Uzaklara gitmek

İnsana küçücük olduğunu anımsatıyor bu koskoca evrende

Geceyi gündüz sabahı akşam yapıveriyor size sormadan

Uykular kaçıyor gece yarısını geçe, gün ortasında bir yorgunluk bastırıyor

Farklı sofralara oturuyorsunuz, kokular da dokular da hepsi ayrı macera

Tanıdık değil gördüğünüz yüzler, siz azınlık oluveriyorsunuz

 

Beden diline tutunuyorsunuz kelimelerin içi boş seslere dönüştüğü noktada

Sizi hiç tanımamış sokaklardaki ilk adımlarınız biraz ürkek biraz genç

Bazen bir film setinin içine düştüm sanıyorsunuz

Belki tek oyuncu sizsiniz

Biraz yalnız doğru, ama avaz avaz özgür ruhunuz

Gafil avladı belki sizi

Tam da

Hiçbir şeye gerçekten sahip olmadığınızı fısıldıyordunuz

 

Tebdil-i mekan ferahlattığı kadar silkeliyor da adamı

Farklılığın renklerinde coşmaktan yorulunca bilinç

Bir efkar basabiliyor aniden Uzak Doğu’nun erken inen akşamlarında

Durduk yere bir Halil Sezai çalıveriyorsunuz otel odanızda

Pekin “İsyan” şarkısını dinlerken siz kendi kendinize gülümsüyorsunuz

 

Güzel insanlar çıkıyor karşınıza

Çalışkan, saygılı, yardımsever

Disiplinlerine de gönüllerine de hayran oluyorsunuz

Kolay olamaz yolculukları, kim bilir nelere şahit oldu bakışları

Kaya misali sağlam ve her daim dik duruşları

Rüyalarını merak ediyorsunuz

 

Açık sözlüler

Alları al, karaları kara

Nasıl tereddütsüz “eksik oldu cevabınız” diyorlarsa

Öyle damardan övüyorlar güzeli

Gerçekten kaçmıyorlar

Gerçeği dile dökmekten gocunmuyorlar

Yine de hissediyorsunuz

Kapalı bir kutuları var çok derinlerde bir yerde

Anahtarı da kim bilir kimde

 

Sırlara saygınız var

Samimiyetiyse her dilde tanıyorsunuz

Kanınız kaynıyor işte yine

Gönül dilinden konuşanları çok seviyorsunuz

 

Bunca bilinmeyen içinde ortak paydayı o an buluyorsunuz

Bir adım daha atmamış olsak 

Hiç dokunmadan yaşayacağımız kaç hayat olacak

Tanımadığımız kaç insan

Duymadığımız kaç lisan

Havasını solumadığımız kaç mekân?

 

Sabah toplantıda tanıştığım sessiz Çinli

Akşamın karanlığında tırmandığımız doruktan

Bana Yasak Şehir’in hikayesini anlatıyor

Pekin’e ilk gelişim olduğunu ve toplantıdan birkaç saat sonra havaalanına gideceğimi duyduğu an değişti tavrı

“Paltomu alayım, hemen geliyorum” dedi

Neye uğradığımı anlamadan da sokağa attı kendini gönüllü rehberim olarak

Jingshan Parkı‘nın karanlık merdivenlerinden tepeye tırmanırken

Geçmişin imparatorların sırlarını fısıldamaya başlamıştı

pekin

Nefes nefese akıyordu asırlar arasında

İngilizcesi açılmış, anlatımı canlanmıştı

“Tarihi seviyorum” diye açıkladı ansızın düşüncelerimi duymuş gibi

“Tarihi sevmek insanı zenginleştiren bireysel bir uğraş olarak kalabilir, o bilgileri paylaşmaktan zevk alınmıyorsa eğer” dedim

Güldü

“Belki bir gün de İstanbul’da gezeriz” dedi aynı heyecanla

 

İçten ve şevk yüklü paylaşımlar bir önceki anın yabancısını tanıdık kılan

Bilgisizine de ilgisizine de umut aşılayan

Göz açtıran

Hayatta olduğumuza şükrettiren

Bizi insanlığımızım alfabesine döndüren

 

Uzak Doğu’dan Batı Avrupa’ya dönüş yolunda

Yorgun ama kelebek misali kanat çırpıyor yürek

Doğu yönünde elimden alınan yedi saat hediye misali

Geri veriliyor bana

 

Hayat kulağıma fısıldıyor: “bilirsin, kıymetlidir zaman”

Sonra diyor

“Her zaman yapmam ben böyle hesap kitap”

Doğu’nun dersini aldım kattım canıma

İçimde suskun bir kahkaha

Biraz kabulleniş, bir tutam meydan okuma

 

İnişe geçtiğinde uçak, baktım Brüksel tanıdık

Ben biraz bilgeleşmiş, biraz da gençleşmişim görüşmeyeli

Sezen geliyor yine aklıma: “Hayat sana teşekkür ederim”

 

Pekin – Brüksel, Kasım 2013

 

 

 

 

 

Emanet

Önsöz:

Yağmurlu bir Brüksel akşamında Woluwe Parkı’ndan şehre akan ana artere sapmak için ışıkta bekliyorduk.  O direksiyondaydı, ben yan koltukta.  Amcasını yeni kaybeden bir arkadaşımın “artık telefon çaldığında korkacağımız yaşa geldik” sözünün beni çok etkilediğinden bahsediyordum.  Dinliyordu biliyorum ama bakışları uzaklarda hayali bir noktaya kenetlenmişti.

Yüzünü benden yana çevirmeden “insan bu sözden yola çıkarak bir hikaye yazabilir” dedi.  Olasılıktan çok hüküm çağrışımı buldum tonlamasında.  Suskun kaldığımı görünce devam etti.

Yaşam takviminin yaprakları tek tek çevrilirken şekillenen telefon-insan ilişkisini betimleyen bir hikaye anlatmaya koyuldu anında.  Dedikleri yıllardır aklındaymış gibi seri konuşuyordu.  Renkli ve yüklü cümleleri birbiri ardına geldi. Kesmedim.

Durakladığında şehir merkezine varmıştık.  Çizdiği tablolar, tarif ettiği olaylar, tanımladığı karakterler zihnimde yanıp sönüyordu.

“Yazsana bunu” dedi sonra.

“Nasıl yazarım, bu senin hikayen” diye itiraz ettim. 

“Verdim gitti” dedi, “hibe ettim, al kullan, bir işe yarasın.”

“Olmaz” dedim, aklıma hiç yatmadı bu fikir.

Biriki güne kalmadı, elinde üç dört sayfayla geldi.

“Sen yazmadın diye ben yazdım” dedi biraz alaycı, biraz kışkırtıcı.

Aldım okudum. Fikri hala çok sevdiğimi ama tarzını biraz aceleci, biraz da özensiz bulduğumu söyledim.

“Okuyanı düşünmeden sırf kendin için yazmışsın, takip etmesi çok zor bir yazı olmuş” dedim.

Yenilmeyi hiç sevmez ama hep çözüm arayışındadır.  Hemen meydan okudu:

“Sen yaz da görelim o zaman, ben de senden öğreneyim!”

Aylar geçti bu konuşmanın üstünden.  Ben kendimi bir türlü razı edemedim onun hikayesini sahiplenmeye.  Saygısızlık gibi geldi.  Onun hayalindekilerden çalıntı yapmaktı belki.  Otantik olanı kes/yapıştır dünyasına taşımaya alet olmak istemedim.

İnat etti o da.  Ben öteledikçe hatırlattı. Her yeni çiziktirdiğim yazıyı gördüğünde iç çekip “ben de hala bekliyorum” dedi dertli dertli.  Gözleri hep manidar baktı.

Sonunda pes ettim. Bana hibe edilen fikirler serisini kendiminkilerle buluşturdum.  Karışımı çalkaladım sonra ve yeni bir kurgunun ince belli sürahisine boşalttım hepsini.  Tarzına saygılı olmaya çalıştım ama ne yalan söyleyeyim, içine kendi kimliğimi de kattım.

İlk kez böyle bir sorumluluk üstleniyorum.  Tereddütüm ve doğru vurgulama arayışım sezilecektir belki satır aralarında.  Bilin ki emanete sahip çıkamamaktan korktum.

 

TELEFON

Sancılarla kıvranan anne adayı hastaneye taşınır.   Bebek belli ki yoldadır.  Refakatçiler yerlerinde duramaz, koridorlarda dolanır, bahçede volta atar, soluklanır.  Herkesi saran o tatlı telaş, kağıt helva tadındaki o bekleyiş  mucizenin yaklaştığını fısıldar.  

Bu alışılmamış duygu yükünün izleri yansımıştır müstakbel babanın yüzüne.  Kalabalık etmeyelim diye hastaneye hücum etmemiş hısım akraba deseniz, cümleten tetikte.  Evlerinde hop oturup hop kalkıyorlar.  Sağ olsunlar, sık sık arayıp haber soruyorlar.

Sonunda bebek dünyaya gelir, ilk çığlığını duymuş gibi hemen arar dostlar.  Sağlıklı  mıdır, parmakları tam mıdır,  beş duyusu yerinde midir diye sorar arayanlar.  Annenin durumuna dair bilgi istenir.  Şaşkın babaya göz aydın dilenir.

Bebecik yeni tanıştığı bu evrende ilk deneyimlerini yaşamaktadır o sırada.  Ziller çalar, o ağlar.  Bir yandan da etrafında pervane olan çılgın yetişkinlere bakar. Konuşurlar, koştururlar, birbirlerine sarılır, hem güler hem ağlarlar.

Telefon da bebeği izler o sırada.  Bu minicik bedenden çıkan onca gürültüye şaşar.  Laf aramızda, altına yaptığında ortalık pek fena halde kokar.  Gülücükleri ama, ah o gülücükleri yok mu, nasıl da yürek yakar.

Bebek henüz dünya düzeninden habersiz o tapılası gamsızlığında evine nakledilir birkaç gün sonra.  Altı temiz, karnı tok oldukça memnundur, uyku gibi tatlısı da yoktur.  Çevresindeki hummalı koşturma aynı hızla devam eder, telefonlar yanar söner.

Yalnız kurallar konulmuştur artık bebek için yaratılan korumacı düzen dahilinde.  Sabah çok erken ya da akşam belli bir saatten sonra arayamazsınız çocuklu evi.  Öğlen deseniz, belki mama saatine denk gelir. Öğleden sonra uykusunu da bölmemek gerekir.

Telefon bebeğin özel hayatına saygı duyulsun ister.  Ufaklık dertsiz tasasız şu günlerin doya doya tadını çıkarsın ister.  Onun için bozulmaz bazen sessize alındığında, ya da kapatıldığında hepten.  Ve cesur bir şövalye gibi koşar yardıma, her gerçek ya da kuruntudan ibaret acil durum çağrısında.

Doktorun numarası deseniz hafızasında, aile fertleri, dost, akraba “sık kullanılanlar” arasında. Hızlı çevirmede anneanne torpilli, bir numara, eczanenin çırağı Mehmet mesela on iki, Bakkal Kazım on üç. Sistem kurulmuş, ağ döşenmiş, vefalı telefon işbaşında.

Bazen anne arar babayı iş yerinden, “Babası, bak seninle konuşmak istiyor” der cilveli bir edayla.  Telefon bocalar, bilir bebeğin konuşamayacağını ama annenin şevkini kırmak istemez.  “Kadıncağız aylardır evde kapalı kaldı, yetişkin ortamlarından uzakta belki hayal gücü biraz fazla canlandı” diye geçirir içinden.

Bebekten küçük anlamsız bir çığlık dışında başka ses gelmez. Beklenen mucize gerçekleşmemiştir.  Gayretli anne bozulmaz hiç. “Bir daha ki sefere babası” diyerek pusetine yatırır yavrusunu.  Öpücüklere boğar onu, “annesinin kuzusu”…

O büyük gün sonunda gelir ama mutlaka.  Yine aranır hevesle baba, ufaklık “baba” ile “mama” arasında bir söz yumurtlar.   İkisi de kabulleridir, havalara uçar ebeveyn, dünyalar onların olur.  Telefon paylaşır.

Zaman geçer, bebek de telefon da uyur, sadece ilki büyür.  En haşarı yaşlarına gelmiştir sevimli canavar.  Bazen telefonu afiyetle yemeğe çalışır, çekiç yapar bazen ondan, bazen mikrofon gibi kullanır.  Telefon ona yakıştırılan bu yeni işlevlerden nasılsa keyif alır.  Çocukluğun sınırsız yaratıcılığının aynasında kendini masal kahramanları kadar ayrıcalıklı görür.

Bazen bir bedel ödemek zorunda kalır ama bu maceraperest ruh.  Telefon fırlatılır, yere yuvarlanır, bazen kırılır.  Çocuk büyüdükçe keşif dürtüsü güçlenir, içine bakası gelir aletin.  Söker açar, ne çıkacak diye bakar.  Telefon soru soran aydın kafaları sever, gönüllü deneklik eder.  Acıya dayanıklıdır, sabır ikinci adıdır.

Çocuk ergenlik çağına yaklaşırken bakar ki fena halde işi düşecek telefona, onunla ilişkisinin rengini de anında değiştirir.  İlk yakınlaşma zamanla bağımlılığa dönüşür.  Arkadaşlar yaşamın orta yerine yerleşmiştir artık, hergün defalarca aranır.

Konuşmalar sırasında sırlar paylaşılır, sıkıcı yetişkinler acımasızca kınanır, kıkırdanır, naz yapılır.  Pirelerden deve yaratılır, iki kaçamak bakışta aşk mayalanır.   Tek ters sözden çıkar savaşlar, isyan bayrakları en ufak esintide şiddetle dalgalanır.

Telefon çeşit çeşit paylaşıma kulak kabartır, ne itiraflar duyar, ne acayip hikayeler.  Kavak yellerini yakından tanır, coşkulu duygu sellerine bazen o da kendini kaptırır.  Kimi zaman duyduklarından dolayı gerilir, tedirgin olur.  Acabalarla dolar.

Her durumda ketumdur ama.  İçine atar kör kuyu misali,  geriye dönüşü yoktur.  Aksettirmez, renk vermez.  Güveni keza suistimal etmez. Kol kırılır, yen içinde kalır.

Onca dramadan payına düşeni de alır icabında.  Bazen bisikletten uçup yere kapaklanır, hafızasını kaybetmekten kıl payı kurtulur.  Havuza düşürülür, saç kurutma makinesiyle kurutulur.  Tuvaletlerde, kafelerde unutulur.

Ergenlik çağı gelip çattığında telefon fazla mesai sayfasını açar.  Trafik zirve noktasına ulaşır.  Evde sesler iner çıkar, gözler yuvarlanır, iç çekilir, sabır denenir.  Her an telefon çalsın istenir.

Aşk kapıyı çaldığında durum iyice ciddiye binmiştir.  Telefon gencin kolunun uzantısı haline gelmiştir artık.  Beraber uyur, beraber uyanırlar, aynı yatağı paylaşırlar bazen.

“Aynı insanla her gün bu denli uzun ne konuşulur?”diye sorar telefon kendi kendine.  Sevdiğine seslenen sesin kadifemsi yumuşaklığını tanır, kelimelerin tonlamasında birbirine dokunur tenler, bilir.  Aklı bir karış havada gezmek neymiş anlar.

Samimi itiraf anlarını sever, o anlara giden inişli çıkışlı yolda kıvranmayı sever.  Midedeki kelebeklerden bahis açılır. Çok merak eder.  Bu kez telefon gencin bedenini açıp içine bakmak ister.

Arada aşk tökezler, küsüp sessizliğe bürünür sevgililer.  Telefon kederlenir.  Karanlık sessizliğinde beklerken içinde uçuşur “halbukiler”, “amalar”, “keşkeler”.

Belki herkesten önce tahmin etmiştir gencin sonunda kiminle evleneceğini. Belki onaylamıştır, belki karşı çıkmıştır içinden.  Etkilemeye çalışmak geçmiş midir acaba bazen aklından?  Birkaç saniye erken ya da geç çalmaya çalışmış mıdır kaderi değiştirmek için sizce?

Öyle ya da böyle,  evlilik bir gün kapıyı çalar.  Sevgili eşe dönüşür, ortak ev kurulur, o yuva paylaşılır.  Yeni düzeni oturtmak biraz zaman alır.  Randevularda, tatillerde en sevimli çehresiyle görmeye alıştığımız seçimimizle yirmi dört saat geçirme zamanıdır.

Balayı dönemi bazen kısa, bazen uzun sürer.  Bir noktada günlük hayat hakimiyetini ilan eder.  Çocuklar eklenir derken çekirdek aileye.  Telefon kendine yeni bir çehre seçer.

Alışveriş listeleri paylaşılır, gelenekleşen arkadaş buluşmaları planlanır konuşmalarda.  Faturalar ödenmiş midir? Çocuğu akşam okuldan kim alacaktır? Bu gece televizyon karşısında uyuklamak yerine bir sinema kaçamağı yapmak gerçekten imkansız mıdır?

Telefon burulur.  En çok azalan sevgi sözcüklerini duymayı özler.  Hafızasında kayıtlı eski mesajları gizlice dinler bazen.  Sahiplerinin ses tonlarında, vurgularındaki değişikliğe şaşar.  “Ne oldu o kelebeklere?” diye bağırmak ister avaz avaz.

Artık çaldığında ona doğru heyecanla koşulmaz.  Bazen duyarlar da açan olmaz.  Makamından olmuş, itibarını yitirmiş gibi hisseder.  Solgun yüzü kıskanç gözlemcilerin dikkatinden kaçmaz.  Saç kurutma makinesi ütünün kulağına bir şeyler fısıldar, telefondan yana bakıp hain hain kıkırdarlar.

Çocuklar büyür, bir gün evden uçar gider.  Ev öksüz kalır.  Önce onlar, derken torunlar aradıkça bir ışık  doğar haneye, yüzler aydınlanır.  Yaşlı bedenler dikleşir, adımlar çevikleşir.  En küçük müjdeli haber üstüne bir fasikül yorum döşenir.

Bazen telefon dostlardan gelen kara kederi taşır.  Mazide dolaşır düşünceler, yanıtı olmayan sorular sorulur.  Her tatsız haber ev halkının boynunu biraz daha büker, katmerlenir boğazdaki düğümler.

Telefon onlara sarılmak ister.  Oysa bilir, uzaktan bakmak onun kaderidir.  Görse de karışamaz.  Bildiğini okuyamaz.  Zamanla çaresizliği ağırlaşır, taşınmaz hale gelir.

Malum gün ister istemez gelir, doktor çağırmak için uzanır telefona eller.  O inanmak istemez söylenenlere, kulaklarını kapatır, ilk kez işitmemeyi tercih eder.  Hastanede ilk günün cıvıltısını anımsar, hazmedemez olup biteni, zamanın böylesine sinsi bir hızla geçişini.

İçi kaldırmaz artık, isyan eder, atmak ister kendini yerden yere.  Kaskatı kesildiğiyle kalır.  Mahkumiyetinde yalnız ve paramparçadır.

Eş dost aranır, haber salınır.  Telefon biçare aracıdır, kaybolmak ister.  Görünmez kılınmak, bozulmak, tanıklıktan istifa etmek ister.  Tam çekip gidecekken sadık emektar ruhu kolundan tutar durdurur.

O da elinden geldiğince,  katlanabildiğince dayanır oracıkta.  Perdenin kapanışını izler.  Sonrası konuşulur artık, yerine getirilmesi gereken görevler, yükümlülükler.  Dünün kanlı canlısı geçmiş oluvermiştir.

Zaman acılarımızdan bağımsız, bildiği usul akar gider.  Ev her geçen gün daha derin bir sessizliğe gömülür.

Telefon bekler.

siyahtelefon

Sonsöz:

Bu hikayenin orijinal hali elime verildiğinde son cümlesi elektrik şoku misali çarpmıştı beni.  Yazının başka yerlerinde kapsamlı değişiklikler yapmış olsam da bu cümleyi aynen korudum.

Yazarı hikayesini okumayı bitirdiğim o an, “ne anladın?” diye sormuştu yine meydan okuyarak.

“Telefon sensin!” demiştim gözlerimde yaşlarla.  Bir yaşam boyu zırhların altında sakladığı duygulara dokunmuştum hikayesini okurken.

Bu emaneti hissetmekten vazgeçmeyenlerle paylaşmak istiyorum.

Kırılganlığınızın deli cesaretidir hayatı yaşanılır kılan.

 Brüksel, Kasım 2013

Yaşam Yolu

Yaşam bazen akar. Su gibi.  Tereyağından kıl çeker gibi kolayca elde edersiniz istediklerinizi. Hayalini kurmaya kalmadan gerçek olur dilekler.  Hem hafif hem kudretli hissedersiniz.

“Şanslıyım” dersiniz arkadaş arasında, gevrektir kahkahanız.  Kabaran koltuklarınız sizi daha güvenli yapar. Artan özgüveninizle genişler omuzlarınız, sesiniz daha bir tok çıkar.

Hep daha fazlasını, daha iyisini yaparsınız.  Kutlamalar yeni planlara gebedir çoğu zaman.  Bu üretken sarmal sizi yükseklere taşır, yükseklerde yaşatır.  Oksijeni boldur oraların, rahat nefes alırsınız.

Bazen akış aniden kesilir.

Trafik tıkanıklığına denk gelirsiniz.  Sağınızı solunuzu taşıtlar basar, sürücüleri acelelerini de öfkelerini de sol üst ceplerinde taşır.  Bir korna sesi ötekini, o diğerini körükler, bulaşıcı bir mikrop sanırsınız.

Açık camlardan birbirini tutmayan müzik zevklerinden örnekler sızar dışarı,  radyodan dökülen haberlere karışır, sigara dumanlarıyla beraber yükselirler havaya.  Kirlilik olur.  Dalıp uzaklara gitmiş çocuklar görürsünüz arka koltukta, uyku ile uyanıklık arasındaki sınırda hüzünlü durururlar.

Kırmızı, sarı, yeşil ışıklara bakarsınız, bazen içinizden geri sayarsınız. Yeşil nihayet yanar. Sadece üç araba geçer. Siz kalırsınız.  Sarı ışığa bakakalırsınız.  “Öteki şerit daha mı hızlı akıyor?” diye sürekli kontrol edersiniz.  Kararlarınızı sorgular, sonuçlarından endişe duyarsınız.

Hıçkırık misali dur kalklarla ilerlemek bozar biraz adamı.  En sabırlısının midesi kabarır, en tezcanlısı canavarlaşır.  Sürücülerin dayanma sınırları zorlandığında ortaya çıkan keşmekeşte orman kanunları silahlarını kuşanır.  Kendinize yabancılaşırsınız.

Bazen lastiğiniz patlar.  Şansızlığın katmerlenmiş sunuluşudur. Hele şehirlerarası yolda başınıza gelirse bu durum, o hep uzaktan baktığınız emniyet şeridini yakından tanıma fırsatı bulursunuz.  Yedek lastiği takacak yürek ve bilek yoksunuysanız benim gibi, telefonu kapar, yardım çağırırsınız hemen.

Arabanın önüne ve arkasına reflektörleri yerleştirip kendiniz kenarda bir noktada beklemeye koyulursunuz ardından.  Küçük avuntulara sığınırsınız:

“Allahtan çok hızlı gitmiyordum.”

“Gene halime çok şükür, kış kıyamette başıma gelse bu talihsizlik ne yapardım?”

“Şu cep telefonları hayat kurtarıyor valla.  Eskiden olsa…”

Karayolunun kıyısında düşüncelere dalarsınız.  Arka planda bir fabrika vardır belki, karşınızda tarlalar.  Belki mısır saçaklarına bakarsınız, belki gelinciklere.  Önünüzden arabalar geçer, içlerinde yaşam öykülerini yüklenmiş insanlar geçer.

Bu kez yaşam akar, siz izlersiniz.

Belki kendi koşturmalarınızı düşünürsünüz, hıza dışarıdan bakmak ürkütür.  Hep acil işler peşinde koşanlar gelir aklınıza; sahi, o öncelikleri kim tanımlar, kim ardı ardına sıralar?  Niye mutlak sonu bildiği halde kendi hiç ölmeyecekmiş gibi yapar insanlar?

Arabanıza bakarsınız.  Patlamış lastiği dengesini bozmuş, fiyakasını zedelemiştir.   O küskün, içine kapanık haliyle size kırılmış oyuncakları anımsatır.  Bir yanınız paniğe kapılır ansızın, hemen o anda kurtarılmayı diler.  Öteki yanınız kadere inanır.

Bazı günler sürücülüğü başkasına bırakırsınız.  Dilini bile konuşmadığınız bir şehirde taksinin arka koltuğuna gömülür, geçmişinizin ağırlığını taşımayan sokakların seyre dalarsınız.  Telsizden trafik durumuna ilişkin güncellemeler duyulur.  Dili bilmediğiniz için sözlerin içeriğine değil ahengine takılırsınız.

O kelimeler de erir toz olur sonra radyodan yükselen nostaljik ezgilerde.  “Big in Japan”i ilk Çeşme’de dinlediğinizi düşünürsünüz kendinize bile belli etmeden.  Break dance yapıyorum diye yerlerde kıvranan çocuklar gelir aklınıza, unuttum sandığınız.

Başka anılar da yanıp söner takip eden şarkılarla. Hiçbirine kuvvetle tutunmazsınız.  Dingin dalgalar misali vururlar sahillerinize, geldikleri gibi usulca çekilirler.  Dilini bilmediğiniz şehrin gecesine, mimarisine ve tarihine karışırlar.  Gözkapaklarınız ağırlaşmıştır.

Yeniden şehirle buluştuğunuzda kaç sokak geçmiştir aradan, kaç şarkı, emin değilsinizdir. Popolo Meydanı’nı görür gözleriniz.  Tepeden Borghese Bahçeleri cilveyle el sallar.  Sağınız solunuz turist dolmuştur yine.

Şoför daracık bir sokağa dalar.  Yarı bilinçli yayalar, sokağa özgürce yayılmış kafelerin masaları, gamsız motosikletler ve soğukkanlı garsonlar arasından ağır ağır ilerlemektesinizdir şimdi.  Hayat filme dönüşür yine, siz bu senaryoda figüran olmayı seversiniz.

Taksi Margutta Sokağı’na saptığında içiniz heyecanla kabarır.  Sanat galerileri ve sevimli lokantalarla süslü bu yeşil dar geçit ketum bir cazibeyle serilir önünüze.  O demez ama siz bilirsiniz: Rüyaların gerçeğe verdiği randevunun sahnesidir.  Fellini’nin hayaleti geçer yanınızdan, ayak seslerini duyarsınız.

Sokak isminin yazılı olduğu tabelaya kayar bakışlarınız.

romamargutta

İtalyanca’da Yol ve Yaşam kelimeleri birbirinden tek harfle ayrılır.

Roma-Brüksel, Kasım 2013