Taş

Yazamadım epeydir sana. Düşünmediğimden değil bilirsin. Solumak kadar bendendir seni gezdirmek kendimle beraber.

Lafın gelişi de değil ha o gezdirmek. Paris’teydik önce, bir ay kadar oldu. Senin belki haberin bile yok.

Ayaz fakat güneşli bir Pazar sabahıydı. Epey de yürümüştüm açı açına erken saatinde beni tutsak alan şehrin. Madame sokağında bir kafenin terasını gözüme kestirdim.

Yerleştim bir masaya. Garson çocuk koştu geldi. Kahvemi söyledim reçelli ekmek yanında. Siparişi alırken gözlerime bir övgü yazdı ayaküstü. Aldım kabul ettim.

Gazetemi açtım önüme. Geçirdiğim haftayı da gelecek zamanı da rafa kaldırdım. Yalnız rüzgar harbi esiyor. Üşüdüm başta az ama belli etmedim. Bilirsin satır aralarında olmayı severim.

Karşı köşedeki fırına ekmek almaya gelenlere bakıyorum ara ara. Bayram telaşı havası ne güzel o sabah açlığının. Belki işimiz gücümüz önce doymak, sonra yola devam etmek.

Baktım köşede gençten bir çocuk tezgah açmış. Kafede oturanlara gazete satıyor. Kalın eldivenler giymiş ve kulaklarını kapatan komik bir şapka. Muhtemelen üniversite öğrencisi diyorum. O gazetelerde yazılan bütün haberleri daha dün gece okumuş da hazmetmiş gibi bir hali var.

Burnu kıpkırmızı olmuş yalnız. Sıska da bir çocuk, incecik bacaklı. Telefonuna bakıyor sık sık. Beklediği mesaj gelince gözlerini önce kısıp sonra ışıldatmasına tanık oluyorum. Aşk bulaşıcı sevdiğim, ben bunu artık biliyorum.

Garson kız (çocuktan belki on yaş büyük) bir kahve ikram edeyim sana, üşüdün diyor ona. Fransız kadınlarının bu doğal çapkınlığını kopyalamak mümkün değil sanıyorum. Yoksa inan öğrenmeyi çok istiyorum.

Sevinirim diyor çocuk. Ne kadar düşüncelisin. Büyük boy mu istersin, yoksa sert bir espresso mu diyor kadın. Misafirimsin diyor yani, öylesine sormadım, umursuyorum seni.

Çocuk hafif şaşkın (lakin keyifli) büyüğünden o zaman diyor, oldukça üşüdüm. Bir filmde olsa bu sahne hangi müzik çalardı arka planda diye düşünüyorum o anda. Bir tiyatro oyununda olsa – havada sadece taze ekmek kokusu.

İki saat geçti aradan. Uzun zamandır ilk kez bir gazeteyi baştan sona okumayı başardım. Ne dinlendiriciymiş bunu yapabilmek. Kızdım kendime; ben bunu nasıl unuttum.

Rüzgar yoluna gitmeye karar verdi o sıra. Hava da mevsime ters köşe yapıp yumuşadı. Terastaki ısıtıcıları kapatıyor çalışanlar biz müşterilerin de onayıyla. Tepemizdeki tente açılıyor iyice ki vursun yüzümüze güneş.

Saatime bakıyorum. Yavaştan kalkmam lazım, öğleden sonra bir oyun göreceğim. Pazar 15:00 seansına emekliler geliyor bazen gruplar halinde. Tayyörler, kravatlar ve takım elbiseler dolduruyor salonu. Gözlük, fular ve baston yoğunluğu. Sevimli buluyorum bu deneyimi ve öğretici.

Tiyatro yolunda gökyüzünün mavisine değiyor gözüm. Dar bir sokaktan geçiyorum. İki yanımda dost binalar. Beni ben yapan şehir.

Köşedeki çiçekçi dükkanın önünü yıkıyor. Saksılar coşasım var diyen fidelere şimdilik yataklık ettiklerinin bilincinde. Ben de aşka doymayacağımın.

Ayaklarım yolu biliyor. Gözlerimi yumdum. Yüzümde güneşle yürüyorum öyle bir süre. Gülümsediğimi söylememe gerek yok herhalde. Bildin sen.

O tek güneşin dokunduğu bir sürü taşı düşündüm o an. Ve Ara Güler’in fotoğrafını. Bak gösteriyorum sana aşağıda.

Korkma – unutmana da izin vermem.

Not: Sonra Porto’ya gittik – anlatacağım az bekle…

 

Paris-İstanbul, Mart 2019