Yüksek Doz

image

Gözlerinki ışığa tutunup
Doğrulmak istiyor artık
Yan yatmış yüreğim
Doğrulup silkinmek istiyor
Artık yabancıladığı yüklerinden
Ağırlığını tuttuğu gibi
Fırlatası var en uzaklara
Göğe çeviriyor yüzünü
Kim bilir
Belki yağmur yağar
Belki nimet

Sesinin cıvıltısına dolanıp
Dönmek istiyor gittiği uzaklardan
Yol yorgunu yüreğim
Derine gömdüğü hayalleri
Kararmış gümüşler misali
Ovası var uzun uzun
Bu çaputlardan kurtulduğunda
O parıltıları kuşanacak
Balkabağı arabayla
O baloya koşacak

Gülümsemendeki saflığa sarılıp
Bırakmak istiyor kendini onun kollarına
Gölgeleri görmediği zamanlara
Gidesi var gerisin geriye
Ama o olmaz, biliyor
Bildiğini okuyan bu dünyada
Sayende
Hep biraz dokunulmamış kalmayı diliyor

Özen dolu sevgine duyduğu minnetle
Kendine gelmek istiyor artık bu yürek
Kaçtıysa bulmak, değiştiyse tanımak özünü yeniden
Benimsemek, bağrına basmak
Yeter bu hasretlik diyor
Çatal çıkan sesi
Neyse o artık
Zaman şimdi
Yüzleşelim

Parçalarımı toplayıp gelirken buraya
Bana sen lazımsın demiştim
Bana yüksek dozda sen lazımsın
Artık sen de anladın
İlacımı bilmişim.

Ankara, Ağustos 2014

Mola

molaresim

Gözünü gözüme dola
Ve kal
Oracıkta
Sesin değsin sesime
Isınsın yüreğimiz
Soluklanalım
Şu durakta

Diyorsun ki geçen gün
Rahatın battığı
Günlere gitmiş aklın
Belli,
Gençlik kaprislerimizi
Hatırladın

Yaz sıcağında hani
Huzur taşar, biz sıkılırdık
Sen çizerdin
Ben yazardım
Çok konuşurduk ine çıka
Ve ondan bundan
Fikirleri bilerdik
Sabır kısacıkken

Kahkahaların vardı senin
Gürleyen
Elinle kolunla
Gülerdin
Başını arkaya atardın gamsız
Gözlerin hınzır ışıldarken

Rüzgargüllerini çağrıştırırdı
Çağlayışın
Yanında imkansızlaşırdı
Mutsuzluk
Yamacın güneşti
Aydınlık
Yamacın neşeydi
Sahici
Enerjine çekilirdi alem
Hayat yeşerirdi parmak uçlarında

Sen top peşinde koşardın
Ben aşk
Sen turnuva derdin
Ben ders, ödev, kitap
Sen kaydın karlı zirvelerde
Ben yüzdüm nefes nefese
Sen koştun, terledin
Ben yazdım
Kendimi deşe deşe

Ağzının tadını bilirdin
O zaman da
Acımasızdı iştahın
Yakışırdı sana
Mesela
O bir hışım
Annemin mutfağına dalışın!
Babam Karslı diye severdi seni
Annemi tatlı dilin dize getirdi
Sarmaş dolaş oluverirdiniz apansız
Kekler, pastalar bile gülerdi

Yan yana durdukça bulaştık birbirimize
Ben halk oyunlarına yazıldım
Sen ikmale kalmadın
Resimlerine sarıldım
Şiirlerimi okudun
Yüreklerimiz vardı içlerinde
Ve hayallerimiz
Onlar da birbirine geçti zamanla

Ne mutlu aynı kapta yoğurulduk
Dile dökemediklerimizi
Harfsiz anlatıp
Çıt çıkarmadan duyduk
Bizim yaptık hepsini
Sen, ben savruldu
Yıllar sonra bir gün
Dönüp sordun bana:
Sen de biraz aşık mıydın sahi Deniz
O artiz çocuğa?

Zamanlar farklı diyorsun şimdi
Yaz sıcağı bile rahatlatmıyor insanı
Gevşeyemiyor ruhum
Gövdem kaskatı
Kafam senaryolarda
Tetikte yaşamayı öğrendik
Tunalı Hilmi’de salındığımız
Aylak ikindileri özledim

Hep birşeyler yapmak gerekiyor artık
Diyorsun
Hep planlamak, oldurmak
Yetiştirmek zamanında
Eksiksiz ve parlak
Bilmiyorum tam ne zaman
Bu denli ciddileşti hayat?

Haklısın dostum haklısın
Yine de inan şanslısın
Sen karanlıklar içindeyken de
Çağlıyorsun hala
Yaratıcılığın körelmedi yıllarla
Üretmek bugün de altın anahtarın
Fikirlerin öylesine genç
Çıtır çıtır
Umut taşıyorlar
Çalışkan karıncalar misali
Cesaretin yüreğinin güzelliğinden

Yine aynı topun peşinde koşuyorsun
Hem nasıl da güzelsin koşarken
Bir bilsen
Mucizenin kendisisin
Adımların öylesine genç
Kıpır kıpır
Umut taşıyorlar
Çalışkan karıncalar misali
Gücün dünyayı umursadığından

Heykeller yapıyorsun bugün
Resimlerinden koyu mesajları
İnsanın gözünün içine bakıyorlar
Belki güngörmüş
Ama sağlam
Duruşları
Bana nereden geldiğimi
Hatırlatıyorlar

İnan ben de bilmiyorum
Tam olarak ne zaman
Bu denli ciddileşti hayat?
Hala misafirlikte gibiyim bu düzende
Hala yadırgıyorum yerimi
Her gün valiz yapasım var hatta
Hep gidesim var bir yerlere
Durunca ağırlık biniyor üstüme
Durunca çöküyorum
Kök salamıyorum
Durunca üşüyorum

Ama şimdi güzel
Şimdi sen iyi geliyorsun bana
Gözünü gözüme dola nolur
Ve kal
Oracıkta
Sesin değsin sesime
Isınsın yüreğimiz
Soluklanalım beraber
Bu molada
Kal, uzun kal nolur
Pişman olmayacaksın söz;
Hem benim diyeceklerim var sana
O artiz çocuk hakkında…

Brüksel, Ağustos 2014

Yaşanmadan bitmeyecek

bitmeyecek

Haber salmayacak önceden

Uyarmayacak

Kendini hazırlamak için

Fırsatın olmayacak

Geldi mi başına

Çaren yok

Yaşayacaksın

Onun buyurduğu gibi

Yaşayacaksın

Erteleyemez, kısaltamazsın

Hızlandıramaz

Azaltamazsın

Seni esir alacak dostum

Direnmeyeceksin

Savaşmayacaksın

İstersen dene

Ki bunu önerenler olacak

Taktikler yağdıracaklar

İstersen dene

Ama diyorum işte

Hiçbiri

Çalışmayacak

Teslim ol ve kurtul

Başına geldi bir kez

Çare yok

Yaşayacaksın

Önce uyuşacaksın bir hışım

Hissizleşeceksin

Yokmuş gibi yapacaksın inatla

Kendini kandıracak o güzel aklın

O kımıldamayacak ama

Gözünü kırpmadan bakacak sana

İçine işleyecek bakışları

Sen kaçak oynayacaksın hala

Sırtın üşüyecek

İnkar edeceksin sonra

Şaka gibi diyeceksin

Gerçek değil

Mümkün değil

İmkansız

Kendine dışarıdan bakacaksın

Hayır, burada değilsin!

İnsanlar konuşacak hakkında

Duymayacaksın

Zaman geçecek

Hem ölesiye yavaş

Hem doludizgin, aceleci

Kaç gün

Kaç hafta

Kaç yıl

Hiç hesaplamayacaksın

Bir tül perdenin arkasından

İzleyeceksin olan biteni

Hem var

Hem yok olacaksın

Hem kendinsin

Hem istifa etmiş benliğin

Çocuksun bir yetişkin gövdesinde

Yolunu kaybetmişsin

Ve ağlıyorsun

İki gözün iki çeşme

Öylesine gerçeksin!

Öncesi farklıydı

Öncesinde başkaydım

Geldi beni değişirdi

Birş eyleri burktu

Bir şeyleri gerdi

Farklı bir ışık bu gördüğüm

Bilmediğim boyutları keşfettim

Ben artık başka biriyim

Eski bana giden

Yolu kaybettim

Erteleyemez, kısaltamazsın

Hızlandıramaz

Azaltamazsın

Seni esir alacak

Direnmeyeceksin

Savaşmayacaksın

İstersen dene

Ama diyorum işte

Hiçbiri

Çalışmayacak

Teslim ol ve kurtul

Yas da aşk gibi

Dedim sana

Bitmeyecek

Öyle kolay

Son yudumuna kadar

Yaşanmadan

Geçmeyecek

Brüksel, Ağustos 2014

Boğazındaki düğüm

guzelsin

“Daha önce hiç yapmadığım birşey yaptım” dedin. Dürüstlüğünü sevdim. Kendinle barışıktın. Lafı dönüp dolaştırmadın, bahaneler arkasına saklanmadın. Neyse oydu, allayıp pullamadın. Beğendirmeye, kabul ettirmeye çalışmadın.

Dörtlü gruba son katılanımızdın. En gencimizdin. Uzaklardan gelip bizim yıllarca hafif ateşte pişmiş muhabbetimizin içine işleyivermiştin. Dilini konuşmadığın bir ülkenin başkentinde ilk kez gittiğin bir lokantanın yemeklerini keşfediyordun. Mahalleliler de korkutmadı seni, kıdemliler de. Meraklı gözlerini kocaman açtın.

Önce kulağın, sonra yüreğin dinledi konuşulanı. Samimi sorularında taze ekmeklerin gevrekliğini buldum. Fikirlerin çiçek bahçelerini anımsattı bana; cümbüşle geldiler, burun deliklerimizden içeri işlediler, fethettiler. Çoğalarak, yankılanarak canlandılar; karakalem bir portreydi bir tanesi, mırıldandığım bir şarkıya dönüştü öteki.

Oracıkta sevdim seni. Öyle gerçektin. Güzeldin.

*           *           *           *

Başka bir sofrada buluştuk aylar sonra. Bu sefer sen alışmaya çalıştığın bir evde ev sahibesi olarak çıktın karşımıza. Dilini bilmediğin ülkenin biraz solgun renklerini özünün geleneklerine kattın. Çıkınından çıkanlar vardı sofrada, doğunun doyulmayan tatları, tartışma götürmez zevkleri. Çocukluğun vardı o sofrada, annenin el emeği, babanın aziz hatırası.

Beni unuttuğumu sandığım zamanlara götürdün. Ziyaretime geldi geçmişimin incitirim korkusuyla özlemeye kıyamadığım hassas dokuları. Baştan çıkarıcı kokuların gönüllü esiri oldum. Cıvıltılar kaplayıverdi mekanı.

Sen sundun, ikram ettin. Paylaşmak için doğmuşsun sanki. Karınlarımız sofranda doydu, ruhlarımız çekildi aydınlığına. Hep o gencecik heyecanla konuşuyordun. Hiç susma istedim, dünya seni hep göbek taşında tutsun.

Saçlarının dalgası boşuna değil dedim sonra.   Konuşurken dillenen ellerin öylesine gerçekti. Güzeldin.

*           *           *           *

O gün sadece ikimizdik. Neden onca dert anlattım sana bilmem ama sen yadırgamadan dinledin. Acıdan, kederden korkmayan gözlerin belki, onlar cesaret verdi bana. Açıldıkça açıldım derin sularında.

Uzun zaman konuşmadın. Sanırım döküleyim istedin, son damlama kadar boşalayım. Sözcüklerin ses bulduğunda sustum, dinledim. Ahkam kesmedin, mucizevi reçetelerin yoktu, kimsenin bilmediği sırları açık etmedin.

Dosttu ama kelimelerin. Anlayış tomurcuklarından doğdular, aklın yolunu izlediler ve şefkatle dokundular omuzlarıma. Dinlenmek için yüksek sesle konuşmaya ihtiyacın yoktu, yaralarını saklamak değil açık etmekti belki seni güçlü kılan. En sıkıntılı anında bile avcunda sımsıkı tuttuğun o iksiri o anın ışığında gördüm. Hayat hayranlığın bulaşıcı inan. Dahası, insana kim olduğunu hatırlatıyor.

Gözlerindeki gölge boşuna değil dedim, çocukluğunda bir gün çok yanmış canın. Ama yaşamı kucaklamaktan vazgeçmeyen yanın var ya, işte o yanın çok yaman. Çok yaman ve bulaşıcı inan. Ve o rötuşsuz gerçeklikte başka güzelsin.

*           *           *           *

 “Uçakta yol boyu ağladım” dedin. Yüreğim yandı senin için, yandı, bildiğin alev alev. O üzüntünün içinde bozulmamış insanlığını gördüm sonra, duru mantığını, eğrilip bükülmeyen değerlerini. Bağrına bastığın insanlar senin, bildiğim şairlerin dizeleri senin ağzından çıktığında başka türlü keskin. Ölesiye dokunaklı.

Seni hak etmeyenler bırak sensiz kalsın. Sen onların yokluğunda eksilmeyeceksin. Biraz hüzün yıkmaz seni, ancak cilalar, parlatır o kutlu kimliğini. Gözyaşı dediğin akar gider, sen gözlerini koru.

En göçmüş anında “sen nasılsın?” diye sormaktan vazgeçmiyorsun ya, korkun olmasın senin dünyadan. Korkun olmasın senin o iç karartan insanlardan ve onların karabasan artçılarından. Dokunamazlar sana, değiştiremezler doğanı.

“Birşeyler iyi olacak biliyorum ama ne” dedin ya az önce, düşündüm ben de.

İyi olacak ciğerim, iyi olacak. Hiç merak etmeyesin. Yola, yoluna kendin gibi devam edeceksin.

Boğazındaki düğüm insanlığından.

Brüksel, Ağustos 2014