

Maviş’in elyazısı değişmemiş, minimalist mütevazı tarzı da.  Değişmeyen değerlerin mucizesine inanmaya ihtiyacım var benim şu aralarda.  Elyazısına ve iki cümleye sığdırdıklarına bakıyorum.  İyi geliyor.

Beni Brüksel’e taşıyan uçakta orta derecedeki türbülansın koynunda saatlerce sarsılırken o kitaplardan birini okuyorum.  Satırlar oluk oluk çağrışımlarla geliyorlar. Hikaye edilen eylemler yüzler, anlar ve kokular taşıyorlar bana harıl harıl.

Uçak titredikçe titriyor, sanırsınız heybetli metalik bir canavar değil de zavallı kuru bir yaprak. Ben içinde nereden baksanız ölümlü biçare bir insancık.  Oysaki tuzum kuru bugün, panikler benden uzak.  Hafif deli bir keyif var içimde.  Kolyeme gidiyor elim. Kendi kendime gülümsüyorum; biraz edebiyat, biraz dostluk karışık.

Aklımdasın.

Ankara-Brüksel, Ekim 2013

Randevu

Çocuk gibiyim hala.  Sabah gözümü açtığımda ilk düşündüğüm: “bugün hangi gün ve neler bekliyor beni?”  Zihnimden geçen aktiviteler dizisinin içeriğine göre de tepkisini veriyor hemen ruhum.  Bir hayal, bir umut ışığı yakaladığımda ona tutunup ayağa dikilmem an meselesi.

Bu sabah 7:15 alarmını susturmak için elim telefona uzandığında henüz uykunun bağrından kopamamıştım.  Parmaklarım telefonun tuşuna dokunurken gözlerimi araladım.  Ekranda yazılı tarihi tanıdım.  “Bugün o gündür” coşkusuyla bir çırpıda kalkıp hazırlandım.

Kahvaltıdan sonra kendimi ayna karşısında ağır ağır ve özenle makyaj yaparken yakaladığımda sinsice gülümsedim.  Saklayacak değilim, beni güzel görsün istedim.  Gözüme kalem çektim sabahın kör karanlığında, belli belirsiz bir ruj döşendim inceden.

Ona bildik gelecek bir parfüm sürdüm.  Küçük sade küpelerimi taktım.  Hafif ve kullanışlı çantamı kuşandım.   Gün içinde değişecek hava koşullarını hesaba katıp çizmelerimi çektim, şemsiyemi yanıma aldım.

9:13 trenini yakalamak için yola çıktığımda “bu kaçıncı sefer acaba?” diye geçirdim içimden.  1995 yılından bu yana akan zamana kaydı düşüncelerim.  İnsanlar ve sahneler geçti gözümün önünden,  mevsimlerin kokuları sinmişti üstlerine.

Bazı anların fotoğrafları capcanlı saklanmış zihnimde.  Kimi cümleler söylendikleri anın büyüsüyle öylece korumuşlar.  Yankılanıp duruyorlar dehlizlerimde.  İnsanlar gelmiş, insanlar geçmiş.  Şehir direngen, aynı yerinde.

paristabela

Söylemiştim, Paris aşktır benim için.  Emek emek keşfettiğim, sokaklarını adım adım taradığım, yağmurunda sırılsıklam ıslandığım şehirdir aynı zamanda.  Bu tarz deli düşkünlük ilgi çeker, “rivayete göre haritasız geziyormuşsun, sokaklarında kayarak ilerliyormuşsun” diye takılır dostlar.

Bazen de “bir sefer de birlikte gidelim, bize rehberlik et” diye ricada bulunurlar.  Ben kolay reddedemem ama eşim hemen atılır ve uyarır: “Bunu istediğinizden emin misiniz gerçekten? Sakın iyice düşünmeden karar vermeyin, kendinizi riske atmayın”.  İnsanlar şaka sanar ve kulak ardı ederler dediklerini.  Oysa bu sözlerde büyük gerçek payı vardır.

Kendimi (ve bazen yanımdakileri) unutup şehrin sokaklarında akmaya  başladığımda yüreğim çarpar, tempom artar, kanatlanırım.  Mola vermek aklıma gelmez çoğu zaman, yorulmam ki dinleneyim.  Tanıtayım, göstereyim, paylaşayım derken yanımdakileri yorgunluktan perişan edebilirim.

İstanbul’dan gelen arkadaşım Aslı Paris’te tüm gün oradan oraya sürüklendikten sonra bitap düşüp haritasına bir sonraki sefer için notlar düşmüş, tesadüfen gördüm.  İki anahtar noktayı uzun bir çizgiyle birleştirmiş ve üstüne şöyle yazmış: “çook uzak, sakın bir daha yürüme!”

Kibar Yunanlı dostum Anna ise dönüş yoluna kadar sesini çıkartmamıştı hatırlıyorum.  Ancak Brüksel trenine bindiğimizde önce enerjime övgüler yağdırmış, sonra da bir dahaki sefere daha donanımlı geleceğini açıklamıştı.  Nitekim geldi de.

Pazar araştırması yapmış önce ve kendine  Sharon Stone’un (!) önerdiği  rahat ve dayanıklı yürüyüş ayakkabılarından almış.  Sefere çıkar gibi de hazırlanmış üstüne, düzenli egzersizlerle. “Bu sefer iddialıyım” diyordu bakışları…

Bir dönem hem iş hem keyif için sık sık birlikte Paris’e gittiğimiz pratik çözümler ustası Elke’ye gelince, o yaratıcılığını konuşturmuştu hemen.  Hem girdiğimiz şık ortamlarda mahcup düşmemek, hem de sokaklardaki dinamik tempomuzu yitirmemek adına yedek ayakkabı bulunduruyordu yanında.  Büyükçe bir çanta taşıması gerekiyordu haliyle ama kazanılan avantaja kıyasla önemsiz bir bedeldi bu onun için.

Yeğenim Hazal’la sıcak bir temmuz gününde düşmüştük Paris yollarına.  O rahat terliklerini giymişti sıcak havadan da istifade.  Brüksel güney garının kapısından içeri girecektik ki parmak arasından geçen bandı kopuverdi terliklerden birinin. Dehşet içinde  bir ayağına bir bana bakıyordu.  Trenin kalkmasına on, bilemediniz on beş dakika vardı.

Yandaki pazar yerine kaydı bakışlarımız. Ben önden, o sekerek arkadan seğirttik tezgahlardan yana.  Modeline, kalitesine hiç takılmadan bir çift terlik kaptık pazardan. Geçirdi bizim kız onları hemen ayağına.

Hazal on altı yaşında sanat ve modanın başkentine ilk ziyaretini böyle hayal etmemişti muhtemelen.  Allah var, bu talihsiz gelişme canını sıktıysa da hiç belli etmedi.  Ben de bu vesileyle gördüm ki “kendini taşımasını bilmek” başlı başına göz kamaştırıcı bir maharet.

Bizimki ayağındaki şaşkın plastik terliklere rağmen Grace Kelly misali bir asaletle süzüldü şehrin sokaklarında.  Tek şikayet dökülmedi dudaklarından, hiç sızlanmadı.  Daha rahat bir ayakkabı alma önerimi de duymamazlıktan geldi.

Prenses lakaplı genç arkadaşımla Paris’e ışınlandığımızda onun yüreği yüklü, kafası pek karışıktı.  Boşanma sürecindeydi, cevapsız sorularla boğuşuyordu. Kaç kilometre yürüdük, kaç köprü aştık, kaç saat söyleştik gerçekten hatırlamıyorum.

O anlattı, şehirle ben dinledik.  Parklar, heykeller, meydanlar dikkat kesildiler.  Yollar önümüze serildi, geceler uzadı, zamanı yavaşlattı Paris susamışlığını sezince arkadaşımın.  İnanıyorum ki o yanık söylemin bazı sözcükleri takılı kaldı  bir yerlerde; bir sokak tabelasında ya da kim bilir hangi kaldırımın taşlarında.  En çok da Louvre’un arka bahçesinde yükselen bir ağacın kuytusunda.

louvre

Chiara benimle Paris’e gelmek istediğini söylediğinde biraz ürktüm,  ne yalan söyleyeyim.  Sanırım beş aylık hamileydi Sicilyalı arkadaşım o sırada; o haldeyken ne kadar yürüyebilir, ne kadar ayakta kalabilir emin değildim.  Bir de tabii Paris’e gezmeye götürüp gezmekten bitap düşürdüğüm onca insanı düşününce onun doğmamış bebeğinin sorumluluğunu da kendi omuzlarımda hissettim.

Chiara beklediğimden dinç ve formda çıktı.  Koşturmadık ama keyifle gezindik şehrin sokaklarında.  Bol bol sohbet ettik, Brüksel’de elimizden kaçan zamanı yakalayıp tadına vardık.  Hamile bir kadına eşlik etmenin avantajlarını da keşfettim bu yolla.

Lokantalar bizi en güzel masalarına buyur ettiler, mönüde olmayan yemekler hazırlayıp getirdiler.  Mağazalarda biraz oyalandık mı hemen içecek ikram ettiler.  Kuyruklarda öncelik verdiler.

Bu kadar ilgi ve özenin etkisiyle epey gevşemiş olmalıyım ki tedbiri elden bırakmışım.  Pazar günü geç bir öğlen yemeği için gittiğimiz İspanyol lokantasında laf lafı açarken saat mevhumunu yitirmişiz.  Doğmamış bebeğin yaşam çizelgesine dalıp gitmişiz.

Aklımız başımıza geldiğinde bir taksi çağırttık aceleyle. Gara doğru yola çıktığımızda hala umudum vardı aslında.  Ne var ki binanın girişiyle platform arasındaki mesafe uzadıkça uzadı.  Ben bir taraftan iki yanımda iki tekerlekli valizi sürüklüyor, diğer yandan da Chiara’ya “lütfen koşma, kaçırırsak kaçıralım, önemli değil” diye sesleniyordum.

Platforma geldiğimizde tren henüz hareket etmemişti ama kapılar kapandığından almadılar bizi.  Görevliye dönüp: “hadi ben neyse de, şu hamile kadına hiç mi acımıyorsunuz?” diye sitem ettim hemen.  Omuzlarını silkip gişeyi işaret etti parmağıyla. “Yirmi dakika sonra ikinci bir tren daha var, acele edin isterseniz” dedi soğukkanlılıkla.  Her forsun bir sınırı olduğunu oracıkta yeniden öğreniverdim.

Paris hikayeleri anlatmakla, sokakları da arşınlamakla bitmez.

Bugün de bu şehirde kaç saat yürüdüm bilmiyorum.  Châtelet tiyatrosuna komşu kafelerden birinin terasında akşamın inişini izlerken ara ara da saate gidiyor gözüm.  Yetişkin yanım dönüş trenine yetişmek için metroya binme zamanı geldiğini hatırlatıyor, çocuk yüzümün dudakları aşağı doğru kıvrılmış, kıpırdamıyor.

Sıcaklık yirmi derece,  hava durgun mu durgun, yaprak kımıldamıyor.  Nehir bayramlıklarını kuşanmış, şehir cıvıl cıvıl, ışıklar dostane.  İnsanın sarılıp içine sokası geliyor.

parisaksami

Gitme zamanı biliyorum.  Kasım sonu döneceğim ama. Kırk beş yaşımı burada kutlamaya karar verdim.

Yürümeye soluğu, aşık olmaya cesareti olan herkesi bekliyorum.

 

Paris, Ekim 2013

 

Not: Paris’i ondan uzaktayken de en az benim kadar yüreğinde yaşatan arkadaşım, sen Akdeniz’e ve nar bahçesine benden selam söyle.  Bu şehri yeniden seninle paylaşacağım güne kadarki her ziyaretimde aklımda olacaksın.

Meraklısı için bir tutam tiyatro

Tiyatroya gitmek güzeldir…

tiyatro

Hazırlık aşaması, seyir zamanı ve ayrılırken damağınızda kalan tadı güzeldir.

Oyun seçiminiz beklentilerinizin aynasıdır. Bazen “hodri meydan, haydi şaşırt beni” dersiniz, bazen unutmak veya avutulmak istersiniz. Belki sadece kahkaha atmak ve gevşemek çeker canınız, belki replikler maratonunda beyin jimnastiği fırsatı ararsınız.

Gün gelir tanıdık bir yazara yeniden sarılmak istersiniz.  Kimi gün de yepyeni bir isimle tanışmak, onun dünyasını keşfetmektir arzunuz.  Umutlar tatlı tesadüfler doğurduğunda eski bir dosta kavuşmak gibidir birincisi, dondurmayı ilk tattığınız anın çocuksu saf mutluluğuna taşır sizi öteki.

Aslına bakarsanız her iki seçenek de biraz risk yüklüdür.

Bildiğiniz yazara bu seferki ziyaretiniz hayal kırıklığı getirebilir elbet.  Dostunuz görmeyeli uzaklaşmıştır sizden, başka yönlere gitmiştir.  “Ortak noktamız kalmamış” diye iç geçirirsiniz keyifsiz.  Bazen o hiç değişmemiştir ama yine de hoşnut etmez yapıtı sizi: “Kendini tekrarlamaya başlamış, yaratıcılığın sınırlarına gelmiş, yazık” diye eleştirirsiniz.

Son buluşmanızdan bu yana kendi yaşadıklarınız da gelir mi acaba o anda aklınıza?  İçinize içinize esen sert rüzgarları, sizi başkalaştıran deneyimleri anımsar mısınız? Eski dostunuz oyun yoluyla da olsa bir ayna tutar mı size? Bakabilir misiniz korkmadan kendinize?

Yeni tanıştığınız bir yazarın eserini izlerken kimi zaman “hangi akla uyup denedim bu adı sanı bilinmez adamı” diye kızarsınız kendinize.  Maceraperest ruhunuza fatura çıkarırsınız haklı haksız.  Ancak her ilk içinde bir armağan taşır.  Bazen sınırlarınızın ayrımına varırsınız, bazen dışınızdaki dünyaya alıcı gözüyle bakarsınız.

Güzeldir tiyatroya gitmek, salonun kuytusunda sahnenin titreşimine dalıp giderken kendinizi ortaya koyarsınız aslında.  Siz oyuna doğru bir adım atarsınız, o size akar.  Birbirinize karışırsınız.

Bazen soluğunuz kesilir, belki ara ara dolar gözleriniz.  Tüylerinizi ürperten repliklerde yeşermeye başlar kurumuş sandığınız dallarınız.  Bazen tek bir cümle saatlerce havada asılı kalır, sadece sizin için yazılıp dile döküldüğünü sanırsınız.  Öylesine tanımlar sizi, öylesine merhem olur yanıklarınıza.

Daha hafif hissedersiniz, daha özel ve daha az yalnız.  Kelimelerin gücüne yeniden inandığınız için daha sağlam, keşfedilmeyene doğru ilerlerken daha cesur, evreninizin genişlediği o an daha gamsız… Seçimler yeniden sizin oluverir, dizginlere sıkı sıkı yapışırsınız.

Hemen her akşam aynı saatlerde aynı sahnede bıkmadan, usanmadan, değiştirmeden, kısaltmadan aynı replikleri tekrarlayan, aynı tekste can veren oyuncuları düşünürsünüz.  Kostümlerine, makyajlarına her seferinde verilen özeni, çabayı.  Dekorun, ışığın, efektlerin bu lezzetli aştaki yadsınamayacak payını.

Düşünürsünüz ki bu insanlar akşam yemeklerinden, akşam buluşmalarından, eğlencelerinden, vazgeçerler sizlerle olabilmek için.  Size söyleyecekleri olduğu için.  İşitesiniz diye o mesajı bazen ince ve derinden, bazen yüzünüze inen bir şamar ya da kalbinize saplanan bir ok misali sarsıcı. Açasınız diye gözlerinizi.

Siz salonun karanlığına karışmış ve diğer seyircilerle beraber yayvan ve koyu bir gövdenin bir parçası olmuşken onlar spotların altında gökte asılı yıldızlar misali ışıldarlar.  Bir ruh halinden diğerine akarlar, bazen dakikalar dahilinde senelerce yaşlanırlar, ölürler bazen gözlerinizin önünde. 

Bağrışırlar, öpüşürler, şarkı söylerler bazen, yemek yerler.  Bazen aile olurlar, bazen düşman. Sessizleri vardır aralarında, bedenlerini konuştururlar.  Gürler kimisi, kimisi ağlar.  Varlıklı gücünü çarpar diğerlerinin suratına, içtenpazarlıklılar sabah akşam komplo kurarlar.  Aşka düşenlerin gözleri bir başka türlü parıldar, terk edilenler büzülür kalır o anda, çoğu derdini içinde saklar.

Sahnedekiler türlü türlü duygunun koynunda maceradan maceraya koşarken siz orada yokmuşsunuz gibi yaparlar. Size doğru bakarlar, size anlatırlar ama sizi görmezmiş gibi yaparlar. Siz arada öksürseniz, kahkahayla gülseniz, açık unuttuğunuz telefonunuzun zil sesini bastırmak için telaşla çırpınsanız da tepki vermezler.

Oyunun bittiği an karar vericidir.  Genelde kısacık bir tereddüt yaşanır, emin olmak için sona ulaşıldığından. Eski usul salonlarda hala perde kapanır ve alkışlar yükselir havaya.  Son replikle ilk alkış arasındaki este hayal alemini gerçek yaşama bağlayan eşikten hep birlikte atlarız. Mucize gibidir.

Salonun ışıkları canlanıp izleyicileri yeniden görünür kılar o sırada.  Tek bedenden kopar bireyler, kendilerine dönüşürler.  Günlük hayatın ayrıntıları akıverir anında akıllarına.

Sanatçılar selama durduğunda katil maktulün elini tutar.  Bazı aksesuarlar çıkar; çiğ sarı peruğun altından uzun kızıl saçlar çıkıp savrulur.  Sakalından kurtulan yaşlı adam gençleşiverir bir solukta.  Kötü karakter kirli bakışını yüzünden sildiği anda sempatikleşir.  Saatlerdir izlediğiniz ekibe şimdi başka bir gözle bakarsınız.

Oyuncuları tek tek incelerim selam sırasında.  Rolünden anında sıyrılanlar olduğu gibi canlandırdığı karakteri kolayca ardında bırakamayanlar da vardır.  Onlar zor gülümserler. 

Şakaklarından ter akar bazılarının.  Göğüsleri heyecanla iner kalkar.  Dipdiri görünürler gözüme. Hayal maratonunun galiplerinin zaferini alkışlarım.

*             *             *             *

Brüksel’in Kuş Cıvıltısı (Chant d’Oiseau) mahallesindeki tiyatrodan çıktım, bahçeli evlerin süslediği yemyeşil bir sokakta yürüyorum az ileride park edilmiş arabama doğru.  Yepyeni bir yazarla tanıştım bu akşam.  Gencecik bir adam, Fransa’nın umut vadeden yeniyetme edebiyatçılarından.

Eser boyunca zor sorular ve yürek dağlayıcı kuşkular içinde olasılıktan olasılığa sürüklenen başkadın oyuncunun etkileyici performansı dokunmuştu yüreğime.  Ne demişti sahi, hani aşk üstüne. Şöyleydi sanırım, ya da en azından ben öyle algıladım:

Anladım, aslında aşk ölümlü olduğun gerçeğini birisiyle paylaşmaktır.

 

Brüksel, Ekim 2013 

 

Ekim güneşi ısıtmaz

ekimgunesi

Sonbaharın güneşli günleri hem müjde hem hüzün taşır benim için.  Yağmurlu serin bir sabah yerine mavi göğe uyanmak güzeldir elbet ama kaderin ayrılık getireceğini önceden bilen sevgililere benzer yaz ile halimiz. Hesabımız kesilmiş, geleceğimiz mühürlenmiş. Yaz beni yine de son bir kez öpmeye gelmiş, ben şimdiden ona hasret geçireceğim günlerin derdine düşmüşüm.

İçimden bir ses “an şimdi, yakaladığın, yaşadığın yanına kar” dese de yüreğim ağır.  Sonrasını düşünmeden edemem, aşinadır üstelik de sonrası, geçmişteki yıllardan bilirim. Yaza güvenim yok değil, yeniden buluşmak isteğinden adım kadar eminim.  Sadece evrenin iskambil falından ürker oldum bir zamandır.

Bugün on sekiz derece, çocukların kalpleri kadar aydınlık bir güne uyandık.  Aynı hava ilkbaharda olsa montu evde bırakıp ince hırkayla idare ederdim hiç düşünmeden.  Şimdilerde sağlamcıyım; “arkası kış, arkası ayaz, risk almaya değmez” der sürekli bir ses içimden.  Sanki mart soğuğu tövbe işlemez bana ama ekimde şifayı kapmam işten değil.  Montumu kuşanırım, bir de fular dolarım boynuma elim değmişken.  Ve ancak o zırhla dışarı adım atarım.

Sarı, kırmızı, portakal, bazısı da inadına yeşil yapraklar gün ışığında parıldar parıldamasına ama görülür ki yorgundurlar.  Tutunamaz artık çoğu, en ufak esintiye teslim oluverirler. Hışırtıya dönüşürler bir sonraki anda ayaklarınızın altında.  Sıcak renklerini seversiniz ama üstlerine basıp geçerken burkulur yine de içiniz.  O kavruk günleri paylaştığınız dostlarla vedalaşma zamanı gelip çatmıştır.

Yazın takvime rağmen çekip gidemediği ılık sonbahar günleri etkiler beni.  Ayağını sürer, oyalanır ama kendi de bilir; hükmü azalmıştır artık.  Güneş ısıtmaz. Günler deseniz adamakıllı kısalmışlardır, başladıklarıyla bitiverirler. 

Akşam inince hava aniden serinler. Uzatmaları oynadığımızı biliriz, dakikaların yükü ağırlaşır.  Gölge güneş köşe kapmaca oynarken birkaç derece yukarısı kandırır, aşağısı şifayı kaptırır.  Hesap kitaba dökülmüştür bu denge, denklem karmaşıklaşırken sorgusuz yaşadığımız günlerin rahatlığı mumla aranır.

Bir yanım hala avutulmak ister. O yanım kuruyan yapraklara değil göğe odaklanır; bulutlar kararmamıştır henüz pamuk helva hafifliğinde gezinirler başımızda.  Yaz çağrışımlı her güne kış başlangıcını geciktiren bir hediyeymiş gibi kucak açmak isterim.  Yapamam.

Yazın sadece gölgesinin izlerini taşıyan bu günlerde coşkulanan yürekleri yadırgarım hep.  Ayrılık arifesinin koyu renklerine boyanmıştır benim içim. Bilirim ama yakışığıyla uğurlamalıdır insan gideni, yaşanmışın anısına.   Ve umutla açmalıdır kapıyı gelene, yaşanmışa inat.

Biraz durayım isterim yine de oracıkta, o anda soluklanayım.  Öylece bir tek kendimle kalayım isterim.  Ne gün ışığında ne de karanlığın koynunda. Molada, ılıkta, sadede, sessizde.

Yaz sıcakkanlıdır, insancıldır. Yüzüstü bırakıp, kapıyı çarpıp çıkmak istemez. “Ben söylemiştim sana, eylül sonu bana müsade” diye yüzüne vurmaz ardından bakanın.  Yufka yürekli yaz hep ısıtmak, sarıp sarmalamak için koşturur.  Hep korumak, kollamak, gevşetip rahatlatmak ister. 

Yazın bu düşünceli, sevecen hallerini severim, bana anaç ninelerin ışıltılı bakışlarını ve gevrek kahkahalarını hatırlatır.  “Bir güncük daha kalayım bari kuzucuklar için” der, bir gün daha uzatıverir sonra ziyaretini. Uçurtma peşinde koşan çocukların, sahilde sarmaş dolaş gezen sevgililerin, ancak yaz sonu soluklanabilmiş çalışkan bedenlerin alın terinin hatırına.

Can yakmadan, sarsmadan, alıştıra alıştıra çekilmeye çalıştığını görürüm sahneden yazın.

Oysa bilmez mi ki havada asılı kaldıkça zorlaşır vedalar.  Sürüncemeler boş umutlara gebe değil midir?

Üstelik sonunda yaz hep biter.  Her defasında.

Sonbaharın yaprakları da toz olup gittiğinde çıplak dallara baktığınızla kalırsınız.

Bir zamanın yanık tenleri beyaza çalar, atkılara gömülür boyunlar. Kulaklar kızarır, burunlar sızlar.

Koyu renkler giyersiniz.

Yaz biter.

Kısa günlere dünyayı sığdırmaya çalışırsınız.  Şömine ateşi, sıcak çayın dumanı ve kestane kebapla ısınma zamanıdır şimdi.

Bazen elleriniz soğuktan çatlar. Bazen dudaklarınız.

Yaz biter.

Kar iner.  Bembeyaz ve yumuşacıktır ilk bakışta. 

Sonra donar, katılaşır.  Geçit vermeyeni tanırsınız.

Yaz biter.

Beklemeye başlarsınız.

 

Brüksel, Ekim 2013