Güzeli övmek niye bu kadar zor?

Muavin

Yıllar önce bir gün annem ve yengem Ankara’dan Konya Ereğli’ye otobüsle seyahat ederken çok yaman bir muavine denk gelmişler.  Bu son derece iyi niyetli ve becerikli genç 3-4 numarada oturan bu süslü hanımlara hizmette kusur etmediği gibi, özeni ve güleryüzüyle bizimkilerin gönlünü fethetmiş.  Yolculukları da sohbetleri de bu sayede canlanmış, renklenmiş.

Eşlerinin memleketine aile ziyaretine giden bu iki emekli bankacı kadın hem şık, hem de bakımlı halleri ve kendilerini dimdik taşıyışlarıyla muavinin daha ilk baştan dikkatini çekmişler.  Ancak genç adamın ilgisi onları sadece “önemli insan” saydığından değilmiş.  Tüm yolcular için aynı hevesle koşturuyormuş.

Annemle yengem Ereğli’ye varınca otobüsten indikleri gibi şirketin terminaldeki ofisinin yerini sormuşlar.  İnsancıklar tedirgin olmuş; bu kürklü, taşlı gözlüklü, havalı çantalı hanımlar olsa olsa şikayet etmek için yetkiliyi arıyorlardır diye düşünmüşler.  Yol gösterilmiş ama ürkülmüş de.  Annemler önden, şoför ve muavin arkadan ofise doğru yürümüşler, öndekilerin başı dik, arkadakilerin boynu bükük.

Yetkili bizimkileri ayakta karşılamış.  Muhtemelen babam ve Avni Amcamı da en azından ismen tanıdığından saygıda kusur etmemiş, hal hatır sormuş.  Ailenin Ereğli’de yaşayan fertlerinden konuşmuşlar biraz.  Adamcağız gülümsemeye çalışıyormuş ama aynı zamanda ensesinden ince terler dökülmekteymiş.

Sonunda annem ve yengem sebeb-i ziyaretlerini açıklamışlar.  Genç muavinin hizmetinden ne kadar memnun kaldıklarını, bu kadar seyahat ettiklerini ama böylesine bir izzet, ikram ve insanlık görmediklerini örneklerle açıklamışlar.  Ortam biranda değişmiş.  Şirket görevlileri hem rahatlamış, hem de şaşırmışlar.  Şikayete gelene alışıkmışlar ama teşekküre gelene daha önce hiç rastlamamışlar.

Annemler Ereğli’de birkaç gün kaldıktan sonra Ankara’ya dönüş otobüsüne binmek için terminale geldiklerinde onları yolculamaya koşan akrabalarımızın dışında başka bir kalabalığa da şahit olmuşlar.  Şirket görevlileri onlar için şatafatlı bir uğurlama merasimi düzenlemiş.  Ben anlatanların yalancısıyım ama denir ki iki gelin olarak ayak bastıkları şehirden Belediye Başkanı gibi ayrılmışlar.  El sallayan, arkalarından su döken ekibin gözlerinde hayranlık ve minnet dolu bakışlar varmış.

Eski Dost

İstanbul’da bir pazar günü geç bir öğle yemeği için en eski dostlarımdan biriyle buluşmuşum.  Kuruçeşme’de deniz kenarında bir lokantada Boğaz’a komşu oturuyoruz.  Birkaç saat sonra bir taksiye atlayıp alana gideceğim ve Brüksel’e dönüş yoluna düşeceğim.  İstanbul’a ve dostuma veda etmeden önceki o leziz zamanın tadını ağır ağır çıkarasım var.

Dostum bildim bileli bağımsız, güçlü, şefkatli ve verici bir insan.  Dünyaya yardımı dokunduğu için bazen kendi söküğümü dikmeye fırsatı olmuyor, o ayrı.  Herkes de “o nasılsa halleder” diye düşündüğünden ona yardım etmek için acele etmiyor, hatta sürekli ondan akıl ve destek talep ediyorlar.

O kadar iyi niyetine, ince ruhuna ve sabah akşam koşturmasına rağmen yetişememekten, yeterli gelememekten yorulmuş. Yenik değil belki ama hayat yorgunu bu şahane kadın.  Biraz boynu bükük, biraz kalbi kırık, “acaba nerede hata yaptım?” diye düşünüyor.

Dayanamadım. “Sen niye kendini bu kadar hafife alıyorsun ki?” diye başlayan uzun bir söyleme giriştim.  “Öyle şahanesin ki, insanlar bence senin ışığından faydalanmak için önünde kuyruğa girmeli, hatta önceden randevu almalı” dedim.  Bocaladı.  Samimi fikrimdi oysaki dolduruşa getirmek değil ayna tutmaktı amacım.

Gittikçe büyüyen gözbebekleriyle dinliyordu.  Nasıl mükemmel bir dost, saygı ve sevgi dolu bir evlat ve mucizevi bir anne olduğunu anlattım ona, nedenleri de sıralayarak.  Gıpta ettiğim yanlarını, benimkine on basan cesaretini, yaratıcılığını, sanat ve hayat aşkını övdüm hararetle.

Gözleri doldu arkadaşımın. Samimiyetimi hissettiğini biliyordum. Konuşmama başlarken bildiğini sandığım gerçekleri önüne sermekti niyetim.  Anlatırken anladım ki hakkında böyle düşündüğümü bilmiyordu.  İyi geldi ona bunları benim ağzımdan işitmek.

Niye daha önce söylemedim diye hayıflandım ardından.  Belki bildiğini sanıyordum, gerek duymadım.  Bizim gördüğümüzü o da görüyordur diyordum.  Halbuki duymak güzel, duymak ruhumuza iyi geliyor. Duymak geveze tereddütlerimizden, zavallı korkularımızdan kurtulmamızı sağlıyor.

Bazen hayat bize kim olduğumuzu unutturuyor. Duymak gözümüzü açıyor.  Duruşumuz dikleşiyor, yönümüzü buluyoruz.  Ne gözle görünmez ne de yalnız olmadığımızı anlıyoruz.

Eşim yolun taa başından beri yazma konusunda beni en çok yüreklendirenlerden olmuştur.  Ona kalsa her işi bırakıp tam zamanlı edebiyat yapmam lazım, bana yakışan da, yaşam zevki veren de bu.  Aynı aklı dinlersek, benim kara yerine su ortamında yaşamam da şart çünkü yüzerken yürümeğe kıyasla daha “yerini bulmuş” hissi veriyormuşum…

İki sene kadar önce, Deniz’den Hikayeler sayfasının hayata geçmesini takiben düzenli olarak yazmaya başladığımda da en kuvvetli destekçilerimden oldu eşim.  İlk günlerde her yeni yazı sitede yayınlanır yayınlanmaz hemen görüşlerini bildiriyordu.  Özellikle beğendiği bir cümleyi (genelde hep son cümle oluyor) ya da çiğ bulduğu bir anlatımı sıcağı sıcağına paylaşıyordu benimle. Bazen aynı fikirdeydik, bazen değildik ama her yeni yazıyı beraber didiklemeden edemezdik.

Zamanla tepkileri de yorumları da azaldı. Sanırım yazmak “normal” bir aktiviteye dönüştü, başkalarından da tepkiler gelmeye başladı, “Deniz kendi yağında kavrulur” dönemine girdik.

Bir sefer “sıkıldın mı?” diye sordum. Artık pek yorum yapmaz olmuştu, ilgisinin azaldığını ya da olumsuz bir eleştiriyle kalbimi kırmaktan korktuğunu düşündüm.  “Olur mu hiç?!” diye itiraz etti.  Gerekirse her yazıyla ilgili sayfaya görüş bildirebileceğini söyledi.

“Yalnız düzeltilmesi gereken noktaları yazarım” dedi.  “Böylece stilini daha da geliştirmene yardımcı olabilirim.”  Olumlu eleştiriyi bildirmeye gerek yokmuş, hem daha önce bana bu konuda genel görüşlerini aktarmış, özellikle şiirlerimin onun gözünde nasıl ayrıcalıklı bir yerde olduğunun altını çizmiş. Yani o kısmı zaten gani gani biliyormuşum, tekrara ne hacet!

“Bilmekle ilgisi yok aslında” diye düşünüyorum.  Adımı da biliyorum ama bana ismimle hitap edilmesi, o çağrının yinelenmesi her defasında hoşuma gidiyor.

Edebiyat

Bazı yazılarımda beni etkileyen kişileri anlatıyorum.  Bazen bir aile büyüğü, bazen komşu kızı, bazen arkadaş. Bazen lokantadaki bir yaşlı çift, bir otel çalışanı ya da konuşkan bir taksi şoförü.  Bu satırlar benim o insanlara saygı duruşum bir anlamda.  Aynı zamanda onlara kendi mucizelerini görmeleri için yürekten yaptığım bir çağrı.

Okuyanların bu tür yazılara tepkileri de son derece ilgimi çekiyor ve üstünde düşündürüyor.  “Sayende kendimi Diva gibi hissederek dolaştım bir hafta boyunca” demişti bir arkadaşım.  “Sen hakkımda yazınca başkaları da gelip güzel sözler söylediler bana” demişti bir başkası.

Bir otelin Ön Büro Şefi yolladığı teşekkür mesajında “otelimiz hakkında yazılan en şairane yorum bu!” demiş ve yazıda adı bolca geçen otel görevlisinin artık onlarla çalışmadığını, ancak kendisine ulaşıp yazıyı ilettiklerini belirtmişti.  Ünlü bir tasarımcımızın yaratıcı gücünden etkilenerek kaleme aldığım bir hikaye dostlar sayesinde onun da eline ulaşmış.  Bana iletilmesi için yolladığı mesajda “şu an Paris’teyim, yazdıklarımızı okuyorum ve gözyaşlarıma engel olamıyorum” diyordu.

Kim sevmez bilmiyorum İki tatlı sözü, özenle işlenmiş bir övgüyü ve samimi bir dışavurumu. Kim etkilenmez o paylaşımdan?  Utansa da kızarsa da için için gururlanmaz?

Concierge

İstanbul aşığıyım ve onu uzaktan seviyorum yıllardır.  Onsuz zamanımı onu çalışarak, ondaki gelişmeleri takip ederek ve bir sonraki buluşmamızı planlayarak geçiriyorum. O yüzden de İstanbul yaşamı, mekanlar, aktiviteler dediniz mi genelde hep hazırlıklıyım.

Yine bir İstanbul molası sırasında sevdiğim otellerden birine yerleşmişim birkaç gün için. Yabancı bir misafirim var, ona layıkıyla ev sahipliği yapmaya çalışıyorum ama hayatın karışık bir dönemi, aklım dolu ve allak bullak.  Her zamanki planlı programlı halimin yerinde yeller esiyor.

Genç Concierge’e akıl sormaya gidiyorum akşam yemeği için.  Karaköy civarında birkaç lokanta ismi var elimde, hiçbirine gitmedim ama haklarında yazılan görüşleri okudum.  O adresleri ve yorumları bir çırpıda sıralayıp Concierge’den seçim konusunda bana yardımcı olmasını istiyorum.

Beni dinlerken biraz şaşkın, sanırım yurt dışında yaşadığım halde nasıl bu kadar takipçi olduğumu soruyor kendine.  Benim bahsettiğim yerlerin birkaçını biliyor sadece.  Bu sefer bocalama sırası bende, kafamda deniz derya bilgisi olan hafif de fırlama bir şahsiyet canlandırmışım herhalde.

Benim bahsettiklerimin dışında bir iki başka restoran isim veriyor genç adam.  Tavrı hafif sıkılgan ancak belli ki sağlam bir adrese gidip hoş bir akşam geçirmemizi samimiyetle diliyor.  Hali içime dokunuyor, kendi listemi rafa kaldırıyorum o an.  Biraz konuşup onun bahsettiği iki yerden birini seçiyoruz.  Rezervasyon yapıyor, taksiyi çağırıyor. Misafirimle yola çıkıyoruz.

Ertesi sabah kahvaltı salonunda gelip buluyor beni genç adam. Hemen “seçiminizden çok memnun kaldık, harika bir akşamdı” diye müjdeliyorum.  Hafif utangaç gülümsüyor.  “İzninizle size bir şey söylemek istiyorum” diyor. Başımla onaylayınca da devam ediyor:

“Dün ben kendimden çok utandım.  Siz o bilginizle benim işimi benden defalarca daha iyi yapabilecek bilgiye ve zevke sahipsiniz.  Size yeterince yardımcı olamadım ama sizi görünce neler yapmam gerektiğini, kendimi nasıl geliştirmem gerektiğini daha iyi anladım.  Gözlerimi açtığınız için size teşekkür ederim!”.

Duygulanıyorum.  Cesareti, açık yürekliliği etkiliyor.  Yüreklendirici bir iki söz söylüyorum, İstanbul’u nasıl sevdiğimi anlatıyorum. O yüzden bu ilgim, merakım.  Heyecanım ona da bulaşıyor derken. Ne mutlu!

Laf arasında akşamki lokanta tercihimi de paylaşıyorum.  Rezervasyon ve taksi görevlerini sevinçle üstleniyor. İyi günler dileyip ayrılıyor.

Akşam taksimiz tam istenilen saatte kapıda bizi bekliyor.  Şoföre adres bildirilmiş, kapılar açılıyor. Tam binecekken küçük bir kağıt parçası sıkıştırıyor elime Concierge ve açıklıyor: “Belki siz de bilirsiniz ama neme lazım diye not aldım.  Lokantanın en çok beğenilen mezeleri burada yazılı, belki tatmak istersiniz diye düşündüm.”

İki çift ışıltılı göz bakışıyoruz.  Düne kadar iki yabancıydık, bugün yakınız.

Düşünüyorum da…

Neden gerektiğinde takır takır eleştirdiğimizi sorgulayınca aklıma bir sürü sağlam ve geçerli sebep geliyor:  Özgür düşünce ve kendini ifade etme çerçevesi dahilinde bir hak bu öncelikle.  Kimimizin içinse hep tetikte bekleyen bir dürtü bu, olmazsa olmuyor; guguk kuşu zamanı geldiğinde yuvadan fırlayıp kritiği yapıştırıyor.

Bazımız daha çok düzeltme, iyileştirme, hatta mükemmelleştirme derdinde. Onun için eksiği gediği dile döküyor.  Çocuğunu iyi yetiştirmek, sevgilisini adam etmek, komşusuna görgü kurallarını aşılamak istiyor.

Çoğumuzun niyeti iyi ama bazen dengeyi tutturamıyoruz.  Yapıcı eleştiri yapayım derken sitemkar ve zor beğenir durumuna düşüyoruz.  Bazen de tarzdan kaybedip kaş yapayım derken göz çıkarıyoruz.  Karşı taraf “ağzımla kuş tutsam yaranamayacağım” deyip uğraşmaktan hepten vazgeçiyor.

Olumlu eleştiri ve övgüye gelince, o alanda niyeyse hem pinti hem de acemiyiz.  Halbuki baş vermeye başlamış tohumu sulamak, yeşereni beslemek, örnek davranışı alkışlamak gerekmez mi?  Ancak hislerimizi dile dökmeye gelince iş nedense isteksiziz.

İşin ilginci övmek, samimi iltifatta bulunmak konularında ne kadar idmansızsak, o tatlı sözlere yanıt vermekte de o denli yetersiziz.  Aşağıdaki örnekler tanıdık gelebilir:

 

“Saçın çok güzel olmuş bugün!”

“Yok canım, azıcık hacimli fönle dedim adama ama nerede… İki saate söndü bitti tüm havası!”

 

“Bu elbisenin kesimi sana çok yakışmış!”

“Şaka herhalde… Bu ay kilo almışım, baksana göbeğim nasıl da çıkmış.  Ah şu boğazımı tutmayı bir öğrenemedim ya ben ona yanarım.”

 

“Yokluğumda işleri üstlenmişsin.  Sayende hiçbir gecikme yaşamadık.  İnceliğin için çok teşekkür ederim.”

“Abartıyorsun ama, benim yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı.”

 

İsterim ki güzeli, hayran olunalı, ilham vereni samimi sözcüklerle övmekten kaçınmayalım.  Kişi farkındadır zaten, biliyordur sanmayalım.  Duymak hepimize iyi geliyor.

İsterim ki yürektekini dile dökmeyi geciktirmeyelim.  Sıcağı sıcağına söyleyelim.  Övgü aldığımızda da yeni gelin gibi utanıp sıkılacağımıza karşımızdakine gören gözleri ve tatlı dili için teşekkür edelim.

Yapış yapış duygusallık değil bu, insanlık sadece.  Güzeli övmek onu görmekten geçiyor üstelik.  Güzeli görmekten alıkoymayalım kendimizi…

orkideler

Brüksel, Ekim 2014

 

 

Taş Duvar

Bazen yoklukla kalırsın
Hiçbir şey hissetmiyorum sanırsın
Tıka basa dolduğundandır
O boşluk
O kara delik
O kasılmışlık hali
Kabızlığı kelimelerinin
Ruhunun
Kapanan kepenkleri

Olan olur
Hayat danışmaz sana
Akıl sormaz
Hazmet derler sonra
Devam et başın dik yoluna
Çaresiz içine akıtırsın

Olan olur
Yüreğine dolar
Miden yanar inceden
Kan damarlarında
Çağlayarak akar sanırsın

Olan olur
Sana sormaz
İzler bırakır
Teninde
İzler bırakır
Yüzünde
Ve ciğerinde

İçini dolduranlar
Çaçaron ve görgüsüz
Hep bir ağızdan konuşurlar
Konuştukça genleşir
Hepten karışırlar
Yaşı ayırt edemezsin
Artık kurudan
Isırganı şifalıdan koparamazsın

Yüreğin iner
Yüreğin kalkar
Kahve telvesi gibi
Çöker karanlık
Dilin anlatmak ister
Kelimelerin grevdedir
Gözlerin bakar alışkanlıktan
Gözlerin biraz şair
Biraz dalgındır

Can çıkmadan çıkmayanın
Kayığına bindiğinle
Bırakırsın kendini akıntıya
Geçtiği kıyılarda gözlerin
Hep aranır
Hep sorar
Ve gücü yettiğinde
İnadına düşler

Bazen yoklukla kalırsın
Hiçbir şey hissetmiyorum sanırsın
Tıka basa dolduğundandır
O boşluk
O kara delik
O kasılmışlık hali
Kabızlığı kelimelerinin
Ruhunun
Kapanan kepenkleri

İne çıka ilerlerken o küçük kayık
Bir Müzeyyen Senar
Çalınır kulağına
Tek bir an canlanır hafızanda
Kahramanı kayıp
Bir hikayeyi anımsarsın
Göçler gelir aklına
Bir de isteyip de gidemeyenler

agora

Kıyığa vurduğunda kayık
Bir hayret bakarsın tabelaya
Şarkılarda barınır sanırdın
Oysa Agora Meyhanesi dedikleri
Meğer sahiciymiş, varmış
Şu tepedeki asma yaprakları şahit
Yeşil cam su şişesi
Gaz lambasının ışığında
Yanıp sönen Rum mezeleri
Tahta masalar
O kırmızı ahşap sandalye
Ve taş fırın şahit
Sahiciymiş, varmış

Asma aydan yana bakar ve susar
Yıldızları bu gece
Hesaba katmayacak
Söz verdi hem dönmez artık
Yaşanılan bu gece
Aramızda kalacak
Balat’ın büyüsü dokunur omzuma
Kulağıma sır dolu
Çok eski bir masal fısıldar

Yaşlı kemancı için bugün
Pek dertli diyorlar
Tellere dökecek içini ama
Söyleyesi yok hiç
Mırıldanacak sadece bu kez
O bildik şarkının sözlerini

Bu dayandığım taş duvar
Yüzyıllar eskitmiş diyorlar
Köşede antika bir ayna var
İçinde yaşanmışlık ve umutlar
Elimizden gelen
Ve karşımıza çıkanlar

Bu dayandığım taş duvar
Asırlara hükmetmiş diyorlar
Keman çalsın o zaman
Ben susayım
Ve en iyisi
Sen anlat artık
Taş duvar…

İstanbul-Brüksel, Ekim 2014

Kayınpeder niye sevilir?

Ben kayınpederimi en iyi arkadaşımın babası olarak tanıdım ilk. O anda da sevdim.  Kanımız kaynamıştı birbirimize.  Rahat konuşurduk, uzun konuşurduk, konu sıkıntısı çekmeden konuşurduk.  Bana iyi gelirdi, bana aydın gelirdi, daha ilk başından dost oluvermişti.

Nişanlılık dönemimizde benim geniş aileye takdimim için Trabzon’a gitmiştik.  Ben akıllı kızdım, iyi öğrenciydim, yüzüne bakılmayacak gibi de değildim ama ev işlerinde son derece beceriksizdim. O yüzden kahveleri dökmeden taşımak, pastaları eşit dilimlere bölmek, nadide porselen tabaklara, kristal çay fincanlarına dokunmak gibi aktivitelerden fena halde ürküyordum. Özellikle de bu tür görevleri bir grup insanın beni süzen bakışları altında ve yeni yeni giymeye başladığım topuklu ayakkabıların üzerinde yapmak tam bir kabustu.

O gün Trabzon’daki evde tam da bu kabusu yaşamak durumundaydım.  İçinde kendimi rahat hissetmediğim hanım hanımcık bir kılık içerisinde, altı hafif kayan gıcır topuklu ayakkabılarımla salon ve mutfak arasında gidip geliyordum. Gerçek gelin adayları gibi süzülmeye çalışsam da pat pat yürüdüğümle kalıyordum sadece.  Bakışlar her an üstümdeydi. Kimseyle göz göze gelmeden kazasız belasız çay servisini tamamlamaya çalışıyordum.

Şekerdi, tabaktı, peçeteydi derken tam kendime güvenimi geri kazanmaya başlamıştım ki müstakbel eşimin teyzesi elime koskoca bir çay tepsisi tutuşturdu. Tepsi kendi ağırlığının üstüne taşıdığı sayısız kristal ince belli bardakla daha da yüklenmişti. İnce topuklarım şöyle bir sallandılar.

Yavaş ve dikkatli adımlarla salona doğru yürüdüm. O kadar gerilmiştim ki tepsiyi o ağırlığıyla davetlilere tek tek dolaştıracak gücü bulamadım kendimde.  Orta masaya koyup oradan servis yapayım diye düşündüm kendimce.  Masa oldukça alçak ama, eğildim, büküldüm, tüm dikkatimi toplayarak tepsiyi masaya kondurmaya çalışıyorum.

Tam da olacak sanırken bir gürültüdür koptu. Gümüş tepsiyi masanın orta yerindeki kristal çanakla buluşturmayı başarmıştım.  Kıpkırmızı oldum o gonk sesinde. Etraftaki konuşmalar kesildi, o ana kadar bakmayanlar da dönüp benden yana baktı.  Sessizlik.

Kayınpederimin neşeli sesi yankılandı derken salonda: “Buyurun sayın misafirler, ikramlarımız başlamıştır!” dedi gülerek.  Bakışlarımız buluştuğunda “aman boşver” gibilerinden göz kırptı bana ve lafı kaptığıyla alakasız bir hikayeye daldı. Cemaat onu temasının peşine takılırken ben soluklandım.

Çaylar kazasız dağıtıldı, laf lafı açtı, sohbet ısındıkça ben de ilgi odağı olmaktan kurtuldum.  Rahatlayınca da karakterimi yeniden buldum.  Ve en candan destekçimi.

*

Biz evlendikten hemen sonra Brüksel’e taşındığımız için kayınpederimle buluşmalarımız da yıllık izinler sırasında gerçekleşti sadece. Ankara ve İstanbul’da, kimi zaman Bodrum’da yazlıkta biraraya geldik. İki sefer de bizi Belçika’da ziyaret etti.

Brüksel’de birlikte pazara gittiğimiz günü anımsıyorum.  Çok güzel yemek yaptığı gibi meyvenin, sebzenin iyisinden de anladığı için o önden, ben arkadan gidiyorduk. O seçiyor, ben satıcıyla Fransızca iletişime geçiyor ve ödemeyi yapıyordum.  Orta yaşı geçmiş bir pazarcı kadın bizi gülerek süzdükten sonra dayanamayıp atıldı: “Beyefendi şanslıymış, yanındaki genç hanım ilgileniyor hep hesapla!”

Ben de gülerek yanıtladım: “Ama o da eve gidince yemekleri yapacak, naber?” Kadın cevabı beğenmiş olmalı ki içten bir bravo patlayıverdi kahkahaları arasında.  “Kayınpederim çok maharetlidir” diye ekledim.  Kadın şimdi olayın boyutlarını daha iyi anlamış bir edayla başını salladı.

Kayınpeder sorunca tercüme ettim diyaloğumuzu. O da satıcıyı selamladı. Kolunu omzuma doladı sahiplenircesine ve “söyle ama sen de ona, gelinim değil, kızımsın!” dedi.  Tam çevirecektim ki dediğini pazarcı kadın “ben anladım” gibilerinden bir işaret yaptı eliyle. Bir tek o değil, her bakan anlardı.

*

Aile ziyaretleri dışında başbaşa buluşmalarımız olurdu. Bazen kitapçıların içindeki kafelerde, bazen kebapçılarda, bazen de beni hoş tutmak için gelmeyi kabul ettiği daha süslü ortamlarda.  Her buluşmaya zamanında ya da daha erken gelirdi. Hep özenle giyinmiş olurdu.  Her seferinde ya ona hediye aldığım bir kravatı takardı, ya da benim seçimim olan bir kazağı giyerdi.  Bu şaşmaz inceliği hep içimi yakardı.

Uzun uzun konuşurduk.  Son zamanlarda daha çok o anlatır olmuştu, ben dinlerdim.  Dalga dalga akar, sonunda da hep hafif bir utangaçlıkla “Kızım yine kafanı şişirdim, ne yaparsın bir başladım mı susamıyorum” diye özür dilerdi.  Derdine derman olamazdım ama dinleyeni olmayı severdim.

Bir sefer Tunalı Hilmi’nin yukarı taraflarındaki bir kafeden çıktık.  Bana ne yöne gideceğimi sordu.  Meşrutiyet tarafını gösterdim, biriki de gıda alışverişim olduğunu söyledim.  “Biraz sana eşlik edeyim öyleyse” dedi.

Birlikte yürüdük. Laf lafı açtı, alışveriş için dükkanlara gir çık derken Esat Dörtyol’a kadar geldik.  O Ayrancı’ya gidecekti, yani epeydir ters istikamette yürümekteydi.  Hikayesinin de can alıcı bir noktasındaydı.  Kesemedim.

“Şimdi de ben biraz sizinle geleyim” diyerek yönümüzü belirledim.  Paketlerimi taşımak şartıyla kabul etti.  Kuğulu Park’a vardığımızda anlatacakları bitmemişti ama çok zamanımı aldığını düşünüyordu.

“Güzel Kızım, yeter beni dinlediğin. Gel seni şuradan bir arabaya bindireyim de evine git rahat rahat” dedi.  Ankara’da sayılı günüm ve çok sevenim olduğunu bildiğini söyledi.  İlgim ve zamanım için tekrar tekrar teşekkür etti.

Takside arkasından baktım.  Elleri cebinde Ayrancı yokuşuna doğru yürümeye başlamıştı. Dinç adımlarının taşıdığı ince gövdesini seyrettim arkadan.  Düşüncelerin ağırlığını taşıyacak mıydı o narin beden?

*

Zamanla iş için sık sık İstanbul ya da Ankara’ya gider oldum.  Genelde birkaç günlük ve toplantı yüklü gezilerdi bunlar.  Arada yine de bir boşluk yaratıp aile fertleriyle buluşmaya çaba harcardım.

Kayınpederim yaşından ve konumundan dolayı gençleri ayağına çağıran bir şahsiyet olmadı hiç.  Samimiyete önem veriyordu ve gerçekçiydi. “Kızım, ben emekli adamım, benim zamanım bol, seninki kısıtlı.  Sen yollarda harcama o kısa saatlerini, ben sana geleyim” derdi anlayışla.

Bu sayede İstanbul ve Ankara’nın değişik otellerinde sabah erken kahvaltılarda ya da akşam çaylarında buluşmuşluğumuz vardır.  Severek geldiğini bildim her defasında, bir gün söylenmedi, sitem etmedi. Her görüşmeden sonra bana o koşturma içinde kendisine ayırdığım zaman için teşekkür etti.

Ne zaman telefon açıp “nasılsınız?” diye sorsam cevabı hazırdı: “Senin sesini duyup da iyi olmamak mümkün mü?” ya da “artık daha iyiyim kızım”.  Bazen gecikmiş olurdum aramakta, işe güce daldığım, hayırsızlık ettiğim için özür dilerdim. Hiç üstünde durmaz, konuyu değiştirirdi hemen.

Sevgiye ve yürekten paylaşıma değer veriyordu.  Küçük hesapları yoktu.  İyi niyet varsa gerisi boş diyordu.

*

Babamı, kayınpederimin annesini ve annemi arka arkaya toprağa verdik beraber.  Acılar bizi daha da yaklaştırdı.  Babamı kaybettiğimde bana şu yanan kırk mumum hikayesini anlatmıştı çevremdekiler. Zamanla birer birer sönecekmiş o mumlar ama biri hep yanık kalacakmış dediklerine göre.

Babamın ölümünden yıllar sonra bir gün onu anarken bu mum hikayesine atıfla “benim mumlarımın hiçbiri sönmedi” dedim biraz da isyanla.  “Sönmesini de beklemiyorum zaten!” Bu illa sonsuza dek acıyla kavrulmak için bir dilekten çok babamın hatırasına olan saygımla ilgili bir histi.

Başka insanlar benden bu sözleri duyunca genelde bocalayıp “geçecek, dayan!”, ya da “zaman her derdin ilacı” gibi sözler söylüyorlar ki bu da bana kendimi doğru ifade edemediğimi düşündürüyor. “Geçmesini isteyen kim” tarzında duygusal bir çıkış yapıp karşımdakini daha da ambale ediyorum.

Kayınpederim anlamıştı oysaki. “Yansınlar öyleyse” dedi sadece. Dalıp gitti biraz bakışları. Başka kayıpların arkasından yine mumlara dönüp onlardan konuştuk.  Yitirileni sevgiyle anmanın günlük hayatın bir parçası olabileceğinin ve insanı melankolik değil kıymetbilir yapabileceğinin farkındaydı.  Eskilerden konuşup gülerdik beraber, artık aramızda olmayanları anarken onları da ana katardık, can bulurlardı bizle.

Bu sene babamın memleketi Ereğli’ye gidip akrabalarla buluştuğumu duyunca çok sevindi kayınpeder.  Sosyal medyadan fotoğrafları da zevkle takip etmiş.  Küçük bir mesaj yollamış sonra bana: “Ne iyi ettin de gittin Kızım. Bütün mumlar yansın!”

*

Kayınpederim hikayelerimi hep merak ederdi.  Daha düzenli yazıp internet üzerinden paylaşıma geçtiğimde de en meraklı okuyucularımdan biri oldu.  Sık sık yorum da yapardı sayfamda.  Arada da sorardı “Kızım, abartıyorsam söyle, hızımı keseyim”. Olumlu olumsuz her türlü geri dönüşe her daim aç bir heyecan içindeki halim cevap verirdi: “Olur mu öyle şey, istediğiniz zaman, istediğiniz kadar yazın!” Zaten onun yorumları bazen benim yazılarımdan da derin edebi içerikli olurdu.

En son İnsan isimli yazımla ilgili olarak görüşlerini anlatan bir eposta yollamıştı bana. “İnsan’ı böylesine anlamak için önce işte böylesine güzel insan olmak lazım” sözleriyle bitiyordu.  Aldığım en güzel hediyelerden biri olarak yazıldı kalp defterime.

*

Kayınpederim zatürre tedavisi gördüğü şu son dönemde yanında acil durumda kullanılmak üzere hazır oksijen tüpü olduğu halde, bugün yarın hastaneye kabulünü beklerken oturup tane tane yaprak sardı benim için.  Bu yemek annemin en sevdiğim mucizelerinden biriydi.  Zamanla becerikli kayınpederim de ona rakip olacak düzeye ulaşmıştı. Annemin vefatından sonra kayınpederim her fırsatta benim için yaprak sarma pişirmeyi ihmal etmedi.  Teşekkürlerimi ve hayır dualarımı işitince de “yapacağız tabii Kızım, sen bana rahmetli Ziya Bey’in emanetisin!” derdi.

O gün de, o olağandışı şartlarda, bedenindeki onca acıya ve beyninde dolaşan kara düşüncelere rağmen emanete sahip çıktı.  Ben resmini çekince de “abartıyorsun ama” gibilerinden baktı bana.

sb

Sarma çok lezzetli olmuştu.  Tadı hala damağımda.  Onun elinden yediğim son yemekmiş meğer.

*

Bu sabah o uğursuz telefonlardan biri dillenip hala inanamadığım o haberi verdi.  Aracının günahı yok, olan olmuş, ateş düşmüş, söylesen bir türlü, söylemesen dert.  Gün çok sevdiğim ve sevgisini her gün hissettiğim bir insana daha veda etme günü. İçim ağır, içim acıyor. Uykular bu gece uzak benden.

Mumların hepsi harıl harıl yanıyor.

Brüksel, Ekim 2014

Bir kadın, bir masada

Brüksel, Yıllar Önce

Yıllar önce, annemin olağan Brüksel ziyaretlerinden biri sırasında şehrin merkezindeki küçük bir kafede oturmuştuk birlikte. Akşamüstüydü. O sütlü kahve istedi, ben bir kadeh beyaz şarap. Siparişi Fransızca verdiğim için kendime ne ısmarladığımı anlayamadı ilk başta. Yalnız sağ kaşı hafif havalandı garson önüme boş bir kadeh koyunca.

Kadehi geldiği yöne doğru takip eden bakışları garsonun üstünde yoğunlaştı sonra. Yirmi beşinde ya var, ya yoktu. Uzun boylu, esmer, ince yapılı bir adamdı. Dimdikti duruşu. Özenle tıraş olmuştu. Beyaz gömleği pırıl pırıldı. Belinden ayaklarına uzanan siyah önlüğü kolalı ve lekesizdi. Ayakkabılarını daha bu sabah cilalamıştı.

Kendi kahvesine şöyle bir baktı annem. Fincanı ve sunumu beğendi. Yanına koydukları küçük kurabiyeyi görünce gözleri parladı ister istemez. Muhtemelen canı kahvenin yanına bir dilim de pasta söylemek istiyordu ama tepkimden korkmuştu.

“İnsaf anne, şekerin bu kadar yüksekken, kahvene sakarin atıp yanında elmalı pasta söylemen normal mi sence?” gibilerinden bir çıkış yapabileceğime ihtimal vermişti. Kahvesinden bir yudum alırken kurabiyesini de afiyetle mideye indirdi. Yüzündeki ifadeden yuttuğu lokmanın dişinin kovuğunu bile doldurmadığını anladım.

Garsonun önce bana elindeki şişenin etiketini gösterişini, sonra şarabı tane tane takdim edişini, kadehe küçük bir miktar döküşünü çocuksu bir merakla izledi. Ardından alıcı gözüyle süzdü beni şarabı tadarken.

Garson başımla verdiğim onayı alınca hafifçe gülümsedi, aynı saygın merasim havasıyla kadehimi doldurdu. Bu işlem tamamlanınca da zarif bir bilek hareketiyle şişeyi önce sağdan sola doğru çevirdi, sonra dikey konuma getirdi. Küçük tepsisinin üstüne yerleştirdiği gibi bayrağını taşıyan gururlu bir asker havasıyla uzaklaştı masadan.

Annem kahvesini, ben şarabımı içerken hem etrafta olan biteni inceliyor, hem de sohbet ediyorduk havadan sudan. Bir ara, baktım bakışları yan masada tek başına oturan kadının üstünde yoğunlaşmış. Onu dikkatle süzüyor.

Kadın annemden belki üç, belki beş yaş genç. Kaliteli ve mükemmel kesimli bir tayyörü ve şık topuklu ayakkabıları var. Küçük deri çantası zamansız bir klasik ve benim diyor. Zarif pırlanta yüzükleri hafif eğrilmeye başlamış parmaklarına yakışmış, geçmişin tanıklığını paylaşıyorlar. Ne bir eksiği var bu hanımefendinin, ne de bir fazlası. Her haliyle tamamen dozunda bir dengeyi yansıtıyor.

Kafenin kalabalığı içinde tarzıyla ve duruşuyla parlayan bu hanımefendiden gözlerini alamıyor annem. Kadın Belçika’nın kuvvetli esmer biralarından birini söylemiş. Bir yandan etrafı izlerken diğer yandan da ağır ağır birasını yudumluyor.

Belli ki alışık böyle ortamlarda tek başına oturmaya, ne kitap sayfalarına ne de cep telefonuna sığınıyor. Dünyadaki yerini benimsemiş, dünyayı olduğu gibi kabul etmiş. Didişmeden onunla iletişim kuruyor. Kimseye verilecek hesabı yok, kimsenin kirli çamaşırını da merak etmiyor.

Annemin sesini duyuyorum o ara: “Bir daha dünyaya gelirsem şu kadın gibi olmak istiyorum!” diye mırıldanıyor. Kolay kolay böyle itiraflar etmediğini bildiğim için bocalıyorum biraz. Soran gözlerle bakıyorum yüzüne biraz daha açıklamasını bekleyerek.

“Ne mutlu ona!” diyor sadece annem hafiften iç çekerek.

Gözbebeğini gölgeleyen buluta değiyor ruhum. Pırlanta yüzükleri kastetmediğinden eminim.

Ankara, Birkaç Yıl Önce

Seymenler Parkı’na karşıdan bakan lokantanın terasında bekliyorum. Saat 12:50. Ara mevsim; sonbahar kapıda ama ben inatla ve güneş toplamak adına terasta oturuyorum. Kız arkadaşımla öğle yemeği randevum saat birde ama adım gibi biliyorum ki gecikecek. Tecrübeyle sabit bir durum bu.

Hemen netleştireyim: Plansız programsız bir kişiliğe sahip olduğundan, ya da şahsıma saygısızlığından değil bu gecikme hali. Zaten sadece onun tek başına katıldığı görüşmelerimizde gözlemlediğim bir durum bu. Bir restoranda buluşacağımız zaman kesinlikle ilk gelen ve diğerini bekleyen kişi olmak istemiyor. O yüzden bilinçli bir kararla sistematik olarak geç kalıyor.

Çok güzel ve alımlı bir kadın. Canlı bir sosyal hayatı var. Mesleğinde başarılı, dış bağlantılarını canlı tutmak adına sıkça yurt dışına iş gezilerine çıkıyor. Birkaç yabancı dil biliyor. Kısacası bir lokantada beş on dakika yalnız oturmaktan ürkecek birine hiç benzemiyor. Ancak durum artık aşikâr; kendisi o ihtimalden kesinlikle hazzetmiyor. Hatta o duruma düşmemek pahasına buluşacağı kişiyi bekletmeyi yeğliyor.

Arkadaşım tek örneği değil bu fenomenin. Buluşacağımız lokantaya ya da kafeye erken gelirse içeri girip yerleşmek yerine kapıda dikilmeyi seçen bir sürü kız arkadaşım da var. Bazısı kaldırımda bir aşağı bir yukarı yürüyerek zaman geçiriyor, çoğu cep telefonuna yapışıyor. Ya hiç de acil olmayan bir telefon konuşması gerçekleştiriyor meşgul görünmek adına, ya da mütemadiyen tuşlarla istişarede.

Nedir cazibeli, başarılı ve kendine güvenli kadınları bile bu davranışa iten? Ürkeklik diyemiyorum, kalıpla ve tarihçeyle genelde hiç uyuşmuyor çünkü. Yalnızı önemsenmeyen, istenilmeyen, ciddiye alınmayanla mı bir tutuyor hala kafa yapımız? Onu zavallı mı buluyor bir yanımız? Bekleyen değil bekleten olmak mı makbul? Çözemiyorum.

İstanbul, Geçen Sene

İstanbul’a vardığım günün akşamında Gümüşsuyu’ndaki malum mekandayım. Manzarasına ve yemeklerine doyamadığım bu mucizevi ortamda torpilli bir masaya konuşlanmamı sağlayan dostumu sevgi ve minnetle anıyorum. Günbatımının keyfini çıkartabilmek için özellikle biraz erken geldim. Hatta sanırım o akşam en erkenci benim.

Ekip güleryüz ve saygıyla karşılıyor beni, masama kadar eşlik ediyorlar. Dolmabahçe’den yana bakıyorum, birinci köprü az ileriden el sallıyor. Her gördüğümde ilk seferki kadar soluğumu kesen eşsiz bir güzellik bu. İstanbul geceye hazırlanıyor, bana da köşeme kurulup izlemek düşecek.

Arkadaşım Ankara’da işten biraz erkence çıkıp uçağa atladığıyla İstanbul yoluna düştü. Bu akşam kız kıza buluşup Boğaz’a karşı sohbet etme planımız var. Aylardır görüşmediğimiz için de epey laf birikti. İçim kıpır kıpır, uzun bir gece olacağa benzer.

Saatime bakıyorum; uçağı yarım saat kadar önce Atatürk Havalimanı’na inmiş olmalı diye geçiriyorum içimden. Ancak tabii sürprizlerle dolu İstanbul trafiğinde buraya varması ne kadar zaman alacak, onu kestiremiyorum. Beklemekten yana şikayetim de yok açıkçası, arka planda ozan Leonard boğuk sesiyle sözlerini ezbere bildiğim şarkılarından birini fısıldıyor. Olmak istediğim yerdeyim.

Garson usulca yanaşıp bir şey içmek isteyip istemediğimi soruyor. Bir kadeh beyaz şarap söylüyorum, cinsinde anlaştıktan sonra ayrılıyor masadan. Restoran yavaş yavaş hareketlenmeye başladı, aileler dışında iş görüşmesi için buluşanları da gözlemliyorum. Şık hanımları gözümün ucuyla inceliyorum.

Cep telefonum çalınca irkilip çantama uzanıyorum. Arkadaşım varmaya varmış ama trafik çok yoğun olduğu için adım adım ilerleyerek geliyor takside. Yaratıcı şoför arkadaşımız alternatif yollar buluyormuş bulmasına, ama bir yirmi dakika daha alabilir varmam diyor. Benim oraya ne zaman geldiğimi soruyor, yanıtı duyunca da iyice telaşlanıyor.

Yağdırdığı özürler arasında soluklandığı bir noktada keyfimin yerinde olduğunu, akşamüstü geceye akarken değişen renk ve dokusuyla harika bir manzaraya karşı oturup bir kadeh içtiğim için kendimi son derece şanslı saydığımı söylüyorum. Sesim sakin ve huzurlu ama onun gerginliği bir türlü geçmiyor. Benim “tek başınalığım” ona dert oluyor. Kafasında hesabı kesmiş, benim işkencemin sorumlusu o. Vicdan azabı çekiyor.

Oysa ben cidden halimden memnunum. Haftalardır heyecanla beklediğiniz bir filmin öncesindeki an bu. Beklentiyle dolusunuz. Heyecan yüklüsünüz. Şahane bir akşamın prelüde kısmını yaşıyorsunuz. Akış başlamadan aldığınız bu küçük molada kendinize, hislerinize dönüyorsunuz.

Her yer bayram yeri, her yer aydınlık. İçiniz “herşey yolunda” diyor. Dengeniz kurulmuş, duruşunuz sağlam. Hani o an biri resminizi çekse, eminim çok güzel çıkacaksınız. Çok genç çıkacaksınız.

Arkadaşım geldiğiyle soluksuz konuşuyor, bin bir özür ekmiş cümlelerinin arasına. Anlatmaya çalışıyorum yeniden. Uzaydan gelmişim gibi bakıyor bana, şaraba veriyor şairliğimi ve izin isteyip tuvalete koşuyor saçını başını düzeltmek için.

Washington D.C, Geçtiğimiz Kış

Washington D.C.’de kaldığım otele yakın bilinen bir lokantaya giriyorum bir akşam. Dışarıdan baktığımda birkaç boş masaları olduğunu gördüm az önce ve çoğu Amerikalı’ya kıyasla da geç sayılabilecek bir saatte geldiğim için önceden dolu masaların da bir kısmının boşalmış olduğunu umuyorum. Bir umut eşikten geçip beni karşılayan kıza tek kişilik bir masa rica ettiğimi söylüyorum.

Bakışlarından neredeyse halime acıdığına inanacağım. Hemen toparlanıyor yine de, “elbette, lütfen beni takip edin” derken bir yandan da köşedeki dolaba koşup bir tomar dergi alıyor eline. Aklınca bana verip yarama merhem olacak.

İki kişi için hazırlanmış masaya vardığımızda beni yerime buyur ettikten sonra çılgın bir aceleyle diğer servisi kaldırıyor. Sonra dergileri döşüyor masaya bir boşluğu kapatmak istercesine. Sanırsınız ortada bir ayıp var da, onu kapatmak istiyor kimse görmeden. Sonra da pür telaş ayrılıyor masadan kapıda sıralanmış “çoğul” misafirleri karşılamak için.

Bir kaç dakika sonra masama yanaşan genç garson siparişimi sorduğunda onun da hafif gergin hali gözümden kaçmıyor. Gözünün içine bakmamı, mönüyle ilgili birkaç soru sormamı ve hatta şaka yapmamı yadırgıyor sanki. Cinsel tacizin gündemden inmediği bir ülkede doğallıktan uzak ve tedirgin bir tını buluyorum bazen karşı cinsin birbiriyle iletişiminde.

Belki sırf bu tür durumlara düşmemek adına iş gezilerine çıktıklarında grup yemeği dışında akşamları odalarında kalmayı yeğleyen kadınlar tanıyorum. Oda servisini arıyorlar, sonra da pijamaları çekip televizyon ya da bilgisayar ekranının karşısında geçiriyorlar geceyi. Ha Pekin’deyiz, ha Barselona’da, ha evde!

Bir derece daha rahat olanlar otelin lokantasına iniyorlar ama donanımlılar: Cep telefonu, tablet ya da dizüstü bilgisayar taşıyorlar. Koyu renk bir kıyafet, sıfıra yakın bir makyaj, mümkünse kimseyle göz göze gelmeyelim. Aranıyor izlenimi vermeyelim.

Paris kafelerinin kaldırıma yayılmış masalarında sokağa karşı tek tek ya da yan yana oturan insanlar geliyor gözümün önüne. Her yaş grubundaki alımlı hanımlara ölçülü komplimanlar yapabilmeyi hem meslek sırrı, hem de günlük ekmek haline getirmiş garsonlar, tekliklerini onurla taşıyan bireyler, yan masaya doğru eğilip tuzluğu rica eden doğallık, pazar sabahları elden ele geçirilip paylaşılan gazeteler… Sokağı, şehri, yeri geldiğinde birbirini seyretmekten rahatsızlık duymayan hayat aşığı ama bir o kadar da saygılı gözler.

Brüksel, Bugün

Öğlenleri bazen arkadaşlarla, kimi zaman da tek başıma geldiğim küçük İtalyan lokantasındayım. Antonio “Hoşgeldin Deniz, bugün nasılsın? Terasa geç istersen, sana güneşli bir masa ayırdık” diye sesleniyor içeriden. Aşçı mutfaktan başını çıkarıp el sallıyor. Koşup tahta koltuk için rahat bir minder getiriyorlar, günün mönüsünü ballandıra ballandıra anlatıyor sonra da Antonio.

Daha önce beni birçok İtalyan dostla lokantasında misafir ettiğinden için için İtalyanca konuştuğumu sanıyor kendisi. O yüzden ara ara Fransızca’dan İtalyanca’ya kayıyor dili. Öyle kendini vererek anlatıyor ki kesemiyorum, “orayı kaçırdım, baştan anlat” diyemiyorum. Genelde onun önerdiği de en güzeli oluyor zaten, söz dinliyorum.

Bugün de 1 Ekim için son derece ılıman bir havada terastaki masamda yemeğimi ağır ağır yerken gelen geçenin koşturmasını izliyorum. Avrupa Komisyonu’na ait birçok resmi binanın bulunduğu bu semtte iş günlerinde öğlen arasında onlarca yabancı dil ve bir o kadar da renkli aksanlı İngilizce ve Fransızca duymak mümkün. Çoğunluk iş kimlikleri boyunlarında gezen bir sürü insan bir telaş koştururken aynı hararetle de soluk almadan konuşuyorlar.

Yemeğim bitti ama Antonio artık hazırlıklı: “Kahveni daha sonra getireyim, değil mi?” diye soruyor yanıtımı bilerek. Başımla onaylıyorum. Gülümsüyor ve ortadan yok oluyor.

Yarım saat kadar sonra tam da kahve söylemek için ona bakındığımda yamacımda bitiyor. Havadan sudan sohbet ediyoruz biraz. Biraz annesini anlatıyor, biraz mönüye yeni ekledikleri çeşitlerle ilgili fikirlerimi soruyor. Sonra bir ara yok olup iki dakikaya kalmadan elinde dumanı tüten bir espressoyla geri geliyor.

Miniskül fincana bakakalıyorum bir an. Bugün küçük bir torpil yapıp kahvenin yanına bir değil, iki minik kurabiye iliştirmiş Antonio. Annemi anıyorum ister istemez, hoşuna giderdi onun da böyle bir jest. Bir daha dünyaya gelirse de, o gün kafede dillendirdiği dileği gerçekleşir umarım diye geçiriyorum içimden.

 kahve

Brüksel, Ekim 2014

 

Not: Bu vesileyle, henüz bu adımı atmamış bütün kız arkadaşlarımı da güzel bir lokantada bir masada tek başına oturup anın tadını çıkarmaya davet ediyorum…