Z.Ş. Vakası

ODTÜ İşletme Fakültesi’nin önündeki avluda laflıyorduk. Doksanlı yılların başında olmalıyız. Arkadaşımın yanındaki kızı gözüm fena halde ısırıyor ama seçip çıkaramadım bir türlü.  Ortak tanıdığımız anlamış olacak ki sıkıntımı tanıştırıyor: ” Deniz, tanıştırayım Z.Ş., bizim bolümde okuyor”   

Adını ve soyadını duyar duymaz zıplıyorum durduğum yerde, Ergenekon İlkokulu’nun bahçesine ışınlanıyorum, yıllar öncesine.  Eğlenceli bir sınıftı bizimkisi, yedi sekiz kişilik bir çekirdek grubumuz vardı, kızlı erkekli pek bir eğlenirdik. Z.Ş. de sanırım üçüncü sınıftan itibaren bir süreliğine bizim gruba dahil olmuştu.

Anne babanın biri Türk diğeri Fransız olunca, o da iki okula gitmek durumundaydı.  Tam anımsamıyorum şimdi ama misal, sabahları Fransız okulundaysa öğleden sonra bizim sınıfa geliyordu.  Ertesi dönem bizim sınıf sabahçı olduğunda Z.Ş.’yi göremez oluyorduk; o yeni öğlenciler takımıyla devam ediyordu yoluna.

Güzel kızdı, uzun boylu ve enerjik.  Kısacık kesilmiş saçları sevimli yüzünün cazibesini daha da ortaya çıkarıyordu.  Şeytan tüyü taşıyanlardandı.  İnsanları kendine çekiyordu.

Z.Ş.’nin tipinden tutun da giyiniş ve yaşam tarzına kadar her yanı değişik ve cazip geliyordu bizlere.  Beslenme çantası, matarası bile bir ayrı havalıydı.  Güneşin etrafında dolanan gezegenler misali bir adanmışlıkla kuşattık onu.

Z.Ş.lerin Gazi Osman Paşa’da bahçe içinde çok güzel bir evleri vardı.  Doğum günü partisi için çağrıldığımızda keşfettiğimiz bu mekan hepimizde hayranlık uyandırmıştı.  Şekerlemeden yapılmış bir evin içine düşmüştük sanki, huşu içinde oradan oraya koşuşturuyorduk.

Günümüzün ihtişam ve animasyon çılgınlığının henüz kendini göstermediği o zamanların doğum günü kutlamalarında en fazla iki süs, üç şapka bir de pasta olurdu. Z.Ş.’ninki bambaşkaydı.  Birbirinden değişik oyunlar tertip edilmişti bizler için, ikramlar arasında da mevsim dışı olmasına rağmen dondurma bile vardı.

Bir gün Z.Ş. bana büyükannesinin okula çok yakın bir apartmanda yaşadığını ve bazı akşamüstleri okul çıkışında onun yanına gittiğini söyledi.  Bizim evimiz de okula on, bilemediniz on beş dakika yürüyüş mesafesinde olduğundan pek sevindim bu habere.  Buluşup başbaşa zaman geçirme fırsatımız doğmuştu.

Çok geçmeden bu ikili görüşmelere başladık.  Genelde ben onlara giderdim, büyükannenin evinin önünde küçük bir bahçe vardı, iyi havada o mütevazı yeşilliğin tadını çıkarırdık.  Ben Meşrutiyet Caddesi’nde geçen çocukluğum boyunca ancak kaldırım oyunlarından nasibimi alabilmiştim, o yüzden yürüyüş mesafesinde bir yeşil alan fikrini anında benimsemiştim.

****

Bizi az önce tanıştıran arkadaşın sözünü balla kesip atlıyorum: “Aaa biz tanışıyoruz, yıllar öncesinden, Ergenekon İlkokulu’nda beraberdik hani!”

Z.Ş.’nin hafif mağrur hafif dalgın bir ifade taşıyan güzel yüzünde beklediğim aydınlanma belirmiyor.  Hatta donuk gözleri biraz da rahatsız olmuşçasına bana bakıyorlar.  Ne var ki, benim heyecanım diz boyu; gayretle devam ediyorum zaman tüneli hikayelerime, mümkün değil ki hatırlamaması…

****

Okul sonrası buluşmaların hararetle devam ettiği o dönemde bir gün Z.Ş. kışkırtıcı bir öneriyle çıkageldi: “Bize gelirken bisikletini de getir, beraber bineriz!” dedi.  Önce çok heyecanlandım, bisiklete binmeye bayılıyor ama bizim evin önü cadde olduğundan ancak kaldırımdaki sınırlı alanda gidip gelebiliyordum. Bir de tabii o yaşlarda bisiklet demek özgürlük demekti. Malum, üstüne atladığınla uçarsın, kimse tutamaz seni.

Biliyorum ama babamın hiç hoşuna gitmeyecek bu fikir. Bizden Z.Ş.lerin eve gitmek için Meşrutiyet Caddesi’yle Mithatpaşa’yı bağlayan kavşağı geçmem gerekecek ki, bu babamın koyduğu sınırların fena halde dışına taşmak demek.  Alıyor beni bir düşünce; senaryolar üstüne kafa yoruyorum günlerce.  Sorun şu ki, babama yalan söylemek ne genlerimde ne kültürümde var. Diğer yandan Z.Ş. de, yeni alınmış parıltılı bisiklet de bana mütemadiyen göz kırpıyorlar.

Sonunda küçük kurnaz kafamda şöyle bir çözüm buldum:  Babama “kapının önünde bineceğim” diyerek indireceğim bisikleti, sonra usulcacık büyükannenin evine doğru süzüleceğim.  Bisikleti sürerek değil de yanında yürüyerek götüreceğimden dolayı da “caddede kullanmamak” kuralına da saygılı davranmış olacağım.  Gerçek bir orta yol bu; parlak hedefe doğru emin adımlarla ilerlerken yaratıcı çözümüm sayesinde babama karşı vicdan azabı da duymayacağım.

Planladığım şekilde yola çıktım.  Bisiklet sağ yanımda temkinli adımlarla ilerliyorum.  Mithatpaşa’nın trafik ışıklarına kadar geldim, kırmızıda bekliyorum.  Geriye sayım başladı, az daha dayanmalıyım. Birazdan babaannenin evinin karşısındaki okul avlusunda bisikletlerimizi yarıştırıyor olacağız.

bisiklet

“Deniz!” diye sesleniyor o ara arkamda birisi.  Başımı çevirmemle babamla göz göze gelmem bir oluyor. Eliyle bana “bekle” işareti yapıyor Ziya Bey. Hareket etmem zaten mümkün değil. Donakalıyorum oracıkta, kalbim küt küt atıyor, yüzümde utanç kırmızısı bir ateş.

“Nereye gidiyordun?” diye soruyor sohbet eder havasında. Pardösüsünü sıkı sıkı iliklemiş, fuları boynunda, başında fötr şapkası, ayağında sabah cilaladığı ayakkabıları.  Onun bu sakin ve saygıdeğer duruşu benim üçkağıtçı haylaz görüntümü büsbütün alaşağı ediyor. Çok ama çok utanıyorum. “Ne yaptım ben!”

Telaşla açıklamaya çalışıyorum ama cümlelerim cansız, kopuk; fena halde tekliyorum.  O arada yeşil ışık yanıyor, babam bisikletin kumandasını ele alıyor ve bana eliyle devam işareti yapıyor. Eve döneceğimizi sanmıştım, bocalıyorum.

Hala konuşmaya çabaladığımı fark edince yüreğimin ta içine işleyen bakışlarıyla “sus artık Küçük Hanım, böyle anlamsızca çırpındıkça beni rencide etmeye devam ediyorsun” diyor hiç konuşmadan.  Anında kapatıyorum çenemi. Perişanım, o kadar üzgün, o kadar pişmanım ki babamın yüzüne o mutsuz, kırık, gücenik ifadeyi koyduğum için.

Yanyana sessizce ilerliyoruz. Bisikletimin bile utandığını hissediyorum, metal yığını büzüşmüş, içine kapanmış, bu çirkin oyuna nasıl alet edildiğini düşünüyor. Ben son on dakikadır madenlerdeyim, yerin dibindeyim.  Dengimi buldum, solucanlarla arkadaşlık ediyorum.

Z.Ş.lerin evinin önünde babam bana veda ediyor.  “İşin bitince ara, gelip alırım” diyor ve sırtını dönüp gidiyor.  Arkasından bakakalıyorum.  Bağırmadı, çağırmadı, beni bisiklete binmekten alıkoymadı.  Sesini bile yükseltmeden, tek bir bakışın sanal şamarında kendime getirdi beni, kimliğimi hatırlattı.  Ya onun kızına yakışır şekilde davranacak ve ondan feyz almaya devam edecektim, ya da onun saygı ve ilgisini hakketmediğimi kabullenecektim.

****

O günün sonraki kısmında ne oldu, ne yaptım hiç ama hiç anımsamıyorum.  Takip eden haftalarda babama kendimi affettirmek için ne diller döktüm, kaç özür mektubu kaleme aldım, inanın bunu da hatırlamıyorum. Bildiğim “her seçimin bir bedeli olduğunu” olanca açıklığıyla öğrendiğim.  Ben unutsam da Mithatpaşa – Meşrutiyet kavşağı her geçişimde avaz avaz bağırır bu gerçeği, bisiklete her binişimde alet dile gelir, anlatır.

 ****

Z.Ş. artık gözlerini kaçırıyor benden, belli ki bu ortamdan kurtulma çabasında.  “Kusura bakmayın, sizi de, o yılları da hiç hatırlamıyorum.  Ailevi durumum dolayısıyla epey okul değiştirdim ben, çok insan çıktı yoluma” diye kestirip atıyor sonunda en kuru sesiyle. 

Kelimelerim bıçakla kesilmiş gibi duruyorum.  “Haklısınız, saçmalıyorum. Affedersiniz” sözleriyle ayrılıyorum oradan.

İşletme Fakültesi’nden Endüstri Mühendisliği’ne giden ana yolda ilerlerlerken gözyaşlarıma mani olamıyorum.

 “Ne bekledin ki Deniz? Yıllara meydan okuyacak duygulu bir kavuşma sahnesi babanda yarattığın hayal kırıklığının özrü mü olacaktı? Laf!”

Kabul edelim ki, Z.Ş. üstelik etkisiz eleman bu olayda.  Karar verici ben, uygulamaya geçiren yine ben, sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda olan ben.

Hayatta hepsini yapmak, herşeye sahip olmak, herkese yaranmak mümkün görünmüyor.  Kuzeye gitmekle güneye sırtımızı dönüyoruz. Susarken konuşamıyoruz. Fransızların deyimiyle hem tereyağını satın alıp hem de parasını cebimizde tutamıyoruz.

Seçim sayfayı çevirmekse, seçmediklerimizi önceki satırlarda kalıyor ister istemez.  Seçilmeyenlerin, ikinci plana itilenlerin, o gün aranmayan kişinin, yapılmayan işin, okunmaya kitabın, sorulmayan hatrın boynu eğiliyor.  O terk edilmişlikteki kırgın ah bizim eksi hanemize yazılıyor.

Her seçim özgür irademizim dile gelişi. Her seçim aynı zamanda bir bedel.  Pusulamızı kaybetmediysek amacımıza giden yolda yeni ve sağlam bir adım.  Doğru seçimler yeni umut kapılarına taşıyor bizi, hatalı olanlarsa yürekte çentik.

 

Brüksel, Ocak 2014

Yerli yersiz içlenmek

iclenmeler

Sanırım ilkokul çağındaydım. Annemle kahvaltı ediyorduk. Aniden aklına bir şey gelmiş gibi konuştuğumuz konudan saptı ve “Necdet Tosun vefat etmiş!” deyiverdi. Hiç girizgahsız, küt diye, orta yere. Bir an boş boş baktım anneme, o dört kelimede saklı içeriğin ağırlığını hazmetmeye çalışıyordu beynim.

Belki on belki on beş saniye sürdü sessizliğim. Annem tedirgin olmuştu, endişeyle baktı yüzüme, sanırım bu kadar etkileneceğimi beklemiyordu. Ben çocukluğumun eğlenceli Türk filmleri arasında sanal bir gezintiye çıkmıştım o sırada.

Emel Sayın’ın şarkıları eşliğinde Tarık Akan’ı hayran hayran izlerken Hulusi Kentmen’in bıyıklarını çekiştirip kaçıyordum. Adile Naşit yakalıyordu beni ama cezalandırmaya kıyamadığı için köşkün mutfağında buluyordum kendimi. Becerikli aşçı Necdet Tosun yine ne güzellikler yaratmıştı!

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım, susturana aşkolsun!

Annem Necdet’le aramızdaki gönül bağını hiç anlamadı ama ölüm haberlerini bana alıştıra alıştıra (icabında geciktire geciktire) verme konusunda zamanla büyük adımlar attı.

****

Ben hiç Beyaz Atlı Prens bekleyen kızlardan olmadım. Düğün, dernek, gelinlik, balayı hayalleri kurmadım. Aşk düşkünüydüm, bakın o ayrı; kalanı Sıla’nın deyimiyle “kenar süsü”…

Teyzemin kızı Belgin bir gün evlenme kararı aldı. Ben o yıllar üniversitedeyim; ODTÜ kampüsünde yaşıyorum, beynim işlek, ufkum açık, bildiğiniz “kim tutar beni” vaziyetleri. Ankara Sanat Tiyatrosu, Dost Kitabevi, param olunca Mona Lisa’da bir pizza, üstüne illaki bir kestaneli kup. Cuma akşamları CSO konserleri, varsa yoksa has arkadaş muhabbeti, baharları kaçtığımız Bodrum ya da Gökova sahilleri…

Soluk aldığım bu çerçeve içinde insanların niye evlendiklerini anlamam mümkün değil ama “bireyin özgür seçimi” önünde boynumuz kıldan ince, uymasa da saygıyla karşılıyoruz icabında. Elaleme gösterdiğimiz iyi niyeti kuzenden mi esirgeyeceğiz, çenemizi kapalı tutmaya çalışıyoruz biz de.

Belgin bildim bileli güzel, alımlı, havalı ve inanılmaz süslü. Öyle ki, benim bir kitabın üstüne kapaklandığım saatler boyunca o saçı, başı ve makyajıyla uğraşabilir ve zaten şahane olan görüntüsünü kusursuz hale getirebilir. Ben o zamanlar “ya bir ya sıfır” kadınıyım. Sanıyorum ki, ya dış güzelliği seçeceğiz ya da aklın yolunu, bunun ortası, ayarı, kıvamı olmaz.

Ben bu dönemde şimdiki halimden yedi sekiz kilo daha şişkoyum, kışın bot yazın sabo ile dolaşıyorum. Kazara eteğim ya da topuklu ayakkabım yok. Makyaj nedir bilmiyorum, kırk yılın başı saçım fönlendiğinde aile içinde bir bayram havası esiyor ve sırtım sıvazlanıyor.

Uzatmayalım, bir gün teyzeler ve yeğenlerin bir arada olduğu bir ortamda Belgin’in gelinliğinden konuşuluyor. Ben kafamda yine uzaklara gitmeye yeltenirken, yanlış anımsamıyorsam annem ilginç bir öneriyle çıkageliyor: “Deniz ya, Allah aşkına bir denesene Belgin’in gelinliğini!”

Gözlerimi hayretle açıp bakıyorum anneme. Bana niye böyle bir zulmü çektirmeye karar verdiğini anlamaya çalışıyorum. Geçen gece telefonda yine çok uzun konuştum diye haşladı beni, üstelik arayan da ben değildim. Ona para yazmayacağını söylediğimde de bozulduğuyla gitti salona. Bedel ödüyorum kesin, alemin maskarası yapacak beni.

Normalde bedenimi çiğnemeleri gerekir beni razı etmek için ama bu kez meydan okur gibi “tamam” diyorum sadece. Hodri meydan! Küçük bir sessizlik oldu; biliyorum inanamadılar. Belgin kendini tutmasa bir kahkaha patlayacak ama kibar kız, ağzını büzüyor başını hafifçe eğip.

İçeri odaya geçiyorum kararlı adımlarla. Belgin de arkamdan. Yıllardır elbise dahi kuşanmayan ben, bu çetrefilli kıyafeti hangi kulbundan tutup nasıl üstüme geçireceğim en ufak bir fikrim yok. Belgin sakin, öneri şeklinde paketlenmiş komutlarıyla beni yönlendiriyor. Neyse giydim, beklediğimden acısız oldu bu süreç.

Salona geçiyorum. Ben daha çok soytarılık havamdayım. Herkes bana bakıp gülecek, şamata gırgır bir üç beş dakikadan sonra da bu işkence bitecek diye düşünüyorum kafamda. Ama öyle olmuyor işte. Annem de teyzelerim de beni gelinlikle görünce bir garip duygulanıveriyorlar, bir romantizm seli, yapış yapış lirik hislenmeler ve iç çekmeler arasında neye uğradığımı anlayamıyorum.

Ben bu bocalamanın derinliklerinde çırpınırken aynadaki aksimle buluşuyor gözlerim: “Aman Allahım! Üstümde bir gelinlik var”. İçimden bir ses olanca gücüyle “kurtarın beni!” diye bağırmaya başlıyor o sırada. Gelinliğin yumuşacık dokusu çıplak bedene giyilmiş metal bir zırh misali hoyratça hırpalıyor oramı buramı. Aynı anda kapana kısılmışlık duygusu dozunu arttırarak hükmediyor ruhuma.

Gök gürültüsü misali kopuyor ağlama krizim, tutana aşkolsun. Bir yandan da üstümdekinden biran önce kurtulmak için debelenmeye başlıyorum. Sanki daraldıkça daralıyor bu elbise üstümde, yüreğimin üstüne baskı yapıyor, nefes almamı engelliyor. Boğulacağım.

Herkes şokta. İşin garibi annem de ağlamaya başlıyor bu noktada. İçeri odaya atıyorum kendimi, Belgin fermuarı açıp geçit veriyor bana bu tünelden dışarı. Fırladığımla çıkıyorum, kalbim küt küt atıyor, hala hıçkırıyorum. İçim allak bullak.

Belgin’in elinde onca dantelin masumiyetiyle susan gelinliğe bakıyorum ters ters. Bu mu zanlı gerçekten? Bu kumaş parçası mı bu delişmen bağrış çağrışın nedeni? Ne tehditkar ne de kindar oysaki duruşu, daha çok şaşkın, benim içimde yanan bir noktaya bakıyor.

gelinlik

****

1994 senesinde ben Brüksel’e taşındıktan kısa bir süre ailemiz şansız ve kederli bir döneme girdi. Zamansızca baş gösteren bir yaprak dökümü ardı ardına sevdiklerimizi aldı elimizden. Çalan telefondan korkar olmuştuk. Kara haberin en kötüsünü gurbetteyken almak bir başka türlü etkiliyor insanı. Kolu kanadı kırılıp eline veriliyor anında.

Annem ve babam da o ara bana üstüste kayıp haberi iletmekten perişan olmuş olacaklar ki teyzemin vefatını sakladılar benden. Hem de öyle üç gün beş gün değil, aylarca. Ne zaman ki Ankara’ya ziyarete gidiyorum ve adet üzerine ilk akşam bizde toplanan aile meclisinde teyzemi göremeyince soruyorum, o zaman – evet ancak o zaman – alıyorum haberi.

İnsan inanamıyor. Yalan deseniz yalan değil, gerçek belki ama sizin kabul edesiniz yok. Zaman deseniz, geçmiş. Herkes acısını yaşamış, birlikte ağlamış, isyan etmiş. Yanmış, kavrulmuş, belki ilk şokun etkilerinden az biraz kurtulmuş.

Siz yalnız, siz bir acı haberle başbaşa. Siz bayat ve çok ağır bir haberle yüzyüze, hatta koyun koyuna. Yıldızlardan da uzakta hissediyorsunuz en yakınınızdan bile, midenize oturan koca bir taşla kalakalıyorsunuz. Yasınızın katmerli karanlığı içinde tutsak ediyor sizi, aldatılmışlık mı bu terk edilmişlik mi bilemiyorsunuz.

Gülsen Teyzem benim doğum günümde vefat etmiş. Belki biraz da bu yüzden dilleri varmadı bana söylemeye. Anne babanın kendi çocuklarını koruma içgüdüsü işte. Tam olarak anlamasanız da kabulleniyorsunuz sizin için verilmiş bu kararın sonuçlarını.

Teyzem için ağlamadım mı? Ağladım elbette ama hep mahzundu gözyaşlarım. Tekil, küskün ve buruk aktılar. Varla yok, hayalle gerçek, dünle bugün birbiriyle harmanlandı ve teyzem hep arada bir yerlerde kaldı benim için. Ne doya doya sarılabildim ona, ne de uzun zaman usulünce vedalaşabildim anısıyla.

****

Yıllar sonra güneşli bir sabahta Floransa’nın lezzet yuvası pastanelerinden birine daldım. Taze kahve kokusu hamur işinin kışkırtıcı çağrısına dolanmıştı. Baştan çıktım haliyle.

Tam camlı vitrindeki iştah açıcı seçenekleri tarıyordum ki üstü tırtık tırtık kurabiyelere takıldı gözlerim. Takılmalarıyla da sulanmaları bir oldu. Teyzem yapardı bunlardan; ah o kıtır kıtır ve hafif esmer güzellikler…

Senelerin yapamadığını tırtık kurabiyeler yaptı. Necdet Tosun’u kıskandıracak bir coşkuyla ağlayıp içimdeki kasveti oracığa bıraktım. Teyzemin kaybının yarattığı anlamsız boşluk yerini onun ışıltılı anılarına bıraktı. Kurabiyelere akan sevgisi, özeni, titizliği doldurdu içimi.

Tırtık kurabiyemi sütlü kahveme bandım, o ağzımda erirken ben Gülsen Hanım’ın her Hıdırellez’de bütün aile bireyleri için adadığı adakları anımsayıp gülümsedim uzun uzun. Bana seyahat dilemiştir sanırım, ne şanslıyım ki tutmuş temiz kalpli dilekleri.

Gezginin en ballısı yüreğinde yuvasının sıcaklığını taşıyanıymış. Ne şanslıyım ki içim sıcak; yuvanın anıları benimle gezer durur.

Brüksel, Ocak 2014

Hayal kırmak

hayal

Hayal dediğiniz yumuşacık beyaz bir bulut; çocuksu ve masum.  Bütün iyi niyetiyle bir resim çiziyor, bayram yeri coşkusunda boyuyor onu sonra.  Ağırlığı, sertliği yok,  kesici kenarları ve sivri köşeleri yok.  İçi cıvıl cıvıl, dışı albenili.

Yürümüyor öyle bizim gibi, daha çok salınıyor yeryüzünde.  Ara ara iyice keyfe gelip uçan balon misali yükseliveriyor yıldızlardan yana.  Nazlı dalgalanmalarla ilerliyor bir aşağı bir yukarı.   Kâh yere değiyor ayak parmaklarının uçları, kâh göğe eriyor başı.

Hayalin gözlerinin içi gülüyor, dudaklarındaki tebessüm teslim alıyor.  Yaratıcı olduğu kadar da inatçı da, “hayır” cevabını kabul etmiyor.  Boşluklara akıyor, delikleri dolduruyor. Duvar, sınır, engel nedir bilmiyor.

Hayal yıkılmışı, çökmüşü kolundan kavradığıyla ayağa dikiyor.  Sımsıkı yumulmuş gözler ona açılıyor, kapanmış yürekler o kapıyı çalınca açıp onu içeri davet ediyor.  Hayal gençleştiriyor, düşman çatlatacak kadar güzelleştiriyor.

Hayal meydanlarda gövde gösterisi yapmayan, güç yarışına girmeyenin sessiz ve derinden kazandığı zafer.  Hayal zeytin ağaçlarının sırrı, narçiçeklerindeki umut, taze incirin ortadan ikiye ayrıldığı an, al rengi çileğin inadına yeşil yapraklarındaki şiir.

Hayal bileğin değil bilincin gücü, yüreğin inadına atışı. Islah olmaz açlığı insanın aşka, dokunmaya.  Hayal nazlı bir isyan bayrağı kaderi bile durup düşündüren.  Gönülçelen bir jest, doğru anda söylenmiş tek bir kelime, bir iki sihirli nota bizi şimdiden söküp uzaklara gönderen.

Ve düşünün ki, hayal günün birinde kırılıyor.  “Nasıl yani?” diyor insan ister istemez.  O yumuşacık yapı, o akışkanlık, o endam nasıl parçalara ayrılır?  Tabiatında, dokusunda yok ki onun kırılmak.  Düşse de yumuşak iniş yapar,  parçalanmak şöyle dursun, burnu bile kanamadan yeniden ayağa fırlar.

Hem porselen tabak, kristal bardak değil ki bu kırılsın? Sivri kalem ucu, çetin de olsa ceviz kabuğu, şimşek gibi çakan futbol topunun isabet ettiği şansız pencere camı değil ki bu. Tırnak değil ki küçücük bir darbede kırılsın, testi değil ki su yolunda düşüp parçalansın.  Kemik gibi sert değil, kol gibi kemikten kastan yapılmış değil.

Bal gibi de kırılıyor oysa hayal, üstelik ketum kol misali yen içinde de kalmıyor.  Tuz buz olan parçaları ortalığa saçıldığında dünya alem seyrediyor.  Oramız buramız çiziliyor, gerçek kanlar akıyor yaralardan.  Tabanlarımızda hissediyoruz acıyı o sert parçacıklar çıplak ayaklarımıza batarken.

Hayal kırmak bir çeşit cinayet sanki,  bir olgunun kimyasını değiştirmek, pofuduk beyaz bir buluttan kesici bir silah yaratmak.  Varoluşun şifresiyle sorumsuzca oynamak, masumiyeti kirletmek, cesaretin yüzüne bir şamar indirmek. Geri dönüşü çok zor bir yola girmek.

Kırılan hayalleriyle birlikte insanın da yapısı değişiyor.  Gölge düşmemiş iyimserliğe asit karışıyor biraz, bir tutam da acı gerçek tuzu.  Kendini sorgulamaya girişiyor kişi, deli cesaretine ve saflığına yanıyor çoğu kez. Şüphe ediyor evvelki yargılarından.  Sırtı üşüyor sonrasını düşünürken.

Yarabantlı, alçılı, koltuk değnekli hayallerimiz geçirdikleri travmadan sonra bakım istiyor.  Ya onları toparlayıp sağlıklarına kavuşturmaya adayacağız enerjimizi, ya da onları kaderlerine terk edip yeni hayallere yatırım yapacağız.  Peki, eskileri diriltmeye uğraşırken ne denli orijinaline sadık kalacağız?

Ya yeni yetme hayaller? Sahi onlar o ilk baştaki sınırsız yaratıcılıkla şekillenebilecek mi?  Aynı coşkuyla çizilip renk renk boyanabilecekler mi?  O kuştüyü yastık yumuşaklığı korunabilir mi?

O masumiyet, o çocuksu umut nerede şimdi? Nerede mucizenin en haşmetlisine inanan yürek? “Neden olmasın, neden bana olmasın?” diyebilen inanç hangi köşeye saklandı? Bir araya getirdiğimiz parçalarımız kaynak yerlerinden sızlamaya devam ediyorlar hala.

Veremeyeceğini bile bile birine dünyayı vadetmek niye?  Sonsuza kadar seveceğini söylemek mesela ona, günlerimizin sayılı olduğu evrende.  Niçin büyük laflar ediyor ve tutamayacağımız sözler veriyoruz?  Niçin ayarımızı tutturamıyoruz kimi zaman? Ya da “aşka geldik abarttık, pardon” diyoruz.  Sanki biz unuttuğumuzda karşımızdakinin hafızasında da silinecek dediklerimiz.

Dünya bizle başlayıp bizde biter sanıyoruz bazen.  Kararlarımızın, adımlarımızın kimse üstünde izdüşümü yokmuş gibi davranıyoruz.  Oysa ölçüsüz başına buyrukluk düşüncesizlikle örtüşünce çirkin bir görünüm alıyor.  Öyle yenilikçi, havalı değil fena halde görgüsüz, hatta kaba duruyor.

Mehmet Erdem çok sevdiğim bir şarkısında “beni aldatma, beni söyletme” diyor.  Belki yanı başımızdakilerden en net beklentimiz de sadece bu aslında.  Hayatın bir yanı hep uçurum, evet. Ama öteki tarafı da gelincik tarlası.  Önemli olan aradaki yolu doğru insanlarla yürüyebilmek.

Hayal kırmak bir çeşit cinayet sanki,  bir olgunun kimyasını değiştirmek, pofuduk beyaz bir buluttan kesici bir silah yaratmak.  Varoluşun şifresiyle sorumsuzca oynamak, masumiyeti kirletmek, cesaretin yüzüne bir şamar indirmek. Geri dönüşü çok zor bir yola girmek.

Birine yapacağımız en büyük iyilik belki de sadece onu hayal kırıklığına uğratmamak.

“Beni aldatma, beni söyletme” diyor Mehmet Erdem ve ekliyor:

“Yalanları düşündürür gözlerin…”

 

Brüksel, Ocak 2014

 

 

Sürüklenmeler

Bazen yaşamı yudum yudum içmek isteriz.  Biz telaşsız ve güvenli adımlarla ilerlerken zaman da tempomuza uyar, yavaşlar.  Renkleri seçer gözümüz, kokular buram buram dalar burun deliklerimizden içeri, fısıltıdan haykırışa yakalar ve değerlendiririz tüm sesleri.  Anın tadı vardır.  Damağımızda kalır.  Yaşanan daha o saniye izini bırakır.

Bazen de sürükleniriz sadece.  Tamamen teslim etmişizdir kendimizi akışa.  Hayat önden gider, biz paldır küldür arkasından geliriz.  Seçim yapmaz, karar vermeyiz.  Salarız bedenimizi, akıntıya kapılır gider.  Ruhumuz uyuşturulmuştur, o sadece seyreder.

Belki bir yere kadar savunulabilir bu durum.  Büyük felaketler kesmiştir mesela yolumuzu. Sabrımız ve direncimiz denenmiştir en olağandışı şartlarda.  Ağır kayıpların yasını tutmakla meşgul benliğimiz günlük hayatın çağrılarına kayıtsız kalmaktadır.

İşte tam da o sırada kurnaz şeytan çıkagelir.  Sadece ve sadece bizim iyiliğinizi düşündüğünü söyler.  Hatimdir haspa, kendini dinlettirir.  Işıldayan tümceleri ve yapıcı görünen tavrından etkileniriz.  Suya düşen yılana sarılır misali atılırız boynuna.

Yumuşaktan başlar, giderek arttırır baskısının dozunu.  Günlük hayatın zırıltılarına odaklanmaya teşvik eder durmadan o en tatlı diliyle.  En dirençli olanlarımızı bile kandırır zamanla, “şimdilik” der, “geçene kadar”, “havalar düzelene kadar”,  “çocuklar büyüyene kadar”…

Deneyelim bir deriz, sahi ne kaybederiz?  Çarkın kapısındaki kırmızı kurdeleyi keser o hemen keyifle.  Allı pullu kapıdan bizi içeri davet eder.  Daha ilk adımı attığımızla içine çekiliriz bu yapay evrenin.

Kimi işe sarar kendini, varlığının kanıtıymışçasına çalışır.  Kimi sanal aleme dalar kaybolur, orada buldukları gerçek dünyasına dönüşür kalır. Kimi damak tadının peşine düşer, kimi ten çağrısının, kimi servetin, gücünün paranın.

Elimizin altındakini, en kolayı, en az düşündüreni, en az acı çektireni seçer dururuz aynı şaşmaz inatla.  Yüzeydeki, sıradaki, aramak bulmak için emek gerektirmeyeni kolayca sızar günlük hayatımıza.  ‘En çok satılanlar’ına abone oluruz yaşamın. “Güncel” diye gözümüze sokulanı basarız bağrımıza.  Herkes gibi yaparız.

suruklenmeler

Bu kabulleniş çerçevesinde bile bazımız tek boyutluluğa hiddetle karşı çıkar. O hala mükemmelini arar inatla, her cephede mutlak zafer peşindedir.  Kiminin yapısı böyledir, aksini kendine yakıştırmaz.  Kiminin boşlukları ancak bu şekilde dolar, içinin çığlıkları bu şekilde kesilir.

Bazısı kendini kenara koyup başkaları için yaşar. Çocuklar mükemmel bakılır, dostlara kurulan sofralar düşman çatlatır. Patron, eş ve akrabalar özenle parlatılır, pamuklara sarılıp ayrı kompartımanlarda istirahate bırakılır.

Uzun günler yoğunluğun etkisiyle çabuk geçer.  Plana programa dalar, takvimi unuturuz çoğu kez.  Halledebildikçe, güç bizde sanırız.  Aynısından daha fazla çeker canımız. 

Dünya artık bilenmeyen değildir, onu avcumuzun içi yapmışızdır.  Eksiklerimizi insan içine çıkarmayız.  Yaralarımız ağlar hala bazen, ağızlarına mendiller tıkarız.  Dışarıdan bakıldığında dörtdörtlük görünen bir tablonun içinde yaşarız.

Teslimiyet nasıl da kolaydır.  Nasıl cezbeder akışa sığınmak, rutinleşen düzenin sahte huzurunda soluklanmak.  Sorgulamak biter.  Çark döner.  Geceleri – huzurdan olmasa da bitkinlikten- derin uykulara gömülürüz.  Rüyalarımızı unutmuş uyanırız sahte aydınlıklara.

“Nasılsın?” sorusunu “İyiyim” diye yanıtlar dilimiz.  Yüzümüz maske taşırken saklanır kalbimiz.  Günler, mevsimler nereye gidiyor diye sormayız.  Faizini yer dururuz anaparanın, belli ki sermaye hiç erimeyecek yanılsamasındayız.

Çok sıkıştıran olursa bahaneleri sıralamaya başlarız.  İş yükü, çocuklar üstüne odaklı günlük koşuşturma, eşimizin çok çalıştığından sırtımıza binen ek görevler  özen bezen satın aldığımız evimize yönelik bakım ve güzelleştirme çalışmaları, “ayıp olmasın” diye yaptıklarımız, “toplumda kabul görmek için” üstelendiğimiz sorumluluklar, amacını sorgulamadan sadece “alışkanlıktan” peşinde koşturduklarımız.  “Ben yapmasam dünya çöker” halimiz, “elalem ne der?” korkumuz, “böyle gelmiş böyle gider” kabullenişimiz…

“Kitap okuyamıyorum!”

“Sinemaya gitmeyeli yıllar oldu!”

“Kendime ayıracak tek dakikam yok!”

“Boş zaman bulursam uyuyorum!”

“Filanca kişiyi çok seviyorum ama aylardır görmedim…”

“İnan tüm gün aklımdaydın ama arayamadım…”

“Metabolizmanın yavaşlığından oluyor hep bu kilolar, spora da zamanım yok!”

söylemlerinin içinde neler gizli? 

Cidden isteseydik, cidden öncelik verseydik son beş yıl içinde bir film göremez miydik?  Başka bir aktiviteden az biraz feragat etmeyi seçseydik o on dakikalık telefon konuşmasını yapamaz mıydık?  Günde on beş dakika yürümek cidden mi imkânsız? 

Bu bahsettiğim sürükleniş boş boş salınmak ve gerçekte hiçbir şey yapmamak anlamına gelebileceği kadar, tıka basa doldurulmuş bir yaşamda oradan oraya koşmak biçiminde de tecrübe edilebilir.  Öyle ki hayat “yapılacaklar listesi” ne, ya da takvime düşülen notlara dönüşür sonunda. 

Aktiviteleri özenle ajandamıza işler, hatırlatmalarla perçinleriz.  Eylemler peşinde koşarken hislerimiz güme gider bazen.  Unutulduklarından ürkekleşirler.  Kullanılmaya kullanılmaya zayıflayan kaslar misali güçsüzleşirler.  Biz başkalaşırız.

Böylesine kaptırmış sürüklenirken durum değerlendirmeleri için zamanımız olmaz ne yazık ki.  Hasar tespiti yapmak aklımızın ucundan geçmez.  İncineni, bozulanı, kırılanı bile görmez bazen gözlerimiz.  Verdiğimiz sözleri tutamayız, bazen söz verdiğimizi bile anımsatmaz hafızamız.

Kulağımıza fısıldayanlar olur, dinler ama duymayız.  Biz o ara ya çok hızlı ve nefes almadan konuşuruz ya da yapay bir sükûnetle ağır ağır telaffuz ettiğimiz cümlelerle.  Bedenimiz bizimle taşınır oraya buraya.  Bakışlarımız hep hüzünlü bir eksiklik taşır.

İnsan yaşamındaki en net gerçek ölümlü olduğudur.  Yine de çoğumuz bir hayat boyu bu mutlak gerçekten kaçarız.  Oysa bilinçsiz sürüklenişlerden kopmanın yolu cesaretle aynaya bakmaktan geçer.  Geçmişi sonsuza dek ardımızda bıraktığımızı ve geleceğin elbette ki her gün pembelerini giyip gelmeyeceğini kabullenmekten geçer.

Yaşamın elimizde kalanını “gönlümüze göre” yapmaktan geçer.

 

Brüksel, Ocak 2014

 

 

Küçülen dünya

image

Washington DC Dulles havalimanının pasaport kontrolündeyim. Bize bildirildiği gibi cep telefonlarımızı kapattık, doğru kuyrukta sıraya girmeye hazırlanıyoruz. Beraber seyahat ettiğim İngiliz meslektaşım diplomatik vizemiz olduğu için Amerikan vatandaşlarına ayrılmış bankoya geçebileceğimizi söylüyor.

Biraz bocalıyorum ama “bir bildiği vardır herhalde” diyerek peşinden gidiyorum adamın. İçimden bir ses “iyi de sen İngilizsin, ben Türk; bana kesin bir arıza çıkarırlar” diye söyleniyor. Yaşayıp göreceğiz.

Sıra bana gelince biraz ürkek uzatıyorum pasaportumu görevliye, yedekte sorulursa çıkarılacak diğer belgelerle bekliyorum. Zannettiğim gibi başka bankoya yollamıyor beni. “İş için geldiniz herhalde?” diyor ama detay sormuyor.

Kafamla onaylıyorum. Adet olduğu üzere parmak izlerimi alacak derken de damlayı vurduğuyla uğurluyor beni. Mesut bir şaşkınlıkla ilerliyorum. İnanması güç ama, diplomatik vizenin üzerine yansımış “Avrupa Komisyonu” ilişkilendirmesi Türk pasaportunun yaratabileceği tedirginliği yenmişe benziyor.

İlk kez yabancı bir ülkeye bu kadar yumuşak bir iniş yapıyorum…

* * * *

Ertesi gün Amerikalılarla geçiyor. Öğlen arasında bodrum katındaki penceresiz toplantı salonundan çıkıp yakınlardaki bir lokantaya yürüyoruz hep beraber. Hava güneşli ama son derece soğuk.

Boynumda Türkiye kökenli keçe bir atkı var, çok sevdiğim birinin hediyesi. Değişik bir kesimi var, boyunluk misali dolanıyor. Gözü andıran iri bir düğmeyle sabitleniyor.

Avrupalı dostlar “nasıl bir şey bu?” diye soruyorlar. Bir nevi sembolik nazar boncuğu yerine geçen gözün anlamını anlatmaya girişiyorum. Dışişleri’nde görevli Amerikalı bir hanım o anda dillenip açıklamalarımdaki boşlukları tamamlıyor.

Ben şaşkın şakın bakınca, o da bilgisinin kaynağını paylaşıyor hemen. Suriye’de görev yaptığı yıllarda Güney Doğu Anadolu’yu gezmiş. Antep’i ve Maraş’ı benden iyi biliyor. Nazar boncuğundan haberi olduğu gibi nazara da inanıyor.

* * * *

ABD’deki ikinci iş gününün sonunda oldukça bitkin bir halde otel odama varıyorum. Son bir gayretle ve çok geç olmadan bir rapor yazıp yollamam lazım. Tablet bilgisayarımı çıkarmak için gardrobun bir köşesine yerleştirilmiş kasayı açmaya yelteniyorum.

Tuşlara dokunuyor parmaklarım kodu girmek için, ama kasa bana mısın demiyor. Ne sesi soluğu çıkıyor ne de kapısı açılıyor. Belli ki bir terslik var.

Tekrar tekrar deniyorum ama sonuç değişmiyor. Aynı anda aklıma -kasanın yokluğumda birileri tarafından açılıp içinin boşaltılmış olabileceği dahil- bir sürü ihtimal geliyor. Sabah o delikte kilitli bıraktıklarımı anımsadıkça parmaklarım titremeye başlıyor. Terliyorum.

Resepsiyonu arayıp problemi rapor ediyorum, güvenlik görevlisini yollayacaklarını söylüyorlar. Görevlinin gelmesi on beş dakika sürüyor. Çok yavaş ve ağır geçen on beş uzun dakika.

Seneler önce Boston’da çalınan pasaportumdan sonra yaşadığım karanlık günleri ve uykusuz geceleri hatırlıyorum. O filmi yeniden görmeye hiç hazır değilim. Bir korkudur basıyor yüreğimi.

Kapı tıkırtısı beni kendime getiriyor, koşup ardına kadar açıyorum. Güvenlik görevlisi önce gecikme için özür diliyor, sonra kasanın orasına burasına tıklayıp “bunun pili bitmiş” diyor. İçime su serpiliyor ama kasa açılmadan rahatlamak haram bana.

“Nasıl açacağız peki?” diye soruyorum. “Teknisyeni çağırmak lazım!” deyip telefona sarılıyor. Ben hala terliyorum.

Güvenlik görevlisi ve ben beklemedeyiz. Havadan sudan konuşmaya çalışıyoruz. Avrupa’dan geldiğimi nasılsa anlamış, neresi diye sorunca Belçika muhabbeti açılıyor.

Hemen Avrupa Birliği’ne bağlıyor bizimki. Sonra Anvers’te yaşayan oğlundan ve Kıbrıs’ta yaşayan kızından bahsetmeye koyuluyor heyecanla. Her baba gibi çocuklarını andıkça gözleri parlıyor.

Brüksel çikolatasından Anvers pırlantalarına, oradan da Kıbrıs’a akan muhabbet sırasında benim Türk olduğumu da kavrıyor. Kısa bir tereddütten sonra dayanamayıp ekliyor: “Kimse açık açık söylemez ama din meselesi bu, yoksa sizi şimdiye çoktan almışlardı AB’ye!”

Kapı tıkırtısına koşuyoruz, genç teknisyen aletleriyle gelmiş. Kasayı dinliyor, tıklıyor, derken bir küçük bölmeyi açıp pilleri yeniliyor. Sonra kenara çekilip benden kodu girmemi rica ediyor. Soluğumuzu tutuyoruz.

Kapı açılıyor, hızlı bir yoklama alıyorum, herşey bıraktığım gibi. Öyle bir rahatlama sarıyor ki içimi tasviri mümkün değil. Adamlara Belçika çikolatası ikram ediyorum. Kibarca birer tane alıyorlar, kutunun kalanını da ellerine tutuşturuyorum.

Ucuz atlattık!

* * * *

Üçüncü gün toplantılar beklenilenden erken bitince kısa bir gezinti için zamanım oluyor. Bu şehre vardığımdan beri sürekli titrediğim için en kalınından bir hırka arayışındayım. Rastgele dolaşırken önüme çıkan düzgün görünüşlü dükkanlardan birine giriyorum. Yüzde elli indirimleri olduğunu müjdeliyorlar hemen.

Aklımda yatan hırkayı seçip kasaya doğru seyirtiyorum. Genç bir satış görevlisi hemen yardımına koşuyor. Çekik gözleri onun benden de uzaklardan geldiğinin kanıtı. Ancak kusursuz İngilizcesine bakarsak belli ki epeydir buralı.

Kredi kartımda adımı görünce nereli olduğumu soruyor ve “Türkiye” kelimesini duyar duymaz aydınlanıyor kızın yüzü. Bir solukta seneler önce tanıştığı Türk arkadaşlarını, onlarla yaptığı Kuşadası ve Çeşme gezilerini, tipik Türk kahvaltısında tatmaya doyamadığı beyaz peynir ve siyah zeytini, sıcacık taze ekmeğin kokusunu anlatmaya girişiyor.

Ben neye uğradığımı anlamadan Belgin Doruk ve Ayhan Işık’ın bir filminden alıntı yapıyor birkaç kısa cümleyle. Aklı kahvaltıda kalmış olmalı ki, derin bir iç çekip demli çayın keyfinden bahsediyor. Şaşkınlığım bütün hakimiyetiyle sürerken o bir yandan hırkayı özenle katlayıp şık bir paket yapıyor, diğer yandan da Ajda Pekkan’ın bir şarkısını mırıldanıyor.

İşlem bitince Uugii bana kartını uzatıyor ve bu şehre tekrar gelirsem mutlaka ona uğramam gerektiğini söylüyor. Beni kapıya kadar geçirirken civardaki dükkanlar ve lokantalarla ilgili önerilerini sıralıyor ve onu geçmişindeki o güzel anlara taşıdığım için bana şükranlarını sunuyor. Dostça vedalaşıyoruz.

Deli gibi indiriyor yağmur, rüzgar öfkeli esiyor. Ucuzlukta alışveriş edenlere bırakın hediye paketi yapmayı, bir karton torbayı dahi çok gören Belçika mağazalarını düşünüyorum. Bir de Uugii’nin Çeşme/Kuşadası günlerini. Niye bilmem o sahillerde kalmış esmer ve yakışıklı bir delikanlının varlığından şüpheleniyorum…

* * * *

Toplantılar nihayet bitti. Artık biraz da şehri keşfetme zamanı. Ne var ki aralıksız yağış devam ediyor. “Brüksel’den geldim, alışkınım” dolduruşuyla yaptığım iki saatlik yürüyüşten sırılsıklam döndüm.

Üstümü değiştirdim, botlarımın içini saç kurutma makinesiyle kuruttum, sıcak bir çorba içtim. Yine de kendime gelemedim. Tekrar yollara düşmek gelmiyor içimden.

Otele yakın küçük bir sinema keşfetmiştim dün. Bağımsız filmler gösteren, karakterli bir mekan. Oraya attım kendimi. Meryl Streep ve Julia Roberts’ın oynadığı ve son zamanlarda basında epey konuşulan bir filmi görmek niyetim.

Sinemanın girişi afişlerle süslenmiş küçük bir büfeden. Çalışan tek bir eleman var. Patlamış mısırı da, içecekleri de, biletleri de o satıyor. Kuyrukta önümdeki şahsiyet hem bilet hem yiyecek/içecek siparişlerini hep bir ağızdan yapmaya çalışınca hafiften öfkelendi çalışan: “Lütfen beni zora koşmayın, paralel ve çoğul işlem yapmayı reddediyorum!” dedi.

Müşteri şaşkın şaşkın baktı adama. Günümüzün ABD’sinde ancak sadece “sanat filmleri” göstermeyi seçen bir sinemada duyulabilecek bir çıkış bu sanırım. Gülümsedim bileti alıp cebime koyarken.

Soldaki ilk salona girdim, toplam yedi sekiz sıra, her sırada on, bilemediniz on iki koltuk var. Benden önce yerlerine yerleşenler arkadan başlayıp önlere doğru yayılacak şekilde konumlanmışlar. Ben de dördüncü sıraya yerleştim.

Salon yarı karanlık, ekranda reklamlar, gelecek programla ilgili bilgiler paylaşılıyor. Birara sinema kendi reklamını yapıyor, büfesinde satılan patlamış mısırın tadından tutun da mevcut ürün yelpazesinin genişliğine kadar sundukları servisin kalitesini övüyor. Reklam şu sözlerle sonlanıyor: “Baklavamız bile var!”

* * * *

Her gün kurulan yeni iletişim köprüleri sayesinde gittikçe küçülen bir dünyada yaşıyoruz aslında. Uzakları biraz daha yakın ve biraz daha “bizden” yapmaya yarıyor bu durum. Daha az yabancılık, daha az yalnızlık çekiyoruz herkesin hareket halinde olduğu ve baklavanın patlamış mısırın yanında satıldığı bu ortamda. Her yer biraz “ev” oluyor kapılar ardına kadar açıldığında.

Film daha ilk sahnesinden sizi sarıp içine alan cinsten, hayatın göbek deliğine odaklanmış. Sert gerçekleri sulandırmadan, pamuklara sarmalamadan anlatmayı seçmiş cesaretle. Aile bağlarına, gaddarlığa, hastalığa, gönül ilişkilerine, yalnızlığa, fedakarlık ve ihanete alıcı gözüyle bakmış ve hepsini şiirsel bir keskinlikle hikayeleştirmiş.

Ani ve acı bir kaybın ertesinde değişen dengelerin gölgesinde yaşanılanlara şahit oluyoruz. Yürek kabartıcı gelişmeler ve birbirinden yüklü repliklerle dolu sahneler birbirini kovalıyor. Bir tanesi var ki özellikle derimi yarıp geçiyor.

Babasının beklenmedik ölümünün yarattığı şokta bocalayan baş kadın karakter (ki sanırım benim gibi kırklı yaşların ortasında) çok da iyi geçinemediği ergenlik çağındaki kızına dönüp şöyle diyor: “Ne yaparsan yap, ama benden önce ölme!” Sesinde yakarış, meydan okuma ve ölesiye kırılganlık var.

* * * *

On iki senedir 12 Ocaklara düşmanım ben. Üstüme üstüme gelir o tarih daha senenin ilk gününden, geri sayıma geçerim. Takvim o günü gösterdiği sabahlara da hep ağır bir yürekle uyanırım, kabullenmiş ama hala üzgün.

Bu sene ABD seyahati bu tarihi de içine alacak şekilde ayarlandığı için sevinmiştim, ne yalan söyleyeyim. Kıta değişikliği, saat farkı, iş koşturması derken kendimi biraz unutmayı diledim. Bugünün babamdan ayrılışımın on ikinci yıldönümü olduğu gerçeği yine de hep benimle gezdi.

Yeni dünyanın büfesinde baklava satılan sinemasında ekranda Julia Roberts, koltukta ben ağlıyoruz. Küçülen dünyada farklılıklarımız azalırken ortak yanlarımız daha da belirginleşiyor. İnsan her yerde insan, acılarımız aynadaki aksimiz kadar tanıdık.

Babamı bütün kıtalardaki tüm saat dilimlerinde ayrı ayrı ve muazzam bir şiddetle özlüyorum.

Washington DC, Ocak 2014

20140113-133026.jpg

Geri geri uçmak

image

Yağmurlu şehrin yağışsız bir Ocak sabahında beni Atlantik Okyanusu’nun üstünden ABD’ye taşıyacak uçağa adımımı attım. Yanımda bir sürü belge, sekiz saat kadar sürecek yolculuk boyunca okunup sindirilmesi gereken raporlar var. Derdim biran önce koltuğuma yerleşip kendimi onları yalayıp yutmaya adamak.

Yaptığım iş seyahatlerinin en güzel yanlarından biri uçak yolculuğunu bir nevi “hava ofisi” olarak kullanabilme lüksü. Çalıştığım kuruluş dört saati geçen yolculuklarda “business class” hakkı verdiği için de kendimi şanslı kullar arasında sayıyorum.

Uçakta bana ayrılan yere vardığımda bir an kısa ama sarsıcı bir “es” yaşıyorum: Koltuk uçuş istikametine ters gelecek şekilde konumlanmış. Varlığından haberdar olduğum ama henüz bizzat tecrübe etmediğim bir fenomenle karşı karşıyayım. Bakışıyoruz.

Bir zamandır neyi nasıl algılamayı seçtiğimizin neyin nasıl olduğundan daha önemli olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de geri geri uçma durumu önemsiz bir detaymış gibi yapıyorum. Ters yönde oturarak yaptığım dertsiz tren yolculuklarını canlandırıyorum hafızamda, “o olduysa bu da olur” misali ve çantamdan çıkardığım kağıt yığınını okumaya ikna ediyorum beynimi birkaç dakika içinde.

Diğer yolcuların uçağa binip yerleşmesi, gerekli kontrol ve izinler derken bir yarım saat geçiyor. Ben çoktan belgelerin derinlerine dalmışım, ABD’nin doğu yakasına vardıktan saatler sonra gerçekleşecek toplantının hazırlığındayım.

Derken motorlar çalışıyor, geri geri çıkıyoruz park pozisyonundan, alanda ilerliyor uçak yavaştan. Buraya kadar herşey normal, üçüncü belgenin onuncu sayfasına dalıp gitmişim ben çoktan. Bilincimse az sonraki kalkışa hazırlıyor kendini: gittikçe hızlanacak uçağımız, burnu dikilirken ön tekerlekler yerden kopacak, ben geriye doğru yaslanacağım ve “yokuş yukarı” tırmanacağız hep birlikte…

Ne var ki yıllardır yaşadığım bu senaryo gerçekleşmiyor, sırtımdan bir kuvvet kavradığıyla çekiyor beni gökyüzüne doğru. Oysa benim bir yanım sanki o kıtada kalmak istiyor. Burnu dikilen uçak tırmandıkça tırmanırken ben “yokuş aşağı” bakıyorum, görüş alanımda ardımda bıraktıklarım. Kalkış artık yeni ufuklara dertsizce yelken açmaktan çok arkamda kalanlara uzaktan son bir bakış.

* * * *

Yolculuk neyse ki problemsiz, ikramlarla renklendirilen uzun bir okuma ve not alma seansı şeklinde geçiyor. Ara ara kendini gösterip hayatı ilginç kılan türbülans ziyaretleri dışında olaysız ve pürüzsüz devam ediyor. Geri geri uçtuğumu (biraz da bilinçli olarak) tamamen unutuyorum. Söylemesi ayıp, tuvalet ziyaretleri için ileri değil de geri yürümeye bile alıştım.

Hiç ummadığım bir anda alçalmaya başladığımızı anons ediyor pilot ve -ne yalan söyleyeyim- anında irkiliyorum. Sırt üstü iniş nasıl olacak hiç bir fikrim yok! Üstelik bölgede son bir kaç haftadır hakimiyetini gösteren sert kış koşulları ve kuvvetli rüzgar hesaba katıldığında hayli sallantılı bir alçalış beklediğini az önce itiraf etti pilotumuz.

Bir süre öylece boşlukta sallanıyoruz. Geçmişin şimdiyle kavuştuğu, geleceğin “eğer gelirse” bizden yana sürprizler savurduğu anlar bunlar. Gariptir; Ergenekon İlkokulu’nun bahçesinde İstiklal Marşı’nı okuyuşumuzu, babamın yemek masasının üstüne tırmanıp yeni perdeleri asmaya çalışırken gerilmekten düşen pantolonunun ardından kahkahalarla ve dakikalarca gülüşümüzü, Naci Eniştemle teyzemlerin evinden Antalya yat limanına doğru yürüyüşlerimizi, annem bir gün kahvaltıda “Necdet Tosun sizlere ömür” dediği için hıçkırıklara boğulup dakikalarca ağladığımı hep bir ağızdan anımsıyorum aynı kısacık an dahilinde.

Uçağımızın burnu yer istikametinde ilerliyor, benim yüzüm gökten yana. Annesine “Tanrı öldü mü?” diye soran kızın hikayesi geliyor aklıma. Şok geçiren anne neden böyle bir soru yönelttiğini bilmek istiyor çocuğun. “Kaybettiklerimiz için göğe yükseldi diyorsun” diye cevaplıyor küçük kız. “Tanrı da gökteyse eğer önceki anlattıkların dahilinde, o da ölü olmalı o zaman diğerleri gibi!”

Başım önden, ayaklarım peşinden varıyoruz bu kıtaya. Geçmiş silemediğimiz, bizi biz kılan iksir, kabuğunu kırdığımız yumurtanın sarısı, içinden fırlayıp çıktığımız kekin mayası. Gelecek uzaklardan gelen bir çağrı, unutmak için değil denemek uğruna, cesaret ve iflah olmaz iyi niyetle.

Çözüm kavuşabilmekte o gelecekle, ister yüz, ister sırtüstü. Kenetlenebilmekte umutla, yaşanılana inat.

Ocak 2014, Washington DC