Dar Yürekler

daryurekyuz

Brüksel Zaventem Havalimanı’nın kapılarından birinde Türk Hava Yolları’nın İstanbul seferi için biniş anonsu yapılıyor.  Bilet ve pasaport kontrolü için sıraya geçen yolcular arasındayım.  Aylardan Mayıs, Belçika havası baharı sorgulamakla meşgul.

Uykusuzum, yorgunum, biraz da keyifsizim. Son zamanlarda yaşam daha çok buruşuk yüzünü gösterdi bana, hırpalandı ruhumu.  Toparlanamadım henüz. İstanbul’dan Bodrum’a uçacağımı hatırlatıyorum kendime; deniz düşüyor aklıma.

Sıra bana geldiğinde, aklım bu düşüncelere takılı halde uzatıyorum biniş kartımı görevliye. Hemen bakıp geri vermesine programlanmışken de biraz bocalıyorum   kadının az ilerideki bankoya geçip eşinmeye başladığını fark edince.  Elinde yeni bir kartla gelip dümdüz bir ses tonuyla: “yeriniz değişti” diyor ve ekliyor: “size upgrade verdik”.

Son dakika değişikliklerinin genelde müjde değil tatsız bir haberi beraberlerinde getirdiklerine defalarca şahit olmuş huzursuz hafızam gevşeyiveriyor anında.  Yüzüme yerini yadırgamış bir gülümseme yayılıyor ürkekçe, adım adım.  Teşekkür ediyorum içtenlikle, hala biraz şaşkın.

O sırada arkamdaki erkek yolcunun gür ve görgüsüz sesi yırtıyor kulaklarımı.  Önce zoraki bir kahkaha atıyor yüksek dalgadan ki duymayan kalmasın, sonra sanki aynı barda üç saattir omuz omuza içiyormuşuz rahatlığıyla “Türk olduğun için torpil geçtiler tabii sana!” diye böğürüyor.  Cidden böğürüyor.  Evrenin kazara uyanık ve umursamayı seçmiş kısmı kulak kabartıyor dediklerine.

Aklımda milyonlarca yanıt “beni seç beni seç” diye dans ediyor. En aklı başında olanı ona çok sık uçtuğumu, bu yüzden THY’nin ayrıcalıklar sunan kartlarından birine sahip olduğumu ve bu sistem dahilinde de upgrade söz konusu olduğunda önceliğe hak kazandığımı söylememi istiyor.

Biraz daha meydan okuyanı bu ademoğluna Türk Hava Yolları’nın diğer Avrupa Hava Yolları gibi profesyonel bir çerçevede ve evrensel ahlak kuralları dahilinde çalıştığını, dolayısıyla da onun bahsettiği “aleni torpil” olayını eyleme dökemeyeceğine olan inancımı dile dökmem konusunda ısrar ediyor.  Üstüne bir de “bu arada Türkiye develer ve fes giyenler memleketi de değil!”  diye bir ekleme de yapmamı öneriyor.

En cazgır yanım “bak kardeşim, ben sana Batı Avrupa’da yaklaşık yirmi senedir kendi yağında kavrulmaya çalışarak yaşayan bir Türk vatandaşı olarak çektiklerimi anlatayım, inan onlarla kıyaslandığında bu upgrade’in lafı bile olmaz!” nutkunu çekmemi bekliyor benden.  Aklıma geçen gün engellilere ayrılmış bir park yerinde gördüğüm isyankar tabelada yazılanlar geliyor o anda: “Park yerimde mi gözün var? Alabilirsin. Tek şartım olacak:  Onunla beraber sakatlığımı da al, senin olsun!”

Hiç cevap vermiyorum. Sadece dönüp baştan aşağı süzüyorum adamı nasıl bir yaratık olduğunu kazımak için hafızama. Ve dünyanın en bonkör gülümsemelerinden birini takıyorum dudaklarıma ona bakarken.  Sahtelik yapmıyorum hayır, öyle kıvançlıyım ki o an bedenimde bu insanla ortak tek bir hücre taşımadığımın bilincinde olduğum için.

Yürüyüp gidiyorum.

*    *    *    *

Başka bir uçaktan inmek üzere ön kapıya doğru yürüyen kalabalığın arasındayım.  Bilirsiniz saatlerce uçakta kendine ayrılan küçücük alanda sıkış pıkış oturmayı kabul etmiş insanlar tekerleklerin yerle buluşmasıyla bütün sabırlarını ve bazen insanlıklarını kaybederler.  Huzursuz bir acele sarar her yanı. Anahtar kelime “hemen” oluverir tüm beyinlerde.

Herkes anında ayaklanır.  Anında el bagajına ulaşmak ister, kendini koridora atmak farzdır, oradaki akış tamamen tıkanmış olsa da.  Koridorda hepimizi alacak alan zaten sınırlıyken bir de el bagajları birer ikişer indirilmeye başlanır.  Kimi kafamıza düşer, kimi ayağımızı yaralar.

Dördüncü sıraya yakın bir yerlerde mevzilendim. Hemen arkamda çevik kuvvet modunda bir genç kız var. Tekerlekli el bagajını az önce indirdi ve aramıza yerleştirdi.  Sapı onun elinde, tekerlekleri benden yana.  Çekerek değil iterek kullanacak bu aracı anlaşıldı.

Tekerlekler topuklarıma değdi değecek.  Bela kokusu alıyor burnum,  genç kız yerinde de duramıyor zaten, kafese kapatılmış vahşi bir hayvan misali hopluyor, sıçrıyor, tepiniyor.

Körüğe kavuşma noktasında nihayet kapılar açılıyor ve yolcular da ilerlemeye başlıyor.  Tekerlekler yakın takipte, sinirlerim gerilmeye başladı çoktan.  Uçaktan çıkmanın doyumsuz keyfini tadıp körük içinde henüz birkaç adım ilerlemişken ani ve keskin bir can acısıyla bir çığlık atıyorum.  Genç kız valizinin tekerleklerini ayak bileklerimden bacağıma tırmandırmayı başardı sonuçta.

Durup dönüyorum ve ateş çıkan gözlerimde soru işaretleriyle bakıyorum yüzüne. “Pardon” diyor ama öyle umursamaz, öyle saygısız ki tekdüze ses tonu, kan beynime sıçrıyor.  Yeniden aklıma yüzlerce cümle geliyor değişik tını ve renklerde.

Aynı anda canım cidden çok yanıyor.  Üstelik biliyorum ki akşama kalmaz iki bacağım da önce kızaracak sonra moraracak, yaz günü şiddet kurbanı kadın havasında dolaşacağım ortalıkta. Dahası, kazara olana sözüm yok, samimi bir özür de kabulüm. Ama bu kaza geliyorum dedi daha en başından, sonrasında dile dökülen özür de sahtelikten yıkılıyor.

Bunlar aklımdan geçerken bir işe yarayacakmış gibi bacağımı ovuyorum elimle ve bir “uf” dökülüyor dudaklarımdan ister istemez.  Genç kız o noktada tamamen canavarlaşıp beni azarlamaya başlıyor: “Ne kadar abarttınız, özür diledik ya, kesin artık. İnsan utanır!”

Bundan sonrası kara delik.  Hayal edebildiğiniz senaryoları geliştirin siz de isterseniz.  Yüz göz olmadım diyelim sadece, ana fikir anlaşılsın.  Yalnız aynı önceki adama baktığım gibi dönüp alıcı gözüyle incelediğimi hatırlıyorum bu kızı. Bir iz arıyorum yüzünde, bedeninde, duruşunda.  Bir işaret arıyorum bana gönlünün neden bu denli dar olduğunu anlatabilecek.

Bulamıyorum.

*    *    *    *

“Babamın ölümünün ardından yaşadığım yas dönemi sırasında etrafımdaki bazı insanların gerçek yüzlerini açıklıkla gördüm, bazılarını da hayatımdan tamamen sildim” diyor İspanyol arkadaşım Maria.  Neden bahsettiğini bildiğimi sanıyorum; bırakıyorum anlatsın, belki bir nebze rahatlar.

Babası çat kapı gelen bir kalp krizinin peşinden bu dünyadan ayrılınca Belçika’daki kızını arıyor aile büyükleri kederle. Kırık dökük kelimeler, yerli yersiz boşluklar ve en nihayet hıçkırıklarla biçimlenen bir telefon konuşmasının ardından koşuyor o da memlekete.

Mevsimi, saati ve kendimizi unuttuğumuz o garip zaman dilimlerinin birinde hem sapına kadar bilinçli, hem de başka bir evrendeki başka bir bedende can bulmuş misali şaşkın yaşarken cep telefonu çalıyor yine.  Alışmış artık sürekli birilerinin aramasına.

Ya başsağlığı dileyecek yeni duymuş bir dost, ya da henüz haberi olmayan biri var hattın öteki ucunda, anlatması gerekecek ona olan biteni. Yeniden.  Bir kez daha. Gazeteden bir haber okur gibi, anlamını bilmediği bir slogan tekrarlar gibi, bunların hepsi başka birinin başına gelmiş gibi.

Brüksel’deki ofisten biri çıkıyor arayan. İki gün sonraki toplantıya katılıp katılmayacağını sormak için rahatsız etmiş. Maria adamın durumdan bihaber olduğunu düşünüp önce İspanya’da izinde olduğunu, ardından da babasını birkaç gün önce kaybettiklerini söylüyor.  Bir süre ailesinin yanında kalması söz konusu olduğundan da toplantıya katılması olası görünmüyor.

Adam hızlıca bir “başın sağolsun” diyor ama uçaktaki genç kızın özrü kadar kof ve samimiyetten uzak geliyor kulağa bu sözler.  Maria geriliyor hafiften. Sinirleri bilendikçe kabarıyor tüyleri.

Adam tıka basa kendisiyle dolu.  Devam ediyor, bırakın geri adım atmayı, frene basmayı bile aklından geçirmeden.  “Madem gelmeyeceksin, senin yerine toplantıya katılacak kişiyi arayıp bulmak ve bilgilendirmek de sana düşer” diyor olağanüstü seviyesini geçen bir pişkinlikle.

Maria’nın aklından gökkuşağının bütün tonlarında yanıtlar geçiyor ama o dar gönüllünün seviyesine inmeye niyetli değil onun yüreği.  O yürek ki o anda bir başka türlü çarpıyor, her anı başka türlü bir aymışlıkla algılıyor, dünyaya ve onun yaratıklarına bambaşka bir açıdan yaklaşıyor.

Yüreği o sırada çocukluk anılarının pamuk helva tadını korumak, babasının başrolde olduğu anların her bir tanesine özenle sahip çıkmak, hiçbir detayı unutmamak, hiçbir sözü, sırrı, nasihati kaybetmemek, birlikte atılmış kahkahaların gölgesini olsun koruyabilmek için çarpıyor.  Bunlar için çaba harcamak istiyor.  Bu şaşkınla uğraşılacak zaman değil, ona harcanacak enerjiye yazık.

Şu anda toplantı organizasyonundan daha önemli öncelikleri olduğunu belirtip karşısındaki kendini toparlayamadan kapatıyor telefonu.

“Kim bu insanlar Allah aşkına Deniz?” diye soruyor bana.  “Ne işleri var hayatımızda?”

 *    *    *    *

Ben yıllarca kafa yordum bu insanlar üstüne.  “Zor bir çocuklukları mı oldu acaba?” dedim. Ebeveyn terk edip gitti belki.  Büyük bir travma geçirdiler ve sonsuza kadar sürecek etkisi.  Sevilmediler hiç, kimse kucak açmadı onlara.  Doğum günleri hiç kutlanmadı, okulda hep tek başlarına oturdular sıralarda.

Gençlik aşkı nedir bilmiyorlar, midelerinde hiç uçuşmadı kelebekler.  İtilip kakıldılar, başkaları yaşadı, onlar hep baktılar.  Hep beşinci sınıf vatandaş gibi hissettiler bu dünyada. Ağır geldi varlıkları onlara yaşadıkça.

Hiçbirinin sesi güzel değildi. Aralarından hiç sporcu çıkmadı.  Çöp adam çizmekten öteye gitmedi resim yetenekleri, hiç bir enstrümanın yakınından dahi geçmek kısmet olmadı.  Şiirle kesişmedi yolları hiç, bilmediler nasıldır bir romanın sayfalarında kaybetmek kendini.

Ben yıllarca bu dar yürekler için açıklamalar aradım, özürler yarattım, onları tekrar kazanabilmenin yollarını aradım.  Aynı anda hayatın zor testlerinden geçtikçe pişen, olgunlaşan, kendini yeniden bulan ve yaratan insanlarla tanıştım.  Delirebilecekken ayakta kalanlarla, en dibe vurup yeniden çıkanlarla, paramparça olup toparlananlarla yarenlik ettim.

Onların mucizevi gönüllerinde buldum ruhumun aynasını, yola devam etme cesaretini.  Bir ipucu vardı o insanların mücadelesinde hayatın anlamına dair. Gerçeğe en yakın olan onlar diye düşündüm.  Yokluğu tatmayan, hiç kaybetmeyen fena halde boş konuşabiliyor anladım.

Dar Yürekleri hayat çarkının kurbanı olarak görmüyorum artık, kendi bilinçli seçimlerinin yarattığı cehennemde müebbet hapis yatıyorlar.  Umut kesilmez ama, belki bir gün bir idam mahkumuyla tanışırlar, değişiverir yaşamları.

Brüksel, Temmuz 2013

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s