İlk

“Son zamanlarda ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Bir kaç sene önce okuduğum bir yazıda karşıma çıkan bu soru düşündürmüştü beni. Çocukluk yıllarımız ilklerle dolu malum, gençlikte de bol deneme (yanılma) yaşıyoruz. Ya sonra? Yaş ilerleyip tarzımız ve zevkimiz kendini bulunca daha çok bildiğimiz ve seçtiğimiz kulvarlarda mı yüzüyoruz? 

Yazı hayatımızın hangi döneminde olursak olalım denemekten korkmamamızı öğütlüyordu. O kapının açık kalmasının ruhumuzu da bedenimizi de dinç tutacağını savunuyordu. Hakkı da var diye düşünmüştüm: Yeniyi açık yürekle karşılamak, ona bir şans vermek, bildik alanda yayılmak yerine küçük de olsa risk alabilmek bizi güncelle bağlantılı ve zinde kılabilir elbette.

Ara ara da kendimi ve çevremi test ediyordum bu soruyla: “En son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Cevap “iki gün önce” ya da “geçen hafta” ise şahane. “Sen de altı ben diyeyim sekiz ay” sa biraz endişelendirici. “Düşünüyorum ama bulamıyorum” ya da “Nasıl yani?” tarzı yanıtlarsa alarm verici…

Çok da zor değil aslında kendimize ilkler yaşatmak.  Daha önce hiç sohbet etmediğimiz biriyle bir kahve içmek, pazar sabahı on beş dakika fazla yürüyüp taze ekmeği yeni açılan fırından almak, şimdiye kadar hiç okumadığımız bir dergiyi karıştırmak kadar basit ve zararsız aktivitelerden bahsediyorum üstelik.  En azından başlangıç için.

Bir çocuğun yürümeyi öğrenmesi gibi önce çekimser, hatta korkak başlıyorsunuz belki. Fakat açılıyorsunuz sonra. Arada tökezleyip popo üstü düşmek de var. Ama o ruh haliyle düşünce dertlenmek yerine gülüp geçiyorsunuz ve kalkıp yola devam ediyorsunuz.

***

Yıllardır yoga yapıyorum.  Seanslar sırasında sık tekrarladığımız bir söylem var: “Öğrenmemek mi? Asla!” Üstünde az düşününce ilkler yaratma fikrinden çok uzakta olmadığını görüyoruz.

Elbette hayatta başımıza gelenleri seçemiyoruz ama kişi yaşadıklarından ders almaya hazır olduktan sonra kazanım kendiliğinden. Zor yoldan geçerek de olsa. Dolayısıyla derdimiz her şeyi her an kontrol altında tutmak değilse ruh olgunluğuna ulaşmak hiç de imkansız değil.

Kurtuluşumuz saklanmakta değil hayat yolculuğunun önümüze çıkardığı acı/tatlı sürprizleri oldukları gibi görüp onlarla beraber var olabilmekte. Abartmadan, yok saymadan, ama dramatize de etmeden. Yaşamdan geleni hikayemizden sayarak. Onun da bize bir diyeceği vardır elbet savıyla. Duymaya yer açarak.

***

Korona süreci hepimizi derinden sarstı ve zorladı. Böylesini görmedik, yaşamadık dedik.  Kabus gibi, abartılı senaryolu uçuk kaçık bir film gibi dedik. Uyuduk uyandık kaç kere.  Geçmedi. İçinde yaşamaya devam ettik.

Kendimize, hayatımıza, seçimlerimize değişik açılardan baktık bu süreçte sanıyorum.  Garip aslında düşününce çünkü bir anlamda zamanımız vardı elimizde, diğer yanda kafamız pek dağınıktı. Her geçen gün bildik düzenin bir parçası ya eksildi ya değişti. Giden hızlıca gitti. Ne zaman ve hangi şekilde geri döneceğini bildirmeye durumu el vermeden.

Kısa-orta-uzun dönem planlama konusunda neredeyse mekanik bir uzmanlık geliştirmiş beyinlerimiz şaşaladı. En sağlam kurumlar içi oyulmuş göründüler gözümüze birkaç gün içinde. Kilit vuruldu kapılara, kepenkler çekildi, sokaklar boşaldı. Kapandık.  

İlk şokun etkilerinden biraz kurtulmaya başlayınca ister istemez yeni alışkanlıklar edindik, önlemler aldık.  Temizlik ürünlerini hatmettik, “el nasıl yıkanır”ın kitabını yazdık, bağışıklık sistemi üstüne detay araştırmalara giriştik.

İşi ve okulu devam ettirebilmek uğruna teknolojiyle ilişkimize yatırım yaptık, yeni uygulamalar öğrendik. Görüntülü konuşmalar içler acısı sosyal hayatımıza bir avuntu oldu.  Tablet ya da dizüstü bilgisayar ekranına sığamayanlar için evde daha büyük monitör ihtiyacı doğdu.

Hazır bilgisayar başındayken daha önceden planlanmış tatillerimizi iptal ettik yüreğimiz burularak.  Kültürel etkinlikler için aldığımız biletler yok oldu, kutlama ve törenler için yapılmış rezervasyonlar deseniz aynı.  Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede emek emek oluşturulmuş programlar sabun köpüğüne dönüşüp yittiler.

Dış dünyayla bağımızı sağlayan bilgisayarlarımıza, telefonlarımıza sarılıp ihtiyaç alışverişine devam ettik sonra.  Kitaptan deterjana, peynirden ayakkabıya, ev aletlerinden dekorasyon malzemesine uzanan geniş bir yelpazedeki ürünler kapımıza geldiler.   Malum bir zamandır sırf fatura ya da reklam taşıyor diye çok da onurlandırmamıştık postacımızı.  Kargo aracını kapıda görünce ümitle ürperir olduk.

İş başa düşünce her gün yemek pişirdik. Yardımcılar olmayınca temizlik, çamaşır ve ütüyü üstlendik.  Elimiz değmişken epey dolap ve çekmece düzenledik. Arşivleri elden geçirdik.  Pek çok eski fotoğraf ve anı ziyaretimize  geldi geçmişten.

Baktık süreç uzuyor, yardımın da gelesi yok. Dip boya, saç kesim, vücut bakım işlemleri konularında girişimlerde bulunduk.  Bazıları maceraya dönüştü, bazen zaferler elde ettik. Ufak tefek tamirat, evdeki imkanlarla yaratıcı çözümler, sakla samanı gelir zamanı taktikler günümüz bir parçası oldu ister istemez.

***

Dünyanın hemen hemen her yerinin eş zamanlı geçirdiği bu zorlayıcı dönemde yürüyüş serbestisine sahip grupta olduğum için şanslı hissederek çıktım her gün sokağa. Bir saat kadar süren tempolu ve solo bir yürüyüş için. Tespih çekmek gibi demişti biri yürümekten bahsederken, tekrar edilen adım hareketi bedeni çalıştırırken ruhu da sakinleştiriyormuş. Deneyimle sabitledim bu görüşü.

Market ve eczaneler dışında her yerin kapalı olduğu bu süreçte bu akşam yürüyüşlerinin zorlayan anları olmadı değil tabii. Tiyatroların, sinemaların, konser salonlarının önünden geçerken her seferinde müthiş içim buruldu.  Kitapçı vitrinleri toz tutmaya başlamıştı. Giyim kuşam mağazalarında yoğun bir hüzün vardı. 

Restoranlar ve kafeler bize hiç sorma dercesine sessizdiler.  Bazılarının içleri her geçişimde daha da boşaldı.  Masalar toplandı, aksesuarlar kalktı. Yeniden açılacaklar mı acaba diye sorar buldum kendimi.  Oteller küçük bir kaç ışığı yanık bırakmışlardı. Umuttan mı temkinden mi emin olamadım.

Parkların bir kısmı kapatılmıştı.  Açık olanlar sokaklara kıyasla daha canlıydı fakat tabii kalabalıktan uzak durmak adına büyük parklara da girmedim.  Şehrin iş merkezlerinden biri olan ve AB kurumlarının yüreğinin attığı mahallede kendi ayak seslerimi dinleyerek yürüdüm haftalarca.

***

İlerleyen günlerde hem hava sıcaklığını hem de sokaklardaki insan yoğunluğunu göz önünde tutarak akşam saatlerine kaydırdım yürüyüşlerimin saatini.  Güneş henüz batmamış ama kızgınlığını kaybetmiş oluyor o ara.  Sulanmış bahçelerden çiçek kokuları vuruyor burnunuza.  

Hava da cidden inadına güzeldi o ara.  Nisan ve Mayıs ayları, doğa coşmuş. Tam sokaklara akılacak, müzikle, dansla, sohbetle kavuşulacak iklim şartları. Film seti hazır da oyuncular firarda sanki. Birkaç lokantanın girişinde utangaç bir hareketlenme görüyorum bazen – evlere servis hizmeti başlatmışlar. Motosikletli kuryeler sessizce paketleri alıp uzaklaşıyorlar. 

Çok az insan var ortalıkta haliyle o herkesin yemek derdinde olduğu saatte. Tek tük denk geldiklerimle de mesafeli geçip gidiyoruz. Ürkek kuşlar misali sekiyor insancıklar. Saygılı, korkulu ve fena halde içe dönük.

Ne muazzam tezat aslında; hem ölesiye insan açlığı çekiyoruz hem birbirimizden uzak durmaya endekslendik şu sıra. Hem üşüyoruz hem ısınmaya kalkışsak yanacağız maazallah. Daha korkuncu başkasını yakma ihtimalimiz var.  Kendimize rağmen yaşadığımız bir hal.  İnsan DNA’sına aykırı bir var olma çabası. Yüreğe küfür gibi mi biraz ne. 

***

Bu yürüyüşlerden birinde daha önce hiç geçmediğim bir sokakta buluyorum kendimi.  Binalar bakımsız biraz ama mimari içime dokunur tarzda. Başımı sağa sola çevirip cepheleri incelemeye daldığım bir anda balkonlardan birinde tek başına oturmuş yaşlı bir kadınla göz göze geliyoruz.

Bakışlarımız buluşup birbirinde kalıyor öylece.  Duyuyor sanki o dakika ona anlattıklarımı, akıtmak istediklerini dilimin.  Öyle hissediyorum ki iyi geldi ona da sokak ortasında durup öylece bakışım. İnsanlığımızın ortak paydasında buluşuyoruz hangi sınır ne derse desin.

Bir süre kenetli de kalıyoruz öylece. Sağ kolum kendiliğinden havalanıyor sonra.  El sallıyorum hevesle hiç tanımadığım bu kadına.  Gülümsüyor kadın, ışıldar gibi gülümsüyor anıma. Anımıza…

***

Yılbaşındaydı sanırım kocaman bir dönme dolap kurdular evime yakın bir meydana. Orası normalde gençlerin ve turistlerin buluşma yeri. Gün batımına karşı biraz sohbet, biraz şehir manzarasıyla şenlendikleri alan.

Solo akşam yürüyüşlerimde yolum buradan da geçiyor elbet. Meydan ıssız. Dönme dolap sabit. O da bizler gibi doğasına aykırı bir eyleme zorlanmış ve durdurulmuş diye düşünüyorum. Adı üstünde: Dönme dolap dönmüyor.

Dönmeyen dolaba takılı kalmış bakarken “Durdurun dünyayı inecek var” sloganı düşüyor aklıma eskilerden.  Acaba gerçekten dünyanın durduğu o anda mıyız diye düşünür buluyorum kendimi.  Yalnız pek kimsenin inesi de yokmuş sanki bu arada. 

Meydanı kuşatan tarihi binalar o an aklımdan geçenler dahil her saniyenin yaşanmışlığını kaydediyorlar  sanki.  Sonra anlatmak ihtiyacından da değil üstelik. Güneş? O aynı tüyler ürpertici güzellikteki renklerle batıyor dolabın arkasından. Şahidi varmış ya da yok – umurunda olduğunu sanmam.

***

Minik adımlarla kovuklarımızdan çıkıp dış dünyayla bire bir iletişime başladığımız şu günlerde “en son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” sorusu yeniden dolaşıyor zihnimde. Yanıtım da şöyle “son üç aydır hemen her gün birden fazla şeyi ilk kez yaptım”.

Saç diplerimi boyamak, bilgisayarımı kendim tamir etmek gibi yaratıcı ve geliştirici eylemler kadar aylarca  her öğünü tek başına yemiş olmak ya da bir başka insana dokunmadan soluk almaya devam etmek gibi zorlayıcı deneyimler de var bunun içinde. Uzun zamandır ilk kez saatlerce kitap okuyabildim evet ama bir sinema kuyruğunda beklemeyi de özleyerek. 

Uzun zamandır ilk kez üç ay seyahat etmeden geçirdim.  Evimin ve terasımın tadını çıkarmayı sevmedim değil.  Çiçeklerimin her gün kaç santim attığını bizzat gözlemledim ve bundan büyük zevk aldım. Lakin havada tek tük de olsa uçak gördüğümde gözlerimin yaşarması da eş zamanlı olarak gelişen bir durum itiraf edeyim.

İletişim konusunda teknolojinin nimetlerini ilk kez bu denli etkin şekilde keşfettim. Önceleri haftada bir konuştuğum ailemle çok daha sık haberleştik bu dönemde. Görüntülü konuşmalar, sesli mesajlar, video paylaşımları.  Bir gün birinden ses çıkmasa arayıp sorma halleri, sıkı ve sevecen bir takip.  Diğer yandan  kapanan sınırlar ve seyahat kısıtlamaları derken zihnimde Japonya istikametinde süzülmeye başladı Türkiye’m.  İstediğimizde ulaşabileceğimizi bilmek ne büyük bir gönül ferahlığıymış daha iyi anladım.

Evet, ömrümde ilk kez aylar boyunca her sabah alarmı kurmadan uyandım.  Arabasını lastiği çizgide park etmekte inat eden komşuma rağmen daracık park yerime doğru açıyla ve ustaca girmeyi başardım. Tanımadığım bir kadına heyecanla el salladım (ama bunu biliyorsunuz zaten).  

***

Yaklaşık yirmi gündür hafta içi hemen her gün iş yerine gider oldum.  Son iki haftada dostların bahçelerine, teraslarına misafir edildim. Evimin kapısından içeri girmeye başladı sevdiklerim.

İki gün evvel üç ay aradan sonra ilk kez bir lokantada yemek yedim. Bu öğleden sonra beş altı kişilik bir grupla parkta doğum günü kutladık.  Köşedeki çiçekçi açıldığından beri haftada bir taze bir demetle geliyorum evime. 

Biliyorum bitmedi tehlike, atlatmış değiliz krizi. Ama bu küçük adımlar öylesine değerli ki her bir buluşmaya, her bir kavuşmaya, o anın kendisine sarılasım var sıkı sıkı.  Bildiklerimizi de yeniden keşfediyor ve ilk kez yaşarmış gibi tadıyoruz sanki.

Geçen gün baktım dönme dolabı da çalıştırmışlar artık. Maskenizi takıp binebiliyorsunuz isterseniz. Bazıları koşmuş hatta hemen denemiş. Kimileri bekleyecek.

Ben günlük yürüyüşlerime devam ediyorum yine. Barlar açılınca tenhalaştı parklar, oralarda da rahat geziliyor artık. “Gerçek dar” diye yazmış birileri parktaki bir duvara. Öyleyse de hayaller var. Gerçek genişleyene kadar da sık sık bir ilk yaşamaya devam.

 

Brüksel, Haziran 2020