Sokağın (bir) Anlamı (olmalı)

ikincisokak

Ben TED Ankara Koleji’nde öğrenciyken okul Kurtuluş Parkı’na komşu olan eski mekanındaydı hala.  Kızılay yönünden Cebeci tarafına giderken Lise kısmı sağınızda kalırdı, İlk ve Orta öğretime ayrılan binalar da solda.  Özellikle öğrencilerin güvenliği gözönüne alınarak yapılmış bir altgeçidimiz vardı,  çok sevimli bulmasak da kullanırdık öğretmenlerin hemen hergün tekrarlanan uyarılarına kulak vererek.

Bu altgeçitte yaşlı bir amca kurşun kalem satardı hemen hergün.  Bazen tünelin içinde, bazen merdivenlerinde konuşlanmış olurdu. Portatif bir minik sandalyesi vardı doğru anımsıyorsam.  Önünde bir dizi kalem.  Gözleri yarı kapalıydı, kör değilse de çok az görüyordu sanırım.

Küçüklere yetişkinler hep olduklarından yaşlı görünür malum.  O yüzden ben çocuk hafızama güvenirsem, size adam yetmişlikti diyeceğim ama aslında belki de sadece ellilerindeydi.  Ağarmış bir sakalı vardı, çehresi güleçti.

Bağırmaz, ilgi çekmeye çalışmaz, öylece otururdu sadece.  Çok merak ederdim hikayesini ama o zamanlar yabancılarla konuşmak konusunda şimdiki cesaretime sahip değildim.  Önünden gelip geçerken kaçamak bir bakış fırlatırdım ondan yana, durumunda bir değişiklik var mı diye kontrol ederdim.  Geçen günlerde görüntüsü pek değişmedi, ne tezgahı büyüdü, ne de kalem çeşitlerinde bir çoğalma oldu.

Zamanla onu evde bizimle yaşayan dedemle özdeştirdiğimi fark ettim.  Babamın yüz yaşını devirmiş dinç babası bir süredir Meşrutiyet Caddesi’ndeki dairemizde bizimle yaşıyordu.  Arada halalarıma gider, bir süre kızlarında kalırdı ama benim için asıl oyunculardandı; çekirdek ailemizin önemli bir ferdiydi.

Muhtemelen de bu yüzden kafamda tonton dedelerin yeri torunlarının yanıydı.  Aynı nedenden dolayı da kalem satan amcanın yaşına ve görmeyen gözlerine rağmen neden tüm günü bir sokak tezgahının başında geçirdiğini, neden kimselerin ona sahip çıkmadığını çok merak ediyordum.

Sonra nasıl gelip gidiyordu acaba “işe”?  Torunları elinden tutup getiriyorlar, sonra birlikte uygun bir yer seçip yerleştiriyorlar mıydı onu?  Akşam saatlerinde gelip alıyorlar mıydı? Sahi, kaç saat çalışıyordu günde? Acıkınca ne yiyordu, sıkışınca ne yapıyordu, nereye gidiyordu tek başına?

Etrafta onca cicili bicili seçenek sunan kırtasiye varken Kolej çocuklarına gösterişsiz kurşun kalem satmak gerçekten mümkün müydü bu arada? Ama satmasa niye gelsin ki hergün buralara?  O durumda başka bir mahalleye taşımayı düşünmez mi insan seyyar dükkanını?

Kafamda bu sorularla okula gittim geldim aylarca, amcaya tek söz de edemedim utangaçlığımdan.  İşin garibi aynı çekingenlikten çok istediğim halde kalem bile satın alamadım ondan.  Öyle içleniyordum ki haline, konuşmaya başlasam hıçkırıklara boğulacağımı düşünüyordum.  Sustum ben de senelerce.

Geceleri uyumadan önce onun için dua ederdim.  Çok uykum olduğu için sızdığım akşamların sabahında büyük bir vicdan azabıyla uyanır – dedemin kaza namazlarını anımsayıp- akşam ihmal ettiğim görevimi yerine getirirdim aceleyle. Yaşlı amcanın rahat bir yaşama kavuşması için dilekler tutardım.

Zamanla sokaklarda başka insanlar da gözüme çarpmaya başladı.  Çocukları kucaklarında dilenenler vardı,  kağıt mendil satanlar, sakatlar vardı aralarında, kopuk bacaklar gördüm, birbaşına kalmış kollar.  Devinimleri ağırlaşmış gençler gözüme çarptı, hepten yorgun yaşlılar, gözyaşları yüzlerinde kurumuş bebekler.

Bu insanlar üstüne de düşünmeye başladım.  Nereden gelip nereye gidiyorlardı, nasıldı acaba hikayeleri?  Daha birkaç ay öncesine kadar bizimki gibi bir hayat sürerken biranda sokağa sürüklenenler var mıydı aralarında?  Veya aslında varlıklı olup da duygu sömürüsü ya da eksantrik takılmak adına bu yola başkoyanlanlar? Araştırma yapan gazeteciler, deneysel edebiyat meraklıları, sivil polisler?

“Diğerleri”nin de tepkilerini inceledim aynı zamanda.  Sokak insanına çöp gözüyle bakan ve tiksintisini ifade etmekten çekinmeyenleri gördüm.  Onlara ahlak ve hayat dersi vermek adına “çok şükür gençsin, elin ayağın tutuyor, utanmıyor musun sokak ortasında dilenmeye?” diye nutuk çekenleri işittim.  Bu insanlar sanki göze görünmez ve kelamları kulakla işitilmezmiş gibi davrananları, onların varlığını yok sayanları inceledim hep merakla.

Çocuk halim akşam dualarıma eklenecekler listesine ekledi de ekledi bu insanları.  Tanrı kimden bahsettiğimi iyice anlasın diye de detaylı tarif ederdim herbirini; adlarını bilmediğim için onları gördüğüm noktalar ve görünüşleriyle ilgili gözlemlerimi katardım iyi niyetli dileklerime:

“Tanrım, bizim okulun algeçitinde kalem satan kör amcaya, Sakarya Caddesi’nde iki çocuğuyla gördüğüm ağlamaklı teyzeye,  Kuğulu Pasaj’ın önünde dilenen tek kollu gence lütfen acilen yarım et, onları sokaklardan kurtar, karşılarına güzel insanlar çıkar, onları yeniden sevdikleriyle buluştur…”

Aylar ayları kovalarken listem uzadıkça uzadı, dolayısıyla gece yatmadan önce ettiğim dualar da.  Ne çok insan vardı sokaklarda yardıma, bakıma, ilgiye muhtaç.  Nasıl başa çıkacaktım ben hepsinin durumuyla?

Elimdeki dosya bu derece kalınlaşınca, arada birini unutacağıma dair korkum da şiddetlenmeye başladı adamakıllı.  Yine o dönemde farkına vardım ki, ailem ve yakın çevremde de fena halde desteğe ihtiyacı olanlar var.  Tabiiki tamamen başka bir kategoriydi bu, ama bu insanların da halleri hal değildi.  Sokaktakileri tek tek sayarken evdekileri topyekun geçiştiremezdim.

Onlu yaşlarımı ortalamaya hazırlanırken, sokak ve hayat bilgimin belli bir aymışlığa ulaştığı noktada yakarışlarımda özlü ve şifreli bir anlatım kullanmakta karar kıldım: “Tanrım, sen yardıma ihtiyacı olanlara destek çık lütfen! Kimlerden bahsettiğimi biliyorsun… Senin tanıyıp benim görmediklerim de var aralarında.  Ben de artık bunu biliyorum.”

*    *    *    *

Dün metroyla işe giderken yolculardan biri önce dikkat çekmek adına genzini gürültüyle temizleyip hemen ardından da şimdiye kadar defalarca işittiğim bir nutku kim bilir kaçıncı kez çekmeye koyuldu.  Şu kadar zamandır evsiz ve işsiz yaşadığını, sokaklarda yatıp kalktığını, dinleyenlere verdiği huzursuzluktan dolayı özür dilerken küçük bir yardımda bulunmak isteyen olursa seve seve kabul edeceğini duyurdu hepimize.

Bakışları sabit bir noktaya dikilmişti. Sesinde ne iniş çıkış, ne de bir duygu yansıması vardı.  Son cümleye noktayı koyduğu anda da koridorda ilerleyip birkaç kuruş yardım yapanların uzattığı bozuk paraları aceleyle topladı.

Zamanlaması öylesine mükemmeldi ki, bu vagonun hesabını kestiği sırada metro sert bir frenle ilk durağına erişti.  Kapılar açıldığı anda platforma attı kendini.  Sonraki vagona geçecekti şimdi,  buradan binen yeni yolcu potansiyeliyle birlikte.

Günde kaç metro değiştirdiğini, kaç istasyondan geçtiğini düşünüyor insan ister istemez.  Kaç saat bu tiradı sürdürür acaba?  Her gün bu işle mi meşguldür?  Belki “yeter bu kadar cep harçlığı şimdilik bana” dediği noktada durur, stoklar suyunu çekince yeniden dalar yeraltı dünyasına.

Metro bileti satın alır mı ki?  Almaz değil mi? Kaçak bindiğini bilir ve anlayış mı gösterirler sizce güvenlik görevlileri?  Orada bilmediğimiz bir sistem var mıdır, adı konulmamış kurallar?  Belki de sadece o kaçar, diğerleri kovalar.

Hepsinin ötesinde, neler hisseder bir insan ta içinde, günde birçok kez evsiz barksız olduğu gerçeğini (ya da masalını) yüksek sesle tekrarladığında çevresindekilere?

*    *    *    *

Brüksel’in iki ana arterinin kesiştiği işlek bir dört yol ağzında kırmızı ışıkta durduk.  Öndeki yolcu koltuğundayım.  Mehmet Erdem’in CDsinden arabanın içine yayılan ritimle hareket ediyor sağ elimin parmakları.  En az onun kadar inançlı bir tonda ben de “olmalı olmalı” diye mırıldanıyorum. “Yaşamın bir anlamı olmalı…”

Dilimde şarkının çok sezdiğim sözleri, aklımda birbiriyle alakalı alakasız bir alay düşünce, pencereden dışarı bakıyorum öylece.  Görüp görmemeye sonra karar vereceğim.  Hodri meydan dünya, çek bakalım dikkatimi çekebilirsen.

Sol tarafta bir hareketlenme olunca bakışlarımı gayrı ihtiyari o yöne çeviriyorum.  Kot, tişört, lastik ayakkabı üçlemesinde giyinmiş genç bir kız ve yanında yine o yaşlarda bir genç adam çevik adımlarla atıyorlar kendilerini yolun ortasına.  Arkalarından akan trafikle biz bekleşen arabalar arasındaki boşlukta hiç yoktan bir sahne var edip akrobatik bir gösteriye girişiyorlar hemen oracıkta.

Bocalıyorum önce.  Malum Türkiye’de trafik tıkandığı anda peydahlanan ve pet şişede soğuk su, taze çıtır simit, hatta kırmızı gül satanlara alışkınız. Oysa Brüksel’de olsa olsa arabanızın camını silip üç beş kuruş kazanmayı amaçlayanlar çıkar karşınıza.  Bezleri, fırçaları da çok temiz görünmez gözünüze, yeni de yıkattıysanız arabanızı pek dokunsunlar istemezsiniz.

Ancak genelde öyle de agresif ısrarcı olurlar ki bu insanlar hizmet istemediğinizi edebinizle anlatmanız neredeyse imkansızlaşır.  Ya arabanızı hareket ettirmeniz ya da sileceklerinizi çalıştırmanız gerekir mesajınızı duyulabilir hale getirmek için.  Her seferinde aman yok yere bir kaza çıkmasın diye endişe edersiniz.

Şimdiki olay çok farklı oysaki.  Gençliğin çapkın hayat enerjisi ve esir edici iyimserliğiyle dolu bu çift zevk ve içtenlikle sergiliyorlar gösterilerini.  Defalarca prova edilmiş kusursuz dönüşler, yaman taklalar birbirini kovalıyor.  Kah ellerinin üstünde dünyaya tersten bakıyorlar, kah yeniden ayaktalar.

On beş yirmi saniye kadar sonra final anında çift elele selamlıyor biz izleyenleri.  Gözlerinin içi gülüyor göğüsleri heyecanla inip kalkarken, nefes nefese ve çok güzeller, dipdiri.  Derken iki koldan koşar adım ve aynı ışıl ışıl çehrelerle arabalara yanaşıp niyetlilerden bahşiş topluyorlar.

Israr yok, stres yok, tek kuruş vermeyenlere bile “dert değil” tarzı bir bakışla karşılık veriyorlar.  Hünerlerini sergilemek nasıl onların seçimiyse, paranızı cebinizde tutmak da sizin elinizde.  Bırakalım herkes özgürlüğünün tadını çıkarsın.

Ve ışık kırmızıdan yeşile dönerken sırtlarında gözleri varmış gibi hissedip değişimi, uçuşan iki tüy hafifliğinde terk ediyorlar sahneyi…

Biz yolumuzda ilerlerken onların bir sonraki kırmızı ışıktaki performansını düşlüyorum.  Şartlar iki ışık arasındaki kısacık zamanı çok akıllıca kullanmalarını gerektiriyor. Epey çalışmış olmalılar zamanlama üzerinde.

İnsan merak ediyor, kaç sefer tekrarlıyorlar acaba ardı ardına bu gösteriyi? Ne zaman mola almaya karar veriyorlar?  Nasıl karar verdiler günün birinde böyle bir girişimde bulunmaya?  Sahnelerinin konumunu nasıl seçtiler?

Yerlerini zaman zaman değiştiriyorlar mı, yoksa hep aynı kavşakta mı takılıyorlar? Yakın arkadaşlar mı?  Sevgililer mi?  Kardeşler mi yoksa?

Nasıl hazırlanıyorlar acaba gösteriye? Koreografileri değişiyor mu zaman zaman? Doğaçlama bir şeyler yapıyorlar mı arada estiğinde?  İş kazası yaşadılar mı hiç? Adrenalin peşinde olduklarından mı kalkıştılar bu işe, yoksa sadece harçlıkları mıydı az gelen?

Ne kadar kazanıyorlar? Okul harcının bir kısmını mı ödemekte mi kullanıyorlar bu parayı yoksa pahalı bir müzik aleti almak için zulaya mı atıyorlar?  Sanat ya da bilim için mi yoksa herşey? Üniversitede bir projeden mi ibaret acaba bu deney?

*    *    *    *

ilksokak

Sokak renkli, sokak coşkulu. Hem ilham perisi, hem trajedinin beşiği.  Sokak sarsan ve düşündüren.  Çocuklarımızı yetiştiren etkileşimli bir okul o, yetişkinleri yeniden sorgulamaya iten amansız bir güç.  Sokak halimize şükrettiren, başka renkleri keşfettiren, kaybolan umudu yeniden yüreğe yerleştiren.

Sokak karmaşa, sokak huzur.  Elimizin kiri, altınımız teri.  Kavgamızın, protestolarımızın podyumu. Aşkımızı ıslıklara döktüğümüz mekan, karanlık inerken bir tomurcuk gibi açan o ilk öpücüğümüzün şahidi.  Sokak aynı anda hem yitmiş hem yaşanmamış olan.  Hıçkırığımız, yaşımız ve rüyalarımız.  Kimliklerimizin buluşma noktası, kaderimizin çizildiği yer.

“… Bir anlamı olmalı…” diyor Mehmet Erdem “… senden başka, benden başka…”

Ona eşlik etmeye devam ediyorum.

Brüksel, Temmuz 2013

Akan suya anlattıklarım

courcelles

Şimdi ben ormana komşu bir parkın içinde, usulca kıpırdaşan suyun kıyısına yerleştirilmiş ahşap bir bankta oturuyorum bir başıma.  Senin yeşilin içinden akan suları sevdiğini anımsıyorum.  Hava nihayet ısındı.  Eskiden olsa, az ilerideki miniskül yüzme yavuzunda kulaçlamaktan çok salınmakla iştigal eden grubun içinde bulurdun beni. Onlara rağmen yüzmeye çalışırdım.

Şimdilerde baba, kalabalıklar kaçırıyor beni.  Bazen üstüme üstüme geliyor insanlar.  Onların sağır gürültüsünü götürmez oldu kafam senin deyiminle.  Kuytularda başka türlü bir huzur buluyorum. İçimin sesini daha rahat duyabiliyorum.

Üstelik insanların niye inatla aynı yerlere doluştuklarını, kumsalda bile niçin şezlonglarını yanyana sıraladıklarını, günlük ıvır zıvır uğruna saatler harcayıp, asıl elzem olan için nasıl zaman bulamadıklarını hiç anlamıyorum.  Haliyle biraz mesafe koydum dünyayla arama, gölge etmesin yeter bana.  Kendi yağımda kavrulmaktan öte bir dileğim yok şu sıralar.

Şimdi şu berrak anda başımı kaldırıp önümde sıralanmış bilge ağaç gövdelerinin asaletle göğe yükselişini seyrediyorum sadece.  Güneş vefalı bir dost misali yapraklar arasından süzülüp değdiriyor elini omzuma.  Bana yeşilin tüm tonlarını sevmeyi öğrettiğin için teşekkür etmek istiyorum sana.

“Kızım dinle bak, hayatın müjdesini duyacaksın kuşların cıvıltısında” diye fısıldıyorsun kulağıma. Deniyorum baba, gittiğinden bu yana hergün deniyorum inatla.  On bir yılı devirdi hasretimiz, düğüm misali durur boğazımda.

Yaşamın insanı sınayıp zorladığı yaşa geldim.  Tozpembe görünmüyor gözüme dünya.  Gerçeği yumuşatasım da yok biliyor musun, çamursa çamur bazı günler, bataksa batak.  Bazen piyangodan sadece kara haber düşüyor insanın payına, bazı kışlarsa çok uzun ve sert.

Seni düşünüyorum her gün.  Işığını özlüyorum.  Sen buralardayken henüz olgunlaşmamıştı sorularım, şimdi içim onlarla kaynarken sensizim.  Bazen korku kaplıyor kalbimi,  seninle konuşsam geçecek biliyorum.  Her defasında mantık yolundan geçirip sakinleştirirsin beni.

Bazı sözlerin küpe olmuş kulağıma, tekrarlıyorum aklımda.  Bazılarının manalarını şifre misali emekle çözüyorum.  Diğer yandan, “Eski köye yeni adet getirme” derdin ya bazen, o lafa hala gıcık oluyorum.  İçeriğini seninle özleştiremiyorum bir türlü.

Bense oldum olası yeninin peşinde koşuyorum, bazen kendime rağmen.  Sanırım tekdüzeleşen deneyimlerin tadından da  geleceğinden de endişelendiğimden.  Öğrenme aşkım sönmedi çok şükür, bir yanım hep aç, o yanım hep genç.  Sanırım ayakta ve zinde tutuyor bu açlık beni.

Yazmak var sonra, bazen sırf içimdekini daha netlikle görmek adına bırakıyorum dökülsün sözcükler yüreğimden.  Bazen çaresizlikten doğuyor ilk kelime, derken umutta buluyorum kendimi.  Her yazı kendi macerasını yaratıyor biraz, ben sadece kapıları açık tutuyorum.  Tökezlediğim anlar olmuyor değil, bazen de yüzüstü kapaklanıp düşüyorum. Ama korkma baba, hiç ufalmadı yüreğim.

Sulu gözlü oldum üstelik.  Vara yoğa salıveriyorum yaşlarımı, yelkenler neredeyse hep fora.  Hatta güleceksin belki ama yine de itiraf edeceğim: “Ben seni unutmak için sevmedim” şarkısı bile başka türlü dokunur oldu bana.  Belki çok biten aşk gördüğümden bu ara, belki çok çekip giden…

Senin takım elbiseli halin gözümün önünde hep.  Ben de kendime bakmaya ve özenli giyinmeye gayret ediyorum.  Sen dünyaya iyi niyetle yaklaş, o da belki seni ciddiye alır telkiniyle.  Dünyanın eşref saatine denk geldiğim olmuyor değil, bazense hiç umursamıyor beni.

Evlenmeden, benim babam olmadan önceki hayatın üstüne kafa yorar oldum bir zamandır.  Kardeşlerinle ne oyunlar oynardınız mesela? Deli gençliğin, kavak yellerin nasıldı?  Hiç aşk şiiri yazdın mı bir kıza?   Mülkiye anıların yarım yamalak kalmış aklımda.  Onları en ince ayrıntısına kadar yeniden dinlemek  istiyorum senden.

Sanatçı arkadaşların vardı sonra senin.  Mustafa Seyran mesela. Nasıldı onunla dostluğunuz? Nelerden konuşurdunuz? O beste yaparken yanında olur muydun? İkiniz de peş peşe evlenince değişti mi paylaşımınız? Sohbetleriniz başka bir platforma taşındı mı?

Annemle balayınız sırasında nasıldı İzmir, merak ediyorum.  Kordon’da yürüdünüz mü kolkola?  Geçende Ankara’ daki evin çekmecelerin birinde o kalışınıza ait otel faturanızı buldum, annem saklamış meğer.

O dönem Efes Oteli gözde bir balayı mekânıymış anlaşılan. Geçen bir arkadaşla konuşuyorduk, onun anne babası da aynı yıl içinde sizinle üç ay arayla kalmışlar aynı otelde.  Ha, nikâh davetiyeniz de geçti bu arada elime.  Ne kadar sade bir seçim, ne duru bir üslup, çok yakıştırdım size.

Sorularım bitmiyor ki susayım: senin için elli yaşında baba olmak nasıl bir histi mesela?  Sizin devirde devrim niteliğinde olmalıydı bu durum.  Erkek çocuk bekliyormuşsunuz üstelik, Selim yerine ben gelivermişim.  Neler hissettin acaba ilk bakıştığımızda, ne çelişkiler yaşadın yetiştirirken beni?

Kayıplarınla nasıl başa çıktın baba? Annenle nasıl vedalaştın onu toprağa verirken? Amcamın bu dünyadan erkenden ayrılışını kabullenmek neleri alıp götürdü senden? Neye tutundun, nasıl ilerledin yolunda yüreğin hala yanarken?

Hassas insandın, ülserden tansiyona bir sürü dert yapışmıştı yakana kendine onca dikkat etmene rağmen.  Sen dört küçük soğansız ızgara köfteyi ağır ağır yerken yanında dedem tereyağlı böreğini siler süpürür,  tavuklu pilavı öğütür, telkadayıfla taçlandırırdı keyfini.

Sen doktorlarda gezer, hergün dizi dizi ilaçlar yutarken doksanlık babanın sapasağlam bedenine ve bitmek bilmeyen enerjisine özeniyor muydun acaba?  Yüz üç yaşında kaybettiğinde onu kendi ölümün geldi mi aklına?

Hatırlar mısın, bazı Pazarlar alıp Esenboğa’ya uçakları seyretmeye götürürdün beni.  O fikrinde bile bir öngörü gizliymiş.  Kazara girdiğim havacılık işinde pişiyorum bir zamandır, yirmi seneyi devireceğim pek yakında.

Senin gibi devlet memuru değilim ama “eurokrat” oldum çıktım hiç hesapta yokken, ülkeler birliğine hizmet ediyorum.  Memleketi unutmadım ama korkma; bu tarafla ilişkileriyle ilgili görevler üstleniyorum.

İşimi seviyorum sevmesine de girift çarklardan, ayakoyunlarından hazzetmiyorum.  İltiması, yalakalığı, ukalalığı gördüğümde buz kesiyorum.  Kendine dokunmayan yılana hayır duası edenleri, hiç ama hiç sorgulamadan kabul edenleri uzaktan izliyorum da çözemiyorum.  Bu keşmekeş dünyada nasıl korunur o “kendine ait oda”? Sorguluyorum.

Benimsemediğin bir düzenin parçası olmamak adına erken emeklilik kararı almanı daha farklı değerlendirebiliyorum bugün.  Ne alkış, ne para, ne de fors peşinde koşmadığın için öylesine tutarlıydı eylemlerin.  Hiçbir zaman küçük kavgaların adamı olmadın.

Havalı unvanlarını içi boş takım elbiselere taşıtan adamları görüp daha çok övünüyorum senin yaptıklarınla.   İlham verdiğin, yönlendirdiğin bir sürü güzel insan var şimdi dünyada.  Yeni nesli onlar yetiştiriyorlar, pırıl pırıl gençler oldular mesela yeğenlerinin çocukları.  Büyümüş hallerini görsen çok seversin.

Baba, ben istiyorum ki şimdi şu bankta yanımda otur.  Ben sana bu yazdıklarımı bir de kendi sesimle gözlerine bakarak anlatayım ağır ağır.   Zayıflamışsın diye sitem edeceksin biliyorum, muhtemelen o karnedeki en kırık notum. Ama sağlıksız değilim, eskiye kıyasla daha çok spor yapıyorum.  Fransızcamı da test edeceksin dayanamayıp  eminim, bakalım aksanımı beğenecek misin?

“Pek yeşilmiş buralar” diyeceksin sonra etrafa alıcı gözüyle bakıp, “… oteliniz de harikulade böyle ormanın orta yerinde.  Asilzadeler gibisiniz Maşallah Denizcim,  diyecek yok keyfinize.”

“Bu akşam misafirimizsin baba, hayatta bırakmam.  Senin sevdiğin kolalı beyaz örtülü masalardan birine kurulacağız hep birlikte, İsviçre’de gördüklerine benzer üniformalı garsonlar görgü ve özenle hizmet edecekler bize.”

Gözlerin parlayacak, uzanıp saçımdan öpeceksin.

“Canın çeken ne varsa söyleyelim mönüden.  Sen de kırmazsın beni, bu gecelik delersin perhizi!”

“Atın ölümü arpadan olsun diyorsun yani” diyecek bakışların.  “Seni mi kıracağım kızım!”

“Güneş yazın epey geç batıyor herhalde buralarda” diye mırıldanacaksın sonra biraz dalgın.

“Evet baba, karanlığın inmesine çok zaman var daha.  Gel biz bir boy yürüyelim seninle şu suyun kenarında.  Hem daha çok soracaklarım var benim sana…”

Courcelles-sur-Vesle, Temmuz 2013

Dar Yürekler

daryurekyuz

Brüksel Zaventem Havalimanı’nın kapılarından birinde Türk Hava Yolları’nın İstanbul seferi için biniş anonsu yapılıyor.  Bilet ve pasaport kontrolü için sıraya geçen yolcular arasındayım.  Aylardan Mayıs, Belçika havası baharı sorgulamakla meşgul.

Uykusuzum, yorgunum, biraz da keyifsizim. Son zamanlarda yaşam daha çok buruşuk yüzünü gösterdi bana, hırpalandı ruhumu.  Toparlanamadım henüz. İstanbul’dan Bodrum’a uçacağımı hatırlatıyorum kendime; deniz düşüyor aklıma.

Sıra bana geldiğinde, aklım bu düşüncelere takılı halde uzatıyorum biniş kartımı görevliye. Hemen bakıp geri vermesine programlanmışken de biraz bocalıyorum   kadının az ilerideki bankoya geçip eşinmeye başladığını fark edince.  Elinde yeni bir kartla gelip dümdüz bir ses tonuyla: “yeriniz değişti” diyor ve ekliyor: “size upgrade verdik”.

Son dakika değişikliklerinin genelde müjde değil tatsız bir haberi beraberlerinde getirdiklerine defalarca şahit olmuş huzursuz hafızam gevşeyiveriyor anında.  Yüzüme yerini yadırgamış bir gülümseme yayılıyor ürkekçe, adım adım.  Teşekkür ediyorum içtenlikle, hala biraz şaşkın.

O sırada arkamdaki erkek yolcunun gür ve görgüsüz sesi yırtıyor kulaklarımı.  Önce zoraki bir kahkaha atıyor yüksek dalgadan ki duymayan kalmasın, sonra sanki aynı barda üç saattir omuz omuza içiyormuşuz rahatlığıyla “Türk olduğun için torpil geçtiler tabii sana!” diye böğürüyor.  Cidden böğürüyor.  Evrenin kazara uyanık ve umursamayı seçmiş kısmı kulak kabartıyor dediklerine.

Aklımda milyonlarca yanıt “beni seç beni seç” diye dans ediyor. En aklı başında olanı ona çok sık uçtuğumu, bu yüzden THY’nin ayrıcalıklar sunan kartlarından birine sahip olduğumu ve bu sistem dahilinde de upgrade söz konusu olduğunda önceliğe hak kazandığımı söylememi istiyor.

Biraz daha meydan okuyanı bu ademoğluna Türk Hava Yolları’nın diğer Avrupa Hava Yolları gibi profesyonel bir çerçevede ve evrensel ahlak kuralları dahilinde çalıştığını, dolayısıyla da onun bahsettiği “aleni torpil” olayını eyleme dökemeyeceğine olan inancımı dile dökmem konusunda ısrar ediyor.  Üstüne bir de “bu arada Türkiye develer ve fes giyenler memleketi de değil!”  diye bir ekleme de yapmamı öneriyor.

En cazgır yanım “bak kardeşim, ben sana Batı Avrupa’da yaklaşık yirmi senedir kendi yağında kavrulmaya çalışarak yaşayan bir Türk vatandaşı olarak çektiklerimi anlatayım, inan onlarla kıyaslandığında bu upgrade’in lafı bile olmaz!” nutkunu çekmemi bekliyor benden.  Aklıma geçen gün engellilere ayrılmış bir park yerinde gördüğüm isyankar tabelada yazılanlar geliyor o anda: “Park yerimde mi gözün var? Alabilirsin. Tek şartım olacak:  Onunla beraber sakatlığımı da al, senin olsun!”

Hiç cevap vermiyorum. Sadece dönüp baştan aşağı süzüyorum adamı nasıl bir yaratık olduğunu kazımak için hafızama. Ve dünyanın en bonkör gülümsemelerinden birini takıyorum dudaklarıma ona bakarken.  Sahtelik yapmıyorum hayır, öyle kıvançlıyım ki o an bedenimde bu insanla ortak tek bir hücre taşımadığımın bilincinde olduğum için.

Yürüyüp gidiyorum.

*    *    *    *

Başka bir uçaktan inmek üzere ön kapıya doğru yürüyen kalabalığın arasındayım.  Bilirsiniz saatlerce uçakta kendine ayrılan küçücük alanda sıkış pıkış oturmayı kabul etmiş insanlar tekerleklerin yerle buluşmasıyla bütün sabırlarını ve bazen insanlıklarını kaybederler.  Huzursuz bir acele sarar her yanı. Anahtar kelime “hemen” oluverir tüm beyinlerde.

Herkes anında ayaklanır.  Anında el bagajına ulaşmak ister, kendini koridora atmak farzdır, oradaki akış tamamen tıkanmış olsa da.  Koridorda hepimizi alacak alan zaten sınırlıyken bir de el bagajları birer ikişer indirilmeye başlanır.  Kimi kafamıza düşer, kimi ayağımızı yaralar.

Dördüncü sıraya yakın bir yerlerde mevzilendim. Hemen arkamda çevik kuvvet modunda bir genç kız var. Tekerlekli el bagajını az önce indirdi ve aramıza yerleştirdi.  Sapı onun elinde, tekerlekleri benden yana.  Çekerek değil iterek kullanacak bu aracı anlaşıldı.

Tekerlekler topuklarıma değdi değecek.  Bela kokusu alıyor burnum,  genç kız yerinde de duramıyor zaten, kafese kapatılmış vahşi bir hayvan misali hopluyor, sıçrıyor, tepiniyor.

Körüğe kavuşma noktasında nihayet kapılar açılıyor ve yolcular da ilerlemeye başlıyor.  Tekerlekler yakın takipte, sinirlerim gerilmeye başladı çoktan.  Uçaktan çıkmanın doyumsuz keyfini tadıp körük içinde henüz birkaç adım ilerlemişken ani ve keskin bir can acısıyla bir çığlık atıyorum.  Genç kız valizinin tekerleklerini ayak bileklerimden bacağıma tırmandırmayı başardı sonuçta.

Durup dönüyorum ve ateş çıkan gözlerimde soru işaretleriyle bakıyorum yüzüne. “Pardon” diyor ama öyle umursamaz, öyle saygısız ki tekdüze ses tonu, kan beynime sıçrıyor.  Yeniden aklıma yüzlerce cümle geliyor değişik tını ve renklerde.

Aynı anda canım cidden çok yanıyor.  Üstelik biliyorum ki akşama kalmaz iki bacağım da önce kızaracak sonra moraracak, yaz günü şiddet kurbanı kadın havasında dolaşacağım ortalıkta. Dahası, kazara olana sözüm yok, samimi bir özür de kabulüm. Ama bu kaza geliyorum dedi daha en başından, sonrasında dile dökülen özür de sahtelikten yıkılıyor.

Bunlar aklımdan geçerken bir işe yarayacakmış gibi bacağımı ovuyorum elimle ve bir “uf” dökülüyor dudaklarımdan ister istemez.  Genç kız o noktada tamamen canavarlaşıp beni azarlamaya başlıyor: “Ne kadar abarttınız, özür diledik ya, kesin artık. İnsan utanır!”

Bundan sonrası kara delik.  Hayal edebildiğiniz senaryoları geliştirin siz de isterseniz.  Yüz göz olmadım diyelim sadece, ana fikir anlaşılsın.  Yalnız aynı önceki adama baktığım gibi dönüp alıcı gözüyle incelediğimi hatırlıyorum bu kızı. Bir iz arıyorum yüzünde, bedeninde, duruşunda.  Bir işaret arıyorum bana gönlünün neden bu denli dar olduğunu anlatabilecek.

Bulamıyorum.

*    *    *    *

“Babamın ölümünün ardından yaşadığım yas dönemi sırasında etrafımdaki bazı insanların gerçek yüzlerini açıklıkla gördüm, bazılarını da hayatımdan tamamen sildim” diyor İspanyol arkadaşım Maria.  Neden bahsettiğini bildiğimi sanıyorum; bırakıyorum anlatsın, belki bir nebze rahatlar.

Babası çat kapı gelen bir kalp krizinin peşinden bu dünyadan ayrılınca Belçika’daki kızını arıyor aile büyükleri kederle. Kırık dökük kelimeler, yerli yersiz boşluklar ve en nihayet hıçkırıklarla biçimlenen bir telefon konuşmasının ardından koşuyor o da memlekete.

Mevsimi, saati ve kendimizi unuttuğumuz o garip zaman dilimlerinin birinde hem sapına kadar bilinçli, hem de başka bir evrendeki başka bir bedende can bulmuş misali şaşkın yaşarken cep telefonu çalıyor yine.  Alışmış artık sürekli birilerinin aramasına.

Ya başsağlığı dileyecek yeni duymuş bir dost, ya da henüz haberi olmayan biri var hattın öteki ucunda, anlatması gerekecek ona olan biteni. Yeniden.  Bir kez daha. Gazeteden bir haber okur gibi, anlamını bilmediği bir slogan tekrarlar gibi, bunların hepsi başka birinin başına gelmiş gibi.

Brüksel’deki ofisten biri çıkıyor arayan. İki gün sonraki toplantıya katılıp katılmayacağını sormak için rahatsız etmiş. Maria adamın durumdan bihaber olduğunu düşünüp önce İspanya’da izinde olduğunu, ardından da babasını birkaç gün önce kaybettiklerini söylüyor.  Bir süre ailesinin yanında kalması söz konusu olduğundan da toplantıya katılması olası görünmüyor.

Adam hızlıca bir “başın sağolsun” diyor ama uçaktaki genç kızın özrü kadar kof ve samimiyetten uzak geliyor kulağa bu sözler.  Maria geriliyor hafiften. Sinirleri bilendikçe kabarıyor tüyleri.

Adam tıka basa kendisiyle dolu.  Devam ediyor, bırakın geri adım atmayı, frene basmayı bile aklından geçirmeden.  “Madem gelmeyeceksin, senin yerine toplantıya katılacak kişiyi arayıp bulmak ve bilgilendirmek de sana düşer” diyor olağanüstü seviyesini geçen bir pişkinlikle.

Maria’nın aklından gökkuşağının bütün tonlarında yanıtlar geçiyor ama o dar gönüllünün seviyesine inmeye niyetli değil onun yüreği.  O yürek ki o anda bir başka türlü çarpıyor, her anı başka türlü bir aymışlıkla algılıyor, dünyaya ve onun yaratıklarına bambaşka bir açıdan yaklaşıyor.

Yüreği o sırada çocukluk anılarının pamuk helva tadını korumak, babasının başrolde olduğu anların her bir tanesine özenle sahip çıkmak, hiçbir detayı unutmamak, hiçbir sözü, sırrı, nasihati kaybetmemek, birlikte atılmış kahkahaların gölgesini olsun koruyabilmek için çarpıyor.  Bunlar için çaba harcamak istiyor.  Bu şaşkınla uğraşılacak zaman değil, ona harcanacak enerjiye yazık.

Şu anda toplantı organizasyonundan daha önemli öncelikleri olduğunu belirtip karşısındaki kendini toparlayamadan kapatıyor telefonu.

“Kim bu insanlar Allah aşkına Deniz?” diye soruyor bana.  “Ne işleri var hayatımızda?”

 *    *    *    *

Ben yıllarca kafa yordum bu insanlar üstüne.  “Zor bir çocuklukları mı oldu acaba?” dedim. Ebeveyn terk edip gitti belki.  Büyük bir travma geçirdiler ve sonsuza kadar sürecek etkisi.  Sevilmediler hiç, kimse kucak açmadı onlara.  Doğum günleri hiç kutlanmadı, okulda hep tek başlarına oturdular sıralarda.

Gençlik aşkı nedir bilmiyorlar, midelerinde hiç uçuşmadı kelebekler.  İtilip kakıldılar, başkaları yaşadı, onlar hep baktılar.  Hep beşinci sınıf vatandaş gibi hissettiler bu dünyada. Ağır geldi varlıkları onlara yaşadıkça.

Hiçbirinin sesi güzel değildi. Aralarından hiç sporcu çıkmadı.  Çöp adam çizmekten öteye gitmedi resim yetenekleri, hiç bir enstrümanın yakınından dahi geçmek kısmet olmadı.  Şiirle kesişmedi yolları hiç, bilmediler nasıldır bir romanın sayfalarında kaybetmek kendini.

Ben yıllarca bu dar yürekler için açıklamalar aradım, özürler yarattım, onları tekrar kazanabilmenin yollarını aradım.  Aynı anda hayatın zor testlerinden geçtikçe pişen, olgunlaşan, kendini yeniden bulan ve yaratan insanlarla tanıştım.  Delirebilecekken ayakta kalanlarla, en dibe vurup yeniden çıkanlarla, paramparça olup toparlananlarla yarenlik ettim.

Onların mucizevi gönüllerinde buldum ruhumun aynasını, yola devam etme cesaretini.  Bir ipucu vardı o insanların mücadelesinde hayatın anlamına dair. Gerçeğe en yakın olan onlar diye düşündüm.  Yokluğu tatmayan, hiç kaybetmeyen fena halde boş konuşabiliyor anladım.

Dar Yürekleri hayat çarkının kurbanı olarak görmüyorum artık, kendi bilinçli seçimlerinin yarattığı cehennemde müebbet hapis yatıyorlar.  Umut kesilmez ama, belki bir gün bir idam mahkumuyla tanışırlar, değişiverir yaşamları.

Brüksel, Temmuz 2013