Gönül işleri

gonulsandalyeleri

Kimsenin görmediğini, bilmediğini sanıyoruz. Kendimizden bile sakladığımızı afişe edemeyeceğimize inanıyoruz. Biz kendi iç sesimize kulak vermez, yüreğimizden saklanırken, etrafımızdakiler bizi tövbe okuyamaz, çözemez sanıyoruz.

Yanılıyoruz çünkü konuşan sadece dil sanıyoruz. Bedenimizin anlattığı hikayeyi, gözlerimizin şiirini, jestlerimizden taşan mesajları azımsıyoruz, ya da yok sayıyoruz. Biz söylemezsek, kimseden de duymadılarsa, asla bilemezler, tahmin bile edemezler sanıyoruz.

Fena halde yanılıyoruz.

* * * *

Arkadaşım karşımda ıkınıyor, sıkınıyor. Önemli bir konudan bahsedecek, belki bir itirafta bulunacak, hissediyorum. Bu kadar huzursuzlanması biraz şaşırtıyor beni açıkçası.

Yıllardır tanışıyoruz, çok şey paylaştık. Birbirimizin karanlık yönlerini tanıdık ve kabullendik. Beni bilir üstelik, dinlerim. Güzel dinlerim. Yargılamam. “Ben senim yerinde olsam..” nutuklarına girmem, ahkam kesmem. Beni bilir, onun iyiliğini isterim, çünkü mutluluğu hak eder.

Sonunda anlaşıldı, o kişiyle ilişkisi var. Söyledi ve rahatladı. Gözümün içine dikti bakışlarını, tepkimi bekliyor. Dudaklarım bir türlü aralanmıyor ama gözlerimde muzip bir ışık yanıp sönüyor. Bir anlık bir şey ama o görüyor.

“Biliyordun, değil mi? Çoktan tahmin etmiştin!” diyor. Heyecandan yüksek perdeden çıkıyor sesi.

Gülümsüyor.

Gülümsüyorum.

Rahatlıyor.

“İlk ne zaman anladın?” diye soruyor. “Birinden bir şey mi duydun yoksa?”

“Aylar önce…” diyorum “… hani öğlen yemeğine çıkacağımız o bahar günü…”

Gözleri aydınlanıyor. Aynı anı hatırladığımızı biliyorum.

“Uzaktan gördüm sizi, bir toplantıdan çıkmıştınız sanırım, yanınızda başkaları da vardı. Diğerleri ayrıldı sonra, ikiniz kaldınız. Ben uzaktaydım, konuştuklarınızı duyamayacak, bakışlarınızı gözlemleyemeyecek kadar uzakta. Ama sizi gördüm.”

“Nasıl yani gördün?” diye didikledi hemen.

“Bilmem. Bedenlerinizin yanyana duruşunda, aranızdaki mesafede, birbirine çevrili çehrelerinizdeki ifadede ve arada attığınız ölçülü, biraz da mahcup kahkahalarda son derece “halinden memnun” bir hava vardı. Sanki o an için yaşıyordunuz, kimsenin bir yere gidesi yoktu. Bundan, şu andan daha anlamlı, daha cazip hiçbir alternatif yoktu.”

“İnanmıyorum, bu kadar mı aşikardı…” diye iç çekti. Yüzünde o anın değerli anısının izlerini gördüm. Yüzünde karşı konulamaz özlemi gördüm.

“Siz bir olmuştunuz, geri kalan herşey dışınızdaydı” dedim.

Gözlerinde akmaya hazır yaşlar gördüm. Yüreği yükselmiş, bedeninden fırlamış ve üçüncü bir şahsiyet gibi oturmuştu aramıza.

“Mutlu musun?” diye fısıldadım yanıtını bilerek.

“Çok aşığım” dedi.

* * * *

Fatima
Faslı
Ateş gibi
Becerikli ve zeki
Kuaförde çalışıyor

Güzel kız
Yaş ya yirmi ya yirmi iki
Biraz etine dolgun bedeni
Çevik yine de hareketleri
Çalan her telefona koşuyor
Radyodan dökülen şarkıya eşlik ediyor
Dili, kolu, boynu
Müşteriler hep onu soruyor
Hem güleryüzünde
Hem el maharetinde
Şifa bulmayı umuyor

Zamanla bakıyorum
Fatima’ya daha da bir güzellik geliyor
Saçları ayrı, cildi ayrı parlıyor
Biraz kilo da verdi belli
Artık başka türlü giyiniyor
Güzel bir yüzük var parmağında
Alyans gibi değil ama önemli belli
Ara ara diğer elinin parmaklarıyla
Ona dokunuyor
Onu okşuyor
Yüzünden bir hayal geçiyor o anlarda
Uzaklar yakına geliyor
Hem utangaç, hem baştan çıkartıcı
Gülümsüyor

Bir zaman yollarımız kavuşmuyor
Denk gelmiyoruz
Aylar sonra bir sabah sokakta rastlaşıyoruz
Önce tanıyamıyorum
Kamyon geçmiş gibi üstünden
Öyle solgun ki yüzü
İnsanın içi acıyor
Kambur ve ağır adımlarla yürüyor
Gözleri burada değil
Gözleri nefes almıyor
Kaçamak bir selam veriyor bana
Gülümsemeye çalışıyor
Olmuyor

Birkaç kez daha denk geliyoruz
Benim işe gitmek için bindiğim metrodan
O işe giymek için iniyor
Bazen yalnız, bazen diğer kızlar var yanında
Kızlarlayken bakıyorum onlar konuşuyor
Fatima dinliyor
Kilo almaya başlamış yeniden
Makyajını artık baştan savma yapıyor

Belki haftalar
Belki aylar geçiyor
Artık göresim de yok çok onu
Her görüşümde içim eziliyor
Oysa bir sabah yollar yeniden kesişiyor
O artık bambaşka görünüyor
İçindeki meşale yeniden tutuşmuş gibi
Meşalenin alevi hem onu
Hem bizi aydınlatıyor
Sonra sonunda bambaşka
O bildik güzellik harmanlanmış olgunlukla
Konuşurken capcanlı
Yanındakine açlıkla bakıyor
Kılkuyruk esmer bir çocuk o da
İnsan inanamıyor, ciddiye alamıyor
Neyse ki
Işıldatan aynı zamanda ışıldıyor

* * * *

“Belli bitmemiş bu iş” dedi bilmiş küçük kız
Kanepede yanyana oturuyorduk
Baş hareketinden radyoda çalan şarkıyı
Kastettiğini anladım
“Giden kaybedendir” diyordu Bengü
“Gittin kaybettin
Bir şehir yakınıma bile yaklaşma…”

“Nereden anladın?” dedim ufaklığa
Baksana adamı istemiyor artık
Kendi yoluna gitmiş
Hayatını yaşıyor
Üstelik de fıstık gibi Maşallah
Adama bak bir de
Paçavraya dönmüş
Acıklı acıklı bakıyor

“Bitmemiş bu iş” dedi küçük kız
“O kız o adamı hala çok seviyor
Baksana, hala nasıl kafasında onunla yatıp kalkıyor
Sabah akşam içinden onunla konuşuyor
Kayıtsız filan değil
O ağır sayfa hiç çevrilmemiş
Sabah akşam kavrulmalarda belli
Rasyonel yalanlama dönemine geçmiş”

“Peki, ne zaman bitecek sence?” dedim
Ufaklık belki de haklı
Düşünmeden yanıtladı:
“Başka şarkılar söylemeye başladığında…”

* * * *

“Çok yeni henüz
Daha birbirimizi pek tanımıyoruz
Hızlı gittim ben çok
Üstüne fazla düştüm
Ama ne yapayım
Çok güzeldik beraber
Birbirimize uyduk
Soluksuz konuştuk
Yedik, içtik, gezdik
Zamanın nasıl aktığını hiç fark etmedik
Sıkılmadık, garipsemedik
Dünyayı onun yanında unuttum
Sonra gitti
Aramıyor
Evlenelim demiyorum ben de
Ama insan bir hal hatır sorar
Seni düşündüm bu sabah uyanınca, der mesela
Ya da gözlerine bakmayı özledim
Diyen bir mesaj atar
Bir sonraki buluşma için plan yapar
Hiç olmadı hayal kurar
Ama tık yok adamda
Ben dürtünce de
Dün bir bugün iki diyor
Ama bir harikaydı
İki desen, muhteşem

Nasıl oluyor da hatırlamıyor
Ya da unutmadığı halde dayanıyor
Yarın evlenelim demiyorum ben de
Ama umut veren bir temelin üstüne
İnşaata girişmemek niye?
Kolay bulunmuyor ki böylesi
Şanslıyız, farkında değil mi?
Üstelik sonsuz değil hayat
Bir yerden tutup ilerlemeli
Birinin elini tutup ilerlemeli

Düşün düşün deli olacağım
Uyanık bir adam da üstelik, duyarlı, zeki
Mantıklı bir seçenek olduğunu görmüyor mu?
O ve ben yani
Muhteşem olacağımızı hissetmiyor mu?
Alem gördü, anladı
Onun kafası karışık, kumlarda

Koşalım demiyorum ben de
Gıdım gıdım ilerleyelim tamam
Ama durmayalım
Ama geri adım atmayalım

Yok ama ben anladım
Üstüne gidince ürküyor bu erkek milleti
Mesafe koyacaksın
Ben de sessiz kalacağım
Beklesin ki ararım
Bakalım ne olacak
Tövbe yanaşmayacağım
Ağırdan satacağım
Hem neyim eksik ki gerçekten
Sen çok haklısın”

Ayrılırken arkasından bakıyorum
Adım gibi eminim
Arayacak

* * * *

Aşık hallerimiz
Çelişkilerimiz
Bile bile ladeslerimiz
Çok tatlı
Çok acı
Çok gerçek

Tutmayacağımızı bile bile
Kendimize verdiğimiz sözler
Kırılganlığımızda yüzmek
Geçmişi şimdiki zamanla toplayıp
Geleceği eksiltmek
Çok tatlı
Çok acı
Çok gerçek

Kendi kuyumuzu kazışımız
Kendi muz kabuğumuza basıp tepetaklak oluşumuz
Özlemekten bitap düşüp sızdığımız geceler
Soluk alamayacağımızı sanarak uyandığımız sabahlar
Rüyalarımızın yüzümüzde patlayan tokatları
Masum objelerin anı yüklü gaddar kahkahaları
Kokuların saçımızdan sürüyüp
Zaman tüneline taşıyışı ruhumuzu
Çok tatlı
Çok acı
Çok gerçek

Kimsenin görmediğini, bilmediğini sanıyoruz. Kendimizden bile sakladığımızı afişe edemeyeceğimize inanıyoruz. Biz kendi iç sesimize kulak vermez, yüreğimizden saklanırken, etrafımızdakiler bizi tövbe okuyamaz, çözemez sanıyoruz.

Çok ama çok yanılıyoruz.

Brüksel, Nisan 2014

Nefes

Bugün San Sebastian’da mantoyla dolaşan tek insan benim
Hava sıcaklığı yirmiye vurdu
Gelin görün ki
Gölgeler üşütüyor
Soğuk algınlığı iki haftadır yapıştı yakama
Nereye gitsem benimle geliyor

Sahilde sereserpe yatanlara özeniyorum
Gömlekle gezenlere, sandaletlilere
Ama ben düpedüz üşüyorum
Boynumda fularım
Elimde mendiller
Öksür aksır geziyorum

La Concha sahil yolundayım
Sağ aşağım plaj, ben yukarıdaki yaya yolundayım
Plaj yaz provasında, gençler mayoları çekmiş
Denize girenler var, açılıp yüzenler var
Tişörtle, elbiseyle
Hatta iç çamaşırıyla güneşlenenler var

Mantom ağır geliyor
Mantom hem hastalığı
Hem yaşımı anımsattığı için
Ağır geliyor
Mayoyu çekip yüzesim var
Arada kötü kötü öksürüyorum

Plajdaki çekirdek aileye takılıyor gözüm
Anne ve baba önden yürüyorlar
Arkalarından gelen kız çocuğu beş altı yaşlarında
Beyaz tişörtü var ve kot pantolonu
Kumun üstünde kayar gibi ilerliyor
Küçük çıplak ayakları

Derken bir parende atıyor
Sonra bir tane daha
Bir tane daha deniyor
O yamuk biraz
Bozulmuyor, toparladığıyla yeniden deniyor
Bazen başarılı
Bazen yana devriliyor
O hep deniyor

Anne ve babası kendi aralarında
Konuşarak ilerliyorlar
Arada baba yan gözle geriye bakıyor
Kızı bazen başaşağı, bazen ayaküstü duruyor
Baba endişeli değil
Şaşırmıyor da
Sanki kız hep
Parende atarak yürüyor

Mayolu gencin omuzları kıpkırmızı
Güneş delmiş geçmiş
Bilmiyorum umrunda mı
Acımadığına inanamıyor insan
Ya da önlem alınmadığına
Bu devirde, bu bilinçle

Top peşindekiler ve aşk peşindekiler
Değişmiyor hiç belki de
Biz unutuyoruz
Araya mesafe girince

Yok yok sahil yolunda
Kukla tiyatrosu
Mısır cipsi
Külahta dondurma
Kenarda işeyen çocuk
Dertli annesi yanında
Elinde yaş tuvalet kağıdıyla

Fotoğraf çekenler
Öpüşenler kuytuda
Ya da orta yerde
Manzaraya karşı
Kuşlara ekmek ufağı atanlar
Elele susanlar
Gözlerini okuyamadıklarım
Gözlerini kaçıranlar

Tek çocuk, çift çocuk ya da çok çocuklular
Pusetlerinde pışpışla uykuya dalmış çocuklar
Arabalarına bebeklerini oturtmuş
Babalarının kucağında yaygara koparanlar
Çocuklarının peşinde sürüklenen ebeveynler
Çoğunluk bitkin, biraz dağınık ama olmadık anda aydınlanan çehreliler

Tekerlekli sandalyede yaşlılar
Ki aralarında
Bağımsız, hatta eşli gezinenler var
Ya da bir yakın, bir bakıcı tarafından itilenler
Pusetlerindeki çocuklar misali bırakabilseler keşke onlar da kendilerini
Soluklanabilseler keşke bir an öylece
Güneşte

Bisikletle, patenle, kaykayla gelip geçenler var sonra
Yaya yoluna paralel o ayrı şeritte
Denizde katamaranlar, motorlar, yelkenler
Sörf tahtası üstünde ayakta durup
Gondoldaymış gibi kürek çekenler

Mayolusu, tişörtlüsü, ceketlisi
Siyah ince çorabın üstüne şort çekmişi
Chanel tayyörlü teyzeler, yakalarında broşları
Mini elbiseli hamile kadınlar
Deri montlu terlikli adamlar

Köpekler sonra
Tek başına, üstelik gayet de bilinçli gezen
Boynunda tasması çekildiği yöne gitmeye mecbur edilen
Minyatür ya da ürkütücü
Asil veya kalender

Karşıdan gelen köpekli genç çift mesela
Moda dergisinden fırlamış gibiler
Podyum deniz kıyısına uzamış sanki
Onlar da devam edivermişler

Kıyafetler tanım kaldırmaz
Güneş gözlükleri en son model
Kızın sağ eli çocuğun sol avcunda
İkisinin de diğer ellerinde birer köpek
Kızınki küçük, siyah ve haşin
Çocuğunki cüsseli, kabarık tüylü ve otoriter
İnsanın her iki köpeğe de birer güneş gözlüğü takası geliyor

Banktaki genç kadın dünya güzeli
Değil belki
Ama kendine baktırıyor
Plajdan şimdi gelmiş belli
Çok az dişide gördüğüm bir zarafetle
Ayağındaki kumları silkeliyor
Parmak arası terliklerini koydu kenara
Topuklu sandaletlerine bürünüyor

Yokuş yukarı bir depardan sonra
Miramar Palas’ın bahçesindeyim
Yemyeşil bir tepeden koya bakıyorum
Çoğunluk öğrencilerden oluşan bir grubun içinde
Ben de dayanamadım, çimlere uzandım
Saçımı
Gıcır mantomu
Açık renk çantamı
Düşünmeden serildim, yattım

image

 

Kollarım iki yana açık
Kendimi bıraktım
Gözlerimi kapadım
Uyku gelmek üzere, hissediyorum

Aklım son ne zaman
Bu şekilde teslim olduğumu soruyor
Yeşilliğe
Ferzan Özpetek’in kitabındaydı sanırım o kadın
Hani “en son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?”
Diye soran
Belki
“En son ne zaman
Uzun zamandır yapmadığın bir şeyi
Yeniden yaptın?”
Da demeliydi aslında
Sahi, en son ne zaman?

Miramar Palas için
“Çim, müzik ve manzara” demişlerdi
Çünkü bu güzel mekan
Aynı zamanda müzik derslerine sahne oluyor

Başı ve sonu tuttu bu denklemin
Ancak müzik kulağa sadece bir mırıltı gibi geliyor
Çim alandaki genç İspanyollar var güçleriyle
Ve genelde hep bir ağızdan konuşuyorlar
Seslendirilen parçalar
Arada zayıf tınılar halinde
Çalınıyorlar kulağa, o kadar

Şikayet edecek değilim
Gözlerimi kapattım
Hava bahar, gençlik ve deniz kokuyor
Joseph Pilates “hiç bir şey yapamıyorsanız nefes alın” demiş
Onu deniyorum

Gabriel Garcia Marquez düşüyor o an aklıma
Artık nefes almayan
Hala aklım almıyor
Nasıl ayrılır, nasıl gider bu evrenden
Üstelik
Yüzyıllık Yalnızlık henüz bitmeden

Ne kadar geçti bilmem
Zaman yavaşlamış
O bana bulaşmadı
Ben de hesap sormadım

Martılar uçuyor şimdi başımın üstünde
Gözetir, kollar gibi
Açıyorlar kanatlarını
Martılar iz bırakmıyor giderken

İki uçak geçiyor çok uzaklardan
Peşlerinde kuyruk izleri
Su kayağı yapanlar geliyor aklıma
Yeşil mavi denizde köpük şöleni

Hapşırıverdim tam o sıra
“Çok yaşa!” dedi Marquez kulağıma
Bir martı göz kırptı
Koydan yana dalışa geçerken
Kıvrak manevrasına hayranlıkla baktım
Dedim “Hep beraber!”

San Sebastian, Nisan 2014

 

Uyuyan Adam ya da Tahammül

uyuyankiz

Sessiz adımlarla gelip yanımdaki koltuğa oturdu. Ben o sırada başım eğik vaziyette elimdeki teknoloji harikasıyla oynamakta olduğumdan yüzüne bakmadım bile. Konserin başlamasına artık dakikalar kaldığından salonun beklentisi de, kıpırtısı da artmıştı.

Cep telefonlarının kapatılmasını ya da sessize alınmasını rica eden ve konser boyunca fotoğraf çekmenin ve video kaydı yapmanın yasak olduğunu ilan eden o bildik anons yapılıyordu şu anda. Brüksel’in kültür ve sanat ortamında doyum arayan eklektik ve çok uluslu seyirci kitlesine usulünce hitap etmek gayesiyle Fransızca, Flamanca ve İngilizce olarak tekrar edildi bu mesaj. O tanıdık tekstin bitimine yeni bir ek yaptılar yalnız bu aralar; son bir ricada daha bulunmayı ihmal etmiyorlar iyi seyirler dilemeden evvel: “Lütfen öksürmemeye çalışın!”

Her seferinde bu garip ikazı takiben ölçülü bir itiraz ve saygılı kıkırdamalar yükseliyor salondan. Bu sefer de öyle oldu. Bazı seyirciler doğru mu duyduk dercesine teyit ettirdiler anladıklarını yanlarındakilere. Önümdeki sırada oturan üç yaşlı hanım da birbirlerine bakıp bilmiş bir edayla gülümsediler.

“Altın Kızlar” dizisindeki karakterlerin Avrupai tiplemeleriydiler sanki. İleri yaşlarına rağmen diri ve ince kalmış bedenlerine kaşmir kazaklar, ipek gömlekler ve klasik tayyörler giydirmişlerdi büyük bir özenle. Takıları benim diyordu, o söz sahibi pırlanta yüzüklere, babaanne yadigarı inci kolyelere hayranlıkla bakmamak mümkün değildi.

Saçlar seyrelmiş belki ama dikkatle taranmışlar. Aralarından birinin platin renkli topuzu muazzam bir tokayla tutturulmuş. Sımsıkı. Bırakın akşamın bitimine kadar dayanmayı, yıllar geçse milim çözülmez sanıyorsunuz.

Sahneyi kulise bağlayan kapı aralanıyor o sırada. Dünyanın en tanınmış genç müzisyenlerinden biri ününden beklenmeyecek bir sadelikle geçip o eşikten bizleri selamlıyor. Salon yıllardır bu anı beklemiş gibi fokurduyor hoş geldin alkışları yükselirken.

Resital daha ilk notasıyla esir alan cinsten, müzisyen iddialı. Kimsenin bir itirazı yok gibi, Lang Lang’ı bilenler zaten kendilerini onun büyüsüne kaptırmaya gönüllüler. Sürükleneceğimiz baştan belli de, hangi yöne ve nasıl bir ivmeyle akılacağı sürpriz sadece.

Ne kadar zaman geçti tam olarak bilmiyorum, gözlerim de dikkatim de sahneye kilitlenmiş olduğundan yanımda, yamacımda olan bitenin ayrımında değilim. İlk selama gelmişiz bile. Piyanist yerinden kalktı, hürmetle eğiliyor. Seyirci daha ilk notalarda şekillenen beğenisini göstermeyi bu ana kadar ertelemiş olmaktan mustarip alkışlarını bir volkan misali püskürtüyor.

İşte tam da o an yanımdaki adamı fark ediyorum. O muhtemelen epey bir zaman önce daldığı uykunun derinliklerinden sıçrayarak uyanmakta o sırada. İstemeden yarattığı sarsıntıda kendininkiyle birlikte benim koltuğu da sallıyor.

Bakıyorum da, önce şöyle bir “neredeyim, ne oluyor” kaygısı yaşıyor. İlk şoku atlatır atlatmaz da hiç bozuntuya vermeden alkışlayanlara katılıyor. Ne coşkulu ne de pinti el çırpışı. Salona kulak veriyor, alkış sesi durulmaya başladığı anda o da indiriyor ellerini aşağı.

Adam ellili yaşlarda olmalı. Orta boylu, tıknaz ve gözlüklü. Ona bir beden büyük gelen takım elbisesinin klasik, hatta tutucu kesimi, gözlüklerinin dikdörtgen kalın çerçeveleri, kırmızı yanaklı beyaz tenli yüzündeki hissiz, bomboş ifade itici geliyor bana. Elinde konserin programı var bir de sıkı sıkı tuttuğu.

Onu görünce biraz yumuşuyorum. Program için girişte ayrı bir kuyruğa girip bir de para ödemesi gerekmiştir diye düşünüyorum. Çalınacaklarla ilgilenmeyen insan ne diye böyle bir zahmete katlansın? Bak, iyi kötü giyinmiş süslenmiş de adam, özenmiş az biraz, kotu çekip gelmemiş. Hem kuzum kaç erkek tanıyorum ki Allah aşkına, tek başına klasik müzik konserine gelen? Bu şahsiyet en azından iyi niyetli bir adım atmış.

Ancak yorgun belli ki, gevşeyince de başı düşüverdi. Bundan sonraki kısma kulak verecektir mutlaka. Üstelik baksana sahneye en yakın kategoriden seçmiş yerini, bu bilet için epey para ödemiş. Umurunda olmasa niye yapsın o yatırımı?

Lang Lang yeniden tuşlara dokunurken ben de kafamdaki bu gereksiz tezleri silip müziğe kapılmayı diledim yeniden. Ancak kırmızı yüzlü adamın başı daha onuncu saniyede düşünce güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Horlamıyor neyse ki ama uzak diyarlara gidiverdi şimdiden.

O sırada önümdeki yaşlı hanımlardan biri çantasından çıkardığı deri kılıflı çok şık minik bir kutudan arkadaşlarına ikramda bulunuyor. Ben “bu ne ola ki?” derken bakıyorum hanımlar bilinçle kabul ediyorlar ikramı. Pastiller dağıtılıyor, öksürmemek için!

Tam “bu bilmeceyi çözdüm ama uyuyan adamın sırrı hala kendisinde saklı” derken aklımda bir ampul yanıp sönüyor. Belki diyorum adamcağız bu hanımların şoförü, ya da refakatçisi. Kadınlar belli hem varlıklı hem de kültürlü insanlar, adama da almışlar bir bilet, dışarıda bekleyeceğine o da müzik dinlesin demişler. Ne ince düşünmüşler.

Adam o anda yine zıplayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Dikleştiriyor omuzlarını hemen sonrasında. Nihayet sahneden yana dönüyor olanca kayıtsızlığıyla. Program yeniden elinde, sıkı sıkı tutuyor onu bir can simidiymiş gibi. Bir kez bile içini açıp bakmadı henüz.

Dakika geçiyor geçmiyor, o baş yeniden sol yana düşüyor. Uzun bir süre sessizliğe bürünüyor kırmızı yüzlü adam. Ben bu durumun konsantrasyonumu bozmaması için elimden geleni yapsam da dikkatim dağıldı bir kere, kolay kolay toplanmıyor.

Allah’tan sahnedeki performans açılıştaki iddiasını sürdürüyor. Tam ilk baştaki huşu halime geri dönmek üzereyken adam yeniden sıçrayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Deli olacağım. Bakmayayım diyorum ama görmeden edemiyorum. O uykuya dalıştaki kolaylık, uyanış rutinindeki tutarlılık, parmakların çekilişi, saate hep aynı abartılı jestle göz atış sinirime dokunmaya başlıyor. Taktım ben artık adama.

Ara verildi. Gözlemliyorum, ön sıradaki kadınlarla adam arasında en ufak bir iletişim olmadı. Kültür gönüllüsü cömert şen dullarla ilgili tezim böylece en körpe çağında çürüdü, yitti. Hiçbir bağlantıları yok bu insanların birbirleriyle.

Diğer yandan, bu adamın kimse için kalmak gibi bir zorunluluğu yoksa, çeker gider şimdi belki diye düşündüm hemen. Öyle ya, iki büklüm uyuklayıp bedenine işkence edeceğine gitsin yatağında uyusun mışıl mışıl. Kendini de beni de kurtarsın bu zulümden, değil mi?

Aranın bitimini haber veren melodili anons yapılırken sağ yanımdaki koltuk hala boş. Tam derin bir oh çekecekken aynı sessiz yürüyüşle geliyor dikdörtgen çerçeveli gözlüklü adam. Koltuğuna yerleştiğinde elinde dolaştırıp getirdiği programı görüyorum yeniden.

Lang Lang -sanki daraltım ona malum olmuş gibi -bana uyuyan adamın varlığını unutturabilmek için canını dişine takmış çalıyor ama ben adamı bir türlü algı alanımdan çıkaramıyorum. Hey güzel Allahım, iş midir bu yani? Sen aylar önceden bilet al, heyecanla bekle, gün say, akşamüstü işten çıkıp aç bil aç koşarak konsere gel. Derken elalemin adamı buraya çöküp bütün büyüyü bozuversin.

Deniz diyorum, bu kişi bir detay, bir gölge. Gerçek olan, esas olan Lang Lang. Algına hükmedebilirsin! Dene bir.

Kendim söylüyorum ama kendim dinlemiyorum. Müzik eşliğinde adamı izler oldum artık. O hep delirtici bir tutarlılıkla aynı rutini yaşıyor ve yaşatıyor.

Uykuya dalıyor, başı sol omzuna düşüyor. Olmadık bir anda sıçrayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Ben ona bu denli sardığım için kendime sinirliyim aslında ama hıncımı yine ondan çıkarıyorum düşüncelerimde: Madem uyuyacaktın, ne diye geldin ki kardeşim? Ha, niyetin Lang Lang’ı ninni gibi kullanmaksa, bari arkalardan, kenarlardan bir yer seçseydin de bizim zevkimizi zehirlemeseydin.

Eğer paran çoksa ve nereye harcayacağını bilmiyorsan, üçüncü balkonun arkasındaki ucuz koltuklarda kıvranan konservatuar öğrencilerine bilet alaydın bari. Hatta anlaşırdınız; akşamları evine uğrar ninni de çalarlardı çocuklar cüzi bir ödeme karşılığında. Sen sağ ben selamet!

Sen biliyor musun hem, şimdi kapladığın o alanda olmak için can atan kaç kişi var dünyada? Onlar oraya bir otursalar bırak gözlerini kırpmayı yürek çarpıntıları arasında şükrederler yaradana. Yakışmadın kardeşim sen bence o koltuğa, olmadı hiç, sırıtıyorsun basbayağı.

Üstelik hiç utanma, sıkılma filan da yok bakıyorum sende. Ayıp oldu etrafımdakilere, müzisyene saygısızlık ediyorum demiyorsun hiç. Ya horlarsam bir sonraki seferde, ne kadar uygunsuz bir davranış olur diye geçirmiyorsun içinden. Evindeymiş gibi rahatsın. Pes diyorum sana, pes!

Kafam bu zehirli azimle çalışıp beni delirtmeye devam ederken, tahmin edebileceğiniz gibi kırmızı yüzlü adam yeniden uykuya dalıyor. Başı sol omzuna düşüyor. Olmadık bir anda sıçrayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Konserin sonuna kadar yerinde, yanımda kaldı adam. Hatta ilk bise de bir uyanıklık anında fasulyeden de olsa şahit oldu. Ne zaman ki Lang Lang son bir küçük parça çalmak için piyanosunun başına oturdu, bizimki koltuğuna görülmez bir çivi saplanmış gibi ayağa fırladı. Arkasından kovalayan varmışçasına bir aceleyle terk etti salonu. Elinde artık rulo haline gelmiş programı tutuyordu hala.

*          *          *          *

Lang Lang Meksika doğuşlu olduğunu paylaştığı ama adını kendine sakladığı o içli melodiyi çalarken “nihayet baş başa kaldık Deniz” diye fısıldadı. “Yalnız biraz asabi gördüm seni bu akşam”.

İtiraf ediyorum Lang Lang, pek tahammülsüzüm bu aralar. Toleransım azaldı sanki. Kolay sinirleniyorum. Barut fıçısı gibiyim, alev almaya da bayılıyorum. Bu hal zaman zaman karakterimi bile gölgeleyecek şiddette gösteriyor kendini. Bazen düşündüklerimle kendimi bile şaşırtıyorum.

Yakın zamanlarda okuduklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı sindiremedim de ondan oldu aslında. Midemle yüreğim arası bir yerde fena halde şişkinlik yaratıyor gelişmeler. Gelecek nasıl olacak hiç bilemiyorum.

Saygısızı, yüzsüzü, pişkini, derisi kalını, ar damarı çatlamışı kaplamış sanki dört yanı. Dürüstlükten nasibini almamışa, yalan söylemekte uzmanlaşana, emrivakinin kitabını yazmışa öfkeliyim. Suçluların cezalarını bulacağı, düzgün insanların hak ettiklerini alacakları öğretilmişti bize halbuki. Şimdilerde çok şaşkınım, düpedüz afalladım.

Annem “baban iyi ki bugünleri görmedi, çok üzülürdü” derdi ara ara. Şimdi ben her ikisinin ardından aynısını düşünür hale geldim. “Bu da mı oldu?” demeye kalmadan daha inanılmazı gerçekleşiyor memlekette.

Olabilirlikteki olumsuzda sınır tanımadan ve hızla ilerlediğimiz bir noktada, ne yazık ki hala bazı demode ve işlevsiz söylemlerle zaman kaybetmeyi de sürdürüyoruz. Panikle ya da hayal kırıklığıyla atılan talihsiz adımlar, dile getirilen yakışıksız sözler üzüyor ve düşündürüyor derinden.

Güç sahibi olduğunu iddia edenin kendini ifade ediş tarzı ve bilinen seviyesi söylenenin içeriğiyle bir olup damarımıza çok kötü basıyor bazen. Soğukkanlılığın yitirildiği noktaysa çok tehlikeli. Karşıdakinin gayesi belki de. Çünkü oraya gelindiğinde haklı haksıza karışıyor, kurunun yanında yaş da yanıyor. Her yer gri, kirli isli gri bir renge bürünüyor.

Diller pabuç kadar, herkes bağırarak konuşuyor. Gözlerde kin var. Kırmızı suratlar gergin ve çirkin. Tükürükler saçarak ifade ediyoruz kendimizi. Üstelik herkes kendi tribünlerine oynuyor.

Sonuçta el ele verip bir güzel düşüyoruz. Zaten alçaktan başlayanın canı daha az acıyor. Alışık olmayan neye uğradığını şaşırıyor o hengamede. Kuyunun dibine kırık yumurtalar misali dizildiğimizde farklılar artık birbirlerinden daha da uzaktalar.

“Uyuyan adama çıktı desene bütün bunların faturası” diyor Lang Lang gülerek. “Biraz da sana aslında düşünürsen; malum keskin sirke küpüne zarar!”

 *          *          *          *

Haklı biliyorum Lang Lang, çok haklı. Ben güzelim konserin kaçırdığım anlarına yanmaya devam ederken, komşu koltuktaki yabancı çoktan evine varmış bile. Pijamalarını giymiş, yatağına yatmak yerine salonundaki kanepeye kurulmuş.

Çok geçmeden yeniden uykuya dalıyor kırmızı suratlı adam.

Başı sağ omzuna düşüyor.

 

Paris, Nisan 2014

… Meselesiydi

Metronun kapılarının kapanmak üzere olduğunu bildiren siren sesi istasyonun duvarlarını tırmalarken o nefes nefese koşuyordu araca doğru. Kıpkırmızı olmuştu suratı, bakışlarındaki azmi gördüm. Gövdesi şahlanmıştı, kısacık saçları diken diken.

Yakışıklı adamdı, atletlerinkini anımsatan bir bedeni vardı. Tüm iradesini tek bir amaç üstünde yoğunlaştırmış ve gövdesini o yola adamışçasına koşuyordu. Sırt çantası da onunla beraber.

Üç dakikaya kalmaz yenisi gelecek olan bir treni yakalamanın neden onun için bu kadar önemli olduğunu düşünmeden edemedim. İnadı ve kararlılığı şaşırttı beni. Bakakaldım arkasından.

Belki rekabetçi bir ruhun kurbanıydı.

Belki de olay gerçekten hayat memat meselesiydi.

* * * *

Kırmızı süet ayakkabılarına takıldı gözlerim önce. Orta yükseklikte kalın topukları vardı aynı süetle kaplanmış. Gece mavisi kadife ceketinin üstüne taktığı koyu yeşil bir kılıfta niyeyse çello olduğunu hayal ettiğim bir müzik aleti taşıyordu.

Önümde merdivenleri ağır ağır tırmanırken belli belirsiz mırıldandığını duydum. Fısıltısındaki melodinin yumuşaklığı kırmızı süetin dokusuna uydu. Siyah gür saçları her adımda kabardıkça kabarıyordu.

Biraz şiirseldi, biraz artistik. Azıcık vardı, azıcıksa yok. Gerçek dünyanın yer altı koridorlarında gezen bir masal prensesini andırıyordu.

Belki müzik aşkınaydı hepsi, belki ilham meselesiydi.

* * * *

Bıyıklarından alamıyorum gözlerimi. Kıldan bir heykel yaratırcasına budamış, şekillendirmiş onları. Sağ ve sol uç tıpatıp aynı oranda önce inceliyor, sonra yükseliyor. Orta yaşlı tıknaz adam gülmüyor, çevresinde olan bitenle ilgilenmiyor. Sanki sadece bıyıklarını taşımak için yaratılmış, bütün gün onları gezdiriyor.

Racon meselesi mi acaba yoksa bir hikayesi mi var? Bir miras mı bu alışkanlık yıllar önce kaybettiği bir aile büyüğünden yoksa bir farklılık arayışı mı sadece?

Var olma savaşı mı bu çivisi çıkmış evrende?

Yoksa suskun bir saygı duruşu mu artık aramızda olmayana?

meseleaile

* * * *

Aynı sokağın o bildik köşesindeydi yine. Seyyar müzisyenin saksafonundan “My Way” şarkısının notaları dökülüyordu boncuk boncuk. Üstelik sabahın sekiz buçuğunda.

Gelen geçenin gözlerinin içine bakıyordu çalarken. Dertli olmasa da, en derininden tecrübeliydi belli. Önünden akıp giden kalabalığa karışmadan fısıldıyordu: “Bu denli ciddiye alınacak bir durum yok şu günlük koşmacada, hepimiz insanız sonunda”.

Görmüş geçirmiş tınısı inandırıcıydı. Tehditkâr değil, sevecendi dili. Belki bir uyarı, belki bir davetti şarkısı. Yaşamın verdiği dersler üstüne bir çeşitlemeydi.

Kendi olmak mücadelesiydi belki bir bireyin. Sadece ekmek parası için miydi yoksa hepsi?

* * * *

Siyahi ayaklarında payetli sandaletler vardı o kış gününde. Kıpkırmızı ojeler sürülüydü ayak tırnaklarına. Ellerine baktım, manikürsüzdüler. Üstünde kahverengi bir manto ve boynunda sade yün bir fular vardı. Simsiyah saçlarında disiplinli örgüler gördüm, yüzündeyse sıfır makyaj.

Alışkanlık meselesiydi belki, köklerin gölgesiydi ya da.

* * * *

On beş yaşlarında ya var ya yoktular. İlki ince uzundu, arkadaşı da narin ve inadına kısa. Uzun olan kız kıvırcık saçlı ve gözlüklüydü. Yanındaki sarışın ve kendinden emin. Bir ellerinde sandviçleri, öteki ellerinde plastik şişelerdeki içecekleriyle koşarak daldılar metroya. Uzun olan geri indi sonra, sarışın kahkahalar atarak takip etti onu.

Sonra yeniden bindiler ve bakışlarıyla anlaşıp gülüşerek indiler. Siren çalana kadar devam etti oyunları. Sonunda kapılar kapandı, platformda kaldılar. Umurlarında değildi. Hem zıpladılar, hem katıla katıla gülmeye devam ettiler vagondaki yolculara el sallarken.

Belki saçmalıktı, belki adrenalin meselesi. Dertsiz gençliklerinin çığlıkları kulaklarımda yankılandı.

* * * *

Yaşlı çift metroda karşılıklı ama çapraz oturmuş. Kadın koridor tarafında ve geri geri gidiyor, adam pencere kenarı koltuğunda ileri. Her yeni durakta tam da metro soluklanırken adam kadından yana eğiliyor ve kaç durak sonra ineceklerini fısıldıyor.

“Üç durak kaldı!”

Kadın sessiz ve kaybolmuş bakıyor. Belli belirsiz sallıyor kafasını.

Metro hareket ederken soluklarını tutup tembihlenmiş gibi susuyorlar. Sonra adam tekrar dile geliyor:

“İki durak kaldı!”

Kadın haberi ilk kez duyuyormuş kadar şaşkın, gözlerini kırpıştırıyor. Adam eliyle iki işareti yapıyor.

Yine sessizlik.

Adam koltuğunun ucuna doğru kayıyor, heyecanlanmaya başladı, sanki iki canın sorumluluğunu o taşıyor.

“Bir durak sonra ineceğiz, yani bundan sonrakinde ineceğiz!”

Kadının pozunda hiçbir değişiklik yok. Gözlerinde ne ışıltı ne telaş.

Benim azıcık kalbim çarpıyor.

“Haydi, iniyoruz kalk” diyor adam. Kadın bir emrivakiyle karşılaşmış gibi irkiliyor.

Adam kolundan tuttuğuyla kapıya doğru ittiriyor kadını. Otoriter ama ölesiye sevecen dokunuşu. Bu durum daha önce başına gelmiş, hissediyorsunuz.

Kapıların az sonra kapanacağını bildiren siren çalarken atıyorlar kendilerini dışarı. Kadın tökezliyor, adam onu belinden kavrayıp toparlıyor durumu.

Elele tutuşuyorlar yürüyen merdivenle çıkarken. Yine kimse konuşmuyor.

* * * *

Gecenin karanlığında tramvay bekliyorum. Cadde şimdilik canlı, arabalar vızır vızır geçiyor. Yayalar uyumuş ama, duraktaki tek yolcu da benim.

Az önce keyifli bir sergi açılışından çıktım. Mis gibi bahar havası da kanımı kaynattı, epey bir yürümüşüm. Ancak saat ilerliyor, eve de daha epey yol var. Bir taşıt bulup ona sığınacağım.

Brüksel’de yeni bir adet çıkardılar son zamanlarda. Bazı tramvayları allayıp pullayıp gezici lokantaya çeviriyorlar. Önceden yerinizi ayırtıyorsunuz. Sonra da hem şehir turu atarken hem de akşam yemeğinizi tadıyorsunuz.

Demin yürürken bir tanesi salına salıma geçti önümden. Salı akşamı olmasına rağmen epey de doluydu, biraz şaşırdım. Genç çiftler vardı içinde, kızlar süslenmiş, erkekler takım elbise giymiş. Garsonlar koşturuyor. Şaraplar yudumlanmakta. Her ürünün bir alıcısı var sanırım dünyamızda.

Duraktaki banka yerleştim. Bahar havasıyla barışık oturuyorum. Tarifeye bakarsak daha beş altı dakika daha buradayım. Yan sokaktan görünüşünden evsiz barksız olduğunu tahmin ettiğim genç bir adam geliyor benden yana.

Saygılı bir mesafede duruyor, belli ki beni ürkütmemeye çalışarak iyi akşamlar diliyor. Ben de onu selamlıyorum. Sonra herkes kendi sessizliğine gömülüyor. Ben durağın ışığı altında elimdeki kitabı okumaya çalışıyorum.

Yaklaşan aracın sesiyle irkilip ikimiz de başımızı yoldan yana kaldırıyoruz. Az önce gördüğüm yemekli beyaz tramvaylardan biri geçiyor önümüzden, tabii ki durmadan. Bir an göz göze geliyoruz yabancıyla, yüzünde son derece manidar, bir o kadar da samimi olduğunu düşündüğüm bir gülümseme var.

“Ben aslında ona binseydim hiç fena olmazdı!” diyor. Çocuk masumiyetinde tonlaması.

Mizah meselesiydi diyorum belki, belki çok acil ihtiyaç.

Ben o an kendimi nereye koyacağımı bilemedim.

* * * *

Metronun çıkışındaki kaldırımda kenetlenmiş öpüşüyorlar
Hem akşamın karanlığından
Hem birbirine yönelmiş yüzlerinin ketum gölgelerinden
Yaşlarını çözemedim
Gençtiler ama, duruşlarındaki körpeliği hissettim

Onları rahatsız etmeden süzülüp geçmek istedim yanlarından
Kız beni fark etti
Yolu tıkadıklarının ayrımına vardı hemen
Çocuğu kollarından yakaladığıyla kenara çekti bana geçiş vermek için

Genç rüyadan uyanır gibi silkindi o an
Kız adına hayıflandım biraz, laf aramızda
Aşıkken bile nasıl da yüklü bunca farkındalıkla

Belki kadınlık içgüdüsüydü
Temkin meselesiydi ya da
“Çevre ne diyor?” tasasıydı genlerdeki

Keşke aşk olsaydı sadece
ve teslimiyet.

Brüksel, Nisan 2014