Aşk mı Özen mi?

İnsanoğlu aşk sever. İster ki, aklı başından alınsın, ayağı yerden kesilsin, dünya umurunda olmasın bir zaman. İster ki, bir çift göze baktığıyla doysun, iki saatlik uykuyla ışıldasın. Sebepsiz yere etrafına neşe ve bereket saçsın. 

 

İster ki, aşk baskın gibi sarsın da sağı solu, nereden geldiğini unutsun, nereye gittiğini sorgulamayı bıraksın. Sadece olsun. Neyse o olsun. 

 

İnsan ister ki, oradayken görülsün, değilken düşünülsün.  Seçilen, övülen, hararetle özlenen o olsun. Birisinin mutlak önceliği olsun.

 

Aşk güzel. Aşk deli. Koşulsuz, kuralsız ve kendiliğinden. Ne gelirken haber ediyor, ne terk ederken.

 

Aşkta özen çabasız, kendiliğinden. Bütün hücrelerimiz aynı kişiden beslenirken elbette ki o çağırınca gidiyor, o isteyince yapıyoruz. Onun hoşuna gideni biz de anında seviyoruz.

 

Aşk başa gelince seve seve ve aksi mümkün olmadığı için yaşanıyor. Yaşanırken de kayboluyor geçmiş, yarın belki tufan ama kimin umurunda? Tek zaman var; o da şimdiki zaman.  

 

Bu süreçteki varoluş deneyimi tamamen sıra dışı, mucizevi.  Bildik başka yaşamışlıklara benzemiyor hiç. Lakin aşkın soluğu kesiliverdiğinde birdenbire ve canice duruyor o akış. Neye uğradığımızı şaşırıyoruz.

 

Yeni bir karar anı şimdi; içimizdekiyle yüzleşme zamanı: Ya bitkin aşkımızın bitişini kabullenip sevgiyi bağrımıza basacağız.  Ya da ibreyi sıfırlayıp anında başka bir aşk peşinde koşmaya koyulacağız.

 

Aşk üstüne aşk seçen çok elbet.  Yerine koymak yerine, başlangıca dönmeyi yeğleyen. Ancak çoğumuz er ya da geç duruluyoruz.  Bir noktada birinde karar kılıp kampı orada kuruyoruz.

 

Diyeceksiniz ki nesi var sevginin? Akıllı, uslu ve saygıdeğer değil mi? Edepli, ölçülü ve güvenilir değil mi?  Koruyan, kollayan, yarı yolda bırakmayan o değil mi?

 

Haklısınız. Aşk uçurumsa, sevgi paraşüt. Aşk yamaç paraşütüyse, sevgi hızlı tren. Aşk yüksek tansiyonsa, sevgi nane limon. Aşk fişekse, sevgi ocak.

 

Bu haliyle sevgi bir yaşam boyu aşk ve tutku arasında sıkışıp kalmış bir ortanca kardeşi anımsatıyor bana. Büyüğünün gölgesinde kalıyor yıllarca, küçüğünün cazibesini kıskanıyor inceden.  Malum büyüğün destanını tarih belgelemiş.  Küçükse başlı başına bir olgu; düz yazıyı zorlar, şiiri deler geçer.

 

Sevgi onlar kadar iddialı değil evet, ama samimi. Sevgi durgun ve bilinçli. Sevgi düşünmüş, taşınmış, hazmetmiş. 

 

Yalnız laf aramızda, biraz hesapçı kendisi. Çok mu verdim diyor. Hep ben mi evet dedim diye sorguluyor ikide bir.  Kendi yaşadığını başkalarınınkiyle kıyaslıyor.  Ölçüp biçmeye dalıyor zamanla.

 

Sevgi tanımlıyor, tartıyor, değerlendiriyor. Geleceğe yansıtıyor, planlıyor. Özenle desteklenmeyen sevgi yaş almasına rağmen ne yapsa hep biraz eksik, biraz toy kalıyor.

 

Sevgi baki olsa da özensiz bırakıldığında dilsizleşiyor. Evcil, edilgen ve soluk bir kavrama dönüşüyor. Oracıkta duruyor ama hiçbir işe yaramıyor.

 

Hızın, acelenin ve aynı anda birçok işi halledebilme yetisinin günlük ekmeğimiz haline geldiği bir yaşam tarzında özen de ne yazık ki güme gidiyor bazen.  Dinamik dünyamızda geceden sabaha mantar gibi biten öncelikler arasında kenara itiliveriyor, bir türlü sırası gelmiyor bazen.  Nasılsa ceptedir diye garantiye alınmış sanılan sevgi de soluksuz kalıyor günün birinde.

 

Sevgi sessizleştikçe içinde saklı olan mesaj da karşı tarafa geçemiyor bir türlü. Hala umurumdasın, hala seninle doluyum diyoruz belki içimizden gece gündüz. Ne var ki o bilmiyor, çünkü ne satır aralarında işitiyor, ne de davranışlarda gözlemliyor o itinayı.

 

Sevgi dilsizleşince seven de sevilen de kendi karanlığına gömülüyor. İletişim teklediğinde aradaki bağ da gevşiyor.  Bizin tanımı gün be gün değişirken çok acımasız bir kimlik karmaşasında buluyoruz kendimizi.  Çiftin sınırı bireyinkini sınıyor.

 

Değer verdiğimiz ortak anılar netliklerini yitiriyorlar hafızamızda. Hakkıyla anımsayamamaktan korkuyoruz artık onları.  Bir zamanlarki halimiz öylesine uzak, öylesine yabancı.  Eski biz bir çekmecede unutulmuş ve artık tedavülden kalkmış bir banknot kadar yorgun. İşlevsiz, andan kopuk, beklentisiz. 

 

Bulanıklaşan, silinmeye yüz tutan anıların yerine yenilerini koyamıyoruz.  Ağırlıkları yok yenilerinin, tek boyutlular, duruşları donuk.  Eksiliyoruz haliyle.  Kirli kan bedende dolanıp duruyor. Arınamıyoruz bir türlü.

 

Zaman en iyi bildiği işi yapıyor o sırada; akıyor üstümüzden. Üstümüzü örtüyor o battal susmalar.  Dikkat edememe, görememe halimiz. Sahte öncelikler peşinde koşan müsveddemiz.  Tüm iyi niyetimize rağmen gömülüyoruz azar azar.

 

Uğruna savaşmadığımız için sönüyor sevgimiz. Özen göstermediğimiz için geçiyor son kullanma tarihimiz. Israrla tüketmeye devam ettikçe de adamakıllı zehirleniyoruz.

 

  

IMG_2324

 

Brüksel, Mayıs 2015

Alt geçit

Oflaya puflaya girdim o alt geçide.

Çöp ve sidik kokuyor burası. İçinden yürüyüp gitmek iki dakika bile sürmüyor tünelin, fakat koku muazzam keskin, aklınızı başınızdan alıyor, adınızı unutturuyor. Caddenin öteki tarafına çıktığınızda kararmışsınız sanki isten pisten, eskimişsiniz. Ve o koku kazınmış üstünüze. Ömür billah çıkmayacak sanırsınız.

Birkaç saat önce ofisimde o gün yazdığım kim bilir kaçıncı dokümanı mükemmelleştirmeye çalışıyordum. Bir anda durdum. Olur ya işte, bastı hayat: Uzaktaki hastamı düşündüm, yanında olamadığım. Yakındaki hastamı düşündüm, bir türlü derdine derman olamadığım. Yeri dolmayan boşlukları düşündüm, yenilerinin oluşmasından korkarak. Yasam koşmacasından küçük bir mola almak için emek emek yaptığım planları düşündüm, hani bir güzel tepe taklak olan.

IMG_2315 

Bıçak kemiğe dayandı o an.  Uğraşmaya da, savaşmaya da kalmadı gücüm.  Küçük penceremden görünen minnacık gökyüzü parçasına baktım pusulaya yol sorar gibi.  Samimi bir mavilik göz kırptı bana. Camı ardına kadar açıp havayı kokladım, çağırdı beni. Gittim.

Son dakika kararıyla dersi asan bir çocuk acelesiyle çıktım iş yerinden. Asansördeki ayna gözlerinin altı çökük dedi, haklıydı da.  Yüzüm sarı beyazdı, son iki haftadır delik deşik geçirdiğim gecelerin faturası haliyle.  Aynada yalan, sahtelik yoktu: Şıktım ama bezgindim. Bakımlıydım ama sönüktüm. Yaşadıklarıma şahitti yüzüm.

Oflaya puflaya girdim o alt geçide.  On beş merdiven indim önce.  Sidik kokusu evre evre işledi içime, sonra da bir pişmanlıktır sardı.  Yüz metre daha yürüyüp şerefimle yaya geçidinden geçmediğim için sövdüm kendime.

Geri adım atmamak gibi anlamsız bir huyum var. Çok çektiriyor bana hayat seçimlerimde. Aynısı oldu,  daldığım tünelde ilerledim. Kulağıma belli belirsiz sesler çalındı o ara. Yalnız değildim. 

Dört evsiz kamp kurmuştu alt geçitte. Biri asırlardır yıkanmamış bir battaniyeye sarılmış uyuyordu. Öteki bir köşede tek başına oturmuş, kendi kendine deşifre edemediğim bir konuşma yapıyordu. Kalan ikisi taş zemine çökmüş, sırtlarını taş duvara yaslamış sohbet ediyorlardı alçak sesle.

İnsan sokağın tanıdık karmaşasından kopup saniyeler içinde kendini böyle hiç de alışık olmadığı bir ortamda bulunca bocalıyor.  Tünelde kimse olmasa burnumu tıkayıp hızlı adımlarla kat edeceğim bu geçitte bir anda vicdanımla baş başa kalıyorum. Hızla ilerlemek o insanlara küfretmek gibi geliyor.

Siz dayanırsınız, çünkü alışıksınız. Ben koşuyorum çünkü bana göre değil bu koku. Şu görüntüme bakın, saçıma, başıma, tozsuz yüksek ökçelerime bakın. Olmaz, yapamam. Benlik değil bu ortam.

Normal diye tanımlayabileceğim bir hızla ve yüzümde nötr bir maskeyle ilerlersem bu geçitteki insanlık sınavını geçerim sanıyorum. Biraz dişimi sıkacağım, hepsi bu. Hafif dalgın ve düşünceli bir hava da takınabilirsem, kimsenin burnu kanamadan sıyrılacağım bu zor durumdan.

Evsizleri yok saymak değil niyetim. Gözlerine bakarsam eksiklikleri, sefaletleri ispatlanacak sanki. Belgelenecek durumları. Altına mühür, üstüne imza. İstemiyorum. Hem cesaretim yok bu dramın gözünün içine bakmaya, hem de onları utandırmaktan korkuyorum.
“Bonjour Madame!”

İrkiliyorum. Zıplamış bile olabilirim. Gerçek miydi bu selam, ben mi uydurdum?

Sesin geldiği yöne çevirince bakışlarımı sohbet eden iki evsizden biriyle göz göze geliyoruz.

IMG_2322 

Takılma, alay, rahatsızlık verip güç gösterme isteği yok bakışlarında.  Hırçınlık ve öfke yok. Niye hayat sana güzel de bana cehennem sorgusu yok.  Ben yaşlarda bu adam. Bakışları sıcaklık ve incelik dolu; sesi komşumun sesi, tonlaması ağabeyimin.

Ben de onu selamlıyorum becerebildiğim kadar üretebildiğim bir gülümsemeyle. Aklımdan eşitlik üstüne bir sürü söz geçiyor. Kulağa güzel, akla şu anda tamamen anlamsız gelen.

Kısacık bir an tünel kokmuyor gibi, o günlerdir sokaklarda yatmamış gibi, benim zorlama normalliğim onun gururuna batmamış gibi gülümsüyoruz göz göze.  Samimiyetle.  Birbirimizi önyargısız bir cesaretle okumak belki haysiyet dedikleri.

Kırklı yaşlarda iki insanız. Birimiz kadın, diğeri erkek. Hayat üstümüzden çokça akmış. Arada deli sevmişiz. Arada fena göçmüşüz. Şimdi de işte bulunduğumuz yerdeyiz. Uzunu da kısası da bundan ibaret.

Adamları arkamda birikip tünelin çıkışındaki merdivenlere doğru yöneldiğimde derin bir nefes alsam mı versem mi bilemiyorum. Koku aynı koku. Hala burnumu oyuyor. Hala bir an önce çıkmak istiyorum bu geçitten.

Alçacık güzel bir ses bir şarkı mırıldanmaya başlıyor o an: Ne kadar güzel olduğunun farkında mısın?

Beni selamlayan adama ait olduğuna eminim bu sesin. Adım kadar eminim.  Cesaretimin sınırları dönüp bakmama engel. Sırtım dönükken de gülümsediğimi hissettiğine inanmakla yetiniyorum.

Hayatta belanın da, nasibin de nereden gelebileceği asla belli olmuyor.  Tutkumuz sonumuz oluyor bazen.  En yakınımızdaki en derinden vuruyor isterse.  En değmeyecek insana hıncımızdan çirkinleşiyoruz kendimize rağmen.

Toyluğumuza işaret eden bilgeler değil her zaman. Şansımıza şükrettirenler riskten anlayanlar değil çoğu kez.  Güzelliğimizi hatırlatanlar illa aşıklar değil.

 

Brüksel,  Mayıs 2015

 

Nergis

Sessiz gecede

Bir soluk

Bir umut

Biraz bekle

Bütün gün senden kaçanı

Midene sancı olup

İki büklüm yapanı

Israrla saklanıp

Meydana çıkmayanı

Bekle…


El ayak çekildiğinde

Uykuları derinleştiğinde

Dudak kenarına

Takılı eğri bir gülümseme

Ve içinin durmadan

Tekrarladığı dizelerle

Bekle:

“Gel, gelme

Sev, sevme…”

  

  

Bugün akşamüstü

Gördün mü bilmem

Yolunu şaşırmış bir ay

Beliriverdi masmavi gökte

Dalgın

Ak

Ve narindi

Kıpırdandı rahatsız

Davete erken varmış bir konuk misali


Çağrılmadan geleni anımsattı sana

Hayatına destursuz dalanı

Bozanı, dağıtanı

Baştan çıkartanı…

Kaybolmuşu anımsattı sana

Kargaşada boğulmuşu

Kimliğini kavurmuşu

Yola çıktığını unutmuşu…


Öğle saatinde bugün

Azgın bahçelerin sokağında

Bahar önde sen arkada

Gidiyordunuz ya işte

Koşsan da

Yetişemiyordun hızına

Oysa çok tanıdıktı

Bu koşulsuz güneş, özlediğin

Bu esinti davetkar

Buram buram umut

Basbayağı gerçek

Hakimiyeti yeşilin

Ucunda, kenarında

Oya oya çiçek


Tam da o anda

Göz göze gelmiştiniz

O çekik gözlü

Küçük kız çocuğuyla

Işığını kucaklamıştın hani hemen

Saflığına banmıştın kuruntularını

Tam yanından geçip gidecekken sen

Bekle diye atılmıştı ufaklık

Desenli elbisesinden koparıp

Birkaç nergis dikivermişti avcuna

Ellerin bereket oldu

Yüzünde minnet

İçine dolan beyaz kiraz kokusu…


Sessiz gecede

Bir soluk

Bir umut

Biraz bekle

Geleni buyur et

Gelmeyeni silme…

Hafızanı koy cebine

Unutma, sakla

Eteklerine yapıştığınla

Uçan balonlara takılı hayallerini

Göklerden indir 

Aklına kazı bir bir hepsini

Katık et günlük ekmeğine…


El ayak çekildiğinde

Uykuları derinleştiğinde

Dudak kenarına

Takılı gerçek bir gülümseme

Ve içinin durmadan

Tekrarladığı dizelerle

Bekle:

“Gel, gelme

Sev, sevme…”



Brüksel, Mayıs 2015

Bulutlu havalardaki gelincikler…

Image

bulutulu gelincikler

Sade gözlerini gördüm rüyamda

Sesini duymadım

Ürkekti bakışların

Belli korkular sızmış yüreğine

Uğursuz evhamlar

Bin bir ihtimalden geçmiş aklın

Tık nefes kalmışsın sorgulardan…

 

Kendi dilinle dedin zahir:

Düşüncelerim zelzele

Lokmalarım

Çakıl taşları boğazımda

Kendi dilinle dedin bana:

Umutlarım kırpık

Akşamlarım ağır…

Yaşam bazen tankla, tüfekle

Geliyor üstüne

Barış gönüllüsünün

Şiiri yürek

Kavgası kahır…

 

Güzel insan

Veren insan

Bazen kendini en son

Düşünen insan

Güzel insan

İnce insan

Yayılmayan

Kaplamayan

Zaman çalmayan

Aşk çalmayan…

 

Güzel insan

Çokluk en tek insan

Şelalesi gürlerken

Kovası dolmayan

Güzel insan

Arada kaynayan

Hayranı bol

Avutanı olmayan…

 

Varsay ki gülüm

Karşı karşıyayız şu an

Bak buradayım, hep bildiğin gibi

Koy sen o tasaları kalem kalem üstüme

Gözyaşlarını akıt omuzlarımdan aşağı

Sorularını kirazlara fısılda

Tak kulaklarıma

Tıkıştır korkularını ceplerime

Çırpıntılarını göm kalbime

 

Sen benim denizimi al şimdi

Doyasıya serinle

Mavimden ve yeşilimden iç

Ferahla

Bulutlu havalardaki gelincikleri hatırla

Ve yeniden aşık ol umuda…

 

Bitecek bu, söz!

Bitecek bu, az sabır!

Sonra?

Sonra sahildeyiz…

 

Courcelles sur Vesle- Brüksel, Mayıs 2015

 

Ruh eşim

 

 

Şehir zor kavuştu 

Mavi göğüne

Bırakası yok

Saat ilerledi

Akşam telaşsız

İnesi yok…


Kaç yazar oturdu

Yıllar içinde

Şimdi oturduğum sandalyede

Bulaşıcı mıdır ilham

Keşke gelse, işgal etse!


Kimlerle buracıktan

Aynı bakış açısından baktım

Şu bulvar önümde akan işlek

Şu kilise yüzyılları izlemiş geçerken

Ağaçlar kesilip atılmamış

Binalar yıkılıp çirkin doğmamış

Şehir?

Şehir hiç yorulmamış…


Şehir

Beslemiş insanını

Esin olmuş

Tepki tutmuş

Koynunda karıştırmış

Yüreğinde kaynatmış

Beşik misali avutmuş…


İnsan insana bulaşmış

Gönül akla dolanmış

Fakir anlatmış

Bilge yazmış…

Öfkeyi görmüş şehir

İnsanları esmiş gürlemiş

Fikirler çarpışmış

Gençler kükremiş…


Sevdayı tatmış şehir

Sonra baştan yazmış

Nehir kıyısı

Ara sokak

Park bahçe

Kızarmışlar zevkten

Bir olmuşlar

Ayıpsız

Yeminsiz

Bugünlük

Sonsuz…


Şehir yoldaş olmuş yalnıza

Sahne kurmuş

Cümbür cemaat coşana

Dinleyene anlatmış

Kaçanı saklamış

Sarsmış cahili

Kibirliyi sınamış

Tesadüflerle çağırmış aşkı

Akışa bırakabilen

Yaşamış…


Şehir yirmi senelik dostum

Hem ilk görüşte aşk

Hem keşifle muhabbet

Şehir kendimi emanet ettiğim

Yerime karar vermesine izin verdiğim

Şehir iç sesim, dipdiri isteklerim

Şehir yüreğim, çıplak

Şehir dizelerim, uzaktan sevdiklerim

Şehir

Ruh eşim…

 

Paris, Mayıs 2015

Senin değil gayrı…


Söz ağızdan çıktı

Mektup yerine ulaştı

Fotoğrafını aldı

O bakış sen kokuyor!


Hasret dürttü kolunu

Parmakları sensiz

Parmakları hasret

Yüzünde dolaştı…

 

Söz ağızdan çıktı

Mektup yerine ulaştı

Senden kopan

Senin değil gayrı

Gizlin saklın

Aldın verdin

Alıcının insafında itirafın

İki dudağının arasındasın…

 

Seslenişlerin

Sevgi sözcüklerin

Göndermeler

Hepsi kişiye özel

Hepsi aranızda

İnce ince düşünmüş

Sıra sıra dizmişsin cümleleri

Bir gelincik demeti gibi ürkek

Sunmuşsun gönlündekini

Başkasına değil

Ona anlatmışsın…

 

Satır araların onun hayalleri

Çocukluğun avucunda

Gençliğin acemiliğine yaslanmış

Diyemediklerin ezberi

Tonlamanı sökmüş

Sıfatlarını soymuş

Okuyor işte gönlünü

Sözcüklerin evecen

Sözcüklerin yüklü

Sözcüklerin başıbozuk aşk

Okuyor…

 

Söz ağzından çıktı

Mektup yerine ulaştı

Senden kopan

Senin değil gayrı

İster cümle aleme duyurur aşkını

İster kendine saklar 

Mektubu yakar atar

Kıyamaz resmine

İki yaprak arasına sarıp

Eski bir defterin koynunda saklar


O seçer

O yapar

Bazen haberin olur

Bazen hiç bilmezsin

Bir kızıl şafakta aklından geçer

Anısı yakar, çimdikler

Belki pişman olursun yazdıklarına

Belki uzaklaşmıştır kelimeler

Renksizleşmiştir hisler…

 

Çok özeldi oysa aranızdaki

İki kişilikti paylaşılan

Seyircilik değil

Fısıltı olsun götürmez bu sır

Kıyamadıklarınız sizi kırdı…

Çok, çok önceydi diyeceksin

Olan oldu artık

Doğru, olan oldu

Şimdi

Sımsıkı susmak zamanı…

 

Çok özeldi o aranızdaki

Yaşanılanın yumağı

Düşlerin kıymığı

Yutkunuş,

Sade

Kaç yürek hoplaması

Kaç uykusuz gece

Köprüler yakılası

Ayrılık telvede…

 

Söz ağızdan çıktı

Mektup yerine ulaştı

Senden kopan

Senin değil gayrı

Bilmiyorum neredesin şu an

Yüreğin kaç kat

Gülüşün şen mi

Yorgun mu yoksa kırgın mı hafızan?

 

Senden kopanı yeniden

Senin yapasım var

Korkma, dile dökülmedin hiç

Derinlerinde gizliydin


Sırlarıyla göçüyor insanlar…



Brüksel, Mayıs 2015

 

Şükret!

image

Sessizliğin benim bilmediğim bilgelikte

Devinimlerin huzur

Körpe yüreğinin sarsıcı cesareti

Gecikmiş uyanışıma dokunan

Bu aile sen odaklı

Bu gülen yüzler yansıman…

 

Keşke daha çok güvensen kendine

Gücünün, cazibenin

Tadına varsan

Sen filizlenme mücadelende

Kendini paralıyorsun

Hatta içerliyorsun

Gösterme engelliyim diye kıvranıp

Gerçekte

Sevginle

Okşuyorsun…

Kollarını kıpırdatmadan

Kucaklıyorsun…

 

Yeniden on sekiz olası geliyor insanın

Acemi aşık

Hayal avcısı

Ve Süperman!

Yıkıp yeniden yapasım geliyor şu an

Asi

Korkusuz

İnadına kahraman!

 

Görmediğim ülkelerin büyüsü var sende

Nasıl anlatsam bilmem;

Oldum olası kalbim

Yeni yolculuklara hasret

Rüyalarım

Tanışmadığım sokakları özler

Şimdi buracıkta

Olduğumuz yerde

Serseri ruhumu yüklendiğinle

Özge

Ücra

Kıtalara

Uçuruyorsun…

 

Henüz keşfetmediğim kitapların sırları gizli sende

Usulca oku beni der gibi sesin

Hoyratça çevirme yapraklarımı

Doludizgin koşma cümlelerimin üstünde

Çiğneme virgüllerimi

Soluklan ve düşün ünlemlerimde…

Tadına vararak gezin bu sayfalarda

Yer yutar gibi değil

Dans edercesine;

Teslim ol gerektiğinde

Yönlendir an geldiğinde

Okudukça doy

Tüketme,

Tükenme

Yaprak yaprak yeşil ol

Çiçek açmadan bir an dur

Bekle

Şükret!

 

Brüksel, Mayıs 2015

 

Hoşgeldin 

Hoşgeldin

IMG_2375-1

 

Yürek ürkek

Sarılan iki gövde

Er geç tek

Yalnızlık izinde

Bu gece gelmeyecek

 

Yükünü bırak eşikte

Geç içeri

Sokul ahaliye

Yaşadıklarına inat

En kralından bir dilek tut,

Olacak farz et!

 

Geldiğin yeri de

Gitmek istediğini de

Yay şu haritanın üstüne

Rulo yap topunu

Kaldır

Koy kenara

Bu gecelik unut…

 

Açıldı artık kapı

Kuruldu sofra

Yaprak sarmasının

Dili olsa da anlatsa…

Diye fısıldadı dereotlu bakla

Sarımsaklı yoğurda

Barbunya sessiz

Ve maydanozundan ırak

Göz kırptı masaya oturan yolcuya

Limon en sarı sesiyle fısıldadı

Sirke keskindi

Lafını sakınmadı

Niyeyse yakmadı sözleri

Yaşanmışlığına sarıldı

Sulandınız bir iki damla

Az biraz hırçın

Çokça kabullenmiş…

 

Marullar çıtırdadılar ağızda

Kiraz domatese

Bayramlıklarını gitmişsin diye takıldı

Çıtır salatalık

Zeytinyağı sızdığıyla gevşetti

Tuz bağladı

Biber seslendirdi

 

Kalecik’ten gelen kırmızıda

Dostların el emeği vardı

Bir de samimi selamı

Şarap durduk yerde

Tomurcuk tomurcuk açtı

Yudumlar seslendi

Geçmiş hiç unutmadıklarımızla geldi

Masanın etrafı doldu taştı

Kalabalıklaştık…

 

Bir karpuz kesildi kırmızı

Kütür kütür etti ağızda

Bir çanak kırdık

Hayırlara yorduk…

Mahzun kalmasın diye

Çevrilmiş kahve fincanları

Telveleri sorguladı

Acemi falcı

Okudu üfledi

Çivi gibi

Kabaran yürekleri…

İpe dizilmiş müjdeleri

Şahlanan atlara bindirdi

Kuruntular çökerken dibe

Dolunay doğdu haneye

Ay diline sağlık dediler

Hemen yıka ki çıksın!

 

Göz göze dokundu bu gece

Yürekler bir

Geçmişimiz ortak

Kayıplarımız bir

Gündelik

Arada

Ödünç alsa da ilgimizi

Kimliklerimiz kardeş bizim

Makamlarımız bir

 

Yum gözlerini şimdi

Bir gecelik olsun

Durulsun dalgaların

En kralından bir dilek tut

Sonra seslen ki gelsin

Uykuyu çağır…

Unut geldiğin yeri

Gitmek istediklerini de

Bu gece sözüm söz:

Yalnızlık izinde

 

Evine hoşgeldin küçüğüm…

 

 

Ankara-Brüksel, Mayıs 2015