Çift kök meselesi

Değişik zamanlardayız malum. Bir yılı da devirivermişiz öyle böyle derken. Bunun farkına varınca da biraz sarsılmadık değil. Bahara tutunuyoruz, irili ufaklı hayallere devam. Sabrı çok zorladık yalnız, ona karşı biraz mahcubuz.

“Nasılsın?” diye bile soramaz olduk eski doğallığımızla.

“Bu hafta sonu ne yapacaksın?” – denemeyin bile.

“Çocuklar nasıl?” – elinizde patlayabilir!

“Bu akşam ne pişireceksin?” – en meraklı aşçıyı bile korkutur…

Dış dünyayla diyaloğumuz bir yana, insan kendine bile zor soruyor artık: Nasılım? Nasıl gidiyor hayatım? Ben ki pek severim kendimle sohbeti, son zamanlarda az biraz yan çiziyorum. Birkaç cümlem var gerçeğimi anlatan, sık sık onları tekrarlar buluyorum kendimi.

“Elimden gelenin en iyisini yapmaya devam ediyorum” diyorum örneğin.

“İnancımı koruyorum ve hayallerimi sahipleniyorum.”

“Bakıyorum da yapmak istediklerim korona öncesi hayatımla örtüşüyor, demek ki kendi adıma doğru seçimler yapmışım diye seviniyorum.  O anların yenilerini yaratabileceğim güne kadar da kendime iyi bakmak için gayret gösteriyorum.  Sevdiklerime de bu konuda telkinlerde bulunmaya çalışıyorum. Bunu yapabilmek beni iyi hissettiriyor.”

“Eksik olanla kederlenmek yerine var olanı değerlendirerek bedenimi ve ruhumu nasıl besleyebilirim diye düşünüyorum. Enerjimi ve zamanımı buraya yönlendirmeyi seçiyorum.”

“Bazı günler/anlar diğerlerinden daha zor oluyor. Bazen düşük enerjili hissediyorum ya da karamsara çalan gölgeler geziniyor kafamda. Yüreğim ağırlaşıyor ansızın. O zaman da kanırtmıyorum. Haklısın, kolay değil bu yaşanan, tamam şimdi biraz dertlen diyorum kendime. Ama ruhun kapıları açık kalsın, pencereleri de. Hatta çık açık havada yürüyerek dertlen, Sonra bir an gelecek bir heyecan bulacak mutlaka seni.  Bir renkten, bir sesten, bir çağrışımdan canlanacaksın. İşte tutun ona her neyse ve oradan havalan yine.

Neyi neden sevdiğimi de çok düşündüm bu süreçte. Sayayım size de azıcık: Denize içinde özgürlük olduğu için tutkunum. Seyahati keşfetmeye bayıldığım için seviyorum.  Sanat yaratıcılıktan besleniyor. Ben de yoktan var edebilme deneyimini keyif ve ilham verici buluyorum. Sanat-hayat etkileşiminin dinamiğinden sarhoş oluyorum.

Hareketi ve sporu seviyorum.  Suya atlayınca durup sohbet edenlerden değil alıp başını gidenlerdenim,  Fiziksel aktiviteyi hem bedenime yaptığı iyilik hem de beynime yolladığı tutuşturucu kıvılcımlar için seviyorum. Derdim kimseyi yenmek değil, ama mutlaka yol almak istiyorum. Tadına vara vara yol almak.

Uçaklara (bazen zıt) uçlar arasında bağ kurdukları, uzağı yakın ettikleri için hayranım. Kavuşturdukları için de. Dostlarla yiyip içmeye olan düşkünlüğüm boğazımdan geçenden çok o ortamları ısıtan ve tatlandıran muhabbete olan tutkumdan kaynaklanıyor. Bir sürü dil ve kültürü buluşturan uluslararası ortamlarda yaşamayı ve çalışmayı da çok renkli bir paylaşım ve birlikte olgunlaşmak olanağı sunduğu için çekici buluyorum.

Peki bunu bilmek ne işime yarıyor derseniz, eyleme değil de onun altında yatan ve ruhumu canlandıran olguya yönelince durumla başa çıkmak için yeni yöntemler geliştirebiliyorum. Sözgelimi niye eskisi gibi sık seyahat edemiyorum diye sızlanmak yerine günlük yaşamımda eldeki olanaklarla keşif gereksinmemi nasıl karşılarım diye düşünüyorum. Denizde kaybolamayacaksam şimdilik ormanda yürüyorum.

Bir konsere gitmek için yanıp tutuşurken acaba bilmediğim sanatçılara, müzik türlerine eğilebilir miyim diye düşünüyorum. Yürüyüşlerim daha zevkli oluyor böylece, bazı yeni şarkılar belli mahallelerle özdeşleşiyor zamanla. Vay be dediğim bir sanatçıyla tanışırsam da o kazanç cebime kalıyor, onu günün birinde canlı dinleme fikri de dilekler hanesine not düşülüyor. 

Özenle hazırlanmış kalabalık sofralar etrafında buluşmak, birine çatkapı gidebilmek, hatta sürpriz yapabilmek zor, çok zor şimdilerde. Hatta bazen olanak dışı. Özleniyor da. Ama bağlarımı başka yollarla canlı tutmak için çabalamak gücüm dahilinde. Biraz daha yaratıcılık gerektiriyor, doğru. Değer mi? Elbette.

Epey de uzun anlattım bakın. Üstelik inanın bunlardan hiçbirini de demiş olmak için demiyorum. Her birini düşünerek, deneyimleyerek biçimledim kafamda.  Bu sayede güçlü yürüyebildiğimi düşünüyorum bu yolu. Hepsinin de arkasındayım.

Yalnız bu aralar kendime Nasılsın dediğimde sanki yukarıda sıraladıklarımdan fazlası da akıyor içimde ama dile gelmiyor.  Bu şekillenememe haline içerliyorum biraz ama dur bakalım diyorum, zamanı gelecektir elbet.

Sahi zaten şiiri de böyle yazmıyor muyum? Deneyimler birikiyor, hisler birikiyor, sonra içimde gezelemeye başlıyor sözcükler. Bazen parmaklarının ucuna basarak, bazen de koşar adım dolaşıyorlar istedikleri kadar.

Sonra bir gün, belki de en olmadık zamanda taşarcasına çıkıyor o cümleler. Yürek söylüyor, el yazıyor, göz yazılanı görünce ancak tanıyı koyuyor olan bitene. Doyurucu ve hatta benzersiz bir deneyim ama süreç boyunca sabır şart.

&

Şubat kısadır malum ama bana niyeyse hep geçmek bilmez gelir hep. Herhalde kış sonu bitkinliğimden ve bahara kavuşma özlemimden. Bu yıl Şubat ayı da çok hızlı geçti. Turgut Uyar eylül için demişti malum aynısını, hem de taa ne zaman. Bir bildiği oluyor hep şairlerin.

Hayatın büyüklü küçüklü mucizeleri devam etti neyse ki. Onları fark edebilmekte ustalaştıkça daha da çoğaldıklarını gözlemledim.  Her yeni sabaha uyanırken “dur bakalım bugün ne dehşetengiz deneyimler yaşanacak” hissini taşımanın insanı gençleştirdiğine hatta biraz çocuksulaştırdığına inanıyorum. 

Bir dostumla yazışıyorduk geçende.  Ondan bundan bahsettik, ne zaman kavuşuruz, nerede buluşuruz diye birlikte düşündük. Uzunca da söyleştik yazıyla. İkimizin de hem uygun hem de derin zamanına da denk geldi sanırım, kendi yolunu çizip ilerledi bu “ses”siz konuşma.

Derken öyle bir yere geldik ki iç sesi iç sesimle dertleşti sanki ve benimkisi söyle deyiverdi ona:

Zamanla garip bir denge buluyor insan içinde, kendiyle hoş bir dostluk kuruyor; önce zorunlu, sonra elzem olan. O kendinle kavuşma, kendine sarılma duygusu çok değerli ve insan tam da orada çok devasa bir güç buluyor. Bu ilişki gelişir ve zenginleşirken dış dünyayla olan bildik yakın iletişim bugünün şartları yüzünden sekteye uğruyor. Dilediğimiz gibi ve gönül rahatlığıyla yaşanamıyor.

Bu anlamda iki köklü bir ağaç gibi hissediyorum biraz da kendimi. Bir köküm her geçen gün daha da sağlamlaşıyor, beni dik ve kendimle bağlantılı tutuyor. Öteki kök bütün çabalarıma rağmen gevşemeye başladı sanki. Bunu insanlardan uzaklaşmak anlamında söylemiyorum. Tam tersi. Onlara yeterince doyamamaktan bahsediyorum.

İki kökün bu zıt devinimi sarsıyor beni bazen.  Her ikisine de tutunup dimdik ayakta durmak kolay degil.  

Hissettim ki ben bunları yazarken dostum o ağacı gördü zihninde. Anlatımımın yolunu açtı araya serpiştirdiği tek tük ve yerinde sözcüklerle. Sonunda da “belki de” diye başladı yorumuna, “bu dönemde öğrenmemiz gereken her gün bu dengeyi yeni baştan nasıl kuracağımızdır.”

Mesajlaşmamızdan sonra düşündüm.  Yazdıklarımızı baştan sona bir kez daha okudum.  Kendime yönelttiğimde bir zamandır eksik yanıtladığım nasılsın sorusunun cevabını yazıvermiştim oraya farkına bile varmadan.  Dahası, bu garip maceranın içinde saklı yeni sürprizlere dair ipucunu da aynı dost paylaşımında bulmuştum. İçimi bir ferahlık kapladı. 

Yanına koşamasak da, gözünün içine bakamasak da, içimizden geldiği gibi sarılamasak da hiçbir zaman uzakta değil ki dost yürek. Daha ilk kelimenden ciğerini okuyor, yüzünü görmeden aynan oluyor. Unuttuysan hatırlatıyor: merhem hep elinde, sen yeter ki sürmeyi hatırla.

&

Bugün 7 Mart 2021 Pazar. Masmavi bir gökyüzüne uyandım. Nasılım dedim kendime. Söyle dile geldi içim:

İki köklü bir ağaçmışım gibi hissediyorum. Her iki kökümü de doyasıya seviyor ve sahipleniyorum.  Birinci köküm toprakla aramda her an tazelenen eşsiz bir sır. İkinci kökümü her gün biraz daha size doğru ve sizden yana büyütüyorum. Sizinkilere dokunuyorum.

Nazım geçiyor aklımdan bu sabah.  Orman dediğin illa ki dip dibe dikilmiş ağaçlardan mı oluşur diye soruyorum kendime. Köklerimiz inatla birbirlerine doğru yol almaya devam etsinler yeter. O zaman hasret henüz başlamadan biter.

Brüksel, Mart 2021