Uykular hiç olmadığı kadar… (4. Bölüm: Son Vals)

Ne yalan söyleyeyim, ben daha çok babamın kızıydım. Onun bilgeliği, hitap yeteneği, prensiplerine bağlı duruşu, dürüstlüğü ilham kaynağım oldu hayatta. Tarih bilgisi ansiklopedilere sığmazdı. Edebiyat ve müziğin kapılarını o açtı bana. Analiz kapasitesi, olaylara soğukkanlı yaklaşımıyla derinden etkiledi beni.

Duygusallıkta da çok yakındır duruşumuz, babam da biliyordu bunu en az benim kadar. Nitekim, anjiyo-bypass arasındaki o gün hastane odasında yalnız kaldığımız bir anda son öğüdünü de bu yönde verdi bana: “Kızım, hayatta değiştiremeyeceğin şeyler için üzülme sakın. Bırak bildikleri gibi aksınlar.” Ben bu sözleri kafamda öğütmeye çabalarken de ekledi: “Biraz annen gibi olmaya bak, benim gibi hassas olma.”

Babam bunları söylerken yan gözle tepkimi izliyordu. Elbet biliyordu yaradılışla gelen bazı huyları değiştirmenin zor olduğunu. Ne var ki, bu özelliğinden dolayı o ne gereksiz acılar çekmişti; üstelik hem ruhunu hem bedenini hırpaladığıyla kalmıştı çoğu kez. Şimdi beni aynı işkenceden kurtarmak istiyordu. Pek de iyi tanırdı kızını. Karakterime aykırı olsa da sırf babam rica etti diye bu nasihati hayata geçirmeye gayret edeceğimi biliyordu.

* * * * *

Ben küçükken Fatih Apartmanı’nın kalorifer kazanı sık sık teklerdi. Böyle durumlarda aşırı ısınmadan dolayı borular ateş misali kızar ve koca bina deprem oluyormuşçasına sallanmaya başlardı. Başta annem olmak üzere komşular paniğe kapılır, taşınabilir bir iki değerli malı çantalarına attıkları gibi merdivenlerden aşağı koşarlardı, bir yandan da “patlayacak!” diye çığırarak.

Ben bütün kriz durumlarında olduğu gibi babama bakardım sessiz. O hiç renk vermez, anneme gereksiz yere telaş ettiğini söyler, kendi de takım elbisesinin içinde oturma odasındaki kanepenin artık çukurlaşmış köşesinde gazetesini okumaya devam ederdi. Babam sakin olduğu için ben de sakinliğimi korurdum. Annemin peşinden hiç gitmedim.

Arada sallantının kuvveti artardı, o zaman yüreğim daha hızlı atardı. Ancak babamı yalnız bırakmak söz konusu olamayacağından ben de (onu taklit ederek) elime bir kitap alır, kendimi o satırlarda anlatılanlara kaptırmaya çalışırdım. Sallantı son bulup annem nihayet evine döndüğünde babamla ikimiz “biz demedik mi sana” gibilerinden muzip bir gülümsemeyle süzerdik onu.

Annem hiç bozulmuşa benzemezdi ama. O kendi dünyasındaydı. Öncelikle bu belayı atlattığımız için Allah’a duacıydı. Bunu kutlamak için hemen bir keyif kahvesi yapar, yanına da o zamanlar çok sık içtiği sigarasını tellendirirdi. Biraz yatışınca da bize patlamadan mal kaçıranlarla ilgili komik hikâyeler naklederdi. James Bond çantalar içindeki mücevherleriyle firara hazırlanan sabahlıklı komşu teyzeler üstüne bu çeşitlemeleri dinlerken kahkahalarla gülerdim.

* * * * *

Risk almayı seven ya da bunu becerebilen biri değilim ama çocukluğumdan beri bisiklete atladım mı coşar içimdeki deli ruh. Kendimi yokuş aşağı salıvermeye bayılırım mesela, saçımı savuran rüzgârın yüzüme vuruşu kırmak şöyle dursun, kamçılar cesaretimi. Bazen çığlık bile atarım zevkten, dokunulmaz hissederim kendimi o anlarda.

Bu huyumdan dolayı çok düşmüşlüğüm vardır bisikletten çocuklukta ve yetişkinlikte. Bir seferinde, hiç unutmam, dizlerim kan içinde, kendim önde bisiklet arkada eve vardığımda dehşete kapılmıştı bizimkiler. Kolay ağlayan bir çocuk değildim, o yüzden iki gözü iki çeşme halim onları iyice telaşa verdi sanırım.

Çok net anımsıyorum; beyaz bahçıvan bir şort vardı üstümde, içinde kırmızı bir tişört. Şort kan lekeleriyle işlenmişti, tişörtümün kırmızısı avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Biraz da şoktaydım sanırım, fena uçmuştum havada beton zemine çakılmadan önce. Babam ilk yardım çantasını kapıp müdahaleye soyundu, annemi de doktor bulmaya yolladı.

Çok sesli annem veryansın edince komşular koşuştular, doktor bulup getirme işini onlar üstlendiler. Bu arada babam oksijenli suyu bulamıyor çantada, belli ki çıkarmışız bir zaman ama yerine koymamışız. Annem sağa sola bakıyor aceleyle ve “buldum” nidasıyla dönüyor yanımıza, elinde küçük bir şişe.

Babam “emin misin Hanım? Oksijenli su mu bu?” diye soruyor. Annem tereddütsüz onaylıyor. Babam “etiketini okudun mu?” diyor temkinle. Annem biraz bozuk çalarak ilk söylemini koruyor. Ziya Bey derin bir nefes alıp bu sıvıyla ıslattığı pamuğu yatırıyor yaramın üstüne. Çığlıklarım damı başımıza yıkacak kuvvette!

Babam aceleyle gözlüğünü takıp şişenin üstündeki etiketi okuyor: Amonyak! Neden o denli bağırdığım belli oldu şimdi. Bakışıyoruz, “biz ne yapacağız bu Hediye Hanım’la?” der gibi. O anneme gözleriyle bildiriyor hayal kırıklığını ve öfkesini. Annem mazeretlerini sıralıyor ama dinleyicisi kalmadı artık bu odada. Uzun süre kara listedeki yerini koruyacağının da farkında.

* * * * *

Diğer yandan, kabul etmeliyim ki, annem iyimserlikte sollar geçerdi babamı da beni de. Biz daha gerçekçiydik. Annem yasakları delendi, biz kuralına göre oynayan. Babam bana disiplini öğretti, prensiplerine bağlı yaşamayı, annem bazen nefsine yenilip bunun tadını çıkaranlardandı.

Babamla ben insanlara kucak açar ama bir kez adamakıllı kırıldık mı kolay kolay geri adım atamazdık. Annemin öfkesi saman alevi gibiydi, ona buna içerler, söylenir, sonra da iki güzel söz ve bir demet çiçeğe teslim olur, affederdi. Biz anlaşılmayı beklerdik, annem istediğini söyler ve alırdı çoğu zaman.

Hediye Hanım kalabalıkları sevdi, canlı sohbetleri, ziyafetleri. Sofralar donatmayı, yedirip içirmeyi, cümbür cemaat kutlamaları. Işıkları sevdi o, balo salonlarını, parıltılı düğünlerin görkemini. Mutlu sonla biten aşk filmlerini izledi, bir iki küçük engel çıksa da kavuşmalıydı bütün sevgililer ve ışıklar içinde yaşamalıydılar sonsuza dek Alplerin zirvesindeki heybetli şatolarında.

Belki bu yüzden bir köşeye çekilip kitap okumayı, tek başına uzun bir yürüyüşe çıkmayı, akşam güneşi alçalırken gittikçe karanlığa bürünen bir odada öylece oturup düşüncelerin akışını izlemeyi hazin bir yalnızlık olarak algıladı annem. Kapı çalınınca açılırdı, telefonlara umutla koşmak farzdı. Yazlıkta sezon sonu yaklaştığında “panjurlar kapanır ve ışıklar sönerken” onun da tadı tuzu kaçar, dönüş hazırlıklarına başlardı.

Hayata bağlıydı annem. Gezmeyi, görmeyi, tad almayı, olanların seyircisi yerine kahramanı olmayı seviyordu. Giyimine kuşamına düşkündü, çarşıya pazara makyajsız çıktığını görmedim. Aile toplantıları sırasında bir resim çekecek olsak hemen koşar, aynada kendini teftiş eder, bilinçli birkaç dokunuşla ufak eğrileri doğrultur, sonra da mesafeli gülümsemesiyle objektife hakim olurdu.

Hediye Hanım bitmez tükenmez sevgisi ve güveninden kaynaklanan beklentileriyle kuşatırdı bazen bizleri. Üniversite yıllarında kardeşlerine “bir etiket sahibi olmanın” önemini aşılamaya çalışmış mesela var gücüyle. Babam deseniz, onun gözünde mükemmel bir Cumhurbaşkanı adayı…

Ne var ki, erken emekliliği seçmiş Ziya Bey, annemin akıl sır erdiremediği nedenlerden. Kızına gelince, annesinin kahve fallarını boşa çıkarmamak için didiniyor bir zamandır. Gariptir, daha iki hafta önce, yaşam seçimlerimi gözden geçirdiğim şu dönemeçte, bana hala “durma, vazgeçme, tırmanmaktan zarar gelmez” diye akıl veriyordu bastonuna dayanarak ilerleyen annem…

Yaşamın her daim bu kadar içinde olmak ve ona söz dinletebilmek için böylesine uğraşmak için gerekli istek ve enerjiyi nereden bulduğunu bilmiyorum, ama onun bu yönüne hayran olmamak elde değil diye düşünüyorum. Belki de hızını almış giderken mola almayı bilinçli olarak reddediyordu. Durursa üstüne çökecek yorgunluktan ürküyordu. O Cumartesi öğleden sonrasında tüm sıkıntılarına rağmen Kelebeğin Rüyası’na gitmek için onca çabası ve ısrarı da bundandı sanıyorum.

* * * * *

Farklı mizaçlı insanlardı nitekim annem ve babam fakat ortak bir düzlemde buluşuvermişlerdi bir şekilde. Babam “kızım, dizginler tamamen annenin elinde artık, yoruldum ben didişmekten” derdi bazen. Annem bunu duyup “hangi dizginler?” deyip kahkahalar atardı. Belki o zararsız didişme ayakta tutuyordu onları, bir çeşit günlük idman gibi.

Annemle babamın, aralarında onbir yıl olsa da, aynı şekilde, izne gelişimin ertesi gününde başlayan bir anjiyo serüveninin bitiminde, yaşama kibarca veda edişleri bana son dansın asaletini anımsatıyor. Yaşama bakışları ve onunla başa çıkış tarzları birbirinden hayli farklı olan bu iki insan yıllarca ortak birleşenleri kızlarının iyiliği söz konusu olduğunda konuşmadan anlaştılar, tereddütsüz harekete geçtiler bir arada.

Belki içimi rahatlatmak için sadece, ancak yine de kuvvetle inanıyorum ki, gitme zamanı geldiğinde bilinçaltıma yolladıkları kısa bir mesajla beni vedaya çağırışları, ardından babamın arkasında bir son nasihat, annemin dudaklarımda bir gülücük bırakarak ayrılışları onların ortak planının bir parçası.

Hayalimde annemim meşhur şatolarından birindeler. Dans pistinde kavuştukları noktada kenetleniyor elleri, annem fırlatıyor bastonunu babam dolarken kolunu onun beline. Bakışları buluştuğunda annem gözleriyle “tamam” sinyali veriyor eşine. Akşam denizi gibi duruluyor babamın yüz ifadesi, bir dirhem azalıyor sanki özlemi. Annem burayı da er geç fethedeceğini düşünürken gülümsüyor kendinden emin. Zarafetle dönerek uzaklaşıyorlar birbirlerinin kollarında.

Venedik, Mart 2013

 20130331-231749.jpg

Uykular hiç olmadığı kadar… (3. Bölüm: Bir varmış, bir yokmuş)

image

Haşarı güvercinlerin telaşlı kanat çırpışlarına karışan taze sokak simidi kokusunda sıyrıldım delik deşik uykumdan. Günlerden Pazartesi, saat yediye geliyor, anjiyoya doğru geri sayıma başladık. Bu çetin Rus ruletini kaldırabilecek mi hafta sonunun iniş çıkışlarında dalgalanmaktan bitkin düşmüş yüreklerimiz?

Kapıcımız İlyas simit ve gazeteyi teslim ederken Totoş’tan alıyor haberi. Gönül koydu bize biraz niye daha önce bilgilendirmedik diye kendisini. İlyas deyip geçmemek lazım; sakinlerinin çoğunun orta yaşı geçtiği Fatih Apartmanı’nın eli ayağı, hem muhtarı, hem yılmaz bekçisidir o. Giren çıkanı takiptedir hep, kuş uçamaz ondan habersiz. Güler yüzü, iyi niyeti, hem yardımsever hem de becerikli mizacıyla bir tanedir. Hediye Hanım’ın has dostu, bizim ailenin koruyucu meleğidir.

“Hafta sonu zaten beklemedeydik, seni de telaşlandırmak istemedik boş yere” desek de sakinleştiremiyoruz İlyas’ı. “Ben Ablamı göreceğim!” dediğiyle düşüyor hastanenin yoluna. Biz Yoğun Bakım kapısından döndürüleceğini düşünüp üzülüyoruz Totoş’la ama engel olmak mümkün değil. Deneyecek.

Artık olağanlaşan hastane telefonlarımdan birine daha hazırlanırken içim kasılıyor yine de. Haberler olumlu neyseki, geceyi rahat geçirmiş annem. Saat on gibi de anjiyoya almayı planlıyorlar. Dokuza kalmadan yanına gitmek için hazırlanıyoruz…

Biz kahvaltıdayken geri geliyor İlyas. Annemin yanına girmekle kalmamış, bir de ondan mektup getirmiş bize. Totoş elleri titreyerek açıyor katlanmış kâğıdı, ben bir “sonsöz” mü duyacağım diye gerilirken yazının gerçek bir mektuptan çok bir nevi yararlı bilgiler listesi olduğu ortaya çıkıyor. Hızlıca tarayıp kenara koyuyoruz, hiç gerekmeyecek İnşallah, sağ salim dönecek Hediye Hanım.

Nasıl almışlar peki bizim İlyas’ı annemin yanına? Kapıdaki görevlilerin bazılarını tanıyormuş, bu bir. Üstüne “Hediye Ablamın kızı yurt dışında yaşıyor. Olan bitene çok üzüldü, ağla ağla perişan oldu. Benden annesinin iyi olduğunu kendi gözlerimle görüp ona rapor etmemi istedi” demiş.

“Ama…” dedim “…benim burada olduğumu biliyorlar, kaç kez telefonla konuştum, üstelik annem de anlatıp durdu orada herkese benim izne geldiğimi…” İlyas gülüyor olgunlukla, sen sonuca bak der gibi. Göründüğü gibi değil hayat, aklın da, onun soğukkanlılık ve beceriyle kullanımının da kimde olduğu hiç belli olmuyor yüzeyden bakana.

Hastaneye vardığımızda inanılmaz boyutlardaki bir bilgi kirliliğinin ortasında buluyoruz kendimizi. Nedenini takip edemediğimiz değişiklikler doğrultusunda bir süre bir oraya bir buraya sürüklendikten sonra medeni insan sabrımın sınır kapısına geliyorum. Birkaç kişiyi tersleyip, bir ikisine de fırça çektikten sonra annemi tek kişilik rahat bir odaya aldırmayı başarıyorum. Hep en zalim yüzümüzü mü göstermek gerekiyor lafımız dinlensin diye?

Saat onu geçiyor, annemin niye direkt anjiyoya alınmadığını sorduğumuzda iki gece Yoğun Bakım’da kaldığından biraz sıkıldığını, moralinin yerine gelmesi için canlı bir sosyal ortamın yararlı olacağını söylüyor hemşire. Sabah ekibimize katılmış Engin oda dışı işleri takip ederken teyzemle ben de annemi oyalamaya çalışıyoruz.

O bizden canlı Maşallah. İki günde çevre yapmış inanın hastanede. Hangi doktor nerelidir, hangi hemşire terstir, hangisi güler yüzlüdür, görev dağılımları nasıldır, hepsini biliyor. Odaya alınalı on dakika oldu olmadı, kat hemşirelerini de tavladı. Saçını okşayan mı ararsınız, ojelerine övgüler yağdıran mı, sarılıp iki yanağından öpen mi?

Totoş’la ben yabani kaldığımızı hissediyoruz bu sevgi denizi içerisinde. “Biz ne kaçırdık?” der gibi birbirimize bakarken annem onsekiz yaşında bir genç kız tazeliğiyle gülümseyip “fethettim ben bu hastaneyi de!” diyor göz kırpıp. Özgüveni dördüncü bir şahsiyet gibi odada yanı başımızda oturuyor.

Hafta sonu neler yaptığımızı, kimlerle haberleştiğimizi, hatta eve gelen misafirlere ne ikram ettiğimizi soruyor. Durumuna gösterilen ilgiden memnun, anlattıklarımızı can kulağıyla dinlerken birden anımsayıp “Deniz, beni Fransa’dan da aramışlar. Kim olabilir?” diyor. Sanırsınız Başbakan!

İlyas’ın beyaz yalanını naklediyoruz anneme gülerek. Beni gördüklerinden, İlyas’ı arayan bir kardeşim olduğunu varsaymışlar sanırım. Hayal ürünü de olsa, Fransa’da yaşayan ikinci bir kızının varlığı annemi hoşnut etmişe benziyor. Zaten biliyoruz, uluslararası çevresi oldukça geniş; Brüksel’de kimi Türk, kimi yabancı bir sürü kızı, damadı, hatta torunları var.

Yıllardır bize gelip gidişleri sırasında kurduğu ilişkilerle dil, din, yaş bariyerlerine takılmak şöyle dursun, onların üstünden dörtnala atlıyor. Annem arkadaşlarımın çocuklarına hırka, yelek örüyor, değişik dillerde çeviri eşliğinde fala bakıyor, yabancı damatlarını en az Türkler kadar bağrına basıyor. Hele şu Aslı’nın eşi yok mu, hem çok zeki adam, hem de bulaşık makinesini ne güzel yerleştiriyor!

Bir ara annemi güldürmek adına bize yazdığı mektuptan söz açtım. “Biz senden duygusal açılımlar beklerken, sen kullanım kılavuzu yollamışsın” diye takıldım ona. Yarı acı yarı tatlı bir tonla “ötesini düşünmedim değil, ama sizi üzmek istemedim” dedi.

Odaya yeniden dalan hemşire sözümüzü balla kesti. Tüm takıların alınması gerekiyormuş. Cumartesi günü bileğinden çıkaramadığımız bilezikleri kollarını kremle ovarak çekebildi ancak Totoş. Takıları ona süsü püsü anımsatmış olmalı ki, annem saçını bile tarayamamaktan şikâyet etti o ara.

Başında bir bone var oysaki ve muhtemelen onunla götürülecek anjiyoya. Totoş temkinli, bir tarak atmış çantaya ama meğer doğru tarak değilmiş. Kırıldı bir puanımız. Diğer yandan, evdeki dört beş çift gözlük arasından doğru ikiliyi seçtiğimiz için biraz kurtardık yine de durumu. Olağandışı şartlar altında günlük doğal sohbetimizi akıtmak istiyoruz, ancak hıçkırık tutmuş gibi kesik kesik ilerliyor kelimelerimiz. Boşluklar uzun sürmüyor ama ağır hepsi, tıpkı çabucak delinen ince uykularım gibi.

Saat onbiri geçe gelip yataktan sedyeye kaydırdıkları ana dek de sapına kadar şen ve hayat doluydu annem. Ancak odadan çıkarılırken korku gördüm beyaz-sarı yüzünde. Bir sonraki anın ne getireceğini bilememek ve onu etkileyebilecek güce sahip olamamak değildi sadece bu ifadenin arkasında yatan his. Olasılıkların en karasının zalim haşmeti çökmüştü sanki göğsünün üstüne.

* * * * *

Altı saat kadar sonra Engin’le yan yana anjiyoyu gerçekleştiren doktor hanımın dudaklarından dökülecek sözcüklerin yükünü taşımaya hazırlanırken, bakışlarımı kadının gözlerinden koparıp saçlarına kaydırdım korkaklığımdan. Doktor oldukça zayıf bir tip, çok hızlı bir tempoda seri konuşuyor, dediklerinin dinleyenler üstündeki etkisini umursamaz gibi bir hali var. Uzun saçları kıvır kıvır, kendi gerginliğinin elektriğine tutulmuş gibi.

Bugün iki kez daha karşılaştık kendisiyle. İlki sabah annemi anjiyoya götürmelerinden bir saat kadar sonra. Yoğun Bakım’ın kısa ve ışıksız koridorunda ayaküstü ve sanki doğuştan bu yana birikmiş acelesiyle damarlarda ciddi tıkanıklıklar bulunduğunu, bypass’ in tek çözüm olduğunu, ancak annemin şu anki durumunun böyle bir ameliyata imkân vermeyeceğini sıralayıverdi arka arkaya. Biz ürkek sorularla olayın gerçek boyutlarını anlamaya çalıştığımızda da anjiyo sırasında tansiyonu düşen hastanın şu an makineye bağlı yattığını ve kendinde olmadığını ekledi. Cumartesi günü acil serviste zihnime işkence eden çekiçler var güçleriyle inip kalkmaya başladılar yeniden.

İkinci buluşmamızda zamanın aleyhimize çalıştığını, zira annemin durumunun düzelme göstermek yerine kötüye gittiğini ve müdahale edilmezse hastayı kaybedeceğimizi bildirdi. Aklındaki “son umut” prosedürü uygulamak için biz yakınlarından izin istedi. Verilmez mi? Verdik. Tutunacak umut kalmış mıydı? Zannetmiyorum.

Şimdi bu üçüncü görüşme anında kadının saçlarına dolanmış bakışlarımla son darbeyi indirmesini beklerken yaşamı birkaç dakika olsun ileri sarmak isteğiyle yanıyorum. Yüzüğe düşen kan sahnesinden itibaren içimde bir yerde anlam veremediğim bir kesinlikte bildiğim gerçeği onun ağzından duymak istemiyorum nedense. Yine de söylüyor, bu sefer işime yarıyor acelesi. “Şimdi ne olacak?” sorusu var dudaklarımda, yan ofise yönlendiriyorlar bizi.

Engin de benim gibi; ağlayıp zırlamıyoruz birbirimize sarılıp, dövünmüyoruz. İsyan etmiyoruz. İdari İşler’de başsağlığı diliyorlar bize, oturacak yer gösterip su ikram ediyorlar. Sonra anlıyorum, bu iki perde arasındaki molamız, antrakt. Ben suyumdan iki yudum alırken kapalı perdenin arkasında sahneyi değiştiriyor siyah giyimli çevik adamlar. Perde yeniden aralandığında Deniz’in annesi, Engin’in Hedi Teyzesi gitmiş, yerine bir emanetimiz kalmış hastanenin yan odasında yatan.

Ama Yoğun Bakım’da da tutamazlar artık onu, “aşağı” indirecekler ve sonra “ne zaman gelip almak isteriz?” diye soruyorlar. Yaşamın gerçek renklerini böyle anlarda seçebiliyor insan. Benim gözümün önünden morlar geçti o saniye, kan kırmızılar sonra, parlak sarılar delici güneş ışınları gibi kör etti beni. Sonra bembeyaz oldu ortalık. O ak boşlukta dikilip elinde annemin nüfus kâğıdını sallayan genç kadın “buna artık ihtiyacınız kalmadı, bizde kalacak” diyordu. Diğer bütün “işlemler” için de yardımcı olacaklar, ne mutlu bize.

Karar alabilecek durumda olmadığımızı, şimdi gidip evde bekleşen yakınlarımızı bilgilendirmemiz gerektiğini ve onlara daha sonra geri döneceğimizi söylüyorum. Nasıl kurdum ben bu cümleyi? Onlar da görevlerini yapacak, anlayışla karşılamak lazım elbette. Ne var ki, biz hastanede çalışanlar kadar alışık değiliz canlıdan cansıza geçişi bu hızla sindirmeye.

Hastaneden eve yürüyoruz Engin’le yanyana. Yol iki, bilemediniz üç dakika sürüyor. Konuştuk mu hatırlamıyorum. Aklımdan neler geçti, netlikle anımsamıyorum. Yüzüme vuran havaya şükrettim yalnızca.

Fatih Apartmanı’nın önündeki taksi durağında tanıdık şoför dostlar bekleşiyorlar. Bizi ve eve ziyarete gelenleri yıllarca taşıdıklarından onlar da en az İlyas kadar aileden. Olan bitenden de haberdarlar. Bugün ev-hastane arasında mekik dokurken zaman zaman gözgöze geldik, tek kelimelik cümleler ve bakışlarla konuştuk. Üzüntüleri de şefkatleri de gözlerinden okunuyor.

Şoförlerden en yakından tanıyıp çokça zevkli sohbet ettiğim Levent ve Nevzat aynı arabaya yerleşmiş, bir yandan dertleşip diğer yandan müşteri bekliyorlar. Bizi görünce irkiliyorlar; duruşumuz, ifadelerimiz kötü habere gebe, hissediyorlar. Nevzat ne oldu gibilerinden kapıyı aralayınca başımı iki yana sallıyorum kederle. “Kaybettik!” derken yaşlar süzülüyor yüzümden aşağı.

İlk kez söyledim bunu kendime, yüksek sesle.

Brüksel – Venedik SN3205 seferi, Mart 2013

 

Uykular hiç olmadığı kadar ince ve ağır artık (2. Bölüm: İnce Çizgi)

incecizgi

Cumartesi gecesi uykunun uğramadığı gözlerimi tavana dikmiş yatarken iki sokak ötedeki hastanenin Yoğun Bakım servisinde yatan annemi düşündüm. Uyuyor muydu? Uyanıksa aklından neler geçiyordu? Korkuyor muydu? Her zamanki iyimserliğini koruyabilmiş miydi yoksa? Ağlıyor muydu?

Bir zamandır Ankara ziyaretlerim sırasında annem kendi odasını bana ikram eder oldu. Valizim ve diğer ıvır zıvırlarımla çocukluk odama göre daha geniş olan bu mekânda rahat edeceğimi düşünüyor sanıyorum. Başlarda yadırgadığım bu durumu artık kabullendim. Bazı geceler Hazal da misafirim olduğundan iki kişilik yatak konforu da işe yaramıyor değil, ne yalan söyleyeyim.

O gece annemsiz bu evde, onun yatağına uzanmış dünyayı seyrederken onbir yıl öncesine akıyor düşüncelerim. 2002 yılının Ocak ayında izne geldiğim günün ertesinde bu kez babamın anjiyosu için sürüklenmiştik hastanelere. Operasyonun akşamında annem babamın yanında refakatçi kalmış, beni de yoğun kar yağışını bahane ederek erkenden eve yollamışlardı.

Anne ve babanın evlat özlemiyle yaşadıkları mekânda şimdi çocuklarının onları hasretle anması ne yaman bir kader oyunu. Tuvalet masasının üstünde annemin makyaj malzemeleri duruyor, tarağı, fırçası, kremleri… Kapının arkasında etekleri asılı, yerdeki hasır kutularda kaçık olmasına rağmen nedense bir türlü atamadığı naylon çorapları.

Her yerde bir “az önce çıktım, birazdan döneceğim” havası var ama bu hal benim kararmış ruhumu ferahlatmadığı gibi, olan bitene trajik bir vurgu da ekliyor. Yumuldum, küçücük oldum koskoca yatakta. Sevmiyorum ben bu anjiyo kelimesini. Kelebeğin Rüyası’nı görmeye hazırlanırken kanatlarım kırpılmış, kolum bacağım baltalanmış kadar güçsüz hissediyorum. İçimden kanıyorum.

Pazartesi günü yapılması planlanan anjiyo öncesinde annemi Yoğun Bakım’da misafir edeceklerini söylediler bana. Sonra da kapıp götürdüler onu üçüncü kata. Beni kayıt işlemleriyle baş başa bırakarak. Teyzemi arayıp bilgilendirdim en titrek sesimle. Arkadaş toplantısından çıktı, yolda, geliyor.

Sarı duvarlı soğuk odada annemin kürkü, çantası, bastonu, ödünç şemsiye ve kendi eşyalarımla baş başa kaldım birden. Annemin kıyafetlerini de toplayıp yanıma almam lazım. Bir naylon torba rica ettim, getirdiler. Onun giysilerini katlayıp poşete koyarken babamın hastane odasından ayrılışımızı anımsadım.

Anjiyo sonrasında acil bypass ameliyatı olması gerektiğini söylemişti doktorlar. Apar topar alındığı ameliyatın başarılı geçtiği bildirildi, ama hemen ertesinde Yoğun Bakıma nakledildi. Babamı o ünitede yalnız bırakıp eve dönerken hastane odasını da boşaltmamız gerekmişti haliyle.

Hepimiz şoktaydık. Kof devinimlerle oradan oraya yürüdük, dolapları, çekmeceleri açıp kapattık. Tam odadan çıkacakken biri anneme dönüp “Yenge, bu torba çöp mü?” diye sordu saflıkla. Annemin gözleri kocaman oldu, yüreğine hançer yemiş gibi çırpınarak “Ziya’nın giysileri var onun içinde!” diye haykırdı.

Soran kişi mahcubiyetten ezildi, bizler önümüze baktık. Sabah kalktığıyla ütülü takım elbisesini kuşanan, gıcır kravatını takan Ziya Bey’in kıyafetleri nasıl da küçülüp top olup saklanıvermişlerdi o plastik poşete. Ağzı bağlıydı torbanın, iki uzun kulak gibi dikilmişti sapları. O çirkin yaratığı saygıyla taşıdık eve kadar sessizce.

Elimde onca yükle hastane kayıtta hala medeni bir yetişkin gibi davranmaya çalışırken bir yandan da öfke ve acıyla bedenimin iç duvarlarını yumruklayan çocuğa hakim olmaya çabalıyorum. Anneme veda edemediğimi ve hemen görmek istediğimi söylüyorum. Önce “Yoğun Bakım’a giremezsiniz!” komutunu işitiyorum ama ısrarım galip gelince üçüncü kata çıkmaya hak kazanıyorum.

O katta biri idari işlere, diğeri doktorlara ait iki ofis var. İkisinde de in cin top oynuyor. Yoğun Bakım’ın kapısı kilitli, zili yok. Kapıda da “lütfen kapıyı boşuna çalmayın, açılmayacaktır” tarzı bir yazı asılı. İnsan düşünmeden edemiyor, hasta yakınlarını çaresizlik içinde kıvrandırmak mıdır amaç?

Elimde iki çanta, iki manto, bir baston, bir şemsiye ve bir naylon torbayla oradan oraya koşup yol yordam sorabileceğim bir âdemoğlu arıyorum. Nihayet biri halime acıyıp kapıyı açtırıyor. Hemşireye annemi beş dakika olsun görmek istediğimi söylüyorum. “Tamam” diyor, “beş dakika girin!”. Tam içeri doğru hamle yapacakken ekliyor. “Galoş giyin!”

Taşıdıklarımı gösterip “nasıl?” diye haykırmak istiyorum. Onun yerine yutkunup akrobatik hareketlerle dediğini yapıyorum. Geniş bir salonda yatıyor annem, aydınlık ve temiz bir mekan, iki de büyük penceresi var. Üstelik tek hasta da kendisi. Sakin görünüyor, yüzüne renk gelmiş.

Aşağıdaki doktorun bana dediklerini tekrarlıyorum anneme yavaşça. Şu anda endişe edilecek bir durum yok ama bir krizin eşiğinden döndüğü için risk almak istemiyor doktorlar. Hafta sonu burada gözetim altında tutulacak. Annem dinliyor, ilaçların etkisinden olacak, oldukça sakin, olgunlukla karşılıyor olan biteni.

Hemşire takıları yanıma almamı söyleyince annemin hep boynunda taşıdığı dizi dizi kolyeleri, yüzükleri tek tek toplamaya başlıyorum. Küpesini çıkarırken istemeden biraz canını yakıyorum. “Önemli değil” diyor zoraki gülümserken. Bilezikleri yıllardır kolunda, çıkmıyor. “Zorlamayalım” diyoruz hemşireye, neyse ısrar etmiyor.

Annem meyvelerini kaybetmiş bir ağaç gibi hüzünlü ve çelimsiz görünüyor gözüme.  Bakışlarımı kaçırmaya çalışırken teyzem arıyor, kapıya gelmiş bile. Hemşireden onun için de beş dakika rica ediyorum.  Totoş içeri alınıyor.  Birkaç dakika telgraf misali kesik kesik konuşuyoruz, her birimiz diğerleri için sağlam durmaya çalışıyor.

Sürenin sonunda gönülsüz mecburiyetle veda ediyoruz anneme ve iki küçük yaprak gibi titreşen yüreklerimizi avuç içlerimize koyup annemin evine gidiyoruz onsuz. Yeni sistem kilitlerle dakikalarca mücadele verdikten sonra kapıyı açıp eve girdiğimizde uzaya savrulmuş toz parçacıkları gibiyiz.

O akşam ve ertesi gün çekirdek ailemizin Ankara şubesi olan bitenden haberdar ediliyor.  Herkes olumsuz yakıştırmalardan uzak duruyor, yine de kimse temkini elden bırakmıyor. Tanıdık doktorlar aranıyor, akıl soruluyor. Anjiyo bu hastanede mi yapılsın yoksa Pazartesi sabahı annem başka bir hastaneye mi aldırılsın konusu gündemde.

Bu tür soruların yanıtları işin içine dahil edilen akıl sayısıyla orantılı olarak karışıyor. Çelişkili bilgilerin ışığında karar verme zorunluluğu insanı sersem ediyor. Her artının bir de eksisi var sanki, her “evet” in peşine bir  “ama” takılmış.  Bilinçli karar verebilmek uğruna sordukça soruyorsunuz ama derin sulara açıldıkça boğulma riski artıyor, kazıldıkça derinleşen çukurda hapis hissediyorsunuz kendinizi.

Üstelik sizle ilgili bir karar değil vereceğiniz. Başkasının hayatı ellerinize teslim edilmiş gibi. Nasıl sahip çıkmazsınız bu emanete? Nasıl özen göstermezsiniz? Bir sürü ibret hikâyesi var sonra anlatılan, doğru zamanda doğru yerde olamamak üstüne. En iyi doktor hangisi? En donanımlı hastane nerede? Unuttuğumuz, göz ardı ettiğimiz bir parçası var mı bu bilmecenin?

Pazar sabah ezanına kadar kırpmadım gözlerimi. Onbir yıl öncesinden günümüze, Cuma akşamından Cumartesinin sahnelerine sekti düşüncelerim. Beynim son hız işlemeye devam ediyor, mevcut enerjisini hoyratça tüketircesine. Bir arpa boyu yol gidemedim oysa. Bitkinim sabahın ilk ışıkları odayı aydınlatmaya başlamışken. Balkona hücum etmiş aceleci güvercinlerin havayı yırtan kanat seslerini duyuyorum. Hararetle kaynaşıyorlar, ufukta huzur alameti göremiyorum.

Sabahın ilerleyen saatlerinde Ayten Teyzemin oğlu Engin uğruyor, elinde konser biletleri. İade etmeye çalışmış, almamışlar. Totoş var gücüyle olumlu düşünmeye çalışarak “belki de temiz çıkar anjiyo sonucu, siz konserinize gidersiniz, teyzenle ben bekleriz annenin başında” diyor. Engin’le kafa sallıyoruz saygımızdan.

Sabah yediden itibaren her saat başı hastaneyi arıyorum. Yoğun Bakım’daki hemşire hep aynı mesajı tekrar ediyor: “Annenizin durumu iyi, doktorun gelmesini bekliyoruz. Onun kararına göre odaya çıkarabiliriz.” Bunlar güzel sözler, ne var ki doktor bir türlü gelmek bilmiyor.

Saat onbir gibi hemşireden yine aynı sözleri işittiğimde “Hanımefendi, madem doktorun geliş saati belli değil, ben her yarım saate bir sizi taciz etmesem de siz doktor geldiğinde beni arasanız” teklifinde bulunuyorum. Kabul etmesine şaşıyor kendini beklentisizliğe alıştırmış mantığım.

Derken “bir dakika…” diyor hemşire, “…anneniz bir şey diyor.” Heyecanla kasılmış beklerken telefonda arka planda annemin sesini işitiyorum. Ne dediğini anlayamıyorum ama enerjik ve tempolu çığırışı umut verici gerçekten.

Hemşire kısa bir aradan sonra şöyle diyor: “Anneniz iyi olduğunu söylüyor. Siz de evde kapanıp kalmayacakmışsınız. Çıkıp gezsin kızım diye tembih ediyor”.  Güler misin ağlar mısın ikilemindeyim. Benim annemden başka bir işim olmadığını, odaya çıkabilecekse onu biran önce görmek arzusunu paylaştığımızı ve bu yüzden sık sık aradığımı anlatıyorum çabuk çabuk. Doktor gelince haber edeceğini yineliyor. Kapatıyoruz.

Yerimde kalamadığım için evde o uçtan ötekine savrulurken annemin odasındaki yuvarlak masa üstüne bırakılmış gazete kupürlerine takılıyor gözüm. Annem gazete ve dergilerde görüp de benimle paylaşmak istediği haberleri keser, üstüne çoğu zaman nükteli notlar düşer ve bu masanın üstünde biriktirir benim yokluğumda. Ben gelince beraber üstünden geçeriz.

Bazen son moda bir çanta resmi olur bu, kimi zaman beğendiği bir otel ya da restoran hakkında bir yazı. Bazen de eski göz ağrılarımdan birinin iş dünyasında parlayan yıldızı üstüne bir yorum. Yanına da not düşmüş mesela : “Kendine iyi bakıyor olmalı, pek yaşlanmamış!”

Annemin özlemi, dilekleri ve hayalleri gizlidir bu gelenekselleşen eylemde. “Her gün seni düşünüyorum, kulaklarını çınlatıyorum” demek ister böylece incelikle. Bazen talep eder derinden.  Mesela, Aralık ayında geldiğimde kestiği yazıların içeriğinden bir İstanbul seyahatinin özlemini çektiğini hissetmiştim. Ocak başında gerçekleştirdik nitekim bu hayali.

Annem İstanbul’da çok keyifliydi. Gençlik aşısı vurulmuş gibi dinamikti. Nişantaşı’nda sevdiğim butik otelden tutun da tasarımcı butiklerine, yeni açılan popüler mekânlara kadar her yeri arşınladı, sevdikleriyle bir araya geldi, müzelere, sergilere doyamadı.  Tadı damağında kalmış olmalı ki, bu kez de dünyaca ünlü bir İtalyan lokantasının İstanbul’da açılan şubesi üstüne yazılan bir yorumu kesmiş ve bir dahaki gezimizde buraya gitmeyi dilemiş. “Birlikte” ve “İnşallah” kelimelerini büyük harflerle yazmış olması dikkatimden kaçmadı.

Nihayet hastaneden haber geldiğinde Totoş’la anneme koştuk.  Durumunun iyi olmasına rağmen temkinli davranmak adına doktorun odaya çıkarmak yerine Yoğun Bakım’da tutulmasına karar verdiğini bildirdiler bize. Biraz burulduk ama annemin yanına kısa süre için de olsa girmemize izin verilmesine şükrettik yine de.

Hediye Hanım formda görünüyordu. Doktor ve hemşirelerle yaptığı sohbetlerden alıntıları nakletti bize. Odaya çıkarılmadığı için çok büyük bir hayal kırıklığına uğramış gibi değildi. Biraz şaşırdım aslında bu haline, gelişmeleri sorgusuz kabullenen biri değil çünkü gerçekte.

Babama gitti yine aklım. Ona da ani ameliyat haberi duyurulduğunda “olsun bakalım” demişti sadece. Sanki kendisini yakından ilgilendiren hayati bir karardan değil de komşunun kedisinin geleceğinden bahsediyorduk. Olan bitenden o denli uzak görünüyordu, rahatlık değildi bu, geleceğe güvenle bakmak hiç değildi. Kabullenişti.

Annem de dalgın dalgın “genç doktoru pek sevdim, adı da Bahtiyar’mış. İnşallah beni de bahtiyar eder” diye mırıldandı o gün. Bu sözleri bizim için bir açıklama mıydı yoksa kendi için bir nevi telkin mi? Aynı kabullenişin izlerini gördüm yüz ifadesinde, sesinin tonunda. Kabullenişten öte bir teslimiyet vardı belki o tepkide.

Hemşirenin uyarısıyla odadan çıkarıldığımızda son on dakikada görüp duyduklarımızı sindirmeye çalıştık. Eve dönüp bekleyeceğiz. Ümide tutunup bu kara maceradan yol yakınken dönmeyi,  hayatın acilen normale çevrilmesini diliyor yüreklerimiz.  Soğuk terlerimiz, uykusuz gecelerimiz ne anlamsızmış, meğer boşuna telaş etmişiz diye hayıflanmak istiyoruz yarın.

İncecik bir çizgide yürüyoruz. Bir yanımız kurtuluş, ötekisi uçurum. O çizgi üstünde dengede kalmak güç istiyor, inanç istiyor. Dik durmak, kendini sağlam tutmak yoruyor insanı. Düşüncelerim olmadık yere kararırken dünyaya meydan okur gibi haykırıyorum sessiz: “Hayat, geri bas! Yeter üstüme geldiğin…”

Gecenin karanlığı inmeden oturma odasının camından önümüzdeki binaların arka bahçelerine bakıyorum görmeden.  Alnımı pencerenin soğuğuna dayadım, bu camlar buğulandığında ne resimler çizerdim üstlerine parmağımla diye düşünüyorum.  Gülümsememe kalmadan annemin teslimiyet anındaki çehresi beliriyor zihnimde.  Tüylerim diken diken olurken çocukluğumun bu tatlı hayali dahi kayıp gidiyor parmaklarımın arasından.

İşte o an görüyorum arabasını avluda park edip dinamik adımlarla yandaki apartmanın giriş kapısına doğru ilerleyen genç kadını.  İtinalı giyinmiş, saçları yapılı, elinde bir buket çiçek. Heyecanla ilerleyişinden bir hasta ziyaretinden çok keyifli bir ortama, mesela samimi bir dost davetine gittiğini hayal ediyorum.

Özenerek bakıyorum o ana, şimdi o anı yaşayan genç kadının ruh haline, iç huzuruna, yaşamın kazadan beladan uzak herhangi bir noktasındaki zenginliğe. O anın saf mucizesine. Cumartesi öğlen yemeğimiz sırasındaki dertsiz sohbetimize geri dönmek istiyorum. Ya da kalp krizinin yolumuzu kesmediği  alternatif bir evrende o sinema salonuna varabilmeyi diliyorum sağ salim.

Yaşanan an var elimizde sadece. Sadece.

Tekrarı yok.

 

 Brüksel, Mart 2013

 

Uykular hiç olmadığı kadar ince ve ağır artık (1. Bölüm: Önsezi)

onsezi

On gün kadar önce o karanlık gökyüzünün bir noktasında fırtınayla sarsılan küçük uçakta ürperirken ölümü düşündüm. Renkler solar gibi oluyor böyle zamanlarda, gölgeler iyice koyulaşıyor. Soğuk kuşatıyor insanın bedenini, ruh çırpınışlarda. Etrafımdaki insanlar hem bana çok uzak, hem de yabancıladığım yakınlıkta. Düşüncelerim hız sınırını aştığı için şarampole yuvarlanan bir araba gibi savrulup duruluverdiler birden. Anın keskinliği bıçak yarası misali kanattı.

Dakikalar sonra uçağımızın tekerlekleri alana değdiğinde yolcular hararetle alkışladı. Ben kaskatı durdum öyle, niyeyse içim rahatlamadı. Bir zamandır gördüğüm kabuslar mı karamsar yapmıştı beni, yoksa son aylarda yaşadıklarım mı? Bitmeyen kış küreğini kapmış vuruyordu belime, bahar deseniz göz kırpıp kırpıp kaçıyordu benden. Önceki gün saçımın rengini koyultmuştum ruh halime daha çok yakıştığı için.  Bugünkü uçuş sırasında yazdığım yazıyı düşündüm, o da önüme çıkan bir duvarla savaşım üstüneydi. 

Severim oysaki ben Ankara’ya varışlarımı, eve dönüşlerimi.  Resmi karşılama komitemiz çoğunluk Eralp Ağabey ve kızı Hazal’dan oluşur. Ağabey teyze oğludur ama yüreğimdeki yerinde kuzenim olmaktan çok öte, gerçek ağabeyimdir. Hazal en güzel hayat masalımın kahramanıdır, canımdır. Onlara sarıldığımda biter gurbet, tatil o zaman başlar.

O gün de güzeldi kavuşmak ama havadaki sıkıntı hepimizi etkilemişti. Hem yağmur hem çamur yağacak demiş meteoroloji.  Trafik de yoğun, bazı yollar kapalı. Eve varışımız gecikebilir. Annem ve iki teyzem yemek hazırlığı yapıyordur şimdi.  Merak etmesinler diye haber veriyoruz.

Ev yolu beni anılara taşıyor, aklımda babam. On bir yıl önce onu kaybettiğimizde ocağımıza kor düşmüştü, canlı canlı yandık hepimiz. Sonrasında babamsız kalan ev içi çekilmiş, ruhu kaçmış gibi geliyordu bana.  Dolgun bir şeftaliyi ortadan yarıp çekirdeğini çalmıştınız, sonra da iki parçasını yeniden bir araya getirip eğreti tutturmuştunuz sanki.  Ya da, misal, çok şık bir takım elbisenin tüm dikişlerini gevşetmişsiniz, sonra da onu hala üzerinizde taşımaya devam etmeye çabalıyorsunuz gibi.  Babam hem referansımızdı, hem bizi birarada tutandı. Onsuz rehbersiz kaldık, oraya buraya dağıldık.

Hediye Hanım hazırlıksız yakalandığı bu fırtınada bir süre oraya buraya savrulduktan sonra toparlandı neyseki. Rotasını yeniden çizmeyi başardı. Kendi değerlerine, sevdiklerine, yaşamın küçük ama keyifli geleneklerine odaklandı.  Hayata tutundu demeyeceğim, yapıştı ona dört elle, adeta demir attı.

Annem bu haliyle bizi beraberliğimizin uzun soluklu olacağına inandırdı. Saçları artık iyice seyrelmişti, ellerinde, ayaklarında yaşlılık lekeleri belirmişti, ama ne saç boyasından ne de manikür pediküründen ödün vermedi.  Ara ara basan terlere rağmen boynunda renkli boncuklarını, kolunda dizi dizi bileziklerini taşımaya devam etti. Yüzükleri ellerinde öyle uzun süre ikamet etmişlerdi ki, onları misafir eden parmakları incelmişti.

Tatlıya fena halde tutkun bir şeker hastasıydı. Ara ara şekerini ölçtürür, ama bulguları bizlerden sır gibi saklardı. Fazla kiloları yıllarla incelen bacaklarına büyük eziyetti, kendi de biliyordu. Ama boğazdan kesmek sanki onun değil de başka bir gücün elindeki bir kararmış gibi davranıyordu.

Meşrutiyet Caddesi’ndeki evden kendini yokuş aşağı bırakıp Sakarya’ya aktığı, sonra da Kızılay tavafına koyulduğu günler ne yazık ki artık gerilerde kalmıştı.  Bir sarkaç misali bir sağa bir sola sallanarak yürüyordu. Şık bastonu gösterişli görünümünü tamamlayan bir aksesuar haline gelmişti.  Onu yıllara yenilmiş bir kabullenişle değil, onlara meydan okuyan bir cesaretin taçlandırdığı yaman bir asaletle taşıyordu.

Annemi mevsimine göre açılan ya da koyulan renkteki tayyörün içinde pırıldayan ipek bluzu, illa ki olacak kemeri, topuk yüksekliği son zamanlarda mecburen azalan ama asla “yaşlı işi” olarak tanımlayamayacağımız ayakkabılarıyla canlandırıyorum gözümde. Kış günlerinde üstüne kürkünü çeker, takılarıyla eşleştirdiği ipek eşarbını eksik etmezdi. Şapkaları vardı sonra annemin yaz kış kullandığı. Yazlık komşumuzun deyimiyle Cumhuriyet kadınına yakışır şekilde taşırdı onları, bir ölçü gurur, bir tutam da kendine güvenle.

O cuma akşamı bana kapıyı açtığında belki biraz heyecanlıydı, kavuşma öncesi anların duygu birikimlerinde ıslanmıştı.  Ama yüzünde renk gördüm,  gözlerinin içi gülüyordu. İki gün önce punduna getirip çok uygun fiyata aldığı yeni yatak örtüsünü beğendiğimizi duyunca adamakıllı aydınlandı yüzü. Başarmayı severdi,  alkışı da.

Leziz yaprak sarmalarından yedik, ağzınıza layık zeytinyağlı fasulyeden tattık. Bir umut kızına çiğ börek tattırmaya çalıştı tükenmeyen azmiyle, top direkten dönünce biraz bozuldu ama ısrar etmedi çok. “Pasta var!” diye duyurdu sonra müjde verir gibi. Bu habere sanırım en çok da kendi sevindi.

Laf lafı açtı, sofra sohbetine hiç doyamam zaten. Kahveler içildi sonra, aile geleneği uyarınca çevrildi fincanlar. Teyzeler, kuzenler bu kez amatör bir sese kulak vermek istemiş olacaklar ki, benden rica ettiler fal hizmetini. İlk kez iki lafı bir araya getirirken zorlandım, uçaktaki iç karartısı ile yoğruldum yeniden. Tüm fallarda yatak gördüğümü kendime bile itiraf edemedim.

İlerleyen saatlerde özlemle beklenen aydınlık günlerin umuduna bir şampanya patlattık, yanında da Hediye Hanım’ın küçük yaş pastaları servis edildi. Kendisine hafif olsun diye beyaz kremalılardan aldığını söyledi, çikolatalıları bize ikram ederken. Biz bakıştık aramızda, annemin az önce kahvenin yanında yuvarladığı Brüksel çikolatalarının anısıyla. Kimse konuşmadı bu konuda, pasta seçimini kutlamakla yetindik. Aferinleri arttıkça parlıyordu Hediye Hanım.

Pazartesi akşamı Sezen Aksu konserine gitmekten konuştuk o ara.  Kaç kişilik bilet alacağımızın hesabını yaparken hissettim canı çekti ama cesaret edemedi böyle bir maceraya. Hüzünlendi gözleri, eksik kalacağından biraz, biraz da o akşam bensiz kalacağından sanırım.

Ben biraz kendi derdimdeydim o ara, ne yalan söyleyeyim. “Sezen yine hızır gibi yetişir, ruhumu dip köşe temizler, arıtır, aydınlatır” diyordum kendime. Konserden daha bugün haberimiz olmuştu üstelik, sürpriz bir gelişmeydi. Biletlerin tükenmemiş olması da mucize gibiydi. İyileşecek hastanın ayağına gelirmiş doktor.

Akşam güzel başlamıştı, öyle de kapandı. Bol ikramlı, hoş sohbetli, kıpır kıpır bir seansın ardından misafirleri uğurlayıp odalarımıza çekildik. Ben Hazal’la aynı odada kaldım, annem de bitişikte.  Hazal taşıdığı yirmili yaş enerjisiyle ve şu ana dek birlikte geçirdiğimiz sayılı günde besleyip büyüttüğümüz, onun da benim de boyumuzu aşan dopdolu ilişkimizle bana hem enerji hem sükunet verir hep. O gece de Hazal’ın büyüsüne bıraktım kendimi. Bu kez işe yaramadı ama.  Kabuslara yatmışım meğer, allak bullak uyandım.

İç sıkıntısı akıp gider umuduyla bir duş aldım kahvaltı öncesi.  Ancak kafamda yabancı sesler konuşup durdular. Bir ay kadar önce durduk yerde “ben bir Ankara’ya gideyim” diye ayaklanıp bilet bakmamı anımsadım.  Doğru zamanda mı geldim emin değildim. Bu daraltılı halimi burada dört gün yanımda gezdirip sonra katmerlenmiş halde geri götürmekten korktum.

Hazal da kalkınca kahvaltıya oturduk. Annem dayanamamış, erkenden doyurmuş karnını ama keyif çayı için bizi bekliyormuş. O da sofradaki yerini aldı böylece.

“Dün konuşamadık Anne kalabalıkta, nasılsın?” dedim. Hemen yanıtlamadı. Kısa bir suskunluğun ardından “elmas bir yüzük aldım, göstereyim mi?” diye atıldı ve cevabı beklemeden yatak odasına koşup elinde küçük bir kutuyla geri geldi. “Ne alem kadın!” diye  geçirdim içimden. Sorumdan sonraki o sessizlik anına değil de neşeli cıvıltısına odaklanmayı seçerek.

Yetmiş dokuz yaşındaki bu genç hanım kutunun kapağını aralarken “böylesi bir elmas yüzüğe çok ihtiyacım vardı…” diyordu ciddiyetle. Bir zaman önce gözüne kestirmiş bu yüzüğü, benim gelmemi beklemek istemiş almak için, ama sonra dayanamamış. Hakikaten şahane bir yüzük, ona da çok yakışmış.

Bunu söylediğimde memnuniyeti belirgin biçimde artıyor annemin. “Su değdirmemek lazımmış yalnız yüzüğe, taşlar matlaşırmış” diye devam ediyor. Artık çıkaracak mecbur elini yıkarken… Güle güle kullansın, uzun zaman…

Derken komşumuz Saadet Teyze uğruyor. Hazal’la ben kahvaltıya devam ederken onlar da kahve içip laflıyorlar. Fal seansı sırasında aklıma akşamki fincanlarda gördüklerim geliyor birden. Rüyamı anımsıyorum sonra: Saadet Teyze yanında diğer komşumuz Türkan Teyze ile geliyormuş karşıdan. İkisi de pek şık, pek alımlı ama yüzleri asık. “Hayırdır İnşallah, biliyorsun bizim Türkan Teyzenle aramız pek iyi değil” diyor rüyamı anlatmaya başladığım Saadet Teyze. Yorumsuz gülümseyip devam ediyorum.

“Ben yanınıza yanaşıyorum merhaba demek için, oysa siz selamımı bile almıyorsunuz. Başınızı çevirip geçiyorsunuz. Anneme soruyorum, neden böyle oldu diye. O da sizin ünlü bir aşçınızın olduğunu, kendisinin bir kaç gün önce vefat ettiğini ve arayıp “başınız sağolsun” demediğim için bana gönül koyduğunuzu anlatıyor. Ben o aşçıyı tanımıyorum, vefat ettiğinden de haberim yok diyerek kendimi savunmaya çalışsam da annem dudak büktüğüyle kalıyor. Sonra uyandım…” Başka sıkıntılı rüyalar gördüğümü söylemeye gerek duymuyorum.

Saadet Teyze benim böyle saçma bir rüyadan niye bu kadar etkilendiğimi anlamaz gibi biraz şaşkın bakıyor. Hayırdır diyoruz hepimiz… İyiye yoralım, iyi olsun. Annem sessiz, yorum yapmıyor.

Komşumuz kalktıktan sonra annemden biriki tadilat rica ediyorum. Bir ceketin kolu hafif kısalacak, bir mantonun düğmelerinin yeri değişecek.  Ben ev kadınlığından sıfırdan hallice not alabildiğimden halen bu tür ihtiyaçlarımda annemin kapısını çalıyorum malum. O da “Kızım, kazık kadar oldun artık” demiyor, büyük bir zevkle yardımıma koşuyor her seferinde. Böylece Ankara ziyaretlerinde yalnız ruhumun delikleri kapanmıyor, başka söküklerim de dikiliyor, eksikliklerim gideriliyor. Zırhım yenilenince de onu yeniden kuşanıp dönüyorum Brüksel’e.

Annem ölçüleri alıyor, hemen şimdi işe koyulmaya hazır oracıkta.  “Acelesi yok diyorum, çıkıp gezelim demiştik. Sonra yaparsın.” Ve tek kolu iğnelenmiş ceketi içeri odaya asıp yola koyuluyoruz az sonra üçümüz.

Hazal’ın akılcı planı doğrultusunda, annemi çok yürütmemek adına ikiye ayrılıyoruz. Hazal annemle bankaya yöneliyor, şifre operasyonu için teknik destek sağlayacak ona. Ben de üç sokak ötedeki sinemadan 17:00 seansına bilet almaya gidiyorum. On beş dakika kadar sonra da buluşup biraz dolaşıp yemeğe gideceğiz.

Annem Kelebeğin Rüyası filmini görmek istermiş bir zamandır. Ben de birkaç hafta önce Brüksel’de Türk kanallarından birini izlerken tanıtımına denk geldiğim bu filmi pek merak ediyorum.  Parçasından gördüğüm çekimlere, müziğe, aralara serpiştirilmiş anlam yüklü dizelere vuruldum daha ilk bakışta. Bilirsiniz, bazı filmler insan yaşamının orta yerinde oturur, bir dönemin sembolü olur. Bu film o ilk karşılaştığımız andan beri çağırıyor beni niyeyse. O gün bileti erkenden alıp cebimize koyarak da olası kötü sürprizlerden korunacağız diye düşünüyoruz…

Anlaştığımız gibi Boğaziçi Pastanesi’nin önünde buluştuğumuzda banka işleri hallolmuş, sinema biletleri çantama yerleştirilmiş. Tam beraber bulvara doğru iki adım atmaya hazırlanırken nereden geldiği bilinmeyen bir yağmur musallat oluyor bize. Gittikçe ağırlaşan ve sıklaşan damlaların sert ve soğuk tokadında kendimizi ilk bulduğumuz taksiye atıyoruz telaşla. Doğru lokantaya…

Saat iki buçuk olmuş.  Annem erken kahvaltı yaptığı için acıkmıştır diye düşünüyorum, gerçi Saadet Teyze’nin getirdiği kurabiyelerin tadına baktığını fart etmedim değil…  Ne olacak annemin bu şeker durumu?

Seymenler Parkı’na bakan popüler restoran oldukça dolu, çocuklu aileler çoğunlukta. “Çok mu gürültülü? Yandaki lokantaya geçelim isterseniz?” diye soruyorum ama bizimkiler kalmak niyetinde. Pencere kenarındaki bir masaya yerleşiyoruz. Hazal ve ben mantolarımızı vestiyere teslim ederken annem biraz serin diye kürkünü çıkarmak istemiyor. Bu kararı yadırgıyorum biraz, genelde ailenin üşüyeni benimdir.

Hazal ve ben salata ısmarlıyoruz, annem pizza. İçimden bunun bir şeker hastası için ne denli uygunsuz bir seçim olduğunu geçiriyorum ama laf etmiyorum. Defalarca konuştuk bu konuları, ne beni ne başka aile bireylerini kesinlikle dinlemiyor. O değişmiyor, biz fişlendiğimizle kalıyoruz, ortamın da tadı tamamen kaçıyor. Susuyoruz haliyle bir zamandır.

Ben bunları düşünürken yemeğin yanına bir de taze sıkılmış portakal suyu ısmarlıyor annem. Ziya Bey ağzında uzata uzata “suyundan da koy…” derdi, aklıma o geliyor. Babamı anmadığım gün var mı?

Yanımızda tablet bilgisayarımızı getirdik, lokantanın internetine bağlanıyoruz siparişlerimizi beklerken. Biliyoruz ki annem birazdan resim isteyecek, ardından da sosyal paylaşım ortamına nakledilmek. İçeçekleri getiren garsondan üçlü bir fotoğraf çekmesini rica ediyoruz.

Annem resmi tablet ekranında inceledikten sonra “olmamış, siz böyleyken ben kat kat giyinik halimle sırıtmışım” diyor ve oracıkta kürkünü çıkarıp hemen yeni bir resim istiyor Hazal’dan. Bakıyorum bizimkinde şaşırma alameti yok. Hediye Babaannesi’nin son hallerini uzaklarda yaşayan kızından daha iyi tanıyor.

“Hazalcım, dikkat, biz deyince çıkartmadı kürkünü ama fotoğrafta havalı çıkmak için üşümeye razı” diyorum gülerek.

Annem hep tetikte: “Ona öyle denmez Deniz Hanım.  Annem güzelliğe değer veren bir insan, diyeceksin” sözleriyle düzeltiyor beni.

Hazal temkinli sessizliğinde bizi izliyor.  Tam resmi çekecekken babaannesi durdurup eşarbını düzeltiyor. Derin nefes, dik duruş, hafif gülümseme ve görüntüsü ekrana düşüyor işte. Bakıyor hemen, onaylıyor.

O sırada Hazal üçlü resmimizi sanal ortamda paylaşıyor. Annem malum bu aralar kim beğenmiş, kim beğenmemiş yakından takip ediyor. Hatta zaman zaman paylaşılanı görüp de “beğen”e tıklamayanlara apaçık sitem ediyor, deneyimimizden biliyoruz.

Yemekler geldiğinde annemin yüzü aydınlanıyor.  İştahla pizzasını tüketişini seyrediyorum, portakal suyunu kana kana içiyor.  Neyse arkasından tatlı ısmarlamıyor. Gariptir üstelik, her zamanki Türk kahvesi yerine bana uyup bir espresso kahve istiyor. Küçük fincanda servis edilen içeceğe bakıp “yarım doldurmuşlar” diye şikayet ediyor. Ona zaten sert olan bu kahvenin bu şekilde ikram edildiğini anlatırken bana “sen de insanin söylenme zevkini bile elinden alırsın” dercesine bakıyor.

Yağmur dinmiş, Tunalı Hilmi’ye doğru yürüyelim diyoruz, ama daha iki adım atmışken annem birden duraklıyor. Yüzünün sapsarı olduğunu ve nefes nefese kaldığını görüyorum. Bacaklarından dolayı yavaş ilerlemesine ve mola vermesine alışkınız ama bu farklı. Endişe ve merakla bekliyoruz. “İyiyim” diyor ve biriki adım daha atmaya yelteniyor ama bunun bizi korkutmamak için gayret etmesinden kaynaklandığını hissediyoruz ikimiz de. Taksi çevirelim diyoruz ama kabul etmiyor. “Gaz sancısı bu, geçer birazdan” diye telkinde bulunuyor.

Biraz sabrediyoruz ama sonunda onun itirazlarına rağmen bir taksiye binip evin yolunu tutuyoruz. Biraz düzelmiş gibi, portakal suyunu ve acı kahveyi suçluyor. Her zamanki gibi kendine dönük tek bir eleştiride bulunmuyor. Hazal’la gözgöze gelip gülümsüyoruz. Annem kendine geliyor diye sevinerek.

Hazal’ı uygun bir noktada indiriyoruz, onun başka programı var. Saat dört gibi eve varıyoruz. Anneme “sinemaya gitmek şart değil, sen dinlenmene bak” mesajını veriyorum.  Ancak görünen o ki, o şu sayılı günde kızıyla gezmek niyetinde.  Bana sevgiyle, hayata da iştahla bakmaya devam ediyor.

Ben salonda beklerken o gaz olduğunu sandığı problemini gidermeye çalışıyor. Yirmi dakikaya kalmadan da yanıma gelip “hadi gidelim” diyor. Ağırdan alıyorum ama o giyinmiş hazır kuvvet başımda bekliyor. Kapıdan çıkıyoruz. Eve hırsız girdikten sonra değiştirdiği karmaşık kilit sistemiyle başarıyla başa çıkışını izleyip toparlandığına kanaat getiriyorum.

Apartmanın dış kapısına vardığımızda yağmurun yeniden başlamış olduğunu fark ediyoruz. Yanımıza şemsiye almamışız, geri eve çıkmaya da üşeniyoruz. İşbitirici Hediye Hanım o sırada binaya girmekte olan komşusunu yakalayıp onun şemsiyesini rica ediyor. Ödünç koruyucumuzun altında kol kola yola çıkıyoruz.

Evin  bir sokak ilerisinde, Meşrutiyet’in Mithatpaşa ile buluştuğu noktaya kadar havadan sudan sohbet ediyoruz. Köşedeki bankomatikten para çekiyorum. Meraklı annem ne parası çektiğimi soruyor. Soruyu garipsiyorum biraz, dün geldiğim için yanımda çok Türk parası olmadığını hatırlatıyorum, bunun ne kadar gereksiz bir açıklama olduğunu düşünerek.

Biriki adım sonra annem aniden duraklıyor. Çok sık ve gürültülü nefes almaya başlıyor. Sağ eli göğsünün üstünde. Kasılmış yüzünde tüm çabasına rağmen saklanamayan ızdırabının izleri ve boncuk boncuk terler. Göğsü aceleyle inip kalkıyor. “Allah Allah, daha önce hiç böyle olmamıştım” derken korku var gözlerinde. Önce sarıya çalıyor, sonra bembeyaz oluyor çehresi. Eve dönmeyi teklif ediyorum, sinemaya gitmek istediğini tekrarlayıp duruyor inatla. Telaşlanıyorum ama sesim nasılsa sakin. Bastırıyorum artık ben de dönelim diye.

Çantasını elime tutuşturup var gücüyle bastonuna dayanarak sinema yönünde iki adım daha atıyor inatçı bir çocuk gibi.  O ısrardaki çaresizlik yüreğimi bir kıskaç gibi kavrıyor, sıkıştırıyor. Hayatın buz gibi anlarından birini yaşadığımızı hissediyorum midemin derinliklerinde.  Annemi durdurmaya çalışıyorum kifayetsiz sözlerimle. Artık ev değil, tam karşıdaki özel hastaneye gitme ricası var cümlelerimde.

Şiddetli itirazına devam ederken bir anda fişten çekilmiş elektrikli bir alet gibi kesiliyor dermanı. “Taksi çağır” diyor inleyerek. Karşı kaldırıma yürüyecek halinin kalmamış olması gerçeği beni perişan ediyor.  Hemen imdada yetişen ilk araba U dönüp bizi hastanenin önünde bırakıyor.

Acilin girişinde midesinin çok bulandığını söylüyor, kollarıma yıkıldı yıkılacak. Neyseki hemen odaya alıyorlar. Tahliller başlıyor. Doktor ve hemşirelerin yüz ifadeleri korkutuyor.  Annemin gözleri kaymaya başlamış, ipek bluzu terler içinde, takıları oradan oraya savrulurken garip sesler çıkarıyorlar.

Annem yatağa yakışmıyor. Ölçümler için orasına burasına konulan aletlere, koluna dolanan kordonlara, damarlarına sokuşturulan iğnelere yakışmıyor.  Sağa sola döndürülmek, indirilip kaldırılmak ona göre değil.  Bu siyah beyaz mekan, çirkin perdeler,  köşedeki üzgün masa, çiğ sarı çıplak duvarlar, soluk yüzlerdeki donuk ifadeler ona çok yabancı.  O bitik haliyle bile hala doktorlara “kızım Brüksel’den izne geldi. Biz de Kelebeğin Rüyası’na gidiyorduk…” diye laf anlatmaya çabalıyor.  Bana arafı anımsatan bu odadaki en canlı, en sıcak varlık o hala.

Ketum doktor sonunda dile gelip annemin kalp krizinin eşiğinden döndüğünü, bu yüzden hafta başına kadar yoğun bakımda tutulacağını ve Pazartesi günü anjiyoya alınacağını söylüyor bir çırpıda.  Ben bu kelimelerin hangi birini nasıl hazmedeyim diye düşünürken annemin “kızım Salı günü dönecek. Anjiyoyu erteleyemez miyiz?” diye sorduğunu işitiyorum hayal meyal. Doktor durumunun ertelemeyi kaldıramayacağını anlatmaya çalışıyor. Ben de böylece süreç boyunca yanında olacağıma dair biriki boş lakırdı ediyorum. Kabulleniyor ister istemez, ama içi buradan anında kurtulup dünyaya sarılmak istiyor.

Bir ameliyat gömleği peydah oluyor o sırada, lambadan çıkan cin misali. Hemşireler annemi onunla kuşatmaya çalışırken sol kolundaki damara sokulu iğnelerden biri atıyor, kan fışkırıyor elmas yüzüğün üstüne. Hani su değmeyecekti bu taşlara?

Onun ter içindeki vücudu ucube önlüğün içinde yerini yadırgamış huzursuz bir isyanda beklerken yüzüğün parıltısı üstüne kendi malıymış rahatlığıyla yayılan koyu kırmızı kana bakakalıyorum. Zihnime bin çekiçle çakılan o demir levhada yazıyor: Annem ölüyor.

Ankara-Brüksel TK 1933 uçağı, Mart 2013

İlham Duvarı

image

Kuzeye gidiyordun sen.  Önüne biranda dikildi o duvar. Neye uğradığını şaşırdın önce. Bembeyazdı; kör edici beyaz, lekesiz, pürüzsüz. Ufuk çizgisini göremez oldun, yolunu kaybettin.  Önce durakladın, sonra düpedüz donakaldın. Ne böyle yoktan varoluşunu, ne de hükümran duruşunu hazmedebildin.

İlk şaşkınlığı üstünden atınca bir nebze olsun toparlandın, karşı saldırıya geçtin.  Yumrukladın, tekmeledin duvarı.  Ellerin kanadı, diz kapaklarında şişlikler…  Onu delip geçemezsem de içine işleyeyim bari diye tırnaklarınla çehresini tırmalamaya koyuldun sonra. İğneyle kuyu kazmak gibiydi. Saatlerce debelendin, tırnakların kirece bandı, dipleri beyaza çaldı, dışları morardı.

Nefes nefese kaldın, kalbin dolu dizgin atıyor, dizlerin dermansız. Duvar bana mısın demiyor. Hıncından bitkinliğini hissedemiyorsun.  Deşmeye çalışıyorsun o kireç kaplamayı, onun ardında saklananın gerçek yüzünü görmek istiyorsun. Sana engel çıkaranın, seni amacından saptıranın ne derdi var seninle bilmek istiyorsun. Saatlerce kazıyorsun, bir arpa boyu yol gidebiliyorsun…

Önüne bu duvar peydah olmadan önceki hayatın geliyor aklına.  Kuzeye varınca gerçekleştireceklerin üzerine kurduğun hayaller.  Hepsini tıpkı çocukluğunu özler gibi özlüyorsun.  Hiçbirinin -aynı çocukluğun gibi- geri gelmeyeceğini biliyorsun.  “Haksızlık!” diyorsun, isyanlardasın. “Belki bir kabus bu, uyanacağım!”  İnkarlardasın.

Sonra kendinle sert söyleşin başlıyor, aklında biten soruların ardı arkası kesilmiyor:

“Ben ne yaptım, neyi yanlış yaptım?”

“Kimi kızdırdım, düşman ettim kendime?”

“Hangi işaretleri görmedim ya da doğru değerlendiremedim?”

“Derinlemesine  inceleyim derken bir konuyu,  diğerlerini tamamen mi es geçtim?”

“Kendimi uyanış içinde tomurcuk yüklü bir ağaç sanırken aslında içten içe körleştim mi?”

“Dengeleri mi tutturamadım?”

“Saf mıydım?”

“Belki kullanıldım.”

*           *           *           *

Sorular seli seni kuş kanatlarına kondurmuş, yakın geçmişinin üstünde uçuruyor. Böyle yukarıdan bakınca gölgesiz sandığın yaşamında irili ufaklı karartıların varlığını görüp ürperiyorsun oracıkta.  Tıkır tıkır çalıştığını düşündüğün yaşam düzeneğinin içinde bakmışsın tıkanık bir boru, kulbu kırık bir çanta, boyası dökülmüş bir sehpa… Dolabın arkasına kayıp düşmüş ve orada unutulmuş bir kağıt parçası sonra.  Alıp okuyorsun hemen; bilmediklerin.  Tanıdık kişiler görüyorsun derken, köşeye çekilmiş fısıldaşıyorlar. Yüzleri bu kadar aşinayken, sözleri nasıl bu denli yabancı olabilir diye düşünmeden edemiyorsun.

Yalpalıyorsun öğrendiklerinin ışığında.  Artık kuzeye gitmenin senin için doğru seçim olduğundan bile emin değilsin.  Seni o yöne gitme kararını vermenin eşiğine getiren nedenler, bulgular artık o kadar da sağlam görünmüyorlar gözüne. Hatta rüzgara kapılmış mum alevi gibi titreşiyorlar karşında. Kaçırdıklarınsa hep aklında. İçini yakıyorlar.

Bedeninin duvara karşı verdiğin savaştan, ruhunun da sonsuz sorgulamalardan bitap düştüğü o noktada dizlerinin bağı çözülüveriyor. Yığılıyorsun ağır çekimle duvarın dibine, sonra da boylu boyunca yere seriliveriyor gövden.  Bahara uyanan toprak kokusu geliyor burnuna. Gözlerin kendiliğinden kapanıyor. Teslim olma anı şimdi…

Gözkapakların yeniden aralandığında başının üstündeki mavi göğe bakakalıyorsun öylece.  Sol yanına dönüyorsun, duvar hala orada, kuzeyle arandaki bu engel sonsuzdan gelip sonsuza uzayan bir set gibi çekilmiş önüne. Ama gökyüzü hala senin, hapis değilsin, tutsak hiç değilsin.

Başından beri gözünün içine bakan ama senin nedense ayrımına varamadığın bu gerçeğin keşfi seni mutlu ediyor.  Bir süre öylece yatıyorsun olduğun yerde, başın yeni yeşeren çimenlere gömülmüş, bakışların bulutsuz mavilikte süzülen kuşlara dalmış.  Kalbinle gülümsüyorsun.   Gevşemeyle birlikte tatlı bir uyku bastırıyor yeniden, seni sarıp sarmalamasına izin veriyorsun.

Uyandığında bir gayret toparlanıp ayağa kalkıyorsun, yüzün duvara dönük. Bir karamsarlık basıyor yeniden.  Kuzeye gitmek için ne kadar uğraştığını düşünüyorsun senelerce; uykusuz gecelerini, oluk oluk akıttığın emeğini, cömertlikle ortaya serdiğin iyi niyetini… Yine aynı kızıl öfke basıyor içini.  “Yenildim mi ben şimdi?”

O hınçla birkaç sefer daha yumrukluyorsun duvarı. Kireç yüzeyin altından çıkan tuğlalar soğuk, kaskatı.  Meydan okuyorlar sana.   Aletlerin, silahların da yok ki metal gücüyle, topla, tüfekle saldırasın duvara.  Yandaşların olsa, seninle birlikte bu kavgaya tutuşmayı göze alanlar, elbirliğiyle yerle bir etmez miydiniz şu mağrur tuğla yığınını? Sahi, diğer insanlar nerede? Niye bir başınasın sen şu duvara karşı çırılçıplak ellerinle?

Zihninin bu soruya verdiği yanıttan ürkmüş gibi geriliyorsun birkaç adım. Beynin algıladı ama yüreğin almıyor. Gözyaşların oracıkta ama gururdan akmıyor.  O duru yalnızlıkta üşüyorsun.  Bazen tek bir an insanı yıllarca yaşlandırır…

Neden sonra bakışlarını önündeki duvardan kurtarıp sağı solu kolaçan ediyorsun.  Görünen o ki, duvar kuzeye gidişi kesmiş belki ama ne batıya ne doğuya doğru ilerlemene tek engel yok. İstersen şu an, hatta şimdi yürü git. Arkana bakıyorsun hemen ister istemez, geldiğin yön, güney de apaçık serili duruyor önünde.  Şeçimin varlığı rahatlatıyor seni ama geri adım atma fikrini sevmiyorsun. Oysa “geri dönmek her zaman gerilemek midir”, gerçekten biliyor musun?

Kararsızsın. Kafan öyle dolu ki mantıklı düşünemiyorsun.  Hıncın duvara sanıyorsun ama bu engel şu dakika kalksa hala kuzeye koşar mısın, onu da kendine tekrar tekrar soruyorsun. Üstelik sen bu kuzeyi niye bu kadar kafana takmıştın ki zamanında, hatırlıyor musun? Batının nesi vardı da onu tercih etmedin mesela?  Ya da doğuya hiç alıcı gözüyle baktın mı şimdiye kadar?

Sorular girdabının baş döndürücü hızında düşüncelerin oraya buraya çarpıyor.  Ama neyse ki bazı kilitli kutular açılıyor o devinimde, kimi önyargılar un ufak oluyor.  İçi kof cilalı imajlar,  marka takım elbiselerinin içinde saklanan cansız hayaletler,  medeni görünen dünyanın karanlık yüzü ayaklar altına seriliyor.   Ne kederli bir ruh işkencesi bu… Gözlerin bu kadar açılınca acıtıyor.

Sızmışsın nasılsa o hengamede, uyku teslim alıp kurtarmış diyelim.  Rüyanda parçalara bölünüyorsun. Bir yanın duvarla mücadeleye devam ediyor, muhtemelen batacak. Belki de çıkacak.  Bitkin düşüp yitip gidecek bu yolda, ya da bir şekilde kuzeye vardığında çoktan başka birine dönüşmüş olacak. Bakalım sevecekler mi kuzeyle ikisi birbirlerini?

İki parçan batı ve doğuyu keşfe çıkmışlar. Planı programı bırakıp hayat macerasına bırakmışlar kendilerini. Bir yanın güneye yürümüş, belki ardında bıraktıklarını yeniden bulurum umuduyla, belki yuvarlak dünyanın mutlaka bir gün onu kuzeye ulaştıracağına olan inancından. Öteki yanın düşünüyor, hareketsiz.  Yeniden ne istediğini bileceği anı bekliyor…

Sıçrayarak uyandığında pantolonunun sağ arka cebindeki sert bir cismin varlığı rahatsız ediyor seni. Elini cebine atıyorsun, kapkara bir kömür parçası. Doğruluyorsun yerinden, kireç duvarın kuytusuna yanaşıyorsun, başlıyorsun yazmaya…

Brüksel – Ankara TK 1934 uçağı, Mart 2013

Yeninin Eskisi

eskininyenisi

Bir Pazar sabahı hala Ortaçağ’ın izlerini taşıyan bu kanallar şehrinde yeni güne uyandığımda, bir yandan kilise çanlarına karışmış nal tıkırtılarına kulak kabartırken, diğer yandan da gözlerimi tepemde asılı ihtişamlı avizeye dikmiş, yüksek tavanlı tarihi binaların ihtişamını ne denli çekici bulduğumu düşünüyordum.  Eskinin ruhuna saygıyla onarılan yapılarda nefes almayı seviyorum. Çıplak ayakla ahşap döşemeye basmayı, onun yorgun gıcırdamasını işitmeyi, oymaların kıvrımlarında, antika kapı kolları, o yıllanmış şöminenin derinliklerinde bir zamanlar varolan insanlara ait anıların izlerini aramayı seviyorum. Bugün öğlen saatlerinde ben de bu otel odasından ayrıldığımda, benden de bir kaç satır eklenecek biliyorum bu görmüş geçirmiş dört duvarın emektar hatıra defterine.

Yeniden nal sesleri işitince kalkıp pencereye doğru seğirtiyorum. Faytonlara kurulmuş Japon turistler geçiyor önümden. Eskiyle yeninin, geçmişle günümüzün umulmadık bir uyumla devam eden dansı bu.

At arabalarının kenarından köşesinden akan bisikletler sonra, binbir renk ve modelde. Arada onların zillerini de duyuyorsunuz; dikkatli, ölçülü.  Şehrin tarihi malikanelerine, kanallarına, çikolata ve dantel satan meşhur dükkanlarının vitrinlerine daldıkları için hafif şaşkın dolaşan yayaların arasından maharetle kıvrılıp geçiyorlar.  Acar ve gamsız geliyorlar bana, bu şehirle doğmuş ve onunla büyümüş kadar yakınlar ona.

Gözlerim sokağın dinamik tablosuna kitlenmiş halde pencerenin kıyısındaki koltuğa yerleşiyorum. Mart cidden kazma kürek yaktırıyor.  Yine de azimli turistler sarıp sarmalanıp yollara dökülmüşler.  Al al olmuş yanaklar, kızarmış kulaklar ve aceleci devinimlerden okunan o ki, hem soğuk hava, hem de sert esen rüzgardan paylarını alıyorlar. Yolun hemen ardındaki kanalın karanlık suları da çırpınıyor aynı yaman yele kapılıp. Daha geri plandaki binaların, kulelerin yüzleri asık ve geçit vermez halde. Gökyüzü grinin en koyu tonuna bürünmüş, yağmur şimdilik çiseliyor ama uzun soluklu olacak belli.

“Bayıldım ben artık bu Belçika’nın havasından” diye isyan edecekken birkaç gün önce Brüksel’de buluştuğum çocukluk arkadaşım Ayşegül’ün sözleri geliyor aklıma. Senelerce bu şehirde yasadıktan sonra memlekete dönmüş ama o da buraları özlüyor işte.

Yirmi yılı aşkın bir zamandır kopmuştuk birbirimizden, bir tesadüf sonucu yeniden bir araya geldik sanal ortamda. Yazışırken anlaşıldı ki on küsur sene Brüksel’de komşu mahallelerde yaşamış, aynı marketlere, tiyatrolara, lokantalara gitmişiz. Aynı sokakları arşınlamış adımlarımız ama öyle ya da böyle hiç kesişmemiş yollarımız.

Ayşegül geçen hafta kısa bir ziyaret için Brüksel’e gelince biz de yüzyüze gelme fırsatını yakaladık böylece. Bu tür kavuşmalardan önce hep bir huzursuzluk oluyor malum insanın içinde, ya geçen seneler bizi ayrı noktalara sürüklediyse, ya birbirimize söyleyecek söz bulamazsak diye ürküyorsunuz. Ben de gerilmedim değil ama buluşma anının daha ilk dakikasında eriyip gitti o kuşku ve coşkuyla akan bir nehir gibi kapıp götürdü bizi içten ve içerikli sohbetimiz.

O gün de bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Kapalı park yerinden akşam yemeğimizi yiyeceğimiz lokantaya yürürken ben kestirmeden gitmeyi önerdim. O ana caddeyi seçti.  Berbat hava şartlarına rağmen eksilmeyen neşesiyle buralardan uzaktayken özlediği binaları seyretti, onlarla ilgili yorumlar yaptı, sanat galerilerin vitrinlerine alıcı gözüyle baktı.  En ısrarlı sağanakların bile gölgelemeyeceği şehir güzelliklerini anımsattı bana o en yumuşak sesiyle.

Brüksel’in sevimli meydanlarından birindeki lokantanın önüne geldiğimizde daha etrafa doyamadığını hissettim.  “Şurayı bir tavaf edelim önce istersen” dedim, geri çevirmedi bu teklifi. Kafeler, çikolatacılar, lokantalar ve antikacılar arasından geçerek ilerledik. O her adımda kentin benim belki de artık kanıksadığım cazip özelliklerinin altını çizerken lunaparka gelmiş bir çocuk kadar şendi.  Benim de günlük gerçeğime başka gözle bakmamı sağladı, elimizde olanın – belki de sırf cepte sayıldığından – değerini bilemediğimizi yeniden hatırlattı.

Lokantadaki konuşmamız da geçen yıllarda kazanılanlar ve kaybedilenler üstüneydi. İkimizin yaşamı da değişik ülkelerde yeni kültürlerle tanışmak, bazen onlarla didişmek ama sonunda harmanlanmakla geçmiş. Gurbette almışız sevdiklerimizin ölüm haberlerini. Ya da bu tür kara haberler bizden bir süre saklandığından gidenlerin yasını anlamsız bir rötarla ve yalnız başımıza tutmayı öğrenmişiz. Aile ve iş konularında can alıcı (bazen de can yakıcı) seçimler yapmışız, öncelikler üstüne çok kafa yormuşuz. Büyük şehirlerin karmaşasına, enerjisine çekilmişiz ama ara ara sakin kumsallarda soluklanmayı düşlemişiz. Belki yetiştiriliş tarzımızdan, fena halde didinip yorulmadan mola almayı aklımıza bile getirmemişiz.

Eskilerden bir dostun çıkıp gelip bugünkü kişiliğine ve yaşamına ışık tutması ne şahane bir deneyim. İnsan onunla birlikte kendine de dışarıdan bakıyor bir an.  Tıpkı yıllardır yaşadığı şehrin bazen hakkını veremediğini hissetmesi gibi, bazen kendisine de –aynı alışmışlıktan olsa gerek- bir “Aferin!” i çok gördüğünü fark ediyor. İşte belki sırf bu yüzden o Pazar sabahında pencereden artık iyice kuvvetlenen damlacıklara bakarken her zamanki gibi efkarlanacağıma “Ayşegül’ün kızının adı Yağmur’muş. Ne güzel isim…” diye düşünüyorum yüzümde belli belirsiz bir gülümsemeyle…

Saat ilerledikçe sokaktaki yaya trafiği de artıyor. Ayrı yönlerden gelip çok kısa bir anın parantezinde yolları kesişen, onun hemen ertesinde de birbirlerinden yeniden uzaklaşan insanların hikayelerini düşleyerek oyalanıyorum. Teğet geçen hayatlarda neler gizli acaba?

tegetgecenler0tegetgecenler1

O sırada kanalda gezeleyen bota tıka basa doluşmuş yetişkinlerdeki okul gezisine çıkmış neşeli öğrenci havası komiğime gidiyor nedense. Kıyıdaki yayalara el sallıyorlar yerli mi yersiz mi olduğuna karar veremediğim hafif aksak bir coşkuyla. Karadakiler de biraz benim gibi düşünüyorlar belki; kimi karşılık veriyor bu selama, kimi kayıtsız kalıyor.

Cep telefonum mesaj sinyali verip beni yamacına çağırıyor tam da bu noktada.  Teknoloji tutsaklığı bazen bulaşıcı bir hastalık gibi, telefona değen elim usuldenmiş gibi oradan yandaki bilgisayara konuyor.  Sosyal paylaşım sitelerinden birine dalıyorum neredeyse refleksle.  Birkaç aydır birlikte olan ve dıştan bakınca hayatlarından pek de memnun görünen bir çift arkadaşımızın yazdıklarına gidiyor gözüm.  Sayfalarına ayrı ayrı düştükleri notlardan önceki akşam ipleri kopardıkları sonucuna varıyorum.

Bir zamandır ülkelerarası bir ilişkiyi emek ve özenle yürüten bu iki kişi iki kıtanın bir araya geldiği o büyülü kentte ayrılmışlar belli ki. Kızın sözleri yüreğime çok yakın eski bir şiire taşıyor beni.  Erkekse kafasında uzaklara doğru yola çıkmış belki ama ruhu daha o şehirden kopmadan yazmış o satırları.  Belki olanların ağırlığını sırtına yükleyip binmek zor geldiğinden o uçağa. Ve ben ikisinden de kilometrelerce uzaktaki bu Ortaçağ kentinde yüksek tavanlı, ahşap döşemeli bu yüzyıla bile ait olmayan bu odada, kanalın karanlık sularına bakıp susmak bilmeyen kilise çanlarını dinlerken yüksek sesle onları düşünüyorum şimdi. Aşkın infazının ilanının bile ürkütücü bir hız kazandığı bu dünyanın nereye gittiğini soruyorum kendime.

Teknoloji çocuğu aletleri biraz sinsi bir hoyratlıkla yerlerine bırakıp pencere kenarındaki koltuğuma geri dönüyorum. Zihnimin resmi geçidinde o çiftle iki hafta kadar önce geçirdiğimiz keyifli akşam yemeğinden kalma sesler, tatlar ve kokular… 

Deniz kıyılarının, üzüm bağlarının, tadına doyum olmayan egzotik kent maceralarının neşeyle yanıp söndüğü o ortamda ben ahenk ve umut algılamıştım. Geleceğe yönelik planların hevesle betimlendiği o uzun saatlerin duygu yükü donuk bir bilgisayar ekranında beliren bu birkaç cümleyle birlikte tarih olan bir ilişkinin peşinden yokoluverdiler sanki.

Kanalın girinti yapmış gizemli köşesinde beliren bembeyaz nokta düşüncelerimden koparıyor beni.  Ne olduğunu seçemiyorum önce ama bu efkar dolu koyu renk tabloya o kadar tezat oluşturuyor ki o kusursuz aklık, merakım iyice kabarıyor ister istemez. Bana doğru gelmeye başlıyor sonra, gittikçe büyüyor, belirginleşiyor. Bembeyaz bir kuğu bu, tüm asaleti ve zarafetiyle süzülen.  Mevsime rağmen açık renklerini çekmiş, kara bulutlara inat pırıltısını söndürmemiş. Dünyayı yok saymadan ona usul usul meydan okuyan bir havası var. Kayar gibi zahmetsizce ilerliyor suyun üstünde. Kaybolmuşsa, biraz ürküyorsa da belli etmiyor.  Benimkisi gibi inatla arayan ruhlar için bir işaret ve kimi hikayeler için de bir son olduğunu biliyor.

kugu

Brugge-Brüksel, Mart 2013

Aynalar

Siz de etrafınız aynalarla çevriliymiş gibi hissediyor musunuz bazen? Hayatta karşı karşıya ya da yanyana geldiğiniz insanlar, yaşamı paylaştıklarınız ya da onun herhangi bir noktasında yollarınızın kesiştiği kişiler bir ayna işlevi yüklenmiyorlar mı zaman zaman? Onların gözbebeklerinde gördüğünüz aksiniz size bir hikaye anlatmıyor mu? O bakışlarda konuçlanmış sizinle ilgili düşünceleri, hisleri, hatta önyargıları – bazen ne kadar saklanmaya çalışılırsa çalışılsın- fark etmiyor musunuz? Ve dahası, ne yapıyorsunuz bu gördüklerinizle?

Dış dünyanın zihnindeki imajınızı seviyor musunuz? Onu gerçekçi ve kayda değer buluyor musunuz? O aynalardaki aksine göre kendine çeki düzen verenlerden misiniz? Ya da herkeslerin içinizdeki asıl sizi anlamaktan çok uzak olduğuna mı kanaat getirdiniz yılların deneyimini süzdükten sonra? Aynalara küs müsünüz yoksa tümden? Yaktınız mı gemileri, attınız mı dünya ile aranızdaki köprüleri?

* * * *

İlkokul öğretmenim Buket Hanım aynı zamanda apartman komşumuzdu, annemin çok yakın arkadaşıydı. Henüz okul değmemiş masum çocukluğumun Buket Teyzesi’ydi. Öğretim yılı başlamadan önce beni kenara çekti ve ilk öğretmenim olacağı için duyduğu mutluluktan bahsetti. Benim de içim içime sığmıyordu ama diğer yandan da bu gelişmenin aramızdaki ilişkiyi resmiyete dökeceğini hissediyordum. Öğretmenimi hayal kırıklığına uğratmama sorumluluğunu da daha ilk günden kendi kendime aldığım bir kararla küçük omuzlarıma bizzat yüklemiştim.

Azmin elinden ne kurtulur? Ben de ilk günden itibaren gösterdiğim çabayla ilkokul semasında parlayan bir yıldız olmaya aday olduğumu kanıtladım. Buket Hocamın annemle paylaştığı benimle ilgili olumlu geri dönüşleri dinlemiyor gibi yapar ama aslında her kelimesini kafama not düşerdim. Gururlanıyordum da için için, ta ki Müdire Hanım’ı tanıyana kadar.

Müdire Hanım’ın bendeki hatırası o kadar acı ki, adını bile silmişim hafızamdan… Orta boylu, biraz etine dolgun, şık giyimli ve kabarık sarı saçlı olduğunu anımsıyorum hayal meyal. Sempatik değildi, hoş sohbetin yakınından geçmemişti, hem biz hem de öğretmenler onun gölgesinden bile korkardık, ya da bana öyle geliyordu. Benden ne kadar uzak olsa o kadar kardır felsefesiyle yaşıyordum.

Bir gün Buket Hocam deri kaplı büyük sınıf defterini Müdire Hanım’a götürüp imzalatmamı istedi benden. Bu görevi çok korkutucu bulduğumu itiraf etmeliyim hemen. Yine de Buket Öğretmene hayır demek söz konusu olamayacağından sorgulamadan üstlendim bu vazifeyi.

Müdire Hanım’ı koridorda buldum. Onu aradığımı, çekinerek ona doğru seyirttiğimi hissetti ama benden yana dönüp işimi kolaylaştırmak yerine durumu fark etmemiş gibi yapmayı tercih etti. Bu hareketiyle de yüreğimdeki kötü kalpli cadı imajını pekiştirdi haliyle. Usulca ama kararlı adımlarla yanaştım, kendisini saygıyla selamladım ve nasılsa gözlerinin içine bakmayı göze alarak beni Buket Hoca’nın yolladığını ve bir imza rica ettiğimizi belirttim.

Hiddetle kaptı defteri elimden bana küçümseyici bir bakış fırlattıktan sonra. Vahşete komşu bir hırs ve aceleyle imzaladı defteri ve onu elime geri tutuştururken üstüme doğru eğilip “benimle konuşurken efendim diyeceksin!” diye gürledi. Ben daha neye uğradığımı anlamadan da “Söyle o Buket Öğretmenine, bir daha seni yollamasın imzaya!” dedi payladı beni aynı tehditkar tonla.

Defteri kapıp uzaklaştım, gözlerim yaşlı. Gerçekten bu sözleri haketmek için ne yaptım diye düşünüyorum, bulamıyorum. Biriki derin nefes alıp verdim, yeniden değerlendirdim durumu. Müdire Hanım’ın aynasındaki aksim ne olursa olsun kendi cetvelimle ölçünce davranışımda bir çarpıklık bulamadım. Karar aldım sadece kendime danışıp; Buket Hoca’ya bir şey söylemedim. Duyarsa Müdire Hanım’dan duysun, onu gereksiz yere üzen ben olmayacağım…

Şansım yaver gitmiş ki yollarımızın bir daha kesişmesi gerekmedi o kabarık saçlı cadıyla. Buket Hocam’ın kulağına bu konuda bir şey çalındıysa da onu benimle paylaşmadı. Bu durum da kendi davranışımla ilgili analizlerimin doğruluğuna olan inancımı güçlendirdi. Ama herşeye rağmen biraz gurur meselesi yapmış olmalıyım ki, kimselere bahsedemedim bu tatsız hikayeden.

Bugünkü yetişkin aklımla dönüp baktığımda aynı olaya, zavallı Müdire Hanım diyorum, çok mutsuz bir kadındı herhalde; hem eğitim sektöründe çalışıp hem de yedi sekiz yaşındaki bir çocuğa -belki de bilerek- hasar verebilecek yapıda olduğu için. Ve şükrediyorum, neyseki soğukkanlı bir çocuktum ve bütün bu çalkantıya rağmen yapabildiğim durum değerlendirmesinin sonucunda çok büyük zarar almadan sıyrılabildim bu talihsiz deneyimden. Etrafımda sevgi ve güven yansıtan bir sürü başka aynanın varlığı sayesinde o yerden bitme halimle sımsıkı durdum gaddar çehresine karşı bu dünyanın.

* * * *

Geçen sene Mart ayı başlarken tüm özlem ve davetimize rağmen gelmemekte direniyordu bahar. Gri gökyüzünden eksik olmayan bulutlardan, sonu gelmeyen sağanak yağmurlardan ve sürekli üşümekten yorulmuştum. Bitkindim, hoşnutsuzluk halini kuşanmıştım bir silah gibi, yüzüm sirke satarak dolanıyordum ortalıkta.

Yunanlı arkadaşım Anna imdadıma yetişti neyseki. Devamlı müşterisi olduğu ünlü bir hazır giyim mağazasından gelen iki kişilik davetiyeyi sallıyor baktım elinde zaferle. O cuma akşamüstü kısa bir defilenin taçlandıracağı görkemli bir kokteyle çağrılıyoruz.

Tamam dedik, güneş bize gelmezse biz ona gideriz. İtalya menşeyli bu güzide markanın Akdeniz ve güneş müjdeleyen ilkbahar yaz koleksiyonunun çağrışımlarına teslim edeceğiz önce ruhlarımızı, sonra da cüzdanlarımızı…

Saat beş gibi mekana vardık. Köşeye disjokey konumlanmış, yumuşak melodilerle ortamı ısıtmaya başlamış. Şık giyimli incecik bayan garsonlar ellerinde şampanya şişeleriyle zarif kelebekler gibi etrafımızda uçuşuyor, ikram da kusur etmiyorlar. O semtin gözde lokantalarından birinden gelen genç ve dinamik bir ekip de atıştırmalıkları gözümüzün önünde taze taze hazırlayıp servis ediyorlar. Anlayacağınız cennete düşmüş gibiyiz.

Arada da reyonlar arasında gezeleyip kendimizi yeme içmeye kaptırmadan önce deneyeceğimiz kıyafetleri seçiyoruz. Bir süre sonra elimde askılarla salonun arka tarafındaki kabinlere doğru uzanıyorum. Bu kısım mutfak olarak kullanılan bölmeye komşu geldiğinden yiyecek servisiyle ilgilenen elemanların yolunun üstü oluyor aynı zamanda.

Biz müşteriler üstümüzde denediğimiz kıyafetlerle aynadaki aksimizi seyrederken ister istemez servis elemanlarının da ilgisini çekiyoruz. Hepsi ateş gibi çocuklar, organize çalışıyorlar, kaliteli iş çıkarıyorlar. Aralarından biri özellikle göze çarpıyor. Evet, olağanüstü yakışıklı bir genç adam ama iş orada bitmiyor. Bakışlarından taşan, deviniminlerine yansıyan kıvılcım yüklü bir enerjisi var. Son derece kendiyle barışık, dünyaya gülümsüyor.

İki pastel rengi elbise deniyorum. Bana gittiğini bildiğim tanıdık kalıplar, ağırbaşlı renkler. Aynadaki görüntümü beğeniyorum ama yüreğim “birşeyler eksik” kanaatinde. Çocuk arkamdan geçerken ayna üstünden gözgöze geldik az önce, başıyla onayladı her iki kıyafeti de. Ben de belli belirsiz gülümsedim teşekkür niyetine.

Kabine geri dönüp son askıdaki seçimime tereddütle bakıyorum. Bu yavruağzı elbise hem renginin çarpıcılığıyla hem de orijinal kesimiyle öncekilerden çok farklı. Hem çekici hem de riskli bir seçim. İç sesimin sorguları dinmedi ama canım çekti, bir bakacağım nasıl duracak üstümde.

Perdeyi açıp kabinden çıkıyorum. Büyük aynada kendimi bulduğumda önce biraz şaşalıyorum, alışık olduğum bir tarz değil bu. Ardımda bıraktıgım Akdeniz iklimiyle birlikte mazimde kalmış sanki böyle canlı rekler, iddialı modeller. Fakat biliyorum ki öteki kıyafetleri taşırkenki eksiklik duygusu silindi şimdi. Aradığım ışık, tutunacağım umut bulundu. Yine de ürküyorum biraz, onca zaman sonra yapabilir miyim?

Tam da o sırada aynı çoçuk yine arka planda beliriyor. Elbiseye bir bakış attığıyla “aradığını bulmuşsun” diyen bir ifade doğuyor yüzüne, sol elinin baş parmağını havaya kaldırıp “tamamdır bu iş” mesajını veriyor keyifle. Kafamdaki o son soru işareti de o anda kayboluyor: Alacağım ben bu elbiseyi.

İç ve dış tüm aynaların aynı aksi gösterdiği o ender mutlak uyum dakikalarının tadına doyum olmuyor. Benim için de bahar o gün o elbiseyi almaya karar verdiğim an geldi. Onu her giyişimde de aynı ferah esintiyi hissederim vazgeçmemeye ve umuda dair.

* * * *

Yakın bir arkadaşımızın hem pek sevdiğimiz hem de saygıyla önünde eğildiğimiz babası Erhan Amca yıllarca hem pozitif bilim alanında akademisyenliğin, hem eleştirmen vasfıyla güzel sanatların hemen her dalının, hem de kasıntılıktan uzak entellektüel, güzel kişi olarak insanlığın dibine vurmuş ilham verici bir şahsiyet. Yurt dışı tecrübesi, geniş uluslararası çevresi, üstüne gerçek hayat bilgisi olan biri.

Üstü kapalı öğütlerinden birini kibarca paketlerken, kendi deneyimlerinden örnekle “yıllarca yurt dışı bağlantılarımla, yabancı dostlarla ilişkilerimde hep düşündüm ki, benim davranışlarımın onlarda yaratacağı izlenim, onların zihnindeki Türk imajını etkileyecek, bende buldukları olumlu işaretler Türkler üstündeki genel yargıyı revize edecek, bir anlamda yumuşatacak” demişti.

Biz de yirmili yaşlardayız o zaman, çoğumuzun yurt dışında yaşama hayali ya da planı var, müridleri gibi toplanmışız Erhan Amca’nın etrafında. Aklından, erdeminden kırıntılar peşindeyiz. Dinliyoruz can kulağıyla.

“Tüm çabama rağmen ne yazık ki fark ettiğim yabancıların aklındaki tipik Türk portresini etkileyemediğim, onu değiştiremediğim” diye devam ediyor. “Çünkü ne yazık ki onlar benimle ilgili görüşleriyle bu resim arasında bir bağ kurmadılar. Bilakis, o sabit referansa kıyasla benim “ne kadar nadir bir Türk” olduğum üstüne konuşup durdular, bana iltifatlar yağdırdılar. Ayrıca, gariptir ki, benim bu söylemlerden nasıl olup da keyif almadığıma da akıl sır erdiremediler. ”

Erhan Amca’nın çıkarımları erken yaşımda bana çok karanlık, hatta kabul edilemez gelmişti. Şimdi durum farklı, zira onun o zaman kendi geçmişiyle bağlantılı olarak anlattıkları günlük hayatımın gerçeği bir anlamda. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinden ciddi anlamda korkan, diğer yandan da benim bağımsız, güçlü, bir çok dilde kendini ifade edebilen ve aynı zamanda bir “Parisienne” gibi giyinmesini bilen Batılı kadın imajımı ayakta alkışlayan Avrupalılar var bugünkü çevremde.

Konu Türk’ün Batı’nın gözündeki aksine gelince, dünya pek de ilerleme kaydedememiş diye hayıflanıyor insan biraz. Daha fazla “nadir” Türk tanımaları gerekecek belki, bu da daha çok ve daha sık görüşmemizle olabilir ancak. Asırların birikimiyle zihinlere kazınmış genellemelerin önüne geçmek, yüreklerin derinliklerine yerleşmiş önyargıları sarsmak belli ki nesillerce sürecek uzun soluklu yılmaz bir inanç ve çaba gerektirecek…

* * * *

Genelleme ve önyargılardan bahis açılınca taksi şoförlerini anmamak mümkün değil bence. Özellikle de İstanbul’dakileri. Adları çıkmış bir kere; “taksimetreyi açmayı unutmuş gibi yapar, sonra istediği ücreti talep eder, içerlersen de üste çıkar… Seni baştan toy görürse dolaştırır, gözünün yaşına bakmadan kazıklar…”

Yapanı yok değil, vardır aralarında, biliriz duman çıkmaz ateş olmadıkça. Ama kurunun yanında yaşı yakmak ne kadar mubahtır, malum bu asırlardır tartışılır…

Bilenler bilir, işte itiraf da ediyorum, ben bayılıyorum taksicilerine İstanbul’un. Belki kendim yıllardır yurt dışında yaşayan bir Türk olarak zaman zaman önyargının kurbanı olduğumdan, hangi klana ait olursa olsun herkese öncelikle adil bir şans vermekten yanayım.

“Abla nereden gidelim?” sorusuna bütün samimiyetimle ” Beyefendi, siz bütün gün yollardasınız, elbette ki benden çok daha iyi bilirsiniz, siz nereden uygun görürseniz oradan gidelim” diye cevap veriyorum her seferinde.

Bu bir taktik değil, içimden gelerek sarfediyorum bu sözleri. Cidden yani, İstanbul nere Brüksel nere? Ben kim olurum bu iki kıtayı buluşturan alemde? Haddini aşmamak lazım. Oysa şoförler öyle mi, ciğerini biliyorlar şehrin, günün akışında değişen yüzünün her hattını ezberlemişler. Onu kendilerine maletmişler.

Yukarıdaki sözleri söylerken tuttuğum bu aynadaki deneyimli, efendi ve saygıdeğer aksini görüp de beni dolaştıran, oyuna getirmeye çalışan tek şoför çıkmadı şu ana kadar karşıma. Bilakis bu ilk engeli aştıktan sonra bir rahatlık geldi ortama çoğu kez. Sohbetler başladı olmadık şekilde.

Anılarını paylaşanlar oldu benimle, politik görüşlerinden bahsedenler, çocuklarının eğitimi üstüne akıl yürütenler. Yüreklerini açanlar oldu sonra. Ne değişik maceralar dinledim, ne çok düşündürdüler beni kader üstüne.

Amatör yazar olup ilham peşinde şoförlük yapanlar tanıyorum İstanbul’da bu sayede, çocuklarını doğuda adı konulmayan savaşlarda kaybedenler… Anadolu’dan göçüp yıllar önce bu şehre yerleşmiş ve bu metropolde çocuk büyütürken kendileri de yeni ve zorlu bir eğitim sürecinden geçenler. Memleketi kıyasıya eleştirirken onun uzağında bir gün bile geçiremeyecek kadar ona sevdalı insanlar.

Karanlığı da şiddeti de acıyı da tatmış, görmüş bilge kişiler taksiciler. Arabanın arka koltuğunu tıpkı bir tiyatro sahnesi gibi izleyip ondan nice hayat dersi çıkarmışlar yıllarca. Keskin gözlemciler onlar, yaman insan sarrafları, günümüzün tecrübeli evliyaları…

Bir tanesi bir gün uzun da bir sohbetin üstüne Atatürk Havalimanı’na bırakırken beni “Abla” dedi ” acelen var biliyorum ama demeden edemeyeceğim: Çok insan geçti bu taksiden, sen insanlıkla ilk beşe girersin…”

Çok sevdim onun aynasındaki bu aksimi, hani o yavruağzı elbiseyi aldığım dükkandakinden bile daha çok…

Sevgi ve hoşgörüyle taşıyalım aynalarımızı ve akılla tecrübenin süzgecinden geçirelim kaderimiz gibi kabullenmeden önce onlarda gördüğümüz yansımaları…

Brüksel, Mart 2013

20130303-184447.jpg