Kaybetmek

kaybetmek

Dün günlük yaşamımın akışı içinde yakaladığım bütün boşlukları değerlendirerek yeni bir yazı yazmaya koyuldum.  Sabah işe giderken metroda, öğlen yemek molamda tablet bilgisayarımla başbaşa gittiğim lokantanın kuytu masasında, iş çıkışı eve dönerken yolda çiziktirdim zevkle.  Duygularda doğan içsel söylemi önce sözcüklerde ses bulmaya iten, ekrana döküldüğü anda da dünyayla paylaşılabilen bir kimliğe büründürebilen bu süreci seviyorum.

Gelişigüzel atılmıyor ama bu yoldaki hiç bir adım.  Önem vermediğim bir konuda yazmam mümkün değil mesela, düşünceler de kelimeler de kaçıyor o zaman benden.  Tıkanıyorum.  Diğer yandan, benim için dünyaya bedel bir konuda da henüz hazır değilsem, iyice pişmediysem, yine yazamıyorum.  Önce hislerimle tanışmam, sonra onları derinlemesine ölçüp biçmem şart tek laf etmeden evvel.  Üstelik bu sadece bir başlangıç.

Zira insan bakışlarını kendi içine çevirdiğinde kimi zaman gördüklerinden endişe duyuyor, ürküyor hatta.  Onlara baktığıyla kalıyor, onlardan söz edemiyor.  Başını öteki yöne çeviriyor, oyalanıyor, sindirmeye çabalıyor.

Ayrıca, aslında amacın görüneni birebir anlatmak değil, varolandan alınan ilhamla harekete geçmek olduğuna inanıyor.  Rüzgarı ardına aldığıyla yeni ufuklara doğru keşfe çıkmak istiyor, hem kendiyle hem onun anlattıklarına kulak verenlerle beraber.

Dün işte ben de kendi rüzgarımı bulmuş, yelkenimi şişirmiş ve açılmıştım denize.  Metro ne zaman ineceğim istasyona vardı anlamadım bile.  Öğlen ne yemek ısmarladığımı biliyorum ama yediğimin tadını anımsamıyorum.  Öyle bir kaptırmışım yazmaya.

Anlattıklarım beni on dokuz sene öncesine, Brüksel’e ilk taşındığımız yıllara ve dolayısıyla da yirmi altı yaşıma taşıdı.  O günlerde tanıştığım ve gönülden bağlandığım bir arkadaşımdan bahsetmekti niyetim.  Hayatın önce masum bir tesadüfle karşıma çıkardığı, tam bağrıma basmışken de ellerimden kapıp başka bir kıtanın en uç noktasına yolladığı bir dostumu anacaktım satırlarımda.

On iki senedir görmediğim yüzünü nasıl özlediğimi anlatacaktım sessizce.  Belki size zaman ve mesafeyle sınanan dostlukların geleceğinden korktuğumu itiraf edecektim.  Bir yanım “gitmesem de görmesem de o benim çok yakınım, gözümün içine baktığı anda okur ruhumu” diyecekti.  Öteki yanım “bu kadar önemliyse dostluğumuz, nasıl oldu da yıllardır buluşamadık” diye veryansın edecekti.

Ama hepsinin başı Brüksel’di, 94 yılının ekim ayında burada başlayan hikayemizdi.  Ben de oradan girdim konuya ve yazdıkça o günlere döndüm, unuttum sandığım detayları anımsadım düşündükçe.  O yıllardaki saflığımıza güldüm bıyık altından,  deli cesaretimize imrendim,  korkusuz hayallerimizi gıptayla yâdettim.

Yazdıkça benim için hiç de kolay geçmemiş bir döneme şimdiki aklımla yeniden baktım. Bugün elimde tuttuklarımı kolay elde etmediğimi daha iyi anladım.  Biraz gururlandım kendimle evet, ama onca yaşanılanı gözden geçirince biraz yaşlı ve yorgun da hissettim.  Yaşamın bir kırmızı halı gibi önümüze serildiği ve bize kışkırtıcı bir gülümsemeyle “hadi gel” dediği zamanları şiddetle özledim.

O zamanlar kendime güvenim delik deşikti oysaki.  Başardıklarımdan çok yapmam gerekenlerle doluydu kafamın içi. Cebim delikti,  vitrinlerdeki pahalı ayakkabılara yalanarak bakar, bunları alabilenlerin dünyanın en şanslı insanları olduğunu sanardım.  Yüreğim daraldıkça atıştırdığım için de kilo almıştım.

Hayat arkadaşımı tam da o sıralarda karşıma çıkarmış ve tek başıma olsam çıldıracağım zor bir donemi az yara ve çok kahkaha ile geçirmemi sağlamıştı böylece.  Samimi paylaşımlarımızla destek olmuştuk birbirimize, kimi zaman ağlanacak halimize gülerek başarmıştık ayakta kalmayı.  Hayallere tutunmuştuk beraber ve dört elle.

Dünkü yazma deneyimim zaman tünelinde bir gezintiyi andırıyordu. Sabah metrodan inip iş yerime vardığımda şimdiki yaşamıma dönmüş, öğlen yeniden geçmişe taşınmıştım.  Yemekten sonra dosyalarıma ve koşturmaya dalmış, akşam ev yolunda yeniden yaklaşık yirmi sene geriye fırlatılmıştım.

Eve düştüğümde bu yolculuktan bitkin ama bir anlamda da mutluydum.  Anlatmak istediklerimin tek bir yazıya sığmayacağına kanaat getirmiştim.  Bu ilk bölüm olacaktı Arkadaşıma Açık Mektup’ta ve bu birinci kısım tam da o anda fısıldayıverdi kendi seçtiği adını kulağıma: “Üzüm üzüme baka baka kararır”.

İçim kıpır kıpırdı bunları planlarken.  Çok yakında tamamlayacaktım ilk bölümü ve onu sayfamda paylaştığım anda arkadaşıma dokunmuş gibi olacaktım okyanusun üstünden. O yazdığım satırları orada anlatılanı benimle yaşamış kişi olarak daha bir farklı algılayacaktı elbet.

Belki benimkine benzer bir deneyimle uzanacaktı geçmişe aynı satırlardan aşağı akarken bakışları. Mekanlar belirecekti gözlerinin önünde, havada asılı kalmış sözleri işitecekti yeniden.  Paylaştığımız sırlar onda saklıydı zaten, ama onlara dair üstü kapalı göndermeler bulacaktı özenle seçip sıraladığım sözcüklerimde. Unuttum sandığı tanıdık kokular burun deliklerini işgal edecekti o sırada.

Bunların hepsi bir yana aklımda olduğunu bilecekti arkadaşım.  Yüreğimdeki yerini koruduğunu hissedecekti, rahatlayacaktı içi.  Ben de yazdıkça kendimi inandıracaktım ki biz hala varız.  Bu parantezi birlikte açtık ve günün birinde yine gözgöze kapatacağız.  Biz hayata yenilmedik, birbirimizi hiç kaybetmedik.

Akşam evde kanepede oturuyorum televizyona karşı ama aklım yazdıklarımda. Görüyorum ki tükenmişim bugünlük, tek kelime daha çıkmaz bu kafadan. Bari unutmadan şu başlığı ekleyeyim dediğim anda ya yorgunluktan ya dalgınlıktan bir sakarlık yapıyorum. Tabletimin ekranından sonsuza dek siliniyor o ana kadar yazdıklarım. Tek bir saniye yetiyor yaşanılanın bütün izlerini yok etmeye.

Haksızlık diye isyan ediyor insan önce, her yitirişte olduğu üzere. Ekranı tırmalıyorum, geri dönüşü olmayan adımlar oldum olası korkutmuştur beni.  Şimdi de hazmedemiyorum işte, bütün bir günün emeği değil derdim, aynı duyguları hissetsem de aynı ifade gücüyle kelimelere dökemeyeceğimi düşünüyorum.  Asıl olan, otantik dediğimiz kayıp artık, gitti.  Tekrar denemek kurtarma operasyonundan ibaret olacak.

Birkaç saat midemde güçlü bir yanma hissiyle dolaşıyorum kapana kısılmış vahşi bir kaplan gibi evin duvarlarına toslayarak.  “Değiştiremeyeceğin şeyler için üzülmekten vazgeç” diyor artık hayatta olmayan babamın sesi uzaklardan. “Yarın olmaz ama belki başka bir zaman yeniden denerim” diye teselli etmeye çalışıyorum kendimi.  “Kaybedileni geri getirmek için değil, yeniden dile dökmek için yürektekini…”

Gece zor geçiyor, rüyalar birbirinin içinden geçip sarmallara dönüşüyor. Bu sabah metroda dürtüklüyorum kendimi : “Pes etme Deniz…” diyorum “…şu  an içini yakan bir konu mutlaka olmalı ve o gerçekten yüreğine yerleşmişse kendiliğinden dökülecektir tuşlara, bırak kendini, kasma…”

İşte tam da o sırada olgun bir elma misali düşüyor bu yazının ilk kelimesi ekrana: Kaybetmek.

Brüksel, Haziran 2013

Yaz kaçar…

 yazkacarceylin

Yaz hep kaçar Brüksel’den.  İki gün güneş açar, umutlanırsınız. Tişörtünüzü giyer, çorabınızı atarsınız.  Güneş gözlüğünüzü -biraz tereddütle de olsa- takarsınız.  Mavi gökyüzü çeker sizi, ışık özleminiz sınıra dayanmıştır.  Sevgiliye sarılır gibi sarılmak istersiniz havaya, ruhunuz sarhoştur biraz, hafiflemiş hissedersiniz bu buluşmada.

Ortamın tadına varmaya henüz başlamışken basıverir bulutlar, yumuşaktan başlayan esinti şiddetini arttırdıkça içiniz üşür derinden.  Yağmur geliyorum der.  Kemikleriniz sızlar nemden.  Hırkanıza gider eliniz, fularınızı dolarsınız boynunuza.  Erkenden pes edesiniz yok, iliğini emer gibi yaşayacaksınız yazı, yazın sizin payınıza düşen ürkek yansımasını.

Ne zaman ki yağmur boşalır, ne zaman ki rüzgar artık kırbaç misali işler derinize, toparlanır gidersiniz eve.  Kaynar bir çorba içersiniz yaz günü, sıcak bir duş alırsınız kendinize gelmek için. İki hapşuruktan sonra kalın çoraplarınızı da çekersiniz sabahki temkinsizliğinize söverek.  “Yaz günü yatağa düşmem inşallah” diye geçirirsiniz içinizden.

Çocukken okulda öğretirlerdi; güzel memleketimizin üç yanının denizlerle çevrili olduğunu ve bulunduğu coğrafyadan dolayı dört mevsimi ayrı ayrı yaşamamıza izin verdiğini. “Amma da abartıyor bu öğretmenler” diye düşünürdüm, dört mevsim kafamda dünyanın her yerinde hürce hüküm süren bir kavramdı.

Mevsimlerin akıl sır ermez oyununu Brüksel’e gelince anladım. Senenin herhangi bir günü bazen bir, bazen birden fazla mevsimin kontrolünde olabiliyormuş gördüm.  Sabah bahara uyanıyorsunuz mesela, mavi gökyüzü, güneş şefkatle parlıyor başınızın üstünde, ışınlarıyla okşuyor saçlarınızı, omuzlarınızı. Sırtınız ısındı diye seviniyorsunuz, ayaklarınız da.  Düşünceleriniz bile etkileniyor havadan, canlanıyorsunuz anında. Kan başka türlü akıyor damarlarınızda.

Sonra değişiveriyor hava. Bazen aniden, kimi zaman da siz fark etmeden yavaş yavaş, sinsice.  Neye uğradığınızı anlamadan bir bakıyorsunuz ki mevsim sonbahar.  İçiniz yeniden ürperiyor. Gökyüzü tehditkar bulutlarla dolmaya başlıyor. “Yine yağmur yağacak” diyorsunuz iç çekerek.  Şemsiyenizi yanınıza alıp almadığınızı kontrol ediyorsunuz.  Yeniden ıslanma ve üşüme zamanı şimdi…

Diğer yandan, kapkara başlayan bir günde pırasa misali kat kat da giyinmişken aşık ve korkusuz bir güneşe denk geliyorsunuz kimi zaman.  Hangi memleketin, hangi iklim kuşağının göğüne yükseldiğini umursamadan deli bir ateşle ısıtıyor yeryüzünü.  Az kaldı inanacaksınız yazın gerçekten geldiğine.

Önce pardösünüzü çıkarıyorsunuz, yağmur ihtimali ortadan kalkmış gibi.  Ardından diğer katlar teker teker vücudunuzu terk edip kolunuzda, çantanızda birikmeye başlıyor. Şikayet etmiyorsunuz önce, ama zamanla yükleriniz daha ağır geliyor, sıcak bastıkça basıyor. Terliyorsunuz, yapış yapış terliyorsunuz.

Taşıdıklarınız durdukları yerde ağırlaşmaya başlıyor.  Pardösünüzün kuşağı yere sürünüyor o sırada.  Yün kazağınız dalıyor kolunuzu.  Adımlarınız yavaşlıyor, ayaklarınızı sürerek ilerliyorsunuz.  Bunaltıcı oldu şimdi de bu sıcak.

Böyle git-gellerle geçiyor günler.  Yaz geldi diye kalacak değil, kış bitti diye yarın dönmeyecek sanmayın. Takvim ayrı hava ayrı çalıyor bu memlekette.  Rahat yüzü yok size, her an tetikte olmalısınız, her daim temkinli.  Siz siz olun hava durumunu dinlemeden evden çıkmayın, hatta gün içinde bir kaç kez ve mümkünse değişik kaynaklardan öğrenin son durumu, en taze tahminleri.

İlk bakışta önemsiz bir ayrıntı gibi görünse de, uzun dönemde insanın ruh halini tamamen etkileyen bir fenomen bu.  Bir an bile rahat nefes alamamak, her an her türlü değişikliğe hazır şekilde yaşamaya şartlanmak, yaz günü açık hava konserine giderken yanına şemsiye, hatta battaniye almak, koca temmuz ayını bahçede bir mangal yakamadan geçirmek, bir yaz boyu güneşin yüzüne hasret yaşayıp ekim ayında ansızın bahara uyanmak…

Bakıyorum çevremdeki insanların bu durumla başa çıkma stratejileri de farklı.  Havayı tamamen boş verip takvime göre giyinenler var mesela. Nisan geldi mi keten takımlar çıkıyor ortaya, hanımlar allı güllü ince elbiselere bürünüyorlar, sandaletlerini takıyorlar ayaklarına.  Kafalarında bahar, hatta yaza hazırlanıyorlar. Dışarısı bir gün on üç, ertesi gün yirmi üç derece ama onlar hep aynı tarzda giyiniyorlar.

Haliyle çok üşüten, hastalanan oluyor. Onu da olağan kabul ediyorlar. Aksıra tıksıra dolaşan ve bu tür soğuk algınlıklarını ayakta atlatmaya alışmış bir sürü insan var ortalıkta.  Derken,  bir şekilde temmuz ayı geliyor, okullar kapanıyor, çocuğunu alan koşuyor sıcak memleketlere.  Dönüşlerinde de orada topladıkları enerji ve yanık tenlerinin cazibesiyle bir miktar daha idare ediyorlar.

Sonrası zaten sonbahar, sonrası zaten kış. Gelsin kısa günler, gelsin yağmurlar, karanlık ve basık gökyüzü.  Normal ama bunların hepsi.  Ne de olsa yaz bitti.

Azla da yetinmeye alışmışlar herhalde diyorum, çocukluktan gelen alışkanlıklar bazen belirlemiyor mu yetişkin tepkilerimizi?  “Her yaz temmuz ayında bir hafta İspanya’ya giderdik” diye anlatıyor Belçikalı arkadaşım.  “Sıcak olurdu oralar, plajda geçerdi günlerimiz, sonra da döner gelirdik.  Benim için yaz oracıkta biterdi.  İspanya’da da yaz sadece bir hafta sanırdım kendimce.  O zamanlar bilincinde olmadığım gerçek o güneş ülkesinin benim ziyaretimin öncesinde de sonrasında da yazı yaşamaya devam ettiğiydi. Aylarca!”

Noel Baba’nın gerçekte varolmadığını anlamış bir çocuğun buruk şaşkınlığı var gözlerinde senelerce uzun yazlı memleketlerin varlığından bile habersiz yaşadığını anlatırken.  Bizim Akdeniz’in, Ege’nin sıcağında bunalmış, suyunda yıkanmış, ılık gecelerinde yakamoza karşı hayale dalmış çocukluklarımızın kıymeti daha da artıyor gözümde böyle hikayeleri dinlerken. İçim burkuluyor o çocukları gri gökyüzü altında yağmurlukları ve lastik çizmeleriyle düşlerken bir Ağustos sabahı.

Diğer yandan, bir kıymetini bilme hali oluyor bu insanlarda ki hayran olmamak mümkün değil.  Havanın ısındığı o ilk gün daha  ilk andan kendilerini sokağa atıyorlar.  Bahçede parti yapılacaksa hemen şimdi, parklara yaygı serilecekse derhal, hatta bronzlaşmak istiyorsanız şu dakika harekete geçeceksiniz. Geciken yanıyor, tereddüt eden kaybediyor. Tüm bildiğiniz bugün havanın yüzünüze güldüğü, ötesi bir bilinmeyen. Yazın ilk ve tek gününü kaçırmak istemezsiniz değil mi?

Halbuki biz Akdenizliler öyle bir günden ötekine değişemeyiz, hemen açılıp saçılamayız. Önce bir havayı koklarız, emin olmadan harekete geçmeyiz.  Yazın geldiğine tam olarak kanaat getirdiğimizde ancak gardırobumuzu değiştirir, balkon masalarımızın örtülerini serer, hafta sonu için açık havada planlar yapmaya başlarız usul usul.   An an değil, aylar süren kesintisiz bir dönem olarak yaşarız yazı. Sabah kalkarız ki gökyüzü bulutsuz, güneş hükümran.  Uyuruz uyanırız, gök yine masmavi, güneş bıraktığımız gibi, havamız sıcacık.

Bu süreklilik hali garip bir güven duygusu aşılar bizlere. Gevşeriz, kendimizi akışa bırakırız.  Bir tişört kirlenir, ötekini giyeriz. Kot/gömlek hafifliğinde günü geçiririz. Ne bedenlerimiz yüklenir ne beyinlerimiz.  Arada çok sıcak diye şikayet ederiz, rüzgarın tüm hallerine sıfatlar döşeriz boş zamanlarımızda, denizin dalgasından gündem yaratırız.

Sırf o gün hava güzel diye mutlu olmayı Belçika öğretti bana.  Güneş randevuya geldi mi başka her işimi bırakıp onunla olma aciliyetini kazıdı sistemime.  Bir kafenin terasında burun deliklerimde çiçek kokularıyla oturabildiğim için keyifliyim şu an.  Etrafımda ne giyeceğini kestiremediğinden herşeyden giyinmiş bir grup şaşkın insan.

Az sonra fularıma uzanacak belki elim, ısıtıcıları yakacak işletmenin sahibi. Ama o an daha gelmedi.  Şimdi, şimdi mutluluk…

Brüksel, Haziran 2013

Bize Biraz Aşk Lazım

Ben Sezen’i dinleyerek büyüdüm… İlk tanıştığımda  “Serçe” diyorlardı ona.  Aynı isimli bir uzunçaları vardı, döner dururdu bizim evde.  “Kaybolan Yıllar” dan bahsederdi Sezen o albümde.  Bu konu bana çok uzaktı o zaman, hiç üstünde durmadım. Aslına bakarsanız Sezen’in o genç yaşına da biraz ağır geliyordu sanki bu sözler.

Bir sonraki albümün dilime takılan şarkısı “Hata”ydı. Albümün çıkış tarihi benim oniki yaşıma denk geliyor ve düşünün ki ben “hatalar yalan duygularda başlıyor” sözüne kapılmış gidiyorum.  Birilerini düşünüp “sen en güzel duyguların katilisin” diye haykırabiliyorum.  Yaşadıklarımı özümseme yeteneğime mi hayal gücüme mi şapka çıkaracağını bilemiyor tabii insan!

Sonraki yıl “Ağlamak Güzeldir”le dokundu Sezen yüreklerimize.  Başkalarının zayıflık saydığı bu eylemin aslında “…öfke, delice nefret, doruklarda aşk, doyumsuz sevinç, kahreden keder, kısaca hayat ve nefes…” anlamına geldiğini fısıldıyordu kulaklarımıza ve eksisiyle de artısıyla da kara dünyada varolmaktan vazgeçmemekten ve duygularımızdan utanmamaktan söz ediyordu.

1982’de “İkinci Bahar” ile tanıştı Türkiye.  Sözlerinin sırrını çözemiyordum ama anlamadığım bir şekilde sarıp sarmalıyor ve teslim alıyordu bu şarkı beni.  Böylesine içten ve cesaretli bir aşk çağrısı, daha duygularını ilan etme aşamasının çok öncesindeki kabulleniş döneminde tökezlemiş ruhuma bir devrim çağrısı gibi geliyordu.  Kalbimi daha hızlı arttırıyor,  arkasına takıp sürüklüyordu beni.

“Sen Ağlama” diyordu Sezen iki yıl sonra.  Ben o zaman başka birini onun yerine ağlamayı seçecek kadar sevebilmenin ne demek olduğunu anlayacak olgunlukta değildim tabii.  Birine “gözbebeğim” dediğinde, “kıyamam” dediğinde insanın içinin nasıl eriyebileceğini hayal bile edemezdim.

Kimsenin yerine ağlayacak göz yoktu bende o sırada, birileri benim için ağlıyorsa da onların problemiydi bu.  Toy, bencil ve dikbaşlıydım.  Kırılan yürek nasıl içten içten acır bilmiyordum.

Yirmi yaş fırtınama az kala  “Git” şarkısı muazzam bir çıkış yaptı, malum bedeni deler geçer o şarkı.  Sezen nedenleri sıralar, durumu açıklar, sonra da işte onca yaşanılandan sonra Git derdi sevgiliye, gölge etme ve git… Çünkü kaldıkça paralayacaksın beni,  kanırtıp duracaksın bıçağı sapladığın yerde. Daha çok acıtacaksın canımı. Git.

Şarkıyı kulağınız kadar yüreğinizle de dinlerken siz de Sezen’le beraber değerlendirirdiniz durumu, listenin üstünden şöyle bir geçerdiniz. Hasar belli, yürümeyecek belli, daha fazla kırılmasın artık bu kalp, haklı kadıncağız. Yol yakınken dönülmeli, çekip gitsin artık bu kişi…

Ama Sezen sürprizlerle doludur, sağ gösterip sol vurabilir bazen.  Nitekim, o şarkıda da Gitleri inatla arka arkaya sıralar, sizi kararlılığına ve davasına iyice inandırır ama son anda Gitme diye inlerdi. Hem de öyle bir Gitme derdi ki yola çıkan siz olsaydınız geri dönerdiniz.

Sezen o çıkışın ardından da neden sevdiğinin kalmasını istediğini anlatırdı bize.  Yarım kalmışı kabullenemiyordu, ayrılığa hiç hazır değildi, daha şimdiden özlemişti işte.  Böyle hissettiği için de utanıyor gibi bir hali yoktu.  Hislerine de aşkına da sahip çıkıyordu.

Ben o yaşlarda Git diyenlerdendim. Gururum hep ağır basardı. Beynim çoğu kez sustururdu yüreğimi.  Sezen’in “Gitme” deyişini acınılası bulurdum demiyorum ama -nasıl desem- bana göre değildi. Sezen’e istediğinin peşini bırakmadığından dolayı saygı duyarken, kendimi de başımı eğmediğim için tebrik ederdim.

Seksenlerin sonlarında biraz biraz büyümeye yüz tutmuş, insanların kurşun askerlerden daha kırılgan olduğunu ve hataların bedelleri de beraberinde getirdiğini öğrenmeye başlamışken tanıştım “El Gibi”yle.  Dolu dizgin koşmaktan ibaret değildi hayat, kaybetmek acıtıyordu işte.  Düşünme, tartma ve özeleştiri zamanıydı artık.

Doksanlı yıllara yaklaşırken bu kez Sezen “Gidiyorum” diyordu.  Ve alıp başını gidiyordu.  Geçmişi inkar etmiyordu, yaşanılmış güzelliklerin hatırasını sarıp sarmalamış, cebine koymuştu özenle.  Korkuyordu biraz elbet ama umutsuz değildi.  Ardında bıraktığına bela okuyarak değil, “yeni başlangıçlar” dileyerek ve üstünde hala onun kokusuyla çıkıyordu yola.

Muazzam mert bir cesaret vardı bu güftede.  Benim de çok gidesim vardı o zamanlar…  “Bir kendim, bir ben…” çıkacaktım yola aynen onun dediği gibi. Nitekim gittim de.

Gitmeyi seçmek hayallerinin peşinde koşarken bazı kayıpları göze almayı da gerektirir.  Belki bu yüzden Sezen “Vazgeçtim gözlerinden…” diye her başladığında içimde her daim toz bulutu misali uçuşan bir sürü duygu birbirine kavuşur, kenetlenir, bir garip aşık yumağına dönüşür.

Dünyanın dizginlerini elimizde tutmadığımızın kabullenişini bulurum o şarkının sözlerinde ve yanık bestesinde.  Mükemmele, dörtdörtlüğe veda dönemindeyizdir artık.  Yine de asi duygular, başınabuyruk istekler durulmazlar.  Bilakis bir başka türlü coşarlar bu yeni olgunlukta.  “Yok olmak anıdır şimdi”.

1993’te “Küçüğüm”le özeleştiriye davet ediyordu Sezen.  Kendini dev aynasında görenlere tatlı uyarılar vardı şarkının sözlerinde.  Çok yol aldım sanırken aslında yolun başında olmaktan, bu yüzden duyduğumuz endişelerden, güvensizlikten yine açıklıkla bahsediyordu.  Nerede olduğumuzu görüp kabullenince telaşa gerek kalmıyordu aslında.  “Oyuncak zaferlerimizin” sarhoşluğundan kurtulup büyümek için biraz daha çaba sarf etmemiz gerekiyordu sadece.

Doksanlı yılların sonunda Turgut Uyar’ın sözlerine döşenmiş güzelim Gürel-Aksu bestesini mırıldanmaya başladım: “Sizin alınız al, inandım. Sizin morunuz mor, inandım…”  Ben de dünyaya dönüp “benim dengemi bozmayınız” dediğim döneme yaklaşıyordum.

Kendi doğrularımı, gerçeklerimi buluyor ve onları sahipleniyordum.  “Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı” durup “iyi niyetle gülümserken” içtenlikle ” hiçbirinizle dövüşemem” diyordum. Şiirdeki gibi gizli bir bildiğim olduğuna inanıyor ve deniz hala dalgalı olduğu için kendimi şanslı sayıyordum.

“Rumeli Havası” beni daha  ilk dinleyişimde tutsak etti, kendine bağladı.  Eskinin insanlarının yalınlığı, saygıdeğer saflığı ve emsalsiz zarafeti vardı o şarkıda.  “Sevdanın en karası” nasıl bir asaletle taşınıyordu o notalarda… Ve onca yoğunlukta yaşanan duygulara kıyasla son derece mütevazı kalan bir talebi dile getiriyordu “ihtimal ya fikrinize düşersem…” sözleriyle.

Şarkının piyasaya çıkışından iki sene sonra Selanik doğumlu babamı kaybettiğimden beri bu parça başka türlü dokunur oldu yüreğime.  Babamı özlemle andım onu her dinleyişimde, babam aklıma düştükçe dinledim o şarkıyı.  Ve gerçekten anladım ne kadar hazinmiş kalakalmak “yüreğin vurgun yediği o terk edilişte”…

Sezen “İstanbul İstanbul olalı…”  diye isyan ettiğinde artık ben de kederi tanıdığım yaşa gelmiştim.  Umutlu başlangıçların bile hayat sigortası olmadığını görmüş, ilişkilerin de insanlarla beraber değiştiğine şahit olmuştum.  İlk gün samimiyetle edilen aşk yeminlerinin içi boşalıveriyordu bazen zamanla.  Birbirinin gözbebeklerinde kaybolan iki insanın yolları ayrılıveriyordu zamanı geldiğinde.

Sezen anlarım diyordu üstelik, gönül başkasına kayabilir. Bilirim diyordu, “yeni bir ten, yeni bir heyecan” aklı baştan alabilir.  O yüzden artık Gitme diye seslenmiyordu terk etmeyi seçenin ardından ama acısını haykırmayı en doğal hakkı sayıyordu.  Üstelik o acıyı azımsamadan,  küçümsemeden, cilalamadan olduğu gibi yansıtıyordu bize: Geberiyordu işte aşkından, sövüyordu acısından.  Anlayan anlardı zaten.  Hem kimin umurundaydı artık herkesten kabul görmek, herkes tarafından sevilmek?

Aşk acısı kadar onu şehre anlatma hali de etkiyordu beni. Bir “omuz” değil bir “lodos” arıyordu Sezen, bir kürek ve kayık, kayıkçı değil. Şarap deseniz “birkaç şişe”… Belli ki kendi yaralarımızı kendimiz sarmaya alışmıştık artık. Belki anlatmaktan yorulmuştuk, belki işitilmemekten.

2003’te “Şu Saniye” şarkısında yine aşk vardı.  “Belki bu da gelir geçer” bilinci işlemişti ama artık içimize.  Masallardaki gibi değildi aşk belki, o da bazen düşe kalka ilerliyor, günün birinde azalabiliyor, hatta tükeniyordu.  İşte tam bu yüzden de şu an, şimdi yaşanılan ve hissedilen esastı.

Aşkı eksiği ve gediğiyle tanıyıp kabul ederken, onun en hırpalanmış, en yorgun halinin bile yaşamdaki bir sürü anlamsızlıktan daha kıymetli olduğunun da ayrımına varıyorduk artık. Hayat ancak aşkın süzgecinden geçirildiğinde yumuşuyor, yenilir yutulur hale geliyordu.  Aşkın dokunmadığı karanlık köşelerde hoşgörü yoktu, şiddet ve zulüm hüküm sürüyordu.

İki yıl sonra gelen “Eskidendi” şarkısı beni elimden tutup çocukluğumun masumiyetine taşıdı.  İhaneti, aldatılmışlığı tanımadığımız, “arkadaş” etiketini en kapsamlı ve lekesiz haliyle taşıdığımız, sevdiklerimizi sonsuza dek kaybetmenin ne demek olduğunu henüz bilmediğimiz günlere.  Anısı bile sarsıyordu insanı.  Filmi başa alamazdık, geçen geçmişti. Kalbimizin gücü yetecek miydi peki “geceyi söndürmeye”?

2008’e geldiğimizde “Yol Arkadaşım” parçasında içine sindiremediği dünya halini paylaşıyordu Sezen artık yanında olmayan “son İstanbul beyi”yle.  Gördüklerini sevmiyordu,  korkularla dolu bir ortamda yalnızlıkları içine gömülüp yaşayan beklentisiz insanları anlatıyordu kederle.  Bu uğursuz değişimle başa çıkmak zaten başlı başına zordu. Bir de kaybettiklerimizin acısı ekleniyordu üstüne.  İnsanın isyan edesi geliyordu bazen.

Benim de “babam iyi ki görmedi, çok üzülürdü” dediğim olaylara tanıklık ettiğim bir dönemdi.  Bir yanım bu düşünceyle teselli bulmaya çabalarken, öteki yanım sallanan zemin üstünde ayakta kalmaya çalışıyordu.  En büyük desteğimi kaybetmiş olmaktan dolayı hem kırgın, hem öfkeliydim. “Nazım senden başka kime geçer?” söylemini çok yakından tanıyor, her gün yaşıyordum.

Sezen’in “Sayım”la Cemal Süreya’yı dillendirişini ilk işittiğimde Bozcaada’daydım.  “Hayat aşkla ve şiirle ve mümkünse deniz kenarında yaşanmalı” diye düşündüm o anda.  Bugün de Sezen’in birbirinden farklı “öptüm” lerini dinlerken olgunluk hiç değilse nüansta saklı gücü ortaya çıkardığı için teşekkürü hak ediyor kanısındayım.

Görüyorum ki, arabesk yanım ağır bastığından, ya da oldum olası aşkın hayalini kendisinden daha esaslı bulduğumdan, kavuşamayanların şarkılarını coşkulu aşk sarhoşluğu yaşayanlarınkine kıyasla daha çok sevmişim hep. Yüreğimin telini onlar başka türlü titretmiş diyelim. Boğazım düğümlenir hala onlar çalındığında, buğu basar gözlerimi.

Ancak geçen hafta İstanbul’dan döndüğümden bu yana farklı  bir şarkı mırıldanır oldum gençlerimizden aldığım ilhamla:

“Bende zincirlere sığmayan o deli sevdalardan

Kızgın çöllerde rastlanmayan büyülü rüyalardan

Kolay kolay taşınmayan dolu dizgin duygulardan

Yalanlardan dolanlardan daha güçlü bir yürek var.”

  maskelidans

Brüksel, Haziran 2013

Sınır

Hangi noktada karar verir insan ki bu iş bitmiştir? Bilir ki artık filanca konunun hesabı dürülmüş, dosyası mühürlenmiştir? Bardağı taşıran son damla hangisidir? Çiziklere ve kesiklere dayanır dayanır da bir noktada “yeter Allah!” der ya insan,  işte o an tam olarak ne zaman gelir? Sınır nerededir?

Azar azar gıdım gıdım mı ilerler bu ince meseleler ve gerçekten denene denene bilenen sabır bir gün tüm keskinliğiyle ustura çevikliğinde keser koparır mı bir bağı? Yoksa ortada hiçbir iz ve koku yokken bir gün ansızın olanca şiddetiyle mi atılır köprüler? O ana leke gibi düşen tek söz, ya da tek bir anlamlı kelama hasretken basan sükunet sonun başlangıcını belirleyen fişek olabilir mi?

Yoksa siz hiç ses edemez misiniz? Yıllardır sineye çektim, “eski köye yeni adet getirmeyelim” diyenlerden misiniz? Onları Allah’a mı havale edersiniz? İçinizde oluşan yarıklar göçükler doğursa da o karmaşada, o eksiklikte yaşamayı göze alanlardan mısınız? Öyleyse eğer, söyleyin, kendinizi kahraman mı yoksa korkak mı sayarsınız?

Kim bilir, belki de siz gözleriniz kapalı yaşarsınız. O kadar uzun kapalı kalır ki gözleriniz bir rüyaya dalarsınız çok geçmeden. Hem öyle bir dalarsınız ki, bir bakmışınız gerçek hayatın ta kendisi sanıyorsunuz  o gördüklerinizi, masal aleminde artık sizin adresiniz.

Masal alemi de hoştur Allah için, süslüdür, görkemlidir. Her yaş için esaslı oyuncaklar vardır. En dayanıklı olan bile sonunda çekilir, dener,  hatta bağlanır.  Yüklerden kurtulmak hafifletir. Çoğunluk da aynı aleme çekilebilirse bu toplu rüyaya yatma eyleminin zevki daha bir katmerlenir. Katılımcılar arttıkça düş perdesi kalınlaşır, üstünüze tamamen örtülür.

Siz belki hiç dalmadınız o düşlere ama dersiniz ki “gücüm yalnızca bana yeter” ve dünyanın derdini yine dünyaya havale edersiniz anında. “Bana mı sordu o bu hale gelirken, niye bana düşsün ki yılların birikmiş çöpünü temizlemek?” diye sorarsınız biraz da hiddetle.  Geçmişte kahramanlığa soyunup da olmadık haksızlığa uğrayan, kendi yandığıyla kalanları anımsatırsınız sonra da arka arkaya.

“Değmez..” demeye getirirsiniz bilirim.  İnsanların bencilliğini, kadir bilmezliğini, dönekliğini hatırlatıp kendi bacaklarından asılan koyunların hikayesini yinelersiniz altını çize çize.  Eteğinizi silkip, dönüp sırtınızı gidersiniz belki. Ruhunuz huzur bulur mu acaba, cidden kendinizi koyunlarla eş tutabilir misiniz?

Tepki veresiniz var bazınızın belki ama çoğunluğa göre daha temkinlisiniz.  Önden gidenler yolu bir açsın hele, siz de biraz daha değerlendirin durumu o fırsattan istifade, gelişmelere göre son kararınızı vereceksiniz.

Baktınız fos çıktı bu hareket, gürledi gök epey bir zaman ama tek damla düşmedi toprağa, siz de boş heveslere kapılmadığınız için kendinizi tebrik edersiniz.  Öte yandan taka sandığınız araba itile kakıla da olsa çalıştıysa sonunda, siz de atlar içine  ilerlersiniz.  İşte elleriniz tozlanmadı bile.

Sahi, hangi noktada karar verir insan ki bu iş bitmiştir? Bilir ki artık filanca konunun hesabı dürülmüş, dosyası mühürlenmiştir? Bardağı taşıran son damla hangisidir? Çiziklere ve kesiklere dayanır dayanır da bir noktada “yeter Allah!” der ya insan,  işte o an tam olarak ne zaman gelir? Sınır nerededir?

O sınıra erkenden varıp tepkisini verenler kimine göre önder, kimi içinse acelecidir.  Öfkeyle kalkan zararla oturur denir, önce düşünmek, tartmak gerekir.  Zamansız çıkan cılız sese belki kimse kulak vermez.  Belki arada kaynar, yiter tezden, geri de gelemez.  Uzun sessizliklerse sinmişlik, ya da mutlak kabulleniş olarak algılanabilir.  Üstelik bir zaman sonra gözler açılsa, gidenler dönse, temkinliler hareket kararı alsa da bazen çok geç kalınmış olabilir.

Umalım ki arada bir yerde bir ortak payda var ve çoğunluk orada buluşacak. Erken kalkanlar henüz sıkılmamış ve hala inançlı olacaklar, hatta arada biraz düşünme fırsatı bulduklarından planlı adımlar atacaklar.  Satranç misali oynanacak bu oyun, zekayla ve ölçüyle.  Çok da geç kalınmadığından neyseki hala kurtarılacaklar kalmış olacak; herkesin kıymetlisi güzellikler, hepimiz için ortak değerler.

Atamızı, babamızı anacağız işte o değerlere yeniden heyecanla tutunurken. Çocukluğumuzla barışacağız, kendi çocuklarımızın yüzüne başımız dik bakacağız.  Ortak paydada buluşmak bize çeşitliliğimizin, renklerimizin biraraya gelince ne göz kamaştırıcı bir buket olduğunu gösterecek yeniden. Kendimizi yürekten seveceğiz.

El ele tutuşurken bir zamandır alnımıza yapıştırılmaya çalışan yapay etiketler patır patır düşecekler yere. Biz onların üstüne basıp ilerleyeceğiz.  Umut basacak ortalığı, gençleşeceğiz.  Köşeye çekilmek değil varolmak isteyeceğiz bu sahnede yeniden.  Sırf daha dik yürüdüğümüz için daha iyi göreceğiz önümüzü.

Kendimize ve birbirimize güvenimiz arttıkça kuşandığımız zırhlardan kurtulacağız.  İnsanlığımız çıkacak altından pırıl pırıl. Işıldayacak.

sinirciekleri

 İstanbul – Brüksel TK 1939 Seferi, Haziran 2013