Bir kadın, bir masada

Brüksel, Yıllar Önce

Yıllar önce, annemin olağan Brüksel ziyaretlerinden biri sırasında şehrin merkezindeki küçük bir kafede oturmuştuk birlikte. Akşamüstüydü. O sütlü kahve istedi, ben bir kadeh beyaz şarap. Siparişi Fransızca verdiğim için kendime ne ısmarladığımı anlayamadı ilk başta. Yalnız sağ kaşı hafif havalandı garson önüme boş bir kadeh koyunca.

Kadehi geldiği yöne doğru takip eden bakışları garsonun üstünde yoğunlaştı sonra. Yirmi beşinde ya var, ya yoktu. Uzun boylu, esmer, ince yapılı bir adamdı. Dimdikti duruşu. Özenle tıraş olmuştu. Beyaz gömleği pırıl pırıldı. Belinden ayaklarına uzanan siyah önlüğü kolalı ve lekesizdi. Ayakkabılarını daha bu sabah cilalamıştı.

Kendi kahvesine şöyle bir baktı annem. Fincanı ve sunumu beğendi. Yanına koydukları küçük kurabiyeyi görünce gözleri parladı ister istemez. Muhtemelen canı kahvenin yanına bir dilim de pasta söylemek istiyordu ama tepkimden korkmuştu.

“İnsaf anne, şekerin bu kadar yüksekken, kahvene sakarin atıp yanında elmalı pasta söylemen normal mi sence?” gibilerinden bir çıkış yapabileceğime ihtimal vermişti. Kahvesinden bir yudum alırken kurabiyesini de afiyetle mideye indirdi. Yüzündeki ifadeden yuttuğu lokmanın dişinin kovuğunu bile doldurmadığını anladım.

Garsonun önce bana elindeki şişenin etiketini gösterişini, sonra şarabı tane tane takdim edişini, kadehe küçük bir miktar döküşünü çocuksu bir merakla izledi. Ardından alıcı gözüyle süzdü beni şarabı tadarken.

Garson başımla verdiğim onayı alınca hafifçe gülümsedi, aynı saygın merasim havasıyla kadehimi doldurdu. Bu işlem tamamlanınca da zarif bir bilek hareketiyle şişeyi önce sağdan sola doğru çevirdi, sonra dikey konuma getirdi. Küçük tepsisinin üstüne yerleştirdiği gibi bayrağını taşıyan gururlu bir asker havasıyla uzaklaştı masadan.

Annem kahvesini, ben şarabımı içerken hem etrafta olan biteni inceliyor, hem de sohbet ediyorduk havadan sudan. Bir ara, baktım bakışları yan masada tek başına oturan kadının üstünde yoğunlaşmış. Onu dikkatle süzüyor.

Kadın annemden belki üç, belki beş yaş genç. Kaliteli ve mükemmel kesimli bir tayyörü ve şık topuklu ayakkabıları var. Küçük deri çantası zamansız bir klasik ve benim diyor. Zarif pırlanta yüzükleri hafif eğrilmeye başlamış parmaklarına yakışmış, geçmişin tanıklığını paylaşıyorlar. Ne bir eksiği var bu hanımefendinin, ne de bir fazlası. Her haliyle tamamen dozunda bir dengeyi yansıtıyor.

Kafenin kalabalığı içinde tarzıyla ve duruşuyla parlayan bu hanımefendiden gözlerini alamıyor annem. Kadın Belçika’nın kuvvetli esmer biralarından birini söylemiş. Bir yandan etrafı izlerken diğer yandan da ağır ağır birasını yudumluyor.

Belli ki alışık böyle ortamlarda tek başına oturmaya, ne kitap sayfalarına ne de cep telefonuna sığınıyor. Dünyadaki yerini benimsemiş, dünyayı olduğu gibi kabul etmiş. Didişmeden onunla iletişim kuruyor. Kimseye verilecek hesabı yok, kimsenin kirli çamaşırını da merak etmiyor.

Annemin sesini duyuyorum o ara: “Bir daha dünyaya gelirsem şu kadın gibi olmak istiyorum!” diye mırıldanıyor. Kolay kolay böyle itiraflar etmediğini bildiğim için bocalıyorum biraz. Soran gözlerle bakıyorum yüzüne biraz daha açıklamasını bekleyerek.

“Ne mutlu ona!” diyor sadece annem hafiften iç çekerek.

Gözbebeğini gölgeleyen buluta değiyor ruhum. Pırlanta yüzükleri kastetmediğinden eminim.

Ankara, Birkaç Yıl Önce

Seymenler Parkı’na karşıdan bakan lokantanın terasında bekliyorum. Saat 12:50. Ara mevsim; sonbahar kapıda ama ben inatla ve güneş toplamak adına terasta oturuyorum. Kız arkadaşımla öğle yemeği randevum saat birde ama adım gibi biliyorum ki gecikecek. Tecrübeyle sabit bir durum bu.

Hemen netleştireyim: Plansız programsız bir kişiliğe sahip olduğundan, ya da şahsıma saygısızlığından değil bu gecikme hali. Zaten sadece onun tek başına katıldığı görüşmelerimizde gözlemlediğim bir durum bu. Bir restoranda buluşacağımız zaman kesinlikle ilk gelen ve diğerini bekleyen kişi olmak istemiyor. O yüzden bilinçli bir kararla sistematik olarak geç kalıyor.

Çok güzel ve alımlı bir kadın. Canlı bir sosyal hayatı var. Mesleğinde başarılı, dış bağlantılarını canlı tutmak adına sıkça yurt dışına iş gezilerine çıkıyor. Birkaç yabancı dil biliyor. Kısacası bir lokantada beş on dakika yalnız oturmaktan ürkecek birine hiç benzemiyor. Ancak durum artık aşikâr; kendisi o ihtimalden kesinlikle hazzetmiyor. Hatta o duruma düşmemek pahasına buluşacağı kişiyi bekletmeyi yeğliyor.

Arkadaşım tek örneği değil bu fenomenin. Buluşacağımız lokantaya ya da kafeye erken gelirse içeri girip yerleşmek yerine kapıda dikilmeyi seçen bir sürü kız arkadaşım da var. Bazısı kaldırımda bir aşağı bir yukarı yürüyerek zaman geçiriyor, çoğu cep telefonuna yapışıyor. Ya hiç de acil olmayan bir telefon konuşması gerçekleştiriyor meşgul görünmek adına, ya da mütemadiyen tuşlarla istişarede.

Nedir cazibeli, başarılı ve kendine güvenli kadınları bile bu davranışa iten? Ürkeklik diyemiyorum, kalıpla ve tarihçeyle genelde hiç uyuşmuyor çünkü. Yalnızı önemsenmeyen, istenilmeyen, ciddiye alınmayanla mı bir tutuyor hala kafa yapımız? Onu zavallı mı buluyor bir yanımız? Bekleyen değil bekleten olmak mı makbul? Çözemiyorum.

İstanbul, Geçen Sene

İstanbul’a vardığım günün akşamında Gümüşsuyu’ndaki malum mekandayım. Manzarasına ve yemeklerine doyamadığım bu mucizevi ortamda torpilli bir masaya konuşlanmamı sağlayan dostumu sevgi ve minnetle anıyorum. Günbatımının keyfini çıkartabilmek için özellikle biraz erken geldim. Hatta sanırım o akşam en erkenci benim.

Ekip güleryüz ve saygıyla karşılıyor beni, masama kadar eşlik ediyorlar. Dolmabahçe’den yana bakıyorum, birinci köprü az ileriden el sallıyor. Her gördüğümde ilk seferki kadar soluğumu kesen eşsiz bir güzellik bu. İstanbul geceye hazırlanıyor, bana da köşeme kurulup izlemek düşecek.

Arkadaşım Ankara’da işten biraz erkence çıkıp uçağa atladığıyla İstanbul yoluna düştü. Bu akşam kız kıza buluşup Boğaz’a karşı sohbet etme planımız var. Aylardır görüşmediğimiz için de epey laf birikti. İçim kıpır kıpır, uzun bir gece olacağa benzer.

Saatime bakıyorum; uçağı yarım saat kadar önce Atatürk Havalimanı’na inmiş olmalı diye geçiriyorum içimden. Ancak tabii sürprizlerle dolu İstanbul trafiğinde buraya varması ne kadar zaman alacak, onu kestiremiyorum. Beklemekten yana şikayetim de yok açıkçası, arka planda ozan Leonard boğuk sesiyle sözlerini ezbere bildiğim şarkılarından birini fısıldıyor. Olmak istediğim yerdeyim.

Garson usulca yanaşıp bir şey içmek isteyip istemediğimi soruyor. Bir kadeh beyaz şarap söylüyorum, cinsinde anlaştıktan sonra ayrılıyor masadan. Restoran yavaş yavaş hareketlenmeye başladı, aileler dışında iş görüşmesi için buluşanları da gözlemliyorum. Şık hanımları gözümün ucuyla inceliyorum.

Cep telefonum çalınca irkilip çantama uzanıyorum. Arkadaşım varmaya varmış ama trafik çok yoğun olduğu için adım adım ilerleyerek geliyor takside. Yaratıcı şoför arkadaşımız alternatif yollar buluyormuş bulmasına, ama bir yirmi dakika daha alabilir varmam diyor. Benim oraya ne zaman geldiğimi soruyor, yanıtı duyunca da iyice telaşlanıyor.

Yağdırdığı özürler arasında soluklandığı bir noktada keyfimin yerinde olduğunu, akşamüstü geceye akarken değişen renk ve dokusuyla harika bir manzaraya karşı oturup bir kadeh içtiğim için kendimi son derece şanslı saydığımı söylüyorum. Sesim sakin ve huzurlu ama onun gerginliği bir türlü geçmiyor. Benim “tek başınalığım” ona dert oluyor. Kafasında hesabı kesmiş, benim işkencemin sorumlusu o. Vicdan azabı çekiyor.

Oysa ben cidden halimden memnunum. Haftalardır heyecanla beklediğiniz bir filmin öncesindeki an bu. Beklentiyle dolusunuz. Heyecan yüklüsünüz. Şahane bir akşamın prelüde kısmını yaşıyorsunuz. Akış başlamadan aldığınız bu küçük molada kendinize, hislerinize dönüyorsunuz.

Her yer bayram yeri, her yer aydınlık. İçiniz “herşey yolunda” diyor. Dengeniz kurulmuş, duruşunuz sağlam. Hani o an biri resminizi çekse, eminim çok güzel çıkacaksınız. Çok genç çıkacaksınız.

Arkadaşım geldiğiyle soluksuz konuşuyor, bin bir özür ekmiş cümlelerinin arasına. Anlatmaya çalışıyorum yeniden. Uzaydan gelmişim gibi bakıyor bana, şaraba veriyor şairliğimi ve izin isteyip tuvalete koşuyor saçını başını düzeltmek için.

Washington D.C, Geçtiğimiz Kış

Washington D.C.’de kaldığım otele yakın bilinen bir lokantaya giriyorum bir akşam. Dışarıdan baktığımda birkaç boş masaları olduğunu gördüm az önce ve çoğu Amerikalı’ya kıyasla da geç sayılabilecek bir saatte geldiğim için önceden dolu masaların da bir kısmının boşalmış olduğunu umuyorum. Bir umut eşikten geçip beni karşılayan kıza tek kişilik bir masa rica ettiğimi söylüyorum.

Bakışlarından neredeyse halime acıdığına inanacağım. Hemen toparlanıyor yine de, “elbette, lütfen beni takip edin” derken bir yandan da köşedeki dolaba koşup bir tomar dergi alıyor eline. Aklınca bana verip yarama merhem olacak.

İki kişi için hazırlanmış masaya vardığımızda beni yerime buyur ettikten sonra çılgın bir aceleyle diğer servisi kaldırıyor. Sonra dergileri döşüyor masaya bir boşluğu kapatmak istercesine. Sanırsınız ortada bir ayıp var da, onu kapatmak istiyor kimse görmeden. Sonra da pür telaş ayrılıyor masadan kapıda sıralanmış “çoğul” misafirleri karşılamak için.

Bir kaç dakika sonra masama yanaşan genç garson siparişimi sorduğunda onun da hafif gergin hali gözümden kaçmıyor. Gözünün içine bakmamı, mönüyle ilgili birkaç soru sormamı ve hatta şaka yapmamı yadırgıyor sanki. Cinsel tacizin gündemden inmediği bir ülkede doğallıktan uzak ve tedirgin bir tını buluyorum bazen karşı cinsin birbiriyle iletişiminde.

Belki sırf bu tür durumlara düşmemek adına iş gezilerine çıktıklarında grup yemeği dışında akşamları odalarında kalmayı yeğleyen kadınlar tanıyorum. Oda servisini arıyorlar, sonra da pijamaları çekip televizyon ya da bilgisayar ekranının karşısında geçiriyorlar geceyi. Ha Pekin’deyiz, ha Barselona’da, ha evde!

Bir derece daha rahat olanlar otelin lokantasına iniyorlar ama donanımlılar: Cep telefonu, tablet ya da dizüstü bilgisayar taşıyorlar. Koyu renk bir kıyafet, sıfıra yakın bir makyaj, mümkünse kimseyle göz göze gelmeyelim. Aranıyor izlenimi vermeyelim.

Paris kafelerinin kaldırıma yayılmış masalarında sokağa karşı tek tek ya da yan yana oturan insanlar geliyor gözümün önüne. Her yaş grubundaki alımlı hanımlara ölçülü komplimanlar yapabilmeyi hem meslek sırrı, hem de günlük ekmek haline getirmiş garsonlar, tekliklerini onurla taşıyan bireyler, yan masaya doğru eğilip tuzluğu rica eden doğallık, pazar sabahları elden ele geçirilip paylaşılan gazeteler… Sokağı, şehri, yeri geldiğinde birbirini seyretmekten rahatsızlık duymayan hayat aşığı ama bir o kadar da saygılı gözler.

Brüksel, Bugün

Öğlenleri bazen arkadaşlarla, kimi zaman da tek başıma geldiğim küçük İtalyan lokantasındayım. Antonio “Hoşgeldin Deniz, bugün nasılsın? Terasa geç istersen, sana güneşli bir masa ayırdık” diye sesleniyor içeriden. Aşçı mutfaktan başını çıkarıp el sallıyor. Koşup tahta koltuk için rahat bir minder getiriyorlar, günün mönüsünü ballandıra ballandıra anlatıyor sonra da Antonio.

Daha önce beni birçok İtalyan dostla lokantasında misafir ettiğinden için için İtalyanca konuştuğumu sanıyor kendisi. O yüzden ara ara Fransızca’dan İtalyanca’ya kayıyor dili. Öyle kendini vererek anlatıyor ki kesemiyorum, “orayı kaçırdım, baştan anlat” diyemiyorum. Genelde onun önerdiği de en güzeli oluyor zaten, söz dinliyorum.

Bugün de 1 Ekim için son derece ılıman bir havada terastaki masamda yemeğimi ağır ağır yerken gelen geçenin koşturmasını izliyorum. Avrupa Komisyonu’na ait birçok resmi binanın bulunduğu bu semtte iş günlerinde öğlen arasında onlarca yabancı dil ve bir o kadar da renkli aksanlı İngilizce ve Fransızca duymak mümkün. Çoğunluk iş kimlikleri boyunlarında gezen bir sürü insan bir telaş koştururken aynı hararetle de soluk almadan konuşuyorlar.

Yemeğim bitti ama Antonio artık hazırlıklı: “Kahveni daha sonra getireyim, değil mi?” diye soruyor yanıtımı bilerek. Başımla onaylıyorum. Gülümsüyor ve ortadan yok oluyor.

Yarım saat kadar sonra tam da kahve söylemek için ona bakındığımda yamacımda bitiyor. Havadan sudan sohbet ediyoruz biraz. Biraz annesini anlatıyor, biraz mönüye yeni ekledikleri çeşitlerle ilgili fikirlerimi soruyor. Sonra bir ara yok olup iki dakikaya kalmadan elinde dumanı tüten bir espressoyla geri geliyor.

Miniskül fincana bakakalıyorum bir an. Bugün küçük bir torpil yapıp kahvenin yanına bir değil, iki minik kurabiye iliştirmiş Antonio. Annemi anıyorum ister istemez, hoşuna giderdi onun da böyle bir jest. Bir daha dünyaya gelirse de, o gün kafede dillendirdiği dileği gerçekleşir umarım diye geçiriyorum içimden.

 kahve

Brüksel, Ekim 2014

 

Not: Bu vesileyle, henüz bu adımı atmamış bütün kız arkadaşlarımı da güzel bir lokantada bir masada tek başına oturup anın tadını çıkarmaya davet ediyorum…

3 thoughts on “Bir kadın, bir masada

  1. Ne güzel anlatmışsın. Zaman zaman tek başıma bir masada etrafı gözlemleyerek, halimi analiz etmekten çok hoşlanırım. Paris’te bir kafede bir kadeh şarap yudumlamayı özledim ve uzunca bir zamandır hayalimde. Özgürlük budur bana göre ve yaşanmalı…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s