Derin ile Vincent – Dostane rastlantılar üzerine beynelmilel bir masal

vincentderin

Bir varmış, bir yokmuş… Bundan otuz beş sene kadar önce Almanya’nın mütevazı bir şehrinde anne babası ve kız kardeşiyle aynı evde yaşayan genç ve güzel bir kadın varmış. Biz ona alev alev enerjisinden, yaşama azim ve iştahla sarılışından aldığımız esinle Kırmızı diyelim isterseniz.

Kırmızı gönlünü komşu evde yaşayan yakışıklı bir Polonyalı’ya kaptırmış henüz on sekiz yaşında. Ailesi önce onaylamamış, Alman bir damat düşlemişler onlar hayallerinde. Göçmen aileyi kızlarına yakıştıramamışlar. Karşı çıkmışlar uzun zaman.

Kırmızı aklına koyduğunu yapan cinstenmiş. Hele yüreği öyle kıvılcım kıvılcım açarken gözü sevdiğinden başkasını görmemiş. İç sesini dinlemeyi çok erken öğrenenlerdenmiş, adet, töre, kural -ne varsa- çiğnemiş. Polonyalı yakışıklıyla bir hayat inşa etmişler elele. Kimseden yardım, destek almadan.

Çok sevmişler birbirlerini. Kendi düzenlerini, dengelerini o devrin alışılmış çerçevesinden çok dışarıda ama yüreklerine en yakın şekilde kurmuşlar. Biri kız biri erkek iki çocukları olmuş çok geçmeden.

Yaşam yolculukları onları Almanya’dan Belçika’ya taşımış. Bitirim Kırmızı tıkır tıkır işleyen üretken beyni, engel tanımaz azmi ve çelik çalışma disiplini sayesinde sekreter konumunda girdiği uluslararası organizasyonda yükseldikçe yükselmiş. Yakışıklı Polonyalı eşiyse daha arka planda kalmayı seçmiş ve bunu hiç bir zaman gurur meselesi yapmamış. Eşini tüm gücüyle desteklemiş.

Kız çocuğu (Heves diyelim biz ona) moda eğitimi almış, daha genç erkek evladı (Yangın) görsel sanatlar evrenine hızlı bir giriş yapmış. Kırmızı ve eşi çocuklarını yaşam seçimlerinde hür bırakmışlar, istekli ve yetkin rehberler olmuşlar çocuklarına ama kendi doğrularını empoze etmekten hep kaçınmışlar.

* * * *

Eflatun dünyanın en güzel şehirlerinden birine doğan şanslı çocuklardanmış. İstanbul’u tadarak, soluyarak büyümüş. Babası o devirde muhtemelen parmakla gösterilen bilge şahsiyetlerdenmiş. Annesi zarif ve aydınlık yüzlü bir hanımefendiymiş. Bir de kız kardeşi varmış, zeki mi zeki.

Eflatun Türkiye’nin en güzide üniversitelerinden birinden mezun olmuş. Önce acar mühendis, sonra başarılı genç yönetici olarak parlamış iş dünyasında. O da gönlünün seçtiğiyle erken yaşta evlenmiş.

Kariyer yaparken yuvasını da çekip çevirmeyi beceren her cepheye hakim kadınlardanmış. Çerçeve çizilmiş, dengeler yerine oturmuş. Bir kız çocukları olmuş genç çiftin çok geçmeden: Özgün diyelim biz ona.

Eflatun disiplinli, duyarlı, dolu dolu bir insanmış. İşi bilgisayarlarla olsa da sanatla olan gönülbağını hiç koparmamış. Ressam arkadaşları olmuş, sergileri takip etmiş, sevdiği müzisyenlerin konserleri kaçırmamış. Tiyatroların müdavimi, yeni çıkan kitapların yakın takipçisiymiş.

Çok konuşmasa, aşırı ilgi çekmeyi sevmese de ağzını açtığında bakışları üstüne toplarmış. Kendine bakar, zevkli giyinir, kibar ve ölçülü tavırlarıyla girdiği ortamlarda saygı ve sempatiyle karşılanırmış.

Yıllar akmış, hayat sürprizlerini vurmuş kıyıya. Evlilik son bulmuş ve Eflatun olumlu değerlendirdiği bir iş teklifinin sonucunda orta okul çağındaki kızıyla beraber Brüksel’e göçmüş bir gün. Özgün o genç yaşına rağmen kaya gibi sağlam duran, doğrularını seçen ve kendi yağında kavrulmayı maharetle beceren hayran olunası bir çocukmuş.

Eflatun Kırmızı’nın çalıştığı uluslararası organizasyonda göreve başlamış. Yaklaşık iki bin çalışanı olan bu kurumda ayrı bölümlere konuçlanmış aynı yaş grubundaki bu iki şahane kadın. Yıllarca hep aynı binaya gidip gelmelerine rağmen yolları hiç kesişmemiş. Birbirlerinin varlığından habersiz yaşamışlar aynı şehirde onca zaman.

* * * *

Mavi Kırmızı’yı üstüne birlikte çalıştıkları bir proje sırasında tanıma fırsatı bulmuş. Ondan on yaş kadar büyük bu dinamik şahsiyetin bitmek bilmez enerjisinden, bağımsız ruhundan, inatçı iyimserliğinden esinlenmiş. Onun hep değerlerinden, doğrularından yana duran ve kendi bildiğini okuyan yanına hayran olmuş. Bu aydınlık ve gözüpek kadını rehber almış.

Zamanla aynı bölümde çalışmaya başlamışlar. Kırmızı Mavi’nin ekibinin en yetkin üyesi, incisi, gizli silahı olmuş. Mavi artık hem iş hem dost ortamını paylaştığı Kırmızı’da her geçen gün başka güzellikler bulmuş. Ondan güç almış, ona akıl danışmış. Zor zamanlarında koşup onun limanına sığınmış.

Zamanla Kırmızı’nın diğer aile bireyleriyle de tanışma fırsatı bulmuş Mavi; dünya tatlısı insancıl eşini, başınabuyruk yakışıklı oğlunu ve yere bakan yürek yakan kızını ayrı ayrı sevmiş. Kırmızı’yla yaptıkları bir iş gezisi sırasında denk getirip Paris’te buluştukları Heves’i o dönem üniversite sonrası büyük kararlar eşiğinde gelecek üstüne kafa yorarken yakalamış.

* * * *

Eflatun ile Mavi zaten yakın arkadaşlarmış o yıllarda. Mavi Özgün’ü de ayrı severmiş, onun hayattan ne istediğini bilen karakterine, gereksiz yere trajedi yaratmayan tarzına bayılırmış. Onun geçen zamanla serpilişini izler, ileride neler yapacak acaba diye merak edermiş.

Eflatun ve Özgün’ün anne-kız ilişkisi de özenilecek nitelikteymiş. Dürüst, açık, saygılı bir çerçeve içinde iki yakın dost misali şakırlar, nadiren de sakin sakin tartışırlarmış. Dakika başı birbirlerini sarılıp öpen cinsten değillermiş ama sevgilerini hep gözbebeklerinde taşırlarmış.

Özgün yüksek öğrenim için Londra’ya gittiğinde gönlünü bir Kanadalı gence kaptırmış. Eflatun ile Mavi İngiltere çıkartmaları sırasında tanıştıkları bu şahsiyetin adını zaten peşinen kenara yazmışlar. Zamana bırakılmış akış, gençler düşünmüş ve karara varmışlar.

Özgün Kanada’ya taşınıvermiş. Kısa zaman sonra da büyülü bir yaz akşamında ikinci köprünün Anadolu ayağında Boğaz’a karşı evet demiş genç çift birbirlerine alkışlar arasında. Mutluluklarının samimi ışıltısı davetlileri de duygulandırmış, birkaç damla yaş dökenler olmuş aralarında. Başta da Mavi.

* * * *

İstanbul bu gelişmelere sahne olurken Münih’te Heves ve Afrika kökenli erkek arkadaşının ilişkileri de ciddileşmeye başlamış. İş ve yaşanılacak şehir seçimlerini ortaklaşa almalarından anlaşılacağı üzere gelecek planları da detaylanmaya başlamış. Çok geçmeden müjdeli haberi almış Kırmızı: Yakında anneanne olacakmış!

Mavi Kırmızı ve Eflatun’un birbirini tanısalar anlaşacaklarına gönülden inanıyormuş. Onların ayrı renklerde karakterler taşısalar da ortak değerleri ve prensipleri paylaştıklarını düşünürmüş hep. Günün birinde denk gelmiş, ilk üçlü buluşma gerçekleşmiş. Kırmızı ve Eflatun’un hemencecik kanları kaynamış birbirine.

“Bu buluşmaların ardı gelir artık” hesabı yapılırken hayat sert rüzgarlarından birini estirmiş. Eflatun anne babasına destek olmak için beklenenden çok daha erken bir anda hem iş yaşamına hem de Brüksel’e veda edip İstanbul’a dönmüş. Mavi burulmuş, bir yandan hayran olmuş Eflatun’daki cesarete, diğer yandan onun yükünün ağırlığını omuzlarında hissetmiş.

* * * *

Özgün’ün bebek beklediği haberi herkese moral olmuş o dönemde. Kanada’dan Belçika’ya, oradan Türkiye’ye uzanan hattaki dostların yüreği aydınlanmış. Kırmızı Mavi’den almış müjdeyi, Eflatun ile hemen hemen aynı dönemde torun sahibi olacaklarını hesaplayıp sevinmiş içtenlikle.

Cüce Şubat kapıya dayandığında Heves’in oğlu Vincent dünyaya gelmiş. Çekirdek aile Almanya’da toplanmış, melezlere has şeytan tüyünü taşıyan Vincent’ın gönülleri fethetmesi fazla zaman almamış. Cevval anneanne ve büyükbaba o muazzam coşkuyla daha bir gençleşmişler sanki.

Kazma kürek yaktıran Mart ayında Mavi annesini kaybetmiş aniden. Çok kısa bir zaman sonra da Eflatun’un babası gözlerini yummuş hayata. Sonraki aylarda Mavi’ye huzur haram, hüzün günlük aş olmuş. Bakmış Brüksel’de nefes alamıyor, Ankara’ya annesinin evine geri gitmiş hadiseden bir ay kadar sonra.

Tuhaf zamanlarmış. Gidenin evinde gidensiz kalan yakınları birbirlerine tutunup ayakta durmaya çalışırlarmış titrek titrek. Bazen en beklenmedik anda gözleri dolar, kimi zaman da unutulmaz bir hatıranın ışığında gülümserlermiş. Güç buldukları anlarda zırhlarını kuşanır, dünyanın o en zor işlerinden birine koyulurlarmış.

Birinin ömür boyu emek emek yarattığı, biriktirdiği, topladığı, itinayla sakladığı dolaplar, çekmeceler, raflar dolusu özel eşyayı nasıl elden geçirebilir ki kişi kendi parçalanmadan? Bu sorumluluğun altında ezilip unufak olmadan? İnsanı içten içten kemiren, enerjisini anında tüketen yaman bir sorumlulukmuş bu. Mavi birbaşına olsa asla yapamazmış. Teyzesine dayanmış.

Azar azar, ucundan kenarından başlamışlar. Evin çekmeceleri dipsiz kuyular gibiymiş, tarihin hazineleri saklıymış herbirinde. Hemen her obje bir hikaye anlatmış, bir anıyı, bir dönemi, bazen yitirilen başka bir akrabayı, dostu çağrıştırmış. İçi kanıyormuş Mavi’nin, bazen soluk alamıyormuş.

Mavi’nin annesi Hediye Hanım elişine meraklıymış. Hediye vermeyi, sevindirmeyi de seven insanmış. Ne zaman bebek haberi alsa hemen bir yelek, iki hırka, belki yeni model bir patik üretimine başlarmış. Ya da yumuşacık bir battaniye örermiş hevesle, bebecik üşümesin diye.

nur

Mavi ile teyzesi zulada son dönemki elemeğinin ürünlerini bulmuşlar. Hangi parçanın kimin için hazırlandığını tam olarak bilemeseler de, bir kısmının mutlaka Özgün’ün bebeği düşünülerek kenara konulduğu konusunda anlaşmışlar. Susuşmuşlar biran.

Hediye Hanım Brüksel ziyaretleri sırasında tanıştığı Eflatun ve Özgün’den ayrı ayrı övgüyle bahseder, onlardan sık sık haber sorarmış. Özgün’ün düğün fotoğraflarına bayılmış, kayınvalidesini de -laf aramızda- pek kibar bulmuş. Eflatun’un adı her geçtiğinde de “çok kibar ve asil kadın, duruşu bir başka!” dermiş derin bir iç çekerek.

Mavi annesinin yalnız Türkleri değil, Brüksel’deki yabancı arkadaşlarını da yakından takip ettiğini, dil engeline rağmen onlarla iletişim kurmak için içtenlikle çaba sarfettiğini bilirmiş. Yıllar önce ofisi paylaştığı İngiliz dostu Paul’ün ilk torunu için bir hırka örüp yollamış. Hem de Paul’ü sadece ismen tanımasına rağmen.

Mavi hem bu hatıranın hem de Kırmızı’ya duyduğu sevgi ve güvenin etkisiyle diğer bebek kıyafetlerini de Kırmızı’nın torununa hediye etmeyi düşünmüş. Eflatun’un da Kırmızı’nın da bu sembolik armağanların ardındaki gönül kelâmını sezinleyeceklerinden ve annesinin emanetlerinde onun gözüne görünen anlamı bulacaklarından eminmiş.

Diğer yandan, bu samimi ve Mavi için son derece değerli paylaşım sayesinde bu iki fevkalâde kadını soyut ortamda yeniden biraraya getirdiğini düşlemiş kafasında. Sanki yaklaştırmış onları birbirine bu bağla. Kendini de onlara.

Teyzesi de onaylamış bu hediye fikrini. Özgün’ün henüz doğmamış kızının paketi İstanbul’daki müstakbel anneannesine ulaştırılmış kargoyla. Vincent’ın armağanını da Brüksel’de Kırmızı’ya teslim etmiş Mavi.

* * * *

Temmuz ayı başında Montreal yolunda Brüksel’de mola almış Eflatun. Biraz hasret gidermişler Mavi’yle. Emanetler Eflatun ile birlikte Amerika kıtasına doğru yola çıkmışlar sonra da. Artık bu dünyada olmayan birinden henüz buralara ayak basmamış birine giden hediyeler…

Ağustos ayında Derin’in doğum haberi ulaşmış Brüksel’e. Sevenleri bayram etmiş, en içten dileklerini yollamışlar batıdaki kıtaya.

Biriki gün geçmiş geçmemiş, minik bir kart çıkmış Mavi’nin posta kutusundan: “Anneni hiç tanımasak da hiç unutmayacağız” diye yazmış Heves, Vincent’in güleryüzlü bir fotoğrafını da iliştirmiş karta.

Ertesi gün bir e-posta almış Mavi bir süredir İngiltere’de yaşayan eski arkadaşı Paul’den, hani bir dönem aynı ofisi paylaştığı: “Aklımdasın..” diye yazmış Paul “…kaybın çok yeni, yas sürecinin kolay olmadığını da kendi deneyimimden biliyorum. Yine de bir nebze daha iyi hissettiğini umuyorum şimdilerde…”

Kimbilir, belki arka arkaya sıralanan bu üç gelişme birbirinden bağımsız ve tamamen rastlantısal olgularmış. Ya da hepsi aslında vurdumduymaz olan hayatın nasılsa aldığı Hediye Hanım’ın hatırasına saygı duruş kararını uygulamaya koymuşlar elbirliğiyle. Mavi ikinci olasılığa inanmayı seçmiş.

* * * *

Yıllar geçmiş aradan, güzel günün birinde, ılık bir akşamüstünün kuytusunda Eflatun ve Mavi kendilerini Kırmızı’nın yeşil bahçesinde yayılmış keyfeder bulmuşlar neşeyle. Anneanneler torunlarının son anılarını paylaşmışlar heyecanla, telefonlarında kayıtlı fotoğrafları göstermişler birbirine.

Özel günler için saklanan şaraplardan birini açmışlar derken. Haberler verilmiş, hikayeler nakledilmiş. Yürekler içtenlikle dökülmüş ortaya. An dostluk ve muhabbet olmuş çiçek kokuları arasında, geleceğe dair ortak planlar yapılmış heyecanla.

Bu buluşmanın üstünden başka seneler de akıp geçmiş. Ruhu zenginleştiren, kavurmadan öğreten deneyimler getirmişler beraberlerinde. Sonra, masal bu ya, bir gün kesişivermiş Derin ve Vincent’ın yolları bir üniversite kampüsünde.

Gözgöze gelmişler en beklenmedik anda.

Girişken Vincent Derin’den yana bir adım atmış ve o kendine güvenli, zinde ve bir yudum çapkın ses tonuyla: “Sizde bana çok tanıdık gelen birşeyler var. Daha önce tanışmış olabilir miyiz acaba?” diye soruvermiş.

Derin içinden “bu kadar klişe lafı hangi eski romandan kopyaladı acaba?” diye geçirmiş geçirmesine ama şeytan tüyü varmış işte Vincent’te.

O sırada kızın gözlerinin içine aleni bir ilgiyle bakan kararlı ve akıl çelen duruşunda insana “neden olmasın?” dedirten bir dürtü saklıymış.

Gülümsemiş Derin ağzını açıp ilk sözünü sarf etmeden önce…

Brüksel, Ağustos 2013

Kıvırcık Saçlı Cömert Yürek

Birkaç ay önce tüm yara berelerimi sırtlanıp gittiğim o mütevazı Ege kasabasında etraftaki aceleci inşaatların çalışkan tozuna batmış yokuş toprak yoldan denize doğru ilerledim. Bana tarif edilen levhayı gördüğümde doğru iz sürdüğümü anlayıp rahatladım. Bir numaralı hanenin kapısından taş evi çevreleyen çiçekli bahçeye süzüldüm.

birnumara

Aylardan Mayıstı. Ege sıcak günler ve ılık akşamlar serisine çoktan başlamıştı. Ben ıslak, serin ve çoğunluk ışık fakiri bir şehirden geliyordum. Kendime itiraf edemediğim sırlarımın ve son olayların ürünü üçüncü derece yanıklarımın ateşini taşıyordum.

O akşamüstü o bahçede bir sürü gülen yüzle aynı anda tanıştım. Hiçbirinize tek tek bakamadım, grup olarak tanımladım sizi; genç, dinamik, sevecen bir grup. O akşamın anıları biraz bulutlu hafızamda. Yüzler flu, kelimeler havada uçuşuyor. Ben kah o bahçede sizinleyim, kah ardımda kalan Brüksel’de o gün ayrıldığım işimin son gününde, kah iki ay önce Ankara’da annemin cenazesinde.

Ne kadar konuştum, ne dedim, ne paylaştım hiç anımsamıyorum. Karanlık indiğinde bile hala üşümeden açık havada oturabildiğim için mutlu hissediyordum kendimi sadece. Ne beklentim vardı ne de büyük bir umudum. Mola alabildiğim için şükrediyordum.

Biri bir kadeh şarap verdi elime, eğlenceli hikayeler anlattınız. Aynı ailedendiniz zaten, aydınlık yüzlü insanlardınız. Gençliğiniz yansıyordu cümlelerinizin içeriğine, kadifemsiydi tonlamanız. Hiçbirinizin acelesi yoktu, hırs çamurlarında yuvarlanmamıştınız.

Saygı ve içtenlik vardı ortamınızda. Tek tek konuşuldu, yürekten dinlenildi. Detaya özen gösteren insanlardınız. Ben aranızda öylece kimseye dokunmadan otururken sarıp sarmalanmış gibi hissettim kendimi niyeyse. Gevşedim, tatlı bir uyku bastı inceden. Göz kapaklarım emre çabuk uydular o gece.

* * * *

Sonraki günlerde grubunuzu ayrıştırmaya başladı yorgun ve hüzünlü kafam. Bireyler gözüme görünür oldu, aranızdaki bağlar da. Taş evin bahçesine yaydım sanki haritayı, sizi de tek tek konumlandırmaya başladım üstünde.

Dinlendikçe açıldım hafiften. Miskinliğimin tozunu almaya koyuldum ince ince. Sen oralardaydın hep, bir şekilde etrafımdaydın. Can alıcı sorular sordun, sessiz gözlemler yaptın. Merhametini elimle tutabilirdim.

Bir gün -nasıl oldu bilmem- başbaşa konuşur bulduk kendimizi. O kadar kendiliğinden oldu ki herşey, uyumumuza şaştım. Laf lafı açtı sonra ve yürekler döküldü ortaya. Seninki gökkuşağı kadar güzeldi, o genç yaşında bunca nüansı nasıl bu kadar ustalıkla kavradığına şaşırdım.

Senin yolunun tanımını dinledim. O ana kadarki macerana kulak verdim. Tek kişilik yaman bir ordu gibiydin. O narin bedende bunca güç nerede saklı diye ciddi ciddi düşündüm. İnsan bu yaşta nasıl bunca netlikle görebilirdi ki önceliklerini ve nasıl bir azimle Don Kişot misali soyunurdu hayallerini gerçekleştirmeye.

Kendimi unutmak istediğim bir dönemde senden konuşmak güzeldi. Hele sen bu denli renkli, böylesine dolu ve sapına kadar özgün felsefeyken. Seni dinlerken canlandım, keskin gözlemlerinin, yerinde değerlendirmelerinin ve taşı gediğine koyan sonuç cümlelerinin hayranı oldum. Senden öğrendim.

Bir umut tohumu ektin sanki içime. Ve her gün özenle suladın onu.

* * * *

Tane tane anlattın. Ses tonun yumuşacıktı, acelesiz ama vurgulu konuşuyordun. Çıkarımların akılcıydı. Uzun zamandır görmediğim eski bir dosta kavuşmanın katıksız keyfiyle dinledim seni.

Arada ben oraya bir virgül, buraya bir tırnak ekledim ama hikayeyi yazan sendin. Hiç üstüme gelmedin, “derdini anlatmayan derman bulamaz” söylevi çekmedi bakışların bana. Önce anlatabilsem anlayacağına inandırdın beni. Nihayet bulup buluşturduğum kelimeleri seslendirdiğimde yüreğinle dinledin yine tane tane.

Ektiğin tohum acar bir filize dönüşmüştü, titrek bedeninden beklenmeyecek bir kararlılıkta başkaldırıyordu. Uzun zamandır ilk kez gülümsedim. Unutmak zor; o gün bir de zeytinyağlı enginar pişirmiştin. “Geçen gün sevdiğini söylemiştin” diye mırıldandın belli belirsiz tabağı masaya koyarken. O enginarlara sarılmak istedim.

Günübirlik bir geziye gitmiştin bir gün, baktım gözlerim arıyor seni. Hevesle beklenen ana dönüşmüş kendiliğinden akıp giden sohbetlerimiz. Elinde sürpriz bir paketle çıkageldin ertesi gün. Uzun zamandır hediye almamıştım, daha açarken çocuk gibi heyecanlandım.

Çok zevkli, çok ruhuma yakın bir seçim yapmışsın. Bilemiyorum beni hangi arada bu kadar iyi tanıdın. Yeterince teşekkür edemedim belki sana. Diyorum ya, o ara sözcüklerle çok barışık değildi yıldızlarım.

Önceliklerimizden konuştuk, etkileyebileceğimiz ve değiştirebileceklerimizden. Bir de kabullenip kendi kaderine terk etmemiz gerekenlerden. İkincisini yapmak problem çözmeye programlı beyinlerimize zor geliyor, “yapabileceğim bir şey var mıydı?” sorusu uzun zaman zihinlerimizi meşgul etmeye devam ediyordu.

Farklı taktikler, yaratıcı yöntemler deneyip duruyorduk bir zaman. Ta ki biz ağzımızla kuş tutsak da durumun değişmeyeceğini kabullenene kadar. Sorunun tamamen bizim dışımızda ve eylemlerimizden bağımsız olduğunu anlayana dek.

Senin – ne mutlu ki çok erken yaştan itibaren- ne istediğini bildiğini hissettim verdiğin kararlardan, attığın cesaretli adımlardan bahsederken. En yakınırındakileri kuşatan samimi sevgine şahit oldum, yabancılara duyduğun merhamete. Yaşlıdan, yalnızdan, yaralıdan kaçmayan cömert yüreğini alkışladı yüreğim.

Günlük hayatın çoğuna lüzumsuz gelen ayrıntılarına değdirdiğin sihirli değneğin işleyişini gözlemledim. Salatalarından tatlılarına, masa örtülerinden saksılarına, bulmacalarına sızıyordu çarpıcı büyün. Pazardaki satıcıya, yaşlı komşu teyzeye, eczacıya, hatta mahallenin topal köpeğine uzanıyor ve şefkatle dokunuyordun.

Bir büyüğüm “bu kadar duyarlı olan çok kırılır yaşamda” demişti, seni tanısa ne düşünürdü acaba diye geçirdim içimden. Ben sana “boşver, takma, bu kadar düşünme herkesi” diyemedim, bunun basit bir seçim olduğuna inananlardan değilim. Duyarlılığı çok sesli müzik bestelercesine yaşamak diye yorumluyorum kendimce. Belki daha karmaşık bir bilmeceye kaptırıyor insan kendini ama maceranın tadı da daha bir yoğun oluyor, zevki tam katmerli.

Veda ettiğimiz akşam aylarca denizi göremeyeceğim için benim adıma kederlenmiştin. Serin Brüksel yazına denk gelirsem açık havada yemek yiyemeyeceğim için, pazar günü dükkanları kapalı bir şehre ve boş bir buzdolabına doğru yolculuğa çıktığımız için. Mümkün olsa güneş, deniz tuzu ve çiçek kokusu dolu bir çıkın verecektin elime yolluk diye.

Ne güzel insansın sen.

Şu sıkıntılı günlerinde yanında olmak, elini tutmak ve “emin ol geçecek” diye tekrarlamak isterdim her gün defalarca. Başka konulardan konuşmak, dikkatini dağıtmak, yürüyorsan yürümek, susmak istersen yanında susmak isterdim.

Ben senin gibi hünerli değilim mutfakta. Elişinden de hiç anlamam malum. Ancak sayende yeniden kavuştuğum sözcüklerimi dizdim işte kendimce arka arkaya.

Çabuk iyileş Kıvırcık Saçlı Cömert Yürek. Karanlık günler geride kalsın.

Brüksel, Ağustos 2013

Şehirlerle (Aşk) Yaşamak

camdansehir

Romantik komedilerin birinde otuzlu yaşlardaki bakımlı ve başarılı kadın karakter bir şehirle “çıkabileceğini” söylüyordu. Hani sevgiliyle randevuya gidecekmiş gibi özenle hazırlanıyordunuz şehirle buluşmanıza ve diyelim tüm bir günü onunla baş başa geçiriyordunuz mesela.

Şehir size sokaklarını ve sırlarını açıyordu, siz kendinizi onun akışına bırakıyordunuz. Onun hikayesini dinlerken biran kendinizden kopuyor ama bilincinizle yeniden buluştuğunuzda edindiğiniz deneyimle olayları bambaşka türlü değerlendirebiliyordunuz. Şehri tutkuyla sevmek lazımdı bunun için. Kendinizle olmaktan da korkmamak.

Şehir size kendini anlatırken bir ayna da tutardı aslında. Kendimden çok uzaktayım sandığınız o keyifli noktada, ufuk çizgisinden de ötedeyim yanılsamasını yaşarken kendinize yaklaşırdınız aslında. Şehrin kapıları gibi açılırdı bilinçaltınızın dehlizlerine inen yollar. Ürkmeden ilerlerseniz görür ve ayardınız.

Şehrin keşmekeşi yalnız olmadığınızı fısıldardı kulağınıza. Ne en vahim durumda olandınız, ne en şanssız, ne en zavallı. Onun kokularını içinize çeker, renklerini seyrederken arka planda kendi yaşam gerçeğinizi koyardınız aklınızın bir köşesine.

Sonra küçük bir mucize olurdu ortalık yerde, sadece sizin gözünüze göründü sanırdınız. “Ayrıcalıklıyım” diye düşünür gizlice gülümserdiniz. O anın büyüsü çılgın bir enerji pompalardı bedeninizden içeri, güçlenirdiniz. Ayaklanırdınız.

Şehirle randevunuz zaman zaman kontrolü elden bırakmayı, illa oldurmak için didişmemeyi, bazen en kısa yoldan değil de en manzaralı yoldan geçmenin keyfini hatırlatırdı size. Boş oturup gibi yapıp en önemli olanı düşünmeye zaman ayırmanın niyeyse zor gibi gelen olağanlığını sererdi gözlerinizin önüne.

Diğerlerinden başka bir gün yaşardınız. Kendinizle ve şehirle takılırken üçüncü şahıslarla da beklenmedik bağlar kurardınız. Bazen kendini şehre bırakmış başka bir yabancıya denk gelir, onunla üç cümlede hayatı tartışırdınız. Bazen gözleriniz buluşurdu bir başkasıyla, sadece gülümserdiniz birbirinize. Anlardınız.

Tarihi bina çehrelerinde birikmiş anılar, ondan bundan çiçek kokularındaki kışkırtıcı davet, her biri farklı kıvrılan ağaç gövdelerinin sessiz bir çığlığı andıran şiir dili, sokaktaki çocukların samimi gülücükleri, eylemsiz heykellerin iç yakıcı söylemleri sarardı sizi sımsıkı. Akşam saatine kaldıysanız, gökyüzünün ve suyun ışıkla başkalaşan renkleri, gölge oyunlarındaki sanatsal heyecan, şehrin gün içinde sürekli değişen ritmi, tik takları… Hepsini daha bir uyanıklıkla fark ederdiniz o bir başınalığınızla.

Ve dış dünyaya bu kadar dönük ve bu denli açıkken aynı anda nasıl olup da kendi bilinçaltınızın derinliklerinde emin adımlarla ilerlediğinizi merak ederdiniz. Halkanın tamamlanması dedikleri buydu belki. Uzaklara doğru uzandıkça yakınlaşmak, daha iyi görebilmek için geri adım atmak.

Baştan söyleyeyim, her şehirle tutmuyor ama bu büyü. Biraz gönül işine benziyor durum. Şehirle kimyanızın uyuşması lazım, karşılıklı ve tempolu atmalı kalpleriniz. O size kucak açmalı, siz ona koşmalısınız tereddütsüz ve ardınıza bakmadan. Beraberken eksiksiz hissetmelisiniz; bilmelisiniz ki yaşamaya değer her şey orada, ikinizin arasında, o anda.

Oysa bilirsiniz ki öyle kolay bırakamazsınız kendinizi, her şehir de açmaz size durduk yerde kapılarını. Kiminin tek şehri olur bir ömür boyu, şanslıysa bağrında yaşadığı. Kimi yıllarla yol alır, keşfedilmeyi bekleyen şehirlerdeki serüvenlere doğru uzanır. Aynı aşkın iki kez yaşanmadığını bilir bilmesine ama her yeni aşkın doğuş anında gerçekleşen mucizenin peşindedir biraz da.

Bazısı hiç bir şehre açmaz içini, yüreğini kaptırmaz,

*           *           *           *

Benim ilk aşkım, aptal aşkımdı New York. Düpedüz çarpıldığım, aniden ve derinden vurulduğum, neye uğradığımı anlamadan peşinden sürüklendiğim şehir… Ne başlayışında ne de bitişinde söz sahibi olamadığım ilişkim, koşulsuz teslimiyetim.

Yirmili yaşların başında tanıştık, ben Yeni Dünya’da bebek adımlarıyla ilerliyordum. Şaşkındım, toydum, korumasız ortamlarda nasıl yaşanır bilmiyordum. Tuttu kolumdan uçurdu beni. Varlığından habersiz olduğum bir evrenin kapılarını açtı.

Hız, devinim, heyecan üçlemesinde yaşandı her şey. Işıklar gördüm, asabi arabalar ve sürekli acelesi olan insanlar. Daha güçlü, daha yetkin, daha cazibeli olmak içindi yarış. Altında harlı bir ateş yanıyormuşçasına kaynıyordu şehir, bir çığlık aşağı, bir kahkaha yukarı. Her şey o anda olup bitmeliydi. Şimdi. Hemen.

Şehrin enerjisi bulaşıcıydı. Harareti her yanınızı sarıyordu. Anlamaya çalışmaktan vazgeçip kendini bırakma zamanıydı. Direnmedim, savaşmadım. Şehir beni köklerimden salladı, hafifletti, sersemletti.

Savruldum peşinden. Var olduğumu hiç bu kadar net hissetmemiştim. Kanım başka türlü akıyordu sanki, duyularım keskinleşmişti. Yorulmam, durmam mümkün değildi.

Sonra aniden kesildi akış. Dönme dolabı durdurdular. İndim.

*           *           *           *

İlk gerçek yetişkin aşkımsa Prag’dı.

Çocukluk rüyalarımda sıcak ve tanıdık bir şehrin sokaklarında gezerdim hep. Kendimi güvende ve mutlu hissettiğim, yuva hissi veren bir şehir. Uyanmaya yakın adını fısıldardı bir ses kulağıma: Prag.

Neden bilmiyorum hala. Hiç bir bağlantımız yoktu oysa o şehirle, orada yaşayan kimseyi tanımıyordum. O konuda hiçbir kitap okumamış, belgesel izlememiştim. Prag gerçekte nasıldır, neye benzer, onu bile bilmiyordum.

Yirmili yaşlarımın sonunda ilk kez gittim bu şehre. Biraz tedirgindim ilk buluşmamız öncesinde, hayal kırıklığından korktum. Rüyalarımdaki şehirle alakası yoktu hiç, çok daha bilgeydi, çok daha görmüş geçirmiş. Olgunluk ve şefkatle yaklaştı bana, azmi ve sabrı anlattı uzun uzun.

Hayalde başlayıp gerçeğe ışınlanan bir masal tadında yaşadım onunla aşkımı. Kendimi bildim bileli vardı sanki, o denli tanıdık ve bana benden yakındı. Çocukluğumun izleri var hala onda, hep özlenen ve geride kalsa da hiç unutulmayan masumiyetin hatıraları.

Prag. Adı geçince tüylerimin ürperdiği, yüreğimi sızlatan kahraman. Umudum, sığınağım. Kalbimin derinliklerinde hep özenle saklanan.

*           *           *           *

Paris’i otuzlu yaşlarımda keşfettim. Düpedüz ve fena halde aşktı Paris. Hep mümkün, hep hakim, hep ezberbozan aşk. Hem de en artistik haliyle. Kıskıvrak yakaladı beni. Mecnun etti.

Zamanla her mevsimini doya doya yaşamak, açık hava müzesini anımsatan sokaklarında saatlerce dolaşmak, kafelerinin teraslarında oturup gelen geçenin hayali hikayelerine dalmak mümkün oldu. Defalarca gittim bu şehre, her seferinde koşarak, hatta kanatlanıp uçarak.

Trenden Kuzey Garı’nın platformuna her inişimde ilk günkü heyecanla çarptı yüreğim. Paris hiç eskimedi, gözden düşmedi, olağana dönüşmedi. O her gidişimde kendini yenilemiş oluyordu, bir yanda bambaşka heyecanlar sunarken, diğer yanda klasiğin vazgeçilemeyen tadını hep saklıyordu.

Her gün yeniden doğmaktı Paris. Onu kendim, benliğimi de aşk yapmak. Eşitlemek, tamamlamak ve gerisini rüzgara bırakmak. Sanata ve geçmişin hazinelerine saygı duruşu, yaratıcılığın ve değişimin koynunda yeşerirken.

* * * *

İstanbul’u tanıyordum tabii çocukluğumdan beri, ama dokunmamıştık birbirimize. Ben ona çok korkak görünmüştüm, o bana çok muazzam, pek karışık. Defalarca buluştuk ama hiç yakınlaşmadık. Ben yolcuydum, o hancı.

Kırklı yaşlarımda nihayet gözünün içine baktım İstanbul’un. Cesaretim yerine gelmişti artık, kendime güvenim de. O saate kadar bana hep başkalarının bana tanıttığı bu şehri kendi hızımda ve kendi adımlarımla keşfe karar verdim.

Acelem de yoktu hiç, bir seferde köşe bucak taramak değildi derdim şehri. Hız değildi artık önemli olan, yudum yudum içmek, tadına varmak arayışındaydım. Yine gelirdim hem mümkün oldukça, kaldığım yerden devam ederdim macerama. Çağıracaksa tabii beni İstanbul.

Yavaşça aralanan ağır kapılardan içeri süzüldüm sonra. İlk kez ciddiye alır gibi alıcı gözüyle baktı şehir bana. Yürek yaralarımı kuşanmış yürüyordum başım dik, cebimde bulutlarla. Hayattan dersler almıştım, gördü. Burnum sürtülmüştü yaşamın gerçeklerine vura vura.

İstanbul. Geçmişin sırrı, geleceğin anahtarı. Kendini evrenin merkezi, dünyayı da hayaller alemi sanmaktan vazgeçmiş gururdan arınmış hüzünlü aşk. Kaybetmeyi tatmış ama yenilmeyi kader kabul etmemiş, hayatın iliğini emmeye yeminli aşk.

Yavaş yavaş ilerledi ilişkimiz. Kimi zaman coşkuluyduk, bazense karşılıklı sustuk. O sorgulamadı, ben onu dinlemeyi sevdim. O sormadıkça da ben anlattım. Gösterdiklerinin, paylaştıklarının değerini bildim.

Zamanı unuturduk beraberken. Renkler öykülere dönüşürdü göz açıp kapayıncaya kadar, martı çığlıklarından dizeler dökülürdü. Arnavut kaldırımların tozu, Boğaz’ın mavisi, vapur dumanı harmanlanır, soyut bir resim çizerlerdi imgemizin duvarına. Burnumuzda ızgara balık kokusuyla akşamın inişini seyrederdik iki kıta arasında bir noktada.

Kalamayacağımı bilirdi. Ona geri geleceğimden emindim. Ben yokken ne yapacağını hiç sormadım. “Gitme” diye yalvarmadı, “çabuk gelsen, özlüyorum” diye sızlanmadı. Birbirimizin seçimlerine ve önceliklerine hiç karışmadık.

İstanbul. Özgür ve saygı dolu aşk. Sev ve sal mantığıyla yaşanan.

Brüksel, Ağustos 2013

Günaydın Güzel Kız

hazal

Sen yirmili yaşlarının tadına varmaya henüz başladın, ben sonbaharda yaşamımın kırk beş yılını arkamda bırakacağım. Seneye üniversiteden mezun olacaksın, “inanamıyorum!” diyorsun heyecanla bu konudan bahsederken. İnsan büyüdüğünü de, yaşlandığını da hiç bir zaman tam olarak algılayamıyor kanımca.

Koşuyor kişi, ona buna yetişeyim derdinde hep, “şu bitince soluk alacağım, bundan sonra kendimle kalacağım” diyor. Ne var ki akış kesilmiyor, zaman durmuyor, yaşamın onun için sakladığı aklı karalı sürprizlerin sonu bir türlü gelmiyor. Sen de biliyorsun artık: Bakıyorsun okulun son günü, bakıyorsun yaz sıcağında Ege sahilleri, bakıyorsun kapıyı çalmış, karşında diploma töreni…

Üstelik sende bambaşka bir bilinç var benim sen yaşlardayken tatmadığım. Farklı bir aymışlık hali, inanamadığım ama hayranlık duyduğum bir telaşsızlık! Alakalı alakasız sorular fışkırmıyor beyninden, sadece en önemli olanlarına cevap arıyorsun. Dinginsin ama enerjisiz değilsin, sabırlısın ama hayallerine sahip çıkışın çok kararlı, çok kendinden emin.

Biran önce harekete geçmek, bir sürü işi aynı anda ve kısa zamanda yaptığın için kendinle gururlanmak, hep önde ve görünebilir olmak için çabalamak yok senin kitabında. Önceliklerin belli, doğruların çizilmiş. Saklanmıyorsun, oynamıyorsun. Yalana, yaldıza harcanan zamana belki biraz acıyarak bakıyorsun.

Sen “bugün var, yarın yok” olanın fena halde farkındasın. Sen anın, keyfin, damak tadının, uzun ve derin uykunun yararının neyse ki farkındasın. Hayatın küçük zevklerini sarıp sarmalıyorsun, besleyip büyütüyorsun bilincinle. Onlar sana dolu dolu mutluluklar olarak geri geliyor. Yüzünün aydınlığı, gözünün ışığı bundan.

Her aile küçüğünü korumak, tehlikelerden uzak tutmak ister. Biz de sana kol kanat germek için çırpındık elbette ama önünde duramadığımız sellere kapıldık bazen. Yaşamın kimi zaman sağanak misali inen karanlık gerçeklerinden uzak tutamadık seni. Koruyamadık seni dilediğimiz gibi.

Sana gelince, erken yaşta sağlamlaşan karakterinle bize pek de yapılacak is bırakmadın aslında. Özgün kalkanlarını seçip kuşanıverdin kaşla göz arasında. Kurnaz ve akılcı taktikler geliştirdin yaşamla başa çıkmak için.

Hiç istemezdik biz ama kader seçti ve beraberce yaşadık: Sen çok ciddi hastalıkların pençesinde acı çekerken gözlemledin aile bireylerini. Zamansız ölümler gördün, zincirleme kayıplar yaşadın. Yetişkinlerin zayıflıklarına şahit oldun. Ayrılıkların getirdiği yürek acılarını tanıdın.

Boşanmalardan konuştuk seninle, tıkanan ilişkilerin çıkış yolları üstüne akıl yorduk. Aşk üstüne konuştuk, keder ve ölüm üstüne. O kerli ferli insanların beklenmedik acılar karşısında nasıl un ufak olduklarını izledin yaşıtların çizgi film seyrederken. Belki sorgulamayı öğrendin bu deneyimlerden, belki dünyayı çok da ciddiye almamayı.

Çok gözlemledin, az söyledin gibi geldi bana hep. Ama dediklerinde hep öğütülmüş, sindirilmiş ve en önemlisi özümlenmiş olanı sezdim. Sana kalan, seninle kalan çok senden bir güzellikti. Bazen ürktüm erken olgunluğundan, biraz da suçluluk duygusuyla, ama çoğu kez şapka çıkardım sana boğazımda düğümlenen sözcüklerimi kendime saklayarak.

Seni, yaşamla ve onun kahramanlarıyla ilişkini izledikçe her gün daha fazla hayran oluyorum sana. İnsanları okumak nedir biliyorsun. Kişilerin hiçbir zaman dile dökmedikleri ama gözlerinde bir çığlık misali taşıdıkları isteklerini ve ihtiyaçlarını fark edip onlara elinden gelen yardımı yapmayı biliyorsun. Bunu seçiyorsun. Hem de afişsiz, reklamsız, hiç gölge etmeden. İyi kalpli bir masal kahramanınınki kadar özenli bir dokunuşla, ama o insanların hayatlarında mucizeler yaratacak şekilde.

Geçmiş yılların sana yaşattıklarıyla bunca farkındalık kazanmış, dünyayı bu genç yaşında neredeyse çırılçıplak soymuş ve onun gözünün taa içine korkusuzlukla bakmışken, aynı anda nasıl olup da sapına kadar masum, sevecen, ve umut dolu olduğunu soruyorum kendime. Yanıtı bende değil bu sorunun, ama biliyorum ki öğreteceksin bana bir gün. Sözle değilse de eylemle.

Seneye Ağustos ayında İstanbul’da kutlayacağız mezuniyetini, bir sonraki doğum gününe denk gelen zamanlarda. Dört sene önce on sekiz yaşını aynı şehirde karşılayışımızı anımsayacağız. Ben sana gözlerindeki ışıltı için teşekkür edeceğim, yolumu kaybettiğim anlarda tükenmeyen bir umut ışığı sunduğu için bana. Sen muhtemelen “ne yesek?” diye düşünüyor olacaksın o sırada. İstanbul gülecek kahkahalarla!

Hazalcı’m, kendin kadar aydınlık ve sıcak bir ayın lider gününde doğmuşsun; ne mutlu, ne uyumlu bir tesadüf. Annene ve babana dünyanın bu en beklenmedik mucizesi için içtenlikle teşekkür ederim…

Brüksel, 1 Ağustos 2013