Güney Afrikalı caz piyanisti Nduduzo Makhathini 4 Mart 2026’da Brüksel Flagey salonunda verdiği konserde seyircileri sanatıyla büyülemekle kalmıyor, parça aralarında bizimle dünya hali üzerine sohbet de ediyor. Besteci, piyanist, öğretmen ve aynı zamanda filozof kimlikleriyle tanınan Makhathini hem akıcı konuşuyor, hem de hassas noktalarımıza parmak basmaktan çekinmiyor. “Dünyanın sonu…” diyor mesela “…insanlar artık hissetmediklerinde gelecek…”
Geçen Eylül ayında dostum Bekir ile Paris’te denk geldiğimizde başka bir caz devini Olympia sahnesinde izleme zevkini paylaştık. İbrahim Maalouf kökleri Lübnan’dan aldıklarını onurla taşıyan ve onları içinde yetiştiği Fransız kültürüne katıp harmanlayan yetenekli ve özgün bir müzisyen. İçinden babası trompet ustası Nassim Maalouf’un, büyük aşkı ve eşi Hiba Tawaji’nin, sevgili çocuklarının geçtiği besteleri hem içime dokunuyor, hem de kendi aile bağlarımı anımsatıyor.
Maalouf da Makhathini gibi konser sırasında ara ara seyirciyle konuşan, bazen duygulandıran, bazen katıla katıla güldüren hümanist bir filozof. Dostlarıyla çalışıyor, onlarla el ele yaratıyor. Yetenekli gençlerin eğitimine katkıda bulunuyor, sahnesinde onlara yer veriyor, yeni nesle yol açıyor.
Paris konserinin ertesi günü kahve sohbetimiz sırasında Bekir Avluda Sanat projesinden bahsetmeye başladı. Ana hatlarını duyunca aklıma yakınlarda izlediğim Past Lives filminde gördüğüm yaratıcı atölye sahneleri geldi. Günlük ortamın dışında, doğanın kucağında gereksiz yere dikkat tüketen yorucu detaylardan uzak bir dünya köşesinde buluşup konuşan, kaynaşan ve yaratan yazarların hikayesi çok ilgimi çekmişti. Hem Celine Song’un bu etkileyici filminden hem de yaklaşan Avluda Sanat buluşmasının hazırlıklarından bahsederken Bekir’in gözlerindeki ışıltıları görüp heyecanını paylaşmıştım.

Mevsim kışa doğru akarken yaptığımız telefon görüşmelerinin birinde Söke Eski Doğanbey Köyü macerasının son derece üretken ve etkileyici geçtiğini öğrendim. Şubat ayında Ankara’ya gittiğimde bu deneyim üzerine daha detaylı konuşma fırsatımız oldu Bekir’le. Stüdyosuna uğradığım bir gün de buluşmanın kataloğunu benimle paylaşma inceliğini gösterdi. Ertesi gün Brüksel’e dönecektim, kitabı da yolda okumak niyetiyle yanıma aldım.
Önsözdeki samimiyet beni daha en baştan içine çekti. Aynur Hanım’ı tanıma şansım olmadı sağlığında ama o satırları okurken yaratıcılığını, birleştirici özelliklerini, kültüre ve sanata sahip çıkan duruşunu çok yakın ve saygın buldum. Ailesinin, sevenlerinin onun anısına kendisi için önem taşıyan bir yerde düzenledikleri bu sanat buluşması da ayrı bir anlam kazandı zihnimde.
Hayatta kayıplar çoğunluk ansızın geliyor, ne yapsak hep hazırlıksız yakalanıyor ve adaletsiz ayrılıklar yaşıyoruz. Sonrasında bazılarımız dipsiz bir nostaljiye takılı kalıyor, kimimiz de “yolu yürüyebilmek adına” acısız kaçış arayışına yöneliyor. Ne yazık ki duyarlılığın kimi zaman zayıflıkla eşanlamlı tutulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Halbuki kaybettiklerimizi anmaktan ve anlatmaktan vazgeçmeden, onların varlık hikayelerine ve değerlerine sahip çıkarak yola devam etmek mümkün ve hatta teselli edici.
Avluda Sanat buluşmalarının çıkış noktası da bu yüzden hem özel, hem de dokunaklı geldi bana. Aynur Hanım’ın yakınlarının bu anlamlı girişimi bir saygı duruşundan öte, onun yaşam öyküsüne yakışır bir sonraki adım özelliği taşıyor. İçinde doğa, tarih mirası, sanat, insan, iletişim ve yaratıcılık barındıran yeni bir bölüm yazılıyor.
Böylece ortak değerler paylaşan yetenekli ve aydın insanlar bir araya geliyor ve yeni bağlar kuruluyor. Esin veren etkileşim ve eskinin bugünle tekrar tekrar buluşmasındaki tılsım umut veriyor. Bu yolculuğun bir parçası olurken aynı akış içinde yazan, çizen, yaratan sanatçılar, gittikçe yakınlaşan dostlar olarak da hem kendilerine hem de bize iyi geliyorlar.
Katalogda katılımcıların özgeçmişlerini okurken ne denli özenli bir seçki diye düşünmeden edemedim. Sanatçıların Doğanbey deneyimlerini anlattıkları satırları özellikle etkileyici buldum. Kendi el yazılarıyla, kimi uzun, kimi kısa cümlelerle kaleme aldıkları bu yazılardaki içtenlik ve alçakgönüllülük cidden hayranlık uyandırıyor.
Katılımcılar daveti alır almaz duraksamadan, uzun uzun düşünmeye gerek duymadan kabul ettiklerini anlatıyorlar. Belki başka teklifleri geri çevirerek ya da programlarını değiştirerek gidiyorlar bu buluşmaya. Bu kararlarda elbetteki Pehlivanlı ailesine ve özellikle Aynur Hanım’a duyulan saygı ön planda ama hissediyorsunuz ki güven de çok büyük bir rol oynuyor. Organizasyonun amacıyla da, içeriğiyle de, davetlileriyle de seçkin ve özenli olacağına dair güven.
Ve belli ki o güven boşa çıkmıyor. İlhamın peşinden gitmek, yeni eserler ortaya koyabilmek elbette ki başlı başına muhteşem bir deneyim. Onun ötesinde Doğanbey’de soludukları o temiz havayı, hem diğer misafirlerle hem de köy halkıyla yaşadıkları paylaşımı, kalabalık sofraların, akşam sohbetlerinin tadını anlatıyor sanatçılar kendi kelimeleriyle. Bu çok yönlü zengin etkileşim içinde yaratmak belki de kendiliğinden gerçekleşiyor.
Biz üçüncü kişilere gelince, biz de bu buluşmadan besleniyoruz. O ortamda yaratılanlara bakmak, hatta dokunmak fırsatı buluyoruz. Sanatçıların o üretim ve paylaşım sürecindeki çocuksu mutluluklarını ve yüzlerine yansımış iç aydınlıklarını katalogdaki fotoğraflarda görüyoruz. Tanıdık fırından çıkan ekmeklerin tadı bir başka oluyor belki – yakınlaşıyoruz iyice hem eserlerle hem de yaratıcılarıyla.
Ekibin bir sonraki sefer icin heveslenmesi, birlikte tekrar başlama istekleri, bizi insan yapan değerlere ve sanata sarılmanın gururu hepimize güç veriyor. Anlam taşıyanı koruma, yeniden yeniden ortaya koyma becerisini kaybetmedi bu dünya diyoruz. Kıymet bilmek, sahip çıkmak, hak edeni yüceltmek rafa kalkmış kavramlar değilmiş.
İbrahim Maalouf babası Nassim Maalouf’un geliştirdiği dört pistonlu (çeyrek tonlu) trompeti çalıyor ve dünyaya da tanıtıyor. Enstrümanın tasarımı sanatçının dünya görüşüyle de birleşince Doğu-Batı sentezi renkliliğe ve çoğalmaya olanak tanıyor. Maalouf T.O.M.A (Trumpets of Michel-Ange) projesiyle çıtayı biraz daha yükseltip trompet öğrencileri ve genç müzisyenler icin eğitim programları düzenliyor. Seçilenler sanatçının turnelerinde sahnede yer alma şansı da elde edebiliyor. Kuşaklar arasında bilgi ve değer aktarımını katkıda bulunan bu proje her gün daha da kutuplaştırılmaya çalışılan dünyamızda kültürel mirasa sahip çıkmakla kalmıyor, onu daha da zenginleştiriyor.
Nduduzo Makhathini Mart konserinin kapanışında insanlığımızın birbirimize uzanmak ve dokunmaktan geçtiğini hatırlatıyor. Uzanmak ve dokunmak iletişim kapısını aralayarak birleştiriyor, çoğaltıyor. Yaralarımıza, korkularımıza ve hayal kırıklıklarımızı rağmen adım atabilmemizi sağlıyor.
“Dünyanın sonu…” diyor Makhathini “ insanlar artık hissetmediklerinde gelecek”. Duyarlılığın sonu insanlığın da sonu olacak.
Avluda Sanat umarım yeşererek, renklenerek devam eder. O akşam sohbetlerinin birine Maalouf, diğerine Makhathini eşlik eder. Dünyanın son bulmadan söyleyecekleri, yaratacakları ve paylaşacakları olmalı, bizim de var…
Mart 2026, Brüksel
Avluda Sanat’la ilgili detaylı bilgi için : @avludasanat








