Bağlar

Günlerdir yazmak ihtiyacı kabarıyor içimde. Lakin çok da seyahat ediyorum bu ara. Hep bir hareket hali, sevimli bir göçebelik.

İki sevgili arasında kalmış gibiyim. Hem çok keşfedesim var, hem çok anlatasım. Hem taban tepesim var bildik ve bilmedik sokaklarda, hem kelimelerin ellerinden tutup yeni hikayeler yazasım. Kim kime söz geçirecek acaba? Yaşayıp göreceğiz.

Porto’ya hep yeniden gitmek istemişimdir biliyorsun. Annemle babam ufacıkken götürmüşler beni oraya. Hem de vapurla.

Daha okulu tanımadan Porto’yla bakışmışız yani. Öncesinde denizler aşıp hem de. Baştan sona şiirsel bir durum anlayacağın. Tam benlik.

Pek de küçükmüşüm bu tarz bir yolculuk için ama Aslan Babam ‘kızım olmadan asla’ dediği için beni de yanlarına almış bizimkiler. Annem muhtemelen biraz burun kıvırmıştır. Gözümün önüne geliyor o hali.

Lakin konu ben olunca kimseye kulak asmazdı Ziya Bey. Kızı bir yana, dünya öteki tarafta bir başına. O yüzden yokluğu hala çok acıtıyor.

Birkaç limanda durmuş haliyle vapur Cebelitarık yolunda. Kısa molalar almışız, hızlısından şehir turları yapmışız. En genç yolcu ben olduğumdan da yetişkinler imece usulü ve az biraz da eğlenerek bakmışlar bana.

Benim tabii bunları pek hatırladığım yok. Tombul bacaklı ve mini etekli birkaç fotoğrafım var bizimkilerle. Onlardan yola çıkıp kafamda yeniden yaratıyorum muhtemel anıları.

Günlerdir yazmak ihtiyacı kabarıyor içimde. Lakin çok da seyahat ediyorum bu ara. Hep bir hareket hali, sevimli bir göçebelik.

İki sevgili arasında kalmış gibiyim. Hem çok keşfedesim var, hem çok anlatasım. Hem taban tepesim var bildik ve bilmedik sokaklarda, hem kelimelerin ellerinden tutup yeni hikayeler yazasım. Kim kime söz geçirecek acaba? Yaşayıp göreceğiz.

Porto’ya hep yeniden gitmek istemişimdir biliyorsun. Annemle babam ufacıkken götürmüşler beni oraya. Hem de vapurla.

Daha okulu tanımadan Porto’yla bakışmışız yani. Öncesinde denizler aşıp hem de. Baştan sona şiirsel bir durum anlayacağın. Tam benlik.

Pek de küçükmüşüm bu tarz bir yolculuk için ama Aslan Babam ‘kızım olmadan asla’ dediği için beni de yanlarına almış bizimkiler. Annem muhtemelen biraz burun kıvırmıştır. Gözümün önüne geliyor o hali.

Lakin konu ben olunca kimseye kulak asmazdı Ziya Bey. Kızı bir yana, dünya öteki tarafta bir başına. O yüzden yokluğu hala çok acıtıyor.

Birkaç limanda durmuş haliyle vapur Cebelitarık yolunda. Kısa molalar almışız, hızlısından şehir turları yapmışız. En genç yolcu ben olduğumdan da yetişkinler imece usulü ve az biraz da eğlenerek bakmışlar bana.

Benim tabii bunları pek hatırladığım yok. Tombul bacaklı ve mini etekli birkaç fotoğrafım var bizimkilerle. Onlardan yola çıkıp kafamda yeniden yaratıyorum muhtemel anıları.

IMG_2596

Bir fotoğrafta babamın kucağında tasasız bir edayla lolipop yalıyorum objektife bakarken. Bu resim şimdilerde mutfağımda duruyor, pencerenin önünde. Hiç hatırlamasam da yaşadığım için şükrettiğim anlardan birinin yansımasına bakmak itiraf edeyim ki az kırılgan ama masum bir zevk.

Öğleden sonra güneşinin o metalik çerçevenin üstüne düşmesini seviyorum. Akdeniz basıyor Brüksel’i böylece ve sonsuza kadar sevildiğimi bilmenin huzuru. İçimiz ısınıyor ikimizin de.

Uzattım lafı bak. Halbuki Patatina’ya bağlayacaktım. O masalsı yolculuğun bende kalan en somut izine. Kendisi sarışın, etine dolgun ve güler yüzlü bir oyuncak bebek.

Porto doğumlu bildiğim. Cebelitarık’tan sonraki bu duraktan almışlar bizimkiler onu bana. Vapura attığımızla da memlekete getirmişiz bebeğimi, evimize buyur etmişiz.

Sonrasında başka bebeklerim de oldu tabii ama Patatina’nın gönlümdeki yeri hep ayrıydı. O hep ön planda, en çok sevilen ve bence beni en çok sevendi. Niye desen anlatamam, tek çocuklar biraz değişiktir. Bilirsin.

Patatina kendi tek yaş almadan beni büyüttükten ve Amerika’ya yolcu ettikten sonra yeğenime devrolmuştu. Hazal da onu en az benim kadar sevdi biliyorum. Gönül bağı kurmaya erkenden başlayabilmek ne muazzam bir şans aslında hayatta. İnsan çok derinden mutsuz yetişkinleri tanıdıkça daha derinden kavrıyor bu gerçeği.

Ben ABD’de bir yandan mastır yapıp bir yandan da kendimi ararken Hazal Ankara’da ilk adımlarını atıyordu doksanlı yılların başında. Okul çağına geldiğinde odasına kurduğu küçük yazı tahtasının önünde öğretmencilik oynarken Patatina ve diğer bebeklerini karşısına dizdiği rivayet olunur ailede. Bir de niyeyse bayram harçlığını Patatina’nın iç çamaşırına sakladığı…

Hazal’la bana onlarca yıl farkıyla yoldaş olan Portolu bez bebek o dönemde bizi birbirimize daha da yaklaştırdı diye düşünürüm oldum olası. Okyanus’un öteki tarafında yaşarken de Hazal’laydım. O da beni çok bilmezken de tanıdı sanki.

Sonraki yıllarda iş sahibi olup Brüksel’e taşındıktan sonra ailem yaprak dökümünün ilk kurbanlarını verirken çok düşünmüştüm sevgili bebeğimi. Onunla birlikte de yaşamın akışını, dengesini ve tabii sonunu. Ölümüm zamanlı zamansız gelişini. Doğumda da yitişte de ne sıra ne de adalet kavramlarının işlemediğini.

O günlerde uzaktan aldığım yakıcı bir kayıp haberiyle başa çıkmaya çalışırken Patatina’nın canlanıp Brüksel’e beni görmeye gelmesini anlatan bir öykü yazmıştım[1]. İyi gelmişti. Sonrasında da başka vedaları kabullenmemi, gücümüzün ya da güçsüzlüğümüzün sınırlarını öğrenmemi kolaylaştıracak bir kararın doğuşuydu bu kabulleniş sanırım.

Ne kadar acı, ne kadar yabancı, ne kadar zor olsa da içimdeki hisse doğru gitmem gerekti.   İstisnasız. Her zaman. Onun gözünün içine bakmak, onu olduğu gibi kabul etmek şarttı.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde hem masumiyet hem de uyanışı sembolize etti bebeğimin hayal ürünü ziyareti ve bu deneyimin öğretisi. Hem gani gani sevgi seliydi, hem mutlak sondaki mecbur veda.

Dalganın defalarca yıkadığı çakılın felsefesini kabul ettim böylece. Bazen acıdan geçer serpilmenin yolu. Hırpalanmanın sorumlusu olan adamakıllı aydınlatır seni.

*

Portekiz’e defalarca gitmiş ama Porto’yu yetişkin halimle görmemiştim. Derken bir gün (ister yıldızların dizilişine ver, ister bilinçaltıma) doğru zaman göz kırptı bana. Doğru yol arkadaşı da çaldı kapımı. Bir Mart sabahı atıldık birlikte yola.

Patatina’nın memleketi şaşırtmadı beni ne yalan söyleyeyim. En az bebeğim kadar alçakgönüllü ve samimiydi şehir. İhtişamını ve birikimini ziyaretçisinin yüzüne vurmayan cinsten. Senin gözlerin mühürlü değilse görüleceğinden emin.

Patatina’nınki gibi açık kolları Porto’nun. Sokulursan kucaklayacak seni. Aksinde ısrarı yok. Kimse dışlanmayacak ama, kimse unutulmuş hissetmeyecek kendini. O kısım öylesine kesin.

Otel odam küçük bir meydana bakıyor. Üç dört katlı tarihi binalar var etrafta. Cephelerin hepsi her açıdan, her ışık açısında doya doya seyredilmeye değer. Kendinde başlayıp biten bir evren sanki. Olana da olmayana da saygı dolu, biraz gizemli, belki bir parça yorgun.

baglar meydan

Meydanın gün ve ay ışığını karşılayışı da büyülü. Sokak ahalisinin yirmi dört saat içinde değişen çehresi, sabah burun deliklerimi saran taze ekmek kokusu, ilerleyen saatlerde yüksek perdeye tırmanan şen atışmalar lokanta teraslarından yükselen.  İçe dokunan bir özen, bir tutam yakışıklı nostalji. Telaşsız devinimler herkeste ve bir ‘dert değil, hallederiz” hali.

İlk akşam gece yarısını geçe ansızın uyandım. Çağrılmışım gibi pencereye yöneldim kalkıp. Barlar kapanmış artık o saatte, kalabalık çekilmiş. Sokak sakin.

Kilisenin hemen önündeki sokak lambasının ışığı altında el ele yürüyen bir çift gençten. Ayaklarının altındaki Arnavut kaldırımı tıkırdıyor, duydum. Film karesi gibi bir görüntü; belki bu benim rüyam.

Nasıl da aşık bunlar düşüncesi değiyor aklıma. Ne ilginç değil mi bu saniyeler içinde hükme varma halimiz. Kimse kimseyle tanışmadı henüz ama kalıbımızı basacak kadar eminiz aşktan.

Aklımla dalga geçer gibi duruyorlar tam da o an. Bana bakacaklar sanıyorum dümdüz. Bir saniye olsun göz göze gelelim istiyorum nedense, ne garip. Özellerine sokulmak değil isteğim, yalnızca anın rüya olmadığına inandırılmak istiyorum.

Ruhları duymuyor. Anın şahidinden habersiz birbirlerinde kayboluyorlar. Şimdi o mutlak sessizlik anı, o en derin mola. İki kişiden ötesine haram olan.

Umudun yolluğu hazırlanıyor…

*

Ertesi gün dar sokakları arşınlamak, ağaçlaşmış kamelyaların heybeti önünde eğilmek ve suya yakın olmaktan keyif almakla özetlenebilir kısaca. İçinden üzüm, portakal ve zeytin geçen şehirleri sevdiğimi düşünüyorum o ara. Pazar yerindeki yeşil biberleri çıtlatmak geçiyor aklımdan. Kahve molasına da, edebiyata da hakkını veren kültürleri, resmi ve heykeli ustalıkla meydanlara, parklara, günlük hayatın soluğuna yerleştiren özeni alkışlıyorum.

Keyifli teraslarda Porto şaraplarını tadıyoruz. Yerlisiyle turistiyle, genciyle yaşlısıyla tek beden yoğrulup dertsizce eğlenen bu kalabalığa hayranlıkla bakıyorum. Yüreği havasız bırakan sınırları yıkmak için en mükemmel an şimdi. Yol arkadaşıma bakıyorum yan gözle. Sormama gerek yok ki soruyu, benimle aynı yanıtı çoktan verdiğini seziyorum.

Fadoyla ilk Lizbon’da tanışmıştım. Porto’ya da yakıştığını düşünüyorum şehri adım adım keşfederken. Hüzün yüzünden değil ama. Özgün ve derin duruşundan.

Terastan manzaralar iştahımız açmış olmalı ki bir ara teleferiğe atlayıp şehrin üstünden kayıyoruz ikili. Bir kablonun ucunda sallanan cam bir kabinde farklı mı çalışır insan beyni diye düşünüyorum o sırada. Dil de gönül de susar mı, konuşkanlaşır mı yoksa o yükseklikte?

Uçuş sonrası su kıyısında yürüyüşü takiben tavsiye üzerine antika tramvayı yakalıyoruz. Taşıt deprem sarsıntısını anımsatan bir çalkantıyla ilerlerken ilk iş kendimi sabitliyorum. Sonra önüme serilmiş suya bırakıyorum gözlerimi. İstanbul düşüyor aklıma durduk yerde. Biraz da sen; ne yalan söyleyeyim…

Şehrin batı kanadına ulaştığımızda kamelyalar karşılıyor bizi yine her köşe başında. İniş çıkışlı sokaklarda yürürken çocukluğumun lunaparklarındaki bugi bugilerde yaşadığıma benzer hisler doluyor içime. Tam da bu sırada yol arkadaşım kendi aile pikniklerini anlatıyor.

Türkiye’den görüntüler yanıp sönüyor aklımda onu dinlerken. Artık hayatta olmayan anne babasının gençlik hallerini hayal etmeye çalışıyorum o zamanların mizanseninde. O an kafamda iki Akdenizli ülke el sallıyorlar birbirine yıllar ötesinden. Aynı bebekle büyümüş iki ayrı neslinkine benzer bir bağ oluşuyor aralarında. Önceki gece kilisenin önünde öpüşen çift dönüp beni selamlıyor ansızın.

Kesik kesik solumaktan ibaret olmasın hayatın diyor Porto. Kamelyalarına izin ver ki saksılarını kırsınlar. Bugi bugilerde mideni hoplatmaktan, telin ucunda sallanmaktan, tarih yaşamış tramvayda sarsılmaktan hiç korkma. Denizi ve aşkı kaybetmediğin sürece dert yok. Hallederiz.

Patatina’nın bir bildiği varmış diyorum Brüksel’e dönerken. Ben onu doğduğum şehre taşıdım yıllar önce. O beni kendime getirdi bir bahar sabahı. Porto’da, memleketimizde.

baglar fields

 

Porto-Brüksel, Nisan 2019



Not: Patatina’nın yeni çekilmiş bir resmini yollamış kuzenim ben yoldayken. Yol arkadaşıma gösterdim. ‘O hep bebek kalmış’ dedi. Niye doğru yol arkadaşı demiştim onun için – sen anladın.

 

patatina 2019

[1] https://denizdenhikayeler.com/2012/12/27/patatina-2/

Orada kal…

Gençliğini tut elinde

Sonra bilinçle giyin

Her gün giymeye kıyamadığın

Toz beyaz

Ham keten

Bir elbise misali giyin

Soluğunu tut

Yüreğine sor

Fısıldasın

Aklına danış

Dümdüz anlatsın

Nefesini ver

Aynan buğulansın…

*

Gençliğinin bak gözüne

Sonra bilinçle giyin

Her gün giymeye kıyamadığın

Bir çift yüksek ökçe gibi giyin

Sesini işit yürürken

Azmine tutul

Cazibesi yaksın geçsin seni

Yolunda eri

Yolunda kaybol

Nefesini ver

Şüphen olmasın ki yeniden doğacaksın…

*

Gençliğinin bak gözlerine

Sonra bilinçle taşı

Her gün kullanmaya kıyamadığın

İncilere dokunan

O kırılgan altın küpeler misali taşı

Küpelerin hafızaları

Konuşsunlar bırak

Dinlerken yaşa

Dinlerken yeşer

Hatırla sen yokken var olanı

Soluğunu tut

Yüreğine sor

Anlatsın o aziz ruhu sana,

Yadigar bırakanı…

Hıçkırma!

Nefesini ver

Çiçeklerin sil baştan açsın inatla…

*

Gençliğinin bak gözüne

Sahiplen

Sonra tut elinden

Dans et onunla

Dertleş

Seyahat et

Yüzüne gülümse

Aşkın şehrine uç

Ve ışığın

Soluğunu tut

Orada kal

Verme…

IMG_3067

Paris, Ağustos 2015

Genç

IMG_2896

On sekiz yaşındasın

Belki yirmi

Ben dedim Tunus

Sen dedin Faslı

Taksi şoförümsün bugün

Sağ arka koltuğunum yalnız…

 

Erken saatte tanıştık

Bir Cumartesi sabahı bakir

Sen biraz geç kaldın

Ben heyecandan tez koştum

Emniyet kemerimi taktım

Dikiz aynasından konuştuk…

 

Fransızcan benimkini yendi

Öylesine aksansız

Su gibi huzur

Genç ve kendiliğinden

Benimki engelli

R lerim çok zor

R lerim gebe

Yalan yanlış takibe…

 

Hızlı yürüdüğünüz

Duruşunuzdan belli

Dedin ya öyle

Ve öylesine

Neden içim yandı

Hiç bilemezsin…

Yavaş yürürsem

Belim ağrıyor

Dedik ya bir ağızdan

Niye bana dünyaları verdin

Hiç bilemezsin…

 

Pişman oldunuz mu diye sordun

Yirmi küsur senelik gurbetten

Avustralya’ya gitsem mi dedin sonra

İzin alır gibi mahcup halin

Hem saygılı

Hem saygıdeğer…

 

Net bir yanıt bekledin

Sana bağlı

Dememi sevmedin

Önceliğine bağlı dedim

Sarstı seni gördüm

Ben önceliğimi

Bilmediğim zamanları özledim…

 

Benim önceliğim keşifti

Hala keşif

Dedim

Söylerken kendimi gördüm

Kendimi on sekizimde sevdim

Hala aynı yerde

Hala genç hissettim…

 

Yeğenim dedim başka

Yirmilerinde ama, duruşu başka

Yakası yok parmaklarını

Ne aşk

Ne keşif

Uğruna…

Önceliği huzur

Önceliği rahatlık

Aile, dostlar

Bildik muhabbet

Deliksiz uyku

Mantı, çiğ börek

Tanıdık mahalle

Sıcak terlikler

Güvence, destek

Dayanılır mecburiyetler…

 

Dinledin ama dolmadın

Taşmayı tanımadığın yaştaydın

Yolu da size tarif ettirdim dedin

Pardon dedin

Yeniyim, özür dilerim…

 

Sormak yüceliktir dedim

İtiraf olgunluk

Yoksa biliyorsun

İkimiz de

Derinlerde kayboluruz…

 

Güldün ama anlamadın

Ben geniş gönüllüyüm

De ondan sandın

Sen kaybolmayı tatmamıştın

Ben kaybolmayı bilmediğim

Zamanları özledim…

Paris, Temmuz 2015

Şükret!

image

Sessizliğin benim bilmediğim bilgelikte

Devinimlerin huzur

Körpe yüreğinin sarsıcı cesareti

Gecikmiş uyanışıma dokunan

Bu aile sen odaklı

Bu gülen yüzler yansıman…

 

Keşke daha çok güvensen kendine

Gücünün, cazibenin

Tadına varsan

Sen filizlenme mücadelende

Kendini paralıyorsun

Hatta içerliyorsun

Gösterme engelliyim diye kıvranıp

Gerçekte

Sevginle

Okşuyorsun…

Kollarını kıpırdatmadan

Kucaklıyorsun…

 

Yeniden on sekiz olası geliyor insanın

Acemi aşık

Hayal avcısı

Ve Süperman!

Yıkıp yeniden yapasım geliyor şu an

Asi

Korkusuz

İnadına kahraman!

 

Görmediğim ülkelerin büyüsü var sende

Nasıl anlatsam bilmem;

Oldum olası kalbim

Yeni yolculuklara hasret

Rüyalarım

Tanışmadığım sokakları özler

Şimdi buracıkta

Olduğumuz yerde

Serseri ruhumu yüklendiğinle

Özge

Ücra

Kıtalara

Uçuruyorsun…

 

Henüz keşfetmediğim kitapların sırları gizli sende

Usulca oku beni der gibi sesin

Hoyratça çevirme yapraklarımı

Doludizgin koşma cümlelerimin üstünde

Çiğneme virgüllerimi

Soluklan ve düşün ünlemlerimde…

Tadına vararak gezin bu sayfalarda

Yer yutar gibi değil

Dans edercesine;

Teslim ol gerektiğinde

Yönlendir an geldiğinde

Okudukça doy

Tüketme,

Tükenme

Yaprak yaprak yeşil ol

Çiçek açmadan bir an dur

Bekle

Şükret!

 

Brüksel, Mayıs 2015

 

Yüreğinde Mimozalar

 

Gözlerinin içi gülüyor

Sözlerin sessiz

Kulaklarını kabartmışsın oracıkta

Emesin var, içine çekesin olan biteni

 

Gördüklerin renk renk

Gördüklerin farklı

Bu onların dili

Seninki bugünlük cezalı

Hafızan dalgın

Bedenin gezgin

Ruhun bugün az biraz buralı

 

Yüzler var çevrende

Güleç, kaygılı, asık

Konuşuyorlar

Durgun, duygulu, aşık

Devinimleri çağrışım dolu

Ve bir ton daha tanıdık

 

Gök gri, güneş ürkek

Yol inatçı, düz, seyret!

Ne inmeyi biliyor

Ne çıkası geliyor

Çocuklar ama

Bildiğin kadar saf

Yine de bir başkalıkları var

Erken mi olgunlaşıyorlar?

Baştan mı uslu yetişiyorlar?

 

Binalar tuğla

Binalar taş

Perdesiz evlere şaşıyorsun

Saksılar dizili pencerelerde

Erken ıssızlaşıyor sokaklar

Gölgeler durulurken eşikte

Bir ziyan korkusudur basıyor

O yaşanmamışı kalmış gecelerde

 

Gündeliği özenle işleyen eller

Detaylara dokunuyor ince ince

Olağan saydığın deri değiştiriyor

Gözlerinin önünde

Sus şimdi

Taşıma dünü beraberinde

Dokunma geleceğe

Burada kal

Ve izle…

 

Tadını aldın artık

Sensiz başladı belki

Fakat anladın

Böyle gitmez

Bu cümbüş, bu ziyafet

“Ben de varım” deme zamanı

Buradayım

Baktığımla kalmadım

Denedim

Katıldım

Benim yaptım…

 

Özümseyen yüzün aydınlık

Aynılardan yorulmuş kalbin

Kalbin çarpmayı özlemiş

Mimoza sarısı

Chagall yeşili

Ve pembesi karidesin

Doluşuyorlar odaya

Gelin diyorsun bilmediklerine

Duymadıklarına

Adını telaffuz edemediklerine

Bulun beni

Deneyin cesaretimi

Gençliğin meydan okuyucu

Gençliğin aç

Gençliğin özenilesi…

 

Anları tutmaya çalışıyor ellerin

Kaçıyorlar halbuki

Akışkanlar

Dolu dolu o dakikalar

Yoğun ve kat katlar

Katmerli güller misali

Kokuyorlar hakim, hükmedici

Kavurucu

Yer tutucu…

 

Özümseyen yüzün aydınlık

Gelin diyorsun bilmediklerine

Duymadıklarına

Adını telaffuz edemediklerine

Bulun beni

Deneyin cesaretimi

 

Avucunda tutamadığın anlar için şükret küçüğüm

Şaşırtana selam et

Bocalatana sarıl

Merakını aklınla bile ki körelmesin küçüğüm

Sorularını ayık tut

Nefesini uzun…

 

Yüreğinde açsın mimozalar…

 

 

Brüksel, Mart 2015

 

 

 

 

 

 

Görüşme

İlk bakış utangaçtı

Sarılışta açıldı

Beden bedene değdi

Yürek kızıştı.

 

Gözlerinde sen vardın

Şefkat sordu, sen anlattın

Bazen tam

Bazen yarım…

 

Resim çekesi vardı

Alet önde, o arkada

Sana baktı;

Sen gülümsedin

Gözlerinin içiyle gülümsedin;

Yüreğin kıpırdandı

Çenen havalandı

Başını arkaya verdin…

 

Fotoğrafı uzattı sana

Gördün kendini, özlemişsin…

En son ne zaman böyle baktım

Dedi patavatsız beynin

Yüreğin alevlendi…

 

Anlattı, sordu

Dinledi, sustu

Başka zamanların anısı gölgeledi yüzünü;

İsyan etmedi

Sövmedi

Hatırladı, sustu;

Ne daha az umutluydu gelecekten

Ne de bin kat daha iyimser

Gerçekçiydi, cesur

Ya da gençti sadece

Geç kalmayı tanımayacak kadar genç…

 

İzledin mi o filmi?

Diye sordu ansızın

Hani imkansızın peşinden giden

İri cüsseli adamın hikayesini

Hani pişmanlıkla kamçılanan

O yaman serüveni

Uzaklaştıkça yakınlaşma efsanesini

 

İzledim dedin kısaca

Anlatasın yoktu pek

Ümit bir ihtiyaç mıdır?

Sorgusundan bahsettin

Bir de dedin:

Mutlu olduğu an gençleşiverdi o hüzünlü adam

Savaş zamanı üstelik

O saklı bahçede

Üç saniye içinde

On yıllarca gençleşti

Onca acıyı hiç tatmamış gibi parladı bakışları

Hafızası silinmedi belki

Ama aklı şimdiki zamanı seçti.

 

Ballı, limonlu zencefil

Hazırladı kendi elleriyle

Özene bezene

Ve yavaş yavaş

Dünyanın en öncelikli işi

Sanki buymuş gibi…

Kaşığı tutan eline baktın

Hamarat,

Pür dikkat duruşuna

Bilge,

İkram ederkenki heyecanına

Sahici,

Görüşmek lazım şu yamuk dünyada

Üç saniyede onlarca yıl gençleşmek için

Görüşmek lazım doğru insanla…

 

gorusme

 

Ankara-Brüksel, Ocak 2015

 

Yüksek Doz

image

Gözlerinki ışığa tutunup
Doğrulmak istiyor artık
Yan yatmış yüreğim
Doğrulup silkinmek istiyor
Artık yabancıladığı yüklerinden
Ağırlığını tuttuğu gibi
Fırlatası var en uzaklara
Göğe çeviriyor yüzünü
Kim bilir
Belki yağmur yağar
Belki nimet

Sesinin cıvıltısına dolanıp
Dönmek istiyor gittiği uzaklardan
Yol yorgunu yüreğim
Derine gömdüğü hayalleri
Kararmış gümüşler misali
Ovası var uzun uzun
Bu çaputlardan kurtulduğunda
O parıltıları kuşanacak
Balkabağı arabayla
O baloya koşacak

Gülümsemendeki saflığa sarılıp
Bırakmak istiyor kendini onun kollarına
Gölgeleri görmediği zamanlara
Gidesi var gerisin geriye
Ama o olmaz, biliyor
Bildiğini okuyan bu dünyada
Sayende
Hep biraz dokunulmamış kalmayı diliyor

Özen dolu sevgine duyduğu minnetle
Kendine gelmek istiyor artık bu yürek
Kaçtıysa bulmak, değiştiyse tanımak özünü yeniden
Benimsemek, bağrına basmak
Yeter bu hasretlik diyor
Çatal çıkan sesi
Neyse o artık
Zaman şimdi
Yüzleşelim

Parçalarımı toplayıp gelirken buraya
Bana sen lazımsın demiştim
Bana yüksek dozda sen lazımsın
Artık sen de anladın
İlacımı bilmişim.

Ankara, Ağustos 2014

G-1

image

Bir zamandır şimdiki yaşının son günüyle usturuplu bir helalleşmeden yanayım, yeni yaşının ilk gününü kutlamaya girişmeden önce. Bilirsin hani, yılbaşı gecesi gibi. Koca bir yılı ardında bırakmaya saatler kala soluklanmak bir nebze, kısa bir muhasebe, iki gülücük, bir kalp ağrısı, bir iki gölge, birkaç belge. Sonra kabulleniş, yaşanılanı bağrına basış yargısız ve yakışıklı bir veda.

Ertesi gün yeni bir yaş, yeni bir sayfa. Sen sindirmiş, sen dingin, sen hep yeni fikirlere gebe. Sen didişmelerden arınmış, geçmişiyle barışık ve hazır gelecek günlere. Korkusuz değil ama cesur, saf olmasa da iyimser, saldırganlıktan uzak fakat istekli, iradeli.

Bugününü de kutla istiyorum Güzel Kız, yarının heyecanlarına kapılmaya saatler kala.

Durala ve düşün istiyorum bir soluk.

Yürüdüğün yolu hatırla, depara kalktığın anlardaki adrenalin kokusunu, yüreğinin alıp başını gidişini mesela. Adımlarının ağırlaştığı zamanları da düşün, kim vardı yanında, kim tuttu elini, kim fısıldadı o iki büyülü kelimeyi kulağına? Dayanamam dediğin, tükendim sandığın zorlu dönemeçleri getir aklına. Nasıl, hangi sayede dirildin yeniden? Hangi ara ayaklandın, dizlerin nasıl derman buldu hiç hesapta yokken?

Yüzünü aydınlatan, yüreğinde çiçek açtıran anları anımsa Güzel Kız. Aşk mıydı seni coşturan, şefkat miydi gördüğün? Başarı mıydı, onurlandırılmak, alkışlanmak mıydı seni kanatlandıran? Paylaştın mı o mutluluğu? Senin için senden çok sevinenlerle miydin o dakika? Keyfinin saflığından döndü mü başın? “Biz bunun için varız herhalde” diye düşündün mü?

Bir gün olmadık bir anda bir şarkının sözleri işledi mi içine? Yabancı bildiğin sokaklar dillenip sırlarını paylaştılar mı seninle? Açlığını, susuzluğunu unutturan maceralar gelip buldu mu seni? Yaşamına onun dışına çıkıp alıcı gözüyle baktın mı uzaklardan?

Sabahları yüzünde güneşle uyanmayı sevdin mi? Kızarmış ekmek kokusuna tutunup doğruldun mu yataktan? Domateslerin kırmızısı yansıdı mı yanaklarına kahvaltı masasında? Beyaz peynire düşen simit susamına hayran hayran baktın mı? Sabah çayının ikindideki halinden dinç olduğunu gözlemledin mi sen de?

Bazı “de” lerin bitişik, bazılarının ayrı yazıldığını biliyorsun. Biliyorsun da, umurunda mı acaba? “De kalkınca anlam değişmiyorsa ayrı, yoksa bitişik” diye bir kural öğretmişler sana, bazen ezbere onu tekrarlıyorsun. “Sen de gitme!” diye içlenen insana bu kuralı nasıl açıklayacağını hiç düşünüyor musun?

Ölçüp biçtiğini biliyorum vermeden kararlarını. Kalıpları, kurguları da sil at isterim yolunu belirlerken. Herkesi mutlu edemezsin, sen seni mutlu edeni ara. Dilemekten korkma, olağanın dışına çıkmaktan da. Sürgüler, kilitler esir almasın hayallerini, sen yine geniş düşün, hava alsın hep düşlerin.

Gündelikteki güzelliği görmeyi sen öğretiyorsun bana. Keyfine sahip çık hep, monotonluğun hışmından koru onu. Sebepsiz hınca sıcacık bir gülümsemeyle karşılık veriyorsun ya bazen, nasıl yaman bir kudret o elindeki, onu asla bırakma!

Yaşam kırmızı halısını sermiş önüne, üstünde salınmanı bekliyor adeta. Acele etmeyeceksin, koşup düşmeyeceksin telaştan biliyorum. Bekleteceksin hatta hayatı biraz orada, öylece… Sabah uykularının tadına varacaksın önce aheste aheste, uzun uzun kahvaltı edeceksin o balkonda meyve ağaçlarının gölgesinde. Ege’nin tuzuna banacaksın kulaçlarını, arkadaş şamatası saracak sahili. Gül kokuları içinde asılacaksın bisikletin pedallarına limonata havalı akşamüstlerinde.

Güneş kızaracak batmadan. Sen gülümseyeceksin portakal rengi.

Brüksel, Temmuz 2014

İçindekini Söylemek

Hazalcım, Yeğenim, Yol Arkadaşım,

 

Diyorsun ki “grip oldum, hafta sonuna kadar iyileşmeye uğraşıyorum”

Yazmışsın ki “üstüne üstlük bir de yıllık yazılarımı tamamlamam lazım”

Derdin “kendini benim kadar iyi ifade edememek”

 

Hissetmiyorsan zor, anlıyorum

Bilmediğini tanımlayamaz insan, kaleme, dile dökemez

Yarım kalır, eksik kalır

Sahte tınısıyla boş boş çınlar kulakta

Telgraf misali kesik kesiktir

Kamçılasan da tövbe akmaz

 

Cümle cümleye bağlanmaz

Kelime kelimeyi kucaklamaz

Maya tutmaz

Bütünlük cıvık bir hamur misali

Yayılır, yapışmaz

Samimiyet fısıldamaz heceler

Ruha dokunmaz sesler

Sıcaklık kaçar, kovalanmaz

 

Hissediyorsan eğer

İçinde gördüğünü

Bulup çıkarmaktır meziyet

Madeni yeryüzüne taşımak misali

Angarya gibi değil ama

Hevesle, coşkuyla

Bilirsin işte, aşk gibi

Oya gibi işlemek sonra

Özenle, minnetle,

Şükreder gibi

 

Kabul ediyorum, işleme kısmı biraz yetenek

Ama madenden kaynaklanan zenginlik senin

O oracıkta duruyor ve gerçek

Gözünün içine bakmak

Farkına varmak kâfi

Gerisi açık ve net

Olmayacak iş değil

Herşeyin başı niyet

 

Armağanın candan olanı

En beceriksiz ambalaja sarılmış olsa da

Anlamlı

Karşımdakine “seni gördüm”

“Gördüğümü de çok sevdim”

Demenin kimseye yok bir zararı

 

Yürekten çıkıp gelen ses yine kalpte duyulur

En kelime fakiri

Hatta düşük tümce

Gerçekse, içtense

Alıcı kulağı bulur

Mucizeler olur sonra

Büyüklü küçüklü mucizeler olur

Bir kalbi aydınlatmanın zevki

Çok az başka uğraşta bulunur

 

Bana Sevgililer Günü’nde bir mesaj atmıştın geçen hafta

“Kalbin sadece iki kişilik olmadığı” üzerine

Bir yazıdan alıntıydı

Tanımadığın yaşlı kadına

Komşunun köpeğine

Eski sevgiline

Ve gizli hayranına

Gönlünde bir yer açmakla ilgiliydi

“Bana seni hatırlattı” yazmıştın altına

Beni çok duygulandırdın o an

“Seni duydum, yazdıklarının sırrını sanırım çözdüm”

Diye fısıldadın kulağıma

Harikaydın!

 

Hepimiz biraz kaybolmuşuz

Hepimiz kalabalıklar içinde her gün yalnız durmuşuz

Sesler, gürültüler içinde sağır olmuşuz

Koşmaktan yorulmuş

Durmayı hepten unutmuşuz

İletişim çağında dilsiziz

Teknolojinin kucağında ilkel bir sessizlikteyiz

 

Sık sık bakmayı unutma Hazalcım içindekine

İfade etmeyi ihmal etme gördüklerini

“Bir kalbi aydınlatmak” gibisi yok

Dokunmayı unutma sevdiklerine.

 balikli

 

Brüksel, Şubat 2014

Günaydın Güzel Kız

hazal

Sen yirmili yaşlarının tadına varmaya henüz başladın, ben sonbaharda yaşamımın kırk beş yılını arkamda bırakacağım. Seneye üniversiteden mezun olacaksın, “inanamıyorum!” diyorsun heyecanla bu konudan bahsederken. İnsan büyüdüğünü de, yaşlandığını da hiç bir zaman tam olarak algılayamıyor kanımca.

Koşuyor kişi, ona buna yetişeyim derdinde hep, “şu bitince soluk alacağım, bundan sonra kendimle kalacağım” diyor. Ne var ki akış kesilmiyor, zaman durmuyor, yaşamın onun için sakladığı aklı karalı sürprizlerin sonu bir türlü gelmiyor. Sen de biliyorsun artık: Bakıyorsun okulun son günü, bakıyorsun yaz sıcağında Ege sahilleri, bakıyorsun kapıyı çalmış, karşında diploma töreni…

Üstelik sende bambaşka bir bilinç var benim sen yaşlardayken tatmadığım. Farklı bir aymışlık hali, inanamadığım ama hayranlık duyduğum bir telaşsızlık! Alakalı alakasız sorular fışkırmıyor beyninden, sadece en önemli olanlarına cevap arıyorsun. Dinginsin ama enerjisiz değilsin, sabırlısın ama hayallerine sahip çıkışın çok kararlı, çok kendinden emin.

Biran önce harekete geçmek, bir sürü işi aynı anda ve kısa zamanda yaptığın için kendinle gururlanmak, hep önde ve görünebilir olmak için çabalamak yok senin kitabında. Önceliklerin belli, doğruların çizilmiş. Saklanmıyorsun, oynamıyorsun. Yalana, yaldıza harcanan zamana belki biraz acıyarak bakıyorsun.

Sen “bugün var, yarın yok” olanın fena halde farkındasın. Sen anın, keyfin, damak tadının, uzun ve derin uykunun yararının neyse ki farkındasın. Hayatın küçük zevklerini sarıp sarmalıyorsun, besleyip büyütüyorsun bilincinle. Onlar sana dolu dolu mutluluklar olarak geri geliyor. Yüzünün aydınlığı, gözünün ışığı bundan.

Her aile küçüğünü korumak, tehlikelerden uzak tutmak ister. Biz de sana kol kanat germek için çırpındık elbette ama önünde duramadığımız sellere kapıldık bazen. Yaşamın kimi zaman sağanak misali inen karanlık gerçeklerinden uzak tutamadık seni. Koruyamadık seni dilediğimiz gibi.

Sana gelince, erken yaşta sağlamlaşan karakterinle bize pek de yapılacak is bırakmadın aslında. Özgün kalkanlarını seçip kuşanıverdin kaşla göz arasında. Kurnaz ve akılcı taktikler geliştirdin yaşamla başa çıkmak için.

Hiç istemezdik biz ama kader seçti ve beraberce yaşadık: Sen çok ciddi hastalıkların pençesinde acı çekerken gözlemledin aile bireylerini. Zamansız ölümler gördün, zincirleme kayıplar yaşadın. Yetişkinlerin zayıflıklarına şahit oldun. Ayrılıkların getirdiği yürek acılarını tanıdın.

Boşanmalardan konuştuk seninle, tıkanan ilişkilerin çıkış yolları üstüne akıl yorduk. Aşk üstüne konuştuk, keder ve ölüm üstüne. O kerli ferli insanların beklenmedik acılar karşısında nasıl un ufak olduklarını izledin yaşıtların çizgi film seyrederken. Belki sorgulamayı öğrendin bu deneyimlerden, belki dünyayı çok da ciddiye almamayı.

Çok gözlemledin, az söyledin gibi geldi bana hep. Ama dediklerinde hep öğütülmüş, sindirilmiş ve en önemlisi özümlenmiş olanı sezdim. Sana kalan, seninle kalan çok senden bir güzellikti. Bazen ürktüm erken olgunluğundan, biraz da suçluluk duygusuyla, ama çoğu kez şapka çıkardım sana boğazımda düğümlenen sözcüklerimi kendime saklayarak.

Seni, yaşamla ve onun kahramanlarıyla ilişkini izledikçe her gün daha fazla hayran oluyorum sana. İnsanları okumak nedir biliyorsun. Kişilerin hiçbir zaman dile dökmedikleri ama gözlerinde bir çığlık misali taşıdıkları isteklerini ve ihtiyaçlarını fark edip onlara elinden gelen yardımı yapmayı biliyorsun. Bunu seçiyorsun. Hem de afişsiz, reklamsız, hiç gölge etmeden. İyi kalpli bir masal kahramanınınki kadar özenli bir dokunuşla, ama o insanların hayatlarında mucizeler yaratacak şekilde.

Geçmiş yılların sana yaşattıklarıyla bunca farkındalık kazanmış, dünyayı bu genç yaşında neredeyse çırılçıplak soymuş ve onun gözünün taa içine korkusuzlukla bakmışken, aynı anda nasıl olup da sapına kadar masum, sevecen, ve umut dolu olduğunu soruyorum kendime. Yanıtı bende değil bu sorunun, ama biliyorum ki öğreteceksin bana bir gün. Sözle değilse de eylemle.

Seneye Ağustos ayında İstanbul’da kutlayacağız mezuniyetini, bir sonraki doğum gününe denk gelen zamanlarda. Dört sene önce on sekiz yaşını aynı şehirde karşılayışımızı anımsayacağız. Ben sana gözlerindeki ışıltı için teşekkür edeceğim, yolumu kaybettiğim anlarda tükenmeyen bir umut ışığı sunduğu için bana. Sen muhtemelen “ne yesek?” diye düşünüyor olacaksın o sırada. İstanbul gülecek kahkahalarla!

Hazalcı’m, kendin kadar aydınlık ve sıcak bir ayın lider gününde doğmuşsun; ne mutlu, ne uyumlu bir tesadüf. Annene ve babana dünyanın bu en beklenmedik mucizesi için içtenlikle teşekkür ederim…

Brüksel, 1 Ağustos 2013