Melekler Koyu

Tatil beldelerine sezon dışı zamanlarda gitmeyi sever oldum bir zamandır. İster sabırsızlık deyin, ister yaşlılık alameti. Yazdan önce bir deniz kentine varıp oranın turist mevsimine hazırlanışını yaşamak hoşuma gidiyor. O yüzeydeki sakinliğin ve bekleyişin derinliklerinde saklı umutlu telaşı seviyorum. Badana boyalar yapılıyor, irili ufaklı tamiratlar, belki teraslar genişletiliyor, iskeleler onarılıyor, binaların cepheleri cilalanıyor. Görücüye çıkmaya hazırlanan bir genç kız gibi kent.

Nice’de serin bir sabaha uyandığımız bu Şubat gününde bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru da görünce uysal turist havasına büründük ve gezi planlarımızı revize ettik hemen.   Sokaklarda uğunup ıslanmak yerine, odamızın perdelerini ardına kadar açıp bu konforlu ortamda denize uzaktan bakmayı tercih ettik. Saat öğleye yaklaşırken yağış hafifledi ama gökyüzü hala aşırı umuda geçit vermeyecek tonlarda.

laperouse

Önceki gün sahilde gezelerken önünden geçtiğimiz balık lokantasına gitmek var aklımızda ama ikimizin de gözü kesmiyor uzun soluklu bir yürüyüşü, hele de aç karnına. Bir de iki günlük deneyimle sabit ki bazı yerler henüz sezonu açmamış, gidip kapıdan dönme riskini de almak istemiyoruz.  Resepsiyondan aratıyoruz lokantayı, açıklar ama “çok da geç kalmasınlar” diye tembih etmişler, acele edeceğiz artık biraz.

Azimle hazırlandık, on dakika sonra da otelin önünden taksiye binip Melekler Koyu’na doğru yola çıktık. Nice’in bilinen eski balık restoranlarından biri bu gittiğimiz, sanırım kuruluş günlerinden bu yana da bir aile işletmesi olma özelliğini korumuş bir mekan. Koyun şiirsel ismine yakışacak güzellikte konumlanmış üstelik.

Palmiye ve zeytin ağaçlarına yaslanmış, karşısına deniz fenerini ve yat limanının nefes kesici manzarasını, iki yanına da başına buyruk sarp falezleri almış.  Şehrin tam da o gün başlayan karnaval gürültüsünden oldukça uzakta, hemen aşağısındaki kayalara çarpıp kırılan dalgaların seslerine, hem de başında uçuşan martılara kucak açmış huzurlu bir sığınak.

Güleryüzle karşılıyorlar bizi, az önce arayan otelin misafirleri olduğumuzu biliyorlar.  İçerisi  birbirine geçmeli iki küçük salondan oluşuyor, sağdaki kısım biraz dar ve hafif karanlık.  Bizi daha çarpıcı ve davetkar görünen sol tarafa yönlendiriyorlar hemen.

Bu salon denize doğru bir geminin burnu misali gittikçe daralan bir çıkıntı yapacak şekilde düzenlenmiş. Tam uca denk gelen sivri kısımda büyük oval bir masa var ama boş duruyor. Onun hemen gerisinde soldaki iki kişilik masada yaşlı bir çift ızgara balıklarına gömülmüşler, sessizce yiyorlar.

Bize hemen onların bitişiğindeki muazzam manzaralı masayı teklif ediyor garson.  Aslında beş kişi kapasiteli, ama ölü sezon avantajı işte,  herkese küçük bir torpil geçmek mümkün, yayılmak da serbest. İkimiz de üstünde konuşmaya bile gerek duymadan denize karşı yanyana oturmayı seçiyoruz.  Sanki gemi birazdan hareket edecek ve denize açılacağız izlenimi veren bu üç yanı camekan salonu anında benimsedik, içimizde o “aman iyi ki geldik” duygusu.

Manzaranın keyfini çıkarmaya başlamıştık ki yeni müşteriler geldiğini hissettik arkamızdaki hareketlenmeden.  “Aman inşallah kalabalık bir grup önümüzdeki masaya yerleşmez” diye geçiriyorum aklımdan. Kafamı usulca kapıdan yana döndürünce rahatlıyorum ama,  iki kişiler sadece; otuzlu yaşlarda bir kadın ve bir erkek.

Kendilerine yaşlı çiftin hemen arkasındaki yer öneriliyor. Adam önce genç kadına manzaralı sandalyeyi ikram edip kendisi de denize sırtını verip onun karşısına oturmaya yelteniyor. “Gençlik işte” diye düşünürken biraz sinsice, bakıyorum kızın da içine sinmiyor, adamı yanına oturmaya davet ediyor. O da çok nazlanmıyor. İkisi bizim gibi bitişik ve denize karşı konumlanıyorlar.

O ara yaşlı çifte kayıyor bakışlarım. Amca sırtı denize dönük oturmuş diye gözlemliyorum, ama doğrusu karşısındaki hanımdan yana da bakmıyor pek. İkisi de önlerindeki tabaklara konsantre olmuşlar, ortadaki pilavı da sessiz bir uyumla paylaşarak yavaş yavaş ama iştahla yiyorlar.

Yaşlı adam kumaş peçetesini önlük gibi boynuna bağlamış, belki geçmişte biriki talihsiz dökme/damlatma vakası yaşanmış, bu sefer baştan temkinli davranmak ihtiyacını hissetmiş.  Gülkurusu renkteki peçete maskülen giyimi ve sert yüz ifadesiyle taban tabana zıt kaçmış ama onun umrunda bile değil belli.

O an kendimize dışarıdan bakıp, Melekler Koyu’ndaki bu mütevazı lokantadaki bu üç dolu masada üç ayrı yaş grubunu temsil eden çiftler oturuyor diye düşünüyorum. Hani denize açılıversek şu halimizle gemi havası verilmiş bu yapay evrende, Nuh’un numunelerine benzeyeceğiz ister istemez.  Belgesel yapmak isteyenler inceleyebilir bizleri.

Genç çift bıcır bıcır, hem lokantanın, hem yörenin geçmişiyle ilgili sorular soruyorlar konuşkan garsona. O da kah elini kol işaretleriyle, kah duvarda asılı eski fotoğraflara göndermeler yaparak anlatıyor heyecanla. Kız mönüyü de ince eleyip sık dokuyor, sanırsınız çok yıldızlı gurme bir restoranda. Bütün seçenekleri etraflıca taramadan karar vermeyi reddediyor.  Yanındaki adam onun bu huyuna alışmış gibi, halinden şikayetçi de görünmüyor. Garson da muhabbete susamış herhalde, o masadan pek ayrılmıyor.

Eşimle ben buraya ızgara levrek ve yeşil salata hayaliyle gelmiştik, mönüye lütfen bir bakış atıp yine aklımızdakini tereddütsüz sipariş ettik.  Şimdi de taze balığın tadını çıkarıyoruz huşuyla.   Yaşlı çiftin bölüştüğü pilavda da gözümüz kalmıştı söylemesi ayıp.  Neyseki balık ısmarlayınca otomatikman geliyormuş yanında, pek sevindik, ne ala… İkimizin de yüzü denize dönük, İbrahim hatta karşı kıyının da gerisindeki karlı dağlara takılıp düşüncelere dalmış.  Birlikteyiz birbirimize bakmadan.

Anın tadını çıkarıyoruz farkındalıkla.  Ertesi gün bitiyor tatil malum ve biliyoruz ki gelecek Cumartesi öğlen böyle denize karşı oturamayacağız, yağmurun ardından böyle gururla çıkmayacak güneş, dalga seslerini duymayacağız. İkimiz de denizi bu kadar severken niye senelerdir ondan uzakta yaşadığımızı soruyoruz kendimize ayrı ayrı. Cevap beğeniyoruz cevaplardan, ölçüp biçiyoruz, tartıyoruz, yeniden değerlendiriyoruz seçimlerimizi.

Yaşlı çift yemek üstüne mönüye bile bakmadan tek bir porsiyon elmalı tart ısmarlıyor o sırada.  Garson da bilir gibi getirip adamın önüne koyuyor tabağı, tek çatalla birlikte. Adam üçgen dilimin tepesinden cömert bir parça kesip karısına uzatıyor.  O da hiç itiraz etmeden atıyor ağzına.

Adam “bir lokma daha ister misin?” diye sormuyor, kadın da “ay çok güzelmiş, biraz daha alayım” demiyor.  Aralarındaki eski ama hala geçerli bir anlaşmayı uygular gibiler daha çok. Amca pastasını yine ağır ağır, sindire sindire yemeğe koyuldu şimdi.  Teyzecik de onun omuzları üstünden denize daldı gitti.

Tabağındaki son kırıntı da yenip yutulunca pembe önlüğünü sabırsızlıkla çıkarıp yerinden kalktı adam. Karısı şaşırmış gibi değil, “nereye gidiyorsun?” diye sormadı. Garson tam da o sırada yanlarına sokulup “iki sert kahve değil mi?” dedi işaret diliyle.  İkisi bir ağızdan onayladılar. Yaşlı adam masadan ayrılıp koridorun sonunda gözden kayboldu.

Arkadaki gençler bizden daha geç gelip daha çok sayıda tabak söylemelerine rağmen bize tur bindirip tatlı seçeneklerini saymasını istediler garsondan.  Nasıl hem o kadar hızlı öğütüp hem de detaylı bir gezi rehberi yazacak kadar bilgi topladılar bölge ve lokantanın tarihçesi hakkında bilemiyorum.

Topu topu dört klasik tatlı var mönüde, kız yine uzun uzun anlattırıyor garsona her birini. “Ne enerji, Maşallah!” diyorum içimden.  Adam kalender yine, listede ilk sıradaki elmalı turtaya yazıldı anında ve köşesine çekilip kızın kararını vermeden önceki çok sesli analizlerini dinledi ilgiyle.  Bir sanat eserine bakıyormuşçasına hayran hayran süzüyor kızı, onun gözüyle görmeyi istiyorum bu kadını ben de.

Teyzeyle amcanın masasına kahveler servis edildi ama adamcağız henüz yerine dönemedi.  Yaşlı bayan bir süre sabretti, sonra dayanamadı içti kahvesini tek başına. Eşi döner dönmez yerine oturup kahve fincanını götürdü hevesle dudaklarına.

“Buz gibi bu!” dedi sonra kuru ve asabi bir sesle.

“Evet, bekledi epey” dedi kadın ve ekledi “hiç bana bakma, kalkarken kendin sipariş ettin!”

Adam bir kelime daha edecekken sustu, tuttu kendini. Onun savaşı kadınla değil, çok belli.

Kısa bir sessizliği takiben yeniden dillendi amca ve “küçük bir çikolata bile getirmemişler yanında” diye şikayet etti.  “Haklısın” dedi teyze var gücüyle. Yeniden yanyanaydılar işte dünyaya karşı, ikisinde de bir rahatlama hali hissettim.  Yine de garsonu çağırıp bu eleştirilerini dile dökmediler.  Belki o kadar da can sıkıcı bulmadıklarından durumu, belki kabullenmişlikten, ya da sadece halsizlikten.  Yoruyor hayat, uzun yaşayanlar bunu daha iyi biliyor.

“Çok daldın sen yan masaya, yine ilham peşindesin galiba?” diye takıldı eşim bana.

Başımı ondan yana çevirince biraz nemli olduğunu gördü gözlerimin. Nedenini yazar bir gün nasılsa bir hikayeye diye düşündü ki sormadı.

“Söz ver bana İbrahim, biz de bu yaşlara gelirsek bana sık sık çiçek alacaksın” dedim aniden.

Şaşkın baktı biraz yüzüme ama ciddiyetimi görünce “tamam” dedi, güven bana der gibi.

“Söz mü İbrahim?” diye dayattım inatla.

“Söz!” dedi en yumuşak sesiyle gözlerimin içine bakarak.

O sırada garson yanımızdan geçip elinde gösterişsiz beyaz plastik bir bidon ve iki likör kadehiyle bizim tontonların masaya yanaştı.  Bidonu tanıyan yaşlı çiftin çehreleri aynı anda aydınlandı, dudaklarında körpe ve utangaç bir gülümseme belirdi.

Konuşmadan servisini yaptı garson. Bizimkiler frambuaz likörüne benzeyen bu sıvıya büyülüymüşçesine baktılar. Bir geçmişi, bir anısı olsa gerek bu albenisiz ama anlamlı törenin.  Belki de yaşamın gidişatından karamsarlığa kapıldıkları noktada karşılarına çıkan maziye ait dost bir koku, hoş bir tat bu sadece.  Duygu yüklü bir kavuşma, umuda susamış kuru dudakları nemlendiren.

Teyzeyle amca daha likörü tatmadan gençlik aşısı vurulmuş gibi canlanıverdiler.  “Biz de çikolata bile gelmeyince biraz kederlenmiştik” diye takıldı hatta garsona yaşlı adam. Sesi ilk kez böyle gür ve nüktedan.

Başları dik ve gözleri birbirinde kenetli durdular sonra öylece çok kısa bir an. Bir martı çığlığında kadehlerini tokuşturdular.  İkisinin de biraz pembeleşmiş buruşuk yanakları…

 meleklerkoyu

Nice – Brüksel SN 3622 seferi, Şubat 2013

Siyah Beyaz

image

“Sana ne zamandır göstermek istediğim bir şey var” diyerek sandalyesinin arkasına takılı çantasını çekip aldı. İçinden şık bordo deri bir defter çıkardı, sayfalarını hızlıca taradı sonra ve nihayet siyah beyaz küçük bir fotoğraf bulup bana doğru uzattı yemek masasının üzerinden. “Bir bak lütfen, ne diyeceğini çok merak ediyorum” diyerek.

Brüksel o gün nasılsa bayramlıklarını giymiş ve aydınlık çehresini sunmuştu bize; üstümüzde masmavi bir gökyüzü… Hem yadırgayıp hem özlemle kucakladığımız şahane bir hava. Hani insana durduk yerde daha iyimser, daha atak, daha beklenti yüklü hissettiren cinsten. Günlerden de benimkisi; Cumartesi.

Geç bir öğle yemeği için arkadaşımı sevdiğim balık lokantalarından birine davet etmiştim. Tanıdık garsonlar torpil geçip favori masamı bize ayırmışlar, pencere kenarındayız, yüzümüze biraz güneş vuruyor. Ayrı ülkelerden de gelsek, ikimiz de Akdeniz çocuğu olduğumuzdan bu tatlı okşayış bize anne kucağı kadar sevecen ve tanıdık geliyor. Rahatlıyoruz, yayılıyoruz biraz koltuklarımızda.

Resmi ondan alırken parmaklarımız temas ediyor. Buz gibi elleri, şaşırıyorum biraz. Niyeyse bu fotoğrafla ilgili olabileceği geliyor aklıma hemen. Yıllardır tanışıyoruz, harbi insandır, kötü gün dostudur ama kendinden bahsetmeyi pek sevmez. Yalnız bir zamandır “seninle paylaşmak istediğim bir hatıram var” deyip duruyor, o yüzden merak içindeyim.

Bir cep telefonundan az daha geniş yüzölçümlü bu resmi şimdi iki elimle dikkatlice tutuyorum. Bakışlarındaki duygu yükü ve kırılganlıktan bunun onun için bir hazine değerinde olduğu sonucunu çıkarıyorum ki bu da beni hem geriyor hem de heyecanlandırıyor. Emanetine saygıyla sahip çıkmalı ve onun hakkında çok dikkatli konuşmalıyım, hissediyorum.

Fotoğrafta ön planda esmer, uzun boylu, yakışıklı bir adam var. Koyu renk bir takım elbise ve aynı tonlarda bir pardösü giymiş, ayağında siyah cilalı ayakkabılar. Başında alnını ferahlatacak şekilde hafif geriye doğru yatırılmış fötr bir şapka. Sağ elinin orta ve işaret parmakları arasında alışkanlığın verdiği rahatlıkta dinlenen bir sigara. Sol elinde bir ucu koparılmış bir parça bisküvi. Adamın boyu posuna kıyasla komik kalacak kadar ufak bir miktar üstelik.

’60lı yılların film artistlerini anımsatan bir havası var. Yüz hatlarının uyumuna ve kendini taşıyışındaki özgüvene anında tutulduğumu hissediyorum. Aydınlık gülümsemesi sanki tüm kareye yayılıyor; bir bölü dört ölçek mağrur, üç bölü dört samimi ve kaygısız. “Yaptık, yine yaparız, problem değil” diyor gözleri. Yaşama bağlı, kendiyle barışık bir insan izlenimi veriyor ilk anda ama onu biraz daha inceledikten sonra belli belirsiz bir karartı seçiyorsunuz bakışlarında. Onun bile adını koyamadığı bir malzemesi eksik sanki bu mükemmel formülün.

Resmin başkişisinden kopup başka ipuçları yakalamak için arka planı taramayı akıl etmem biraz zaman alıyor. Derken anlıyorum ki adam bir havaalanında uçağa kabulü bekliyor. Kadrajın bana göre sağ kenarındaki camdan pist ve oradaki hareketlenme hayal meyal seçiliyor.

“Baban mı?” diye soruyorum arkadaşıma aramızdaki suskunluğu kırmak adına. Oysa cevabından eminim.  “Başka kim olabilir ki?” der gibi adeta yoğun ve manidar bakışları. Ve benden bir beklediği var hissediyorum ama henüz ne olduğunu kavrayamıyorum. Babasına ilişkin çıkarımlarımı özetliyorum resme bakarak ve nedenleriyle birlikte.

“Peki çocuğa ne demeli?” diye soruyor aniden, biraz sabırsız sesi.

Gerçekten de adamın biraz gerisinde yerde emekleyen bir buçuk iki yaşlarında bir çocuk var, hatlarından ve giyiniş tarzından kız olduğunu tahmin ediyorum. Adamdan yana hamle yapmış, ona doğru gitmek ister gibi bir söylemi var vücut dilinin. Küçücük cüssesiyle tezat oluşturan demir iradesi bakışlarına yansımış.

Adam çocuğun varlığından da aklından geçenlerden de bihaber görünüyor oysaki. O daha çok ön planda olmaya alışık gibi durduğu kendi dünyasında huşu içinde parlamaya devam ediyor. Bakışlarındaki güçlü meydan okuma halini çekici bulduğumu itiraf etmeliyim. Dokunulmazlığı var sanki, o yüzden de bilinçli ve tasasız. Diğer yandan sanki sadece iki boyutlu, nasıl desem, arka plansız…

Biran aklımda “bu çocuk kimin nesi?” sorusu beliriyor. Tek başına havaalanında geziniyor olamaz ki, bir ailesi, ne bileyim bakıcısı, ona göz kulak olan bir yetişkin olmalı yakınlarda. Ve resmin daha önce dikkate almadığım köşelerini taramaya koyuluyorum o merakla. Gerilerde bir bankta bacak bacak üstüne atıp oturmuş esmer, kısa saçlı, hoş bir kadın takılıyor şimdi de bakışlarıma. Daha önce nasıl olup da onu atladığıma şaşıyorum, çünkü resmin sol arka ucundaki bu kadın, ön ortada yerleşmiş adam ve sağ gerideki çocuk aslında konumları itibariyle mükemmel bir üçgen oluşturuyorlar.

İşin daha da ilginci, çocuğun duruşu ve olası devinimi ne kadar adam odaklıysa, kadınınki de ondan o kadar uzak, mesafeli. Kadınla çocuk arasında bir ilişki kurmaya çabalıyor aklım ama o bağlantı da çok zor görünüyor, çünkü kadında çocuğa doğru bir yöneliş, ondan yana bir bakış bile sezilemiyor. O dış dünyadan kopuk, kendine dönük içi kof bir gölge kadar hüzünlü ve kırık.

Sorusuna yanıt gelmeyince biraz daha açıklama ihtiyacı duyuyor belli ki. “Babam iş için çok seyahat edermiş. O yolculuklardan biri sırasında çekilmiş bu resim” diyor arkadaşım. “Kim çekmiş acaba?” diye soruyorum kendimi bile şaşırtan bir çeviklikle. Bilmiyor ama bu soruyu niçin sorduğumu merak ettiğini söylüyor.

“Sevdiği, yakın bulduğu biri olmalı kameranın arkasındaki” diyorum, babanın objektife bakışından öyle hissettim. Suskunluğu bana patavatsızlık ettiğimi düşündürüyor, aceleyle toparlamaya çalışıyorum: “birlikte sık seyahat ettikleri bir arkadaşı olsa gerek…”

Yorum yapmamayı seçiyor, çocuk ve kadınla ilgili düşüncelerimi sorguluyor. Dinleyişindeki oturaklı ciddiyet ve maskesiz masumiyet beni kelimelerimi özenle tartıp dile dökmeye itiyor. Bu iki karakteri de değişik nedenlerden çarpıcı bulduğumu ve bir anlamda adamla çok yakın bir anlamda da ondan kilometrelerce uzak olduklarını hissettiğimi anlatıyorum.

Gözleri doluyor, şarabından bir yudum alıyor ve “bisküviye ne diyorsun peki?” diye diğer soruya geçiyor. Bu konular üstünde ne kadar kafa yormuş olduğunu düşünüyorum. Tüm bu soruları ve olası yanıtlarını belki yıllarca döndürüp dolaştırmış kafasında.

Bunun ayrımına varınca da kendimi fala bakar gibi hissediyorum ama işin olağanüstü tarafı görmem ve yorumlamam istenen birinin geleceği değil geçmişi. Hem ardında bıraktıkları hem de gönlünde yara olarak taşıdıkları. Hayaletler ve izler bugünkü bizi bize rağmen şekillendiren…

Kaygan zeminde olduğumu bile bile devam ediyorum yorumlarıma: “İş seyahatinden dönüyorsa dediğin gibi, belki koşturmaktan yemek yiyecek fırsat bulamadı baban. Şimdi de ayaküstü açlığını bastırmaya çalışıyor, elindekinin kafi gelmeyeceğini bile bile. Ama günü güzel geçmiş belli ki, yüzünde zafer kazanmış birinin gülüşü var, o yüzden açlığı da çok umurunda değil bence.”

Bu açıklamalarım hoşuna gitmiş olmalı ki gözleri parlayarak bakıyor simdi bana. “Bu resimdeki çocuk ben değilim ama o zamanlar tam da bu yaşlardaydım. Kadın da annem değil ama fiziksel görünüm olarak inanılmaz benziyor” diyor neden sonra. Tüylerim diken diken suskunluğumda devam etmeye davet ediyorum onu.

“Babam ben çok küçükken öldüğü için hakkında çok az şey biliyorum. Şirketini sıfırdan yarattığını ve onu ayakta tutmak için gece gündüz çalıştığını ve bunun için de çok sık yolculuğa çıktığını mesela…

Annemle aralarının açılmasının en önemli nedenlerinden biri de buymuş zaten. Sonra annem bir gün dayanamamış bu yalnız hayata, beni ve erkek kardeşimi kaptığı gibi dönmüş memlekete. Babama da çok istersen gelirsin peşimizden mesajı vermek istemiş böylece.

Babam işini bırakmamış ama. Ara ara ziyaretimize gelmiş, bize hediyeler getirmiş, maddi açıdan hiç bir sıkıntı çekmememiz için elinden geleni yapmış fakat ailemizin canlı kanlı gerçek bir üyesi olamamış hiç. Daha çok misafir oyuncu gibiymiş yaşamımızda. Erken yaşta da zalim bir hastalığın pençesine düşüp göçüp gitmiş bu dünyadan.

Babamın dirisi de ölüsü de anneme hep acı vermiştir. O yüzden babamdan bahsetmeyi sevmezdi hiç, onunla ilgili sorularımızı da geçiştirirdi daha çok. Eski resimlerin çoğunu da aynı nedenden dolayı yok etmiş. Kısacası babamı hayal meyal anımsıyorum sadece, avucumdaki bir iki ipucu etrafında imgemde ben dokudum onun karakterini. Belki hakikatin çok yakınındayım, belki ondan fersah fersah uzağım kim bilir.

Yıllar sonra annemin vefatının ardından onun eşyalarını düzenlerken geçti bu siyah beyaz fotoğraf elime. Biliyorum gereksiz bir çaba içindeyim, belki yanlış yerde arıyorum yanıtları. Diyebilirsin ki hiç sahip olmadığım bir anıyı yeniden yaratmaya, sonra da onu şatafatlı çerçeveler içine oturtmaya çalışıyorum. Belki zavallı buluyorsun bu uğraşımı, belki acıyorsun. Yine de bildiğim şu ki, insan geçmişten bir şeylere tutunmak ihtiyacını hissediyor hep, pamuk ipliğiyle bile olsa…”

Söyleyecek söz bulamadım, omzunu sıvazladım titreyen ellerimle ve “gel biraz daha bakalım şu kareye beraber, kim bilir daha neler saklı içinde” diyerek eğdim başımı fotoğrafın üstüne ve izin verdim orada kurulu mizansenin beni bir girdap gibi içine çekmesine.

Bir zamanlar elimizde tuttuğumuz, hatta içinde yaşadığımız güzelliği yitirdiğimizde onun yasını tutmanın ne denli zor olduğunu çoğumuz biliyoruz, deneyimlerimizle sabit. O gün arkadaşımı dinlerken açıklıkla ayrımına vardığım, içeriğini bile tam olarak tanımlayamadığımız kayıpları yaşayanların yüreklerinde taşıdıkları kaskatı ve sorgu yüklü ağırlık.

Giden belki siyahtı belki de bembeyaz. Tek bildiğimiz artık burada olmadığı.

Nice, Şubat 2013

Yol

Geçen yıllarla beraber insanın hayata bakışı ve beklentileri nasıl da değişiyor. Çocukluğumda hep bir sonraki cazip hedefe odaklanmış şekilde yaşardım, çok net anımsıyorum. Ankara’dan yola çıkardık babamın beyaz Ford marka arabasında, yaz tatili için Çeşme’ye kampa gidiyoruz diyelim. Ben daha ilk dakikalardan başlardım sormaya “Baba, kaç saat sürecek yolculuk? Ne zaman varacağız?” Sonrasında da yarım saate bir bozuk plak gibi tekrarlardım: “Daha ne kadar kaldı? Daha çabuk gidemez miyiz?”

Çünkü istediğim tatilin biran önce başlamasıydı ve bunun için de deniz kenarına varmak ön şart oluşturuyordu küçük kafamda. Ona kadar geçen zaman anlamsız, gereksiz bir detay, hatta bazen dayanılması zorunlu bir işkenceydi. O kadar.

Yola sabahın erken saatlerinde daha güneş doğmadan çıkmamıza rağmen İzmir’in öğle sıcağına yakalanırdık her seferinde. Beni ateşler basardı, yanaklarım al al. Üstelik o saate kadar hem sabrımın son demlerine vurmuşum, hem de uyuyup uyanmaktan hafif sarhoşum… Daha sık sormaya başlardım artık ne zaman varacağımızı.

Zavallı babam beni oyalamak adına bazen eski anılardan, bazen de etrafımızdaki manzaradan söz açardı. Çiçekleri gösterirdi mesela, zeytin ağaçlarını bazen, ne bileyim tarlaları, koyunları, köy çocuklarını, şırıl şırıl akan dereleri… Şöyle lütfen bir bakardım ama öyle anlamsız gelirlerdi ki bunlar bana, sadece içimin sıkıntısını arttırmaya yararlardı. Babam kazara mola verelim bir ağaç gölgesinde dese isyan bayraklarımı açardım.

Ben bir an önce gitmek, varmak ve yüzmek istiyorum diyorum, babam bana ya börtü böcekten bahsediyor, ya da amacıma ulaşmamı geciktirecek tekliflerle geliyor. Oysa ben o sırada dış dünyaya tamamen kapalı ve tıkabasa kendi isteklerimle dolu olarak derin düşüncelere dalmışım: Odamız bu sene hangi blokta olacak acaba, arkadaşlardan hangileriyle aynı devreye düşeceğiz, daha uzun süre plajda kalmak için anne babayla ne tür pazarlıklar yapabilirim, gece iznim bu yaz biraz daha geniş tanımlanmaz mı acaba vs. yi ölçüp biçmekle meşgulüm. Ve de tabii en önemlisi denizi düşlüyorum ve bir an önce kendimi ona teslim etmeyi. Tatilin gerçekte başladığı an benim vücudumun Ege’yle kavuştuğu an çünkü…

Çeşme kampına varırvarmaz da ilk yaptığım şey valizi yırtarcasına açıp mayomu üstüme geçirdiğim gibi sahile atılmaktı tabii. Plaja gelince de elimdekileri yere savurur, aceleyle havlu elbisemi çıkarıp öylece kumda serili bırakır, terliklerimin birini bir yana, ötekini diğer yana fırlatıp koşarak suya atlardım, hiç tereddütsüz.

O ilk dalışta zincirleri koparmak duygusu vardı, ilk kulaçta da özgürlüğün kokusu. Sonraki her devinimle hem dünyayı kucaklar, hem de ondan tamamen kopardım. Sonsuzluk ve arınmışlık duygularına sarınır, saatlerce yüzerdim. Sudan çıktığımda derim büzüş büzüş olurdu, ben nefes nefese. Ama yüzümde bir yaman gülümseme ki sormayın.

O zamanlar öyle kış tatilleri, uzun hafta sonu kaçamakları, bayramı bahane edip Akdeniz’e inme modaları yoktu bizim evin alfabesinde. Tatil yılda bir kez yapılırdı, bütün sene hayaliyle yaşar, gelsin diye gün sayar ve bir kez başladı mı da iliğini emmek için elinizden geleni yapardınız.

Rüzgar gibi geçerdi ne yazık ki o sayılı günler ve daha neye uğradığınızı anlamadan kendinizi dönüş yolunda bulur, bir zaman fotoğraflarla, sahilden topladığınız deniz kabuklarıyla, aman açılmayayım diye gözünün içine baktığınız yanık teninizle oyalanırdınız. Sonra güz gelirdi, okul başlayınca da dengeler değişir yaz anıları soluklaşırdı sessizce. Beklerdiniz siz de önce beyaz kışı, sonra müjdeli ilkbaharı ve nihayet yazı. O yeniden ilk kez denizle buluşacağınız büyülü anı, ilk suya atlayışı.

Zamanla başka büyülü anları da tattım neyseki hayatta. İstediğim okullara kabul edilişlerim kadar mezuniyet törenlerini de sevdim mesela. Hem içimde yankılanan “yaptım, başardım” duygusunu, hem de bunun dış dünya tarafından da onaylandığını gösteren sertifikaları alıp yan cebime koymayı.

Sonrasında iş hayatındaki başarıları, kariyer merdiveninde tırmandıkça keyfe gelip coşmayı sevdim. Kartvizitin açtığı kapıların ardındaki avantajları, olanakları, maceralı seyahatleri, değişik karakterlerle tanışma, farklı hayatları gözlemleme fırsatlarını.

Aşkın itiraf edildiği anları çok sevdim sonra. Hani bilirsiniz ya, soruların ve kuşkuların sonlandığı o katıksız teslimiyet tadını. Hissetmenin zayıflık değil mucizevi bir şans sayıldığı, gözlerinizin tam gaz parladığı ve içinizin ışıldadığı o dakikaları. Birine bakıp kendinizi gördüğünüz noktadaki taze ve kırılgan gizemi.

Hakkımı aldığım zamanları sevdim.  Yaşamın daha da ileri gidip önüme kırmızı halı serdiği günlerdeki heyecan başımı döndürdü. O halıda gurur ve sevinçle ilerlerken duyduğum kendine güven duygusunu tutmak istedim avuçlarımda bir ömür boyu. O anlarda bazen aynadaki aksim çarparsa gözüme daha da dikleşirdi duruşum, gülümserdim kendime ve dünyanın nimetlerine.

Hala bayılıyorum o en esaslı duyguları tam da dorukta yaşadığımız o anlara. Onlardaki yoğunluk, olağandışılık ve en duru halindeki mutluluk hala aklımı başımdan alacak kadar çekici geliyor bana. Diğer yandan, hayat onlardan ibaret değil biliyorum artık, daha önemlisi çok sık da denk gelmiyor o tarz deneyimler, o büyük kazanımlar, coşkulu duygular, cilalı başarılar.

O zaman hayatı yalnızca bu çok özel mega zafer ve ultra tatmin anlarına indirgeyecek şekilde tanımlamak ne kadar anlamlı diye soruyor insan kendine. Böyle yapıldığında yaşamın büyük kısmı ruhsuz bir beklemede mi geçiyor? Öyleyse biraz ziyan etmiyor muyuz elimizdeki onca yılı? Üstelik kaçırmıyor muyuz gündelik ve olağan görünende saklı olan mesajı?

Hani diyorum ki yolda karşımıza çıkan şu köy çocuklarına daha bir alıcı gözle bakmalıyız belki, yandaki ağaç gövdelerinin göğe yakarışındaki estetiği seçmeyi öğretebiliriz bakarsınız gözlerimize. Babamın hep istediği gibi ormanlık bir pınarbaşında mola almayı öneriyorum hepinize denize giden yolun üstünde. O serinlikte soluklanmayı azıcık sevdiklerinizle. Nereden gelip nereye gittiğimizi bir kenara koyup kim olduğumuzu anımsamak için belki sadece.

yolnice

 

Nice, Şubat 2013

 

Sevgiyle Saskia

saskiasaskiasaskia 

Arkadaşlarımız kızları Saskia dünyaya geldikten kısa bir zaman sonra eşime onun vaftiz babası (Fransızca adıyla “Parrain”) olmasını teklif ettiler. Biz önce biraz irkildik ama konuşunca bunu dini kalıplar dahilinde değil de, daha çok hamilik anlamında düşündüklerini anlatıp bizi rahatlattılar. Saskia’nın bebeklikten çocukluğa, sonra da yetişkinliğe doğru akan yaşamında onu yönlendirecek, ona bu yolculukta rehberlik edecek birini düşünmüşler. İbrahim’in bilime, filozofiye, edebiyata merakı, sabrı, inatçılığı, sorgulamaktan vazgeçmeyen mizacı da etkili olmuştur tahmin ediyorum bu seçimlerinde. Ama sanıyorum en önemlisi, daha ilk günlerden beri Saskia ve İbrahim’i bir arada gördüğümüzde gözlemlediğimiz muazzam uyum ve sevgi bağı.

Bilenler bilir, benim anaçlık katsayım düşüktür, çocuk bakım deneyimim de sıfırdan hallice. Ama farkındayım, eşimin bir onur sayıp kabul ettiği bu yeni unvanının bizim yaşamımıza da bir yansıması olacak elbette ki. Neyseki Saskia sevilmeyecek çocuk değil. Hem şirin, hem iyi huylu, çoğu zaman neşeli, dertsiz. Şımarıklığı yok, erken yaştan itibaren kendini oyalayabilen mutlu ve bağımsız çocuklardan.

Biz de sık sık görüşüyoruz, birlikte küçük geziler, kutlamalar yapıyoruz.  Keyifli anlar geçiriyoruz. Hepsi tamam, hiç şikayetim de yok. Saskia için alışverişe çıkmaya bayılıyorum mesela.  Ona kıyafetler, ayakkabılar seçmek kadar zevkli bir şey yok. Ne giyerse de yakışıyor zaten. O da beni inceliyor, üstümde ne var, ne takmışım diye bakıyor. Bir gün ailecek bir ayakkabı mağazasının önünden geçerlerken vitrindeki iddialı topuklu pabuçları görünce durdurmuş annesini. Bir yandan ayakkabılara işaret ediyor, bir yandan da “Tatie Deniz!” (Deniz Teyze) diye çığlıklar atıyormuş heyecanla… Eh, benim çocuğa ne aşılayacağım da belli oldu böylece…

Derken hem heyecan hem korkuyla beklediğim o gün geldi. Anne ve babası Saskia’nın bir gece bizim evde misafir olmak istediğinden bahsettiler. Artık yeterince büyümüş, üstelik tuvalet eğitimini de başarıyla tamamladığından gündüz zaten sıkıştığında haber veriyormuş. Akşam yatarken ne olur ne olmaz diye altı bağlanıyormuş yalnız. Daha önce anneannesi ve dedesinin evinde de tek başına kalmış, hiç problem olmamış. Şimdi de bizimle bir gece geçirmeyi çok arzu ediyormuş…

Aldı bizi derin bir düşünce. Ben bu konuda da babama benziyorum, emanet çocuğun sorumluluğu onu da direkt kırmızı alarmın eşiğine getirirdi.  Düşünsenize, başkasının kıymetlisine, onun gözünün nuruna bakacaksınız, sahip çıkacaksız. Allah vermesin, bir ufacık dikkatsizliğiniz yüzünden çocuğun başına bir şey gelse, ailesine nasıl hesap verirsiniz? Kendinizle nasıl yaşarsınız?

Üstelik ben bir de beceriksizim bu konuda. Sakarım sonra. Bazen çok dalgın olabiliyorum. Çocuklarla oynama faslını idare ediyorum da, otoritem de hiç sökmüyor onlara.  Tutar tarafım yok yani.  Hiç unutmam, üniversite yıllarında bir arkadaşım küçük kızkardeşine sormuştu bir gün “Deniz hariç bütün kız arkadaşlarıma Abla diye hitap ediyorsun, ona niye sadece Deniz diyorsun?” Kız kıkır kıkır gülmüş; “aman ondan abla mı olur!” diyerek…

Tabii bu sözü değişik şekillerde yorumlayabiliriz. Ben iyimser bir insan olarak genç neslin beni “yetişkinlerden” değil de, daha çok “kendilerinden” bildiklerine inanmayı seçiyorum. Aksi halde gururumun sancısından ayakta kalmam mümkün görünmüyor zaten…

Uzatmayalım, bazı mazeretlerle biriki ay daha geciktirdik Saskia’nın söz konusu ziyaretini ama sonunda bir gün belirlemek durumunda kaldık. Çocuğun kalbini kırmak istemiyoruz daha fazla bekletip.  Bir de kaçınılmazı ertelemenin faydası yok, bir yerden başlayalım gitsin düşüncesindeyiz. Plan şöyle: Cumartesi öğleden sonra İbrahim gidip Saskia’yı evinden alacak, o gece ufaklık bizde kalacak. Pazar geç öğle yemeğine de onlara davetliyiz. Böylece hem kızımızı usulca evine bırakmış olacağız, hem de anne babasıyla biraz muhabbet şansını yakalayacağız.

Haydi bismillah.

Cumartesi kalktık heyecanla, daha öğlen saati olmadan çaldı telefon. Saskia’nın annesi arıyor: “İbrahim nerede kaldın? Bizimki sabah erkenden kalktı, heyecanla giyindi hazırlandı, seni bekliyor. İki dakikaya bir de ne zaman gelecek Parrain diye soruyor!” Eşimin yüreğinin yağları eridi tabii, hemen yola koyuldu.

İki arabamız var, ufaklık spor olanını rica etmiş. O araç da sadece iki kişilik olduğundan bana evde beklemek düştü. Kendi bebek koltuğunu takmışlar, kemerini bağlamışlar. Tam hareket edecekken “üstünü aç arabanın lütfen” demiş bizim küçük hanım. Eşim onun bu isteğini “güneş çıkınca açılır arabanın üstü, görüyorsun şimdi hava kapalı” açıklamasıyla kibarca geri çevirmiş. Bizimki kabullenmiş ama bunu bir kenara yazmış.

Araba hızlanınca “yaşasın” diye bağırıyormuş keyifle. Hız kesici tümseklerin üstünden geçerken de kucağındaki bebeklerini “merak etmeyin ben sizi tutuyorum” diyerek telkin ediyormuş. Aydınlık yüzünde “bu hafta sonu çoook eğleneceğiz” ifadesi.

Neyse, geldiler… Saskia’nın elinde iki küçük bavul, tahmin edersiniz ki ikisi de pembe renkte. Birinde kıyafet ve aksesuarlar, diğerinde oyuncaklar, resim defteri, boyalar, kalemler ve tabii ki Barbie bebekler…   Bu arada, dikkatinizi çekerim, ayağında pembe çizmeler var, valizinde de iki çift yedek ayakkabı getirmiş. Tatie Denizle uyum içinde olmayı planlamış sanıyorum.

Saatlerce sırasıyla bizim yatağın üstünde hoplamaca, top oynamaca, yine hoplamaca, resim yapmaca, hoplamaca, boğuşmaca, yerlerde sürünmece oynadıktan sonra neyseki yorgun düştüğünü kabullendi de bize de nefes alma imkanı doğdu.  Zaman nasıl geçti anlamadık ama, çok da keyifliydi, kahkahaları çınlattı ortalığı.  Biz de o curcunada neydik nereden geliyorduk unuttuk.

Derken televizyonda çizgi film izlemeye karar verdi. Meğer bizim Digitürk’te bir sürü çocuk kanalı varmış da haberimiz yokmuş. Saskia bir kanepeye geçti, ben ötekine yayıldım.  İbrahim de fırsat bu fırsat deyip yan odadaki bilgisayarının başına kaçtı.

Küçük hanım önce biraz mesafeli dursa da benim tarafa birkaç kaçamak bakış fırlattıktan sonra usulca gelip yanıma kıvrıldı. Sarılıp saçını okşamama da izin verdi zamanla.  Biz öyle mırıl mırıl keyfederken tam altı buçukta alarmı çalan bir saat gibi dikilip “acıktım!” dedi.

Önceden anlaşmıştık, pizza yiyecektik. İbrahim’i mahallenin pizzacısına yolladık,
Saskia da masayı hazırlamama yardım ediyor. Üç kişiyiz malum ama o iki tabak da anne ve babası için koymakta ısrar ediyor.  En yumuşak sesimle “ama Saskia onlar bu akşam gelmeyecek, biz uyuyup uyanıp sonra yarın öğlen onlara yemeğe gideceğiz” diyorum. O beni duymazdan geliyor, hiç ciddiye almıyor… “Anne babaların yeri çocuklarının yanıdır Deniz, hele de akşam hava kararmaya başladığında” diye duygusal tonda bir de çıkış yapıyor ki benim elim ayağım boşalıveriyor.

Neyseki pizzaları görünce dikkati dağılıyor, biz de fazla tabakları çaktırmadan toplayıp kenara koyuyoruz.  Yemek sonrası daha sakin tempoda sohbete ve sakalaşmaya devam ediyoruz… Brüksel’de yaz günleri güneş epey geç batar, saat ona doğru kararıyor o gün de ortalık.

Bizimki de tam o sırada bebekleriyle şöyle bir oyun sahneye koyuyor: Barbieler “anne, baba gelin bizi alın gece oldu” diye ağlaşıyorlar. O da yanıtlıyor: “Merak etmeyin, onlar da elbet biliyorlar bu saatte çocukların yalnız bırakılmaması gerektiğini.” Eyvah diyorum, durum kötü.  Hali de içime dokunuyor çok, bıraksanız ağlayacağım.

Annesini arıyoruz, o niyeyse sakin. “Hiç merak etmeyin, bezini sarın, pijamasını giysin, sütünü verin sakinleşir, birazdan da uykusu gelir, sızar zaten bu saatlerde” diyor. İkna olmadık ama deniyoruz, uyku kostümlerini giydiriyoruz törenle,  ılık sütünü de eline tutuşturuyoruz ama bizimki cin gibi. Saat onbir oldu.

Kanepede oturuyor, bir taraftan televizyona bakıyor, diğer yandan da camdan dışarıya, karanlığa. Arada iç çekiyor ve “neredeyse gelirler” diyor küçücük bir sesle. Yani Ömercik filmi acıklı diye düşünenlerdenseniz, bu gerçek hayat dramasına kayıtsız kalmanız mümkün değil. Ben çöktükçe çöküyorum, daha fazla beklemeden ailesine teslim mi etsek acaba diye düşünmeye başlıyorum.

Tam o sırada donuna işediğini itiraf ediyor en solgun sesiyle. O kadar durgun ve kederli görünüyor ki kızmanız mümkün değil. Kaptığımla tuvalete götürüyorum onu, başka bez vardı neyseki bavulunda, hemen değiştiririz diye hesap yaparken bunun son yedek olduğunu fark ediyorum.

Tuvalete girdiğimizde aklım o kadar karışık ki bir an boş bulunup eylemsiz dikiliyorum karşısında. Gözümün içine anlayışla bakarak “Deniz, ben çocuk olduğum için boyum kısa, tuvalete tırmanamıyorum. Beni sen oturtabilir misin acaba?” diye soruyor. Güleyim mi ağlayayım mı bilmiyorum. Ah, sevgili şahane çocuk!

İbrahim temkinli insan, yedek bez kalmamasından muzdarip, düşünceli. Bir kaza daha olursa ne yaparız senaryosu üstünde yoğunlaşmış aklı. Türkiye’de değiliz ki akşamın o saatinde açık market bulalım. Bizim mahallede oturan küçük çocuklu arkadaşlar listesini tarıyoruz kafamızda. Şanslı aileye telefon açıp, önce geç vakitte aradığı için binbir özür dileyip sonra da “bez varsa gelip alabilir miyim?” e getiriyor lafı. Becerikli adam şu Parrain, eh boşuna mı hami seçildi?

Saskia ile başbaşa kalıyoruz, çok uykusu geldi ama direniyor. Neyseki mahmurluğu artık hüznünü bastırıyor, daha az acıklı görünüyor cimcime. İbrahim az sonra dönüyor, bir de çizgi film DVDsi vermiş tecrübeli arkadaşlar eline. O da göreve konsantre olmuş, aldığı direktifler doğrultusunda Saskia’yı kalacağı odaya götürüyor.

Çek yat kanepeyi yatağa dönüştürüyoruz. “Aman Allahım, bu bir mucize!” diye neşeli bir çığlık atıyor bizimki ellerini çırparak. Uzun zamandır ilk kez güldü yavrucak, bilsek daha önce yapardık.  O odada bir küçük televizyonumuz ve DVD oynatıcımız var. Çizgi filmi taktık, üçümüz pijamalarla Saskia’nın yatağına dizildik yumurta gibi. Daha beşinci dakikayı bulmadan uyuyakaldı zavallı. Tepedeki ışığı söndürdük, masa lambasını açık bırakıp çıktık oradan.

Sabahın ikisinde çocuk ağlamasıyla sıçrıyorum yataktan.  Kimim / neredeyim / ne oluyor sorularından sonra yolumu bulup Saskia’nın yanına koşuyorum. İbrahim de tabii. Işığa rağmen uyanınca ortamı yabancılamış ve korkmuş garibim. Sarıldık hemen şefkatle, sakinleştirmeye çalıştık.  İbrahim bana eliyle “sen git ben yatıştırırım” anlamına gelen bir işaret yapıp beni odamıza yolladı.

Bana gelince, artık yediğim pizza mı dokundu, aşırı heyecan ve duygu yükü mü bilemem, bağırsak/mide ne varsa herşey iflas etti o gece. Sabahın erken saatlerine kadar banyo-yatak odası arasında mekik dokudum, sonunda da hem uykusuzluk hem krampların verdiği azaptan bitkin düşüp banyoda yere serdiğim havluların üstünde uyuya kaldım… Kendime gelince de sürüne sürüne yatağa ulaşıp yeniden sızdım.

Hatırladığım bir sonraki sahnede saat on gibi İbrahim ve Saskia başucuma dikilmişler, beni kahvaltıya çağırıyorlar. Ama ben gözümü bile aralayamıyorum. Ufaklık endişeli görünüyor. “Tatie Deniz’in nesi var?” diye soruyor. İbrahim “biraz rahatsızlanmış, haydi bırakalım da dinlensin” diyerek mutfağa doğru yönlendiriyor onu. Kahvaltıdan sonra da götürüp evine teslim etmiş zaten, öğle yemeği için de özür dilemiş benim adıma.

Ben o gün ikindi vakti toparlanabildim. Kendime geldikten sonra ancak akıl edebildim eşime hal hatır sormayı. Baktım, o da perişan… Anlattığına göre bizim bitirim çocuk gece boyu ara ara kalkıp yatakta dimdik oturuyormuş, nasılsa uyumaya devam ederek. Sonra beklemediğiniz bir anda aniden küt diye devriliyormuş ya sağa ya sola. Dertli Parrain kafasını bir yere çarpacak diye çok korkmuş haliyle, ona göz kulak olacağım diye de kendisi pek uyuyamamış.

Saskia gece bir ara da İbrahim’in üstüne tırmanmış ve oracıkta uyumaya devam etmiş. Diğeri de rahatsız olsa da ses etmemiş… Dahası prenses ara ara pırt yapıyormuş.
“Küçücük bir çocuğun gövdesinden nasıl bu kadar gaz çıkabilir, hayret ettim!” diye naklediyor bu fenomeni bilim aşığı Parrain.

Üstüne üstlük sabah erkenden neşe içinde uyanmış Saskia ve “Ibo bak
hava güneşli!” diye haykırmış coşkuyla. Yani “kalk arabanın üstünü açıp gezelim” demeye getiriyor. Parrain tabii ona öyle bir haşin bakmış ki ”yat aşağı” diyen gözleriyle, anında iki saat daha uyumaya karar vermiş Saskia.

Anlayacağınız yirmi dört saat bile sürmeyen bu ilk nöbetimiz sonunda eşim de en az benim kadar uykusuz ve yorgun… Pazar akşamı salonda bir kanepede o yatıyor, diğerinde ben, kimsenin pek sesi çıkmıyor. Tuşa geldik! “Biz iyi ki kendimizi bilmişiz de çocuk yapmamışız” diyor İbrahim. “Çok haklısın hayatım…” diyorum içtenlikle “…Allah zaten dağına göre kar verirmiş!”

Pazartesi işe gittiğimde Saskia’nın annesiyle konuşuyorum. Sağlık durumumu merak etmiş, biraz utanıyorum başıma gelenlerden tabii, geçiştiriyorum yanıtı ve hemen Saskia’yı soruyorum, onun izlenimlerini merak ediyorum.

Kadıncağız belli ki o gece olanı biteni İbrahim’den dinleyince biraz endişelenmiş haliyle ve kızına sormuş: “Bir daha kalmaya gidecek misin Parrain ve Tatie Deniz’in evine?”

 “Elbette” demiş Saskia tereddütsüz sıcak gülümsemesiyle, çünkü çoook eğlenmiş…

 
Brüksel, Şubat 2013

  Not:

 Babam seneler önce bugün –nereden estiyse aklına- anneme bir demet çiçek almış. Tam apartmanın kapısından girerken esnaftan bir zat biraz manidar bakmış babama ve belli belirsiz gülmüş ince bir alayla.  “Ona rağmen senindir bu çiçekler” demişti anneme…

 Bu Sevgililer Günü’nde beyaz atlı prensi bekleyen genç kızlarımızın sevgisini göstermekten çekinmeyen, kendisiyle barışık, cesur ve yeniliğe açık kahramanlarla karşılaşmalarını diliyorum.

Takılara Takılanlar

taki

Çok sevdiğim bir arkadaşım var, kırklı yaşların başında, içi dışı güzel bir insan. Annesini erken kaybetmiş. Hiçbir kayıp kolay hazmedilmiyor biliyorum ama onun hikayesinde bir intihar söz konusu. Arkada kalanların yüreklerinde en az kara keder kadar ağırlık yapan, keskin tereddütler ve asla yanıtlanamayacak sorular bırakan bir intihar.

Yıllar geçmiş olmasına rağmen annesiyle dolu arkadaşım. Bunu hissetmemek mümkün değil. Her yıl o uğursuz gün daha yaklaşmaya başladığında geriliyor gövdesi, sertleşiyor mizacı, hırçın ve mutsuz birine dönüşüyor. Öyle ya da böyle geçiyor zaman, o tarih geride kalıyor ve o yeniden toparlanıp devam ediyor hayatına kaldığı yerden. Ama ızdırabı hala çok büyük, çok göze görünür.

Sohbette derinlere daldığımız bir gün annesinin birkaç takısını özel bir kutuda sakladığından bahsetti. Sarıp sarmalamış özenle bu küçük hazineyi, hasret yaktığı zamanlarda açıp kokluyormuş içindekileri. Anne kokusu…

“Zamanla uçup gidiyor tabii…” dedi “… ama o kutunun kapağını her araladığımda hala geçmişten gelen bir esintiyi çekiyorum sanki içime, beni saran, kuşatan ve bir an olsun soluklandıran tanıdık bir meltem.”

Belki duyuları yanıltıyor onu bile bile, korumak için o narin yüreğini. Belki cidden o anının, o sevginin büyüsü kokuyu ebediyen ölümsüz kılan. Kim bilir?

“Takmak içinden gelmiyor mu hiç peki?” diye sordum. “Kendi üstünde taşımak istemez misin onları?”

“Çok isterim aslında…” dedi, “…ama koku uçar gider diye korkuyorum…”

* * * *

Babam çok seneler önce bir gün annesinin mezarını ziyarete gidiyor kabristana. Temizliyor, süpürüyor, yabani otları söküp çıkarıyor özenle. Küçük çocuklar bitiyorlar yanında: “Amca su getirelim mi?”. Çeşmeden plastik bidonlarla su taşıyorlar heyecanla, birkaç kuruş bahşiş girecek umuduyla ceplerine.

Hava soğuk mu soğuk ama babamın elleri çıplak. O sahnede annesini düşündüğünü, hatta belki kafasında onunla sohbet ettiğini canlandırıyorum hayalimde. Eldivenleri cebinde bile olsa giymemiştir, üşüdüğünü, parmaklarının uyuşmaya başladığını hissetmemiştir. Duyarlı adamdı babam, gönlü önde ayakları arkada giderdi hep.

Nasıl, ne zaman, tam olarak bilinmez, zaten biraz bol gelen alyansı incelen parmağından kayıp düşüveriyor oracığa. Farkına varmıyor. Eve döndükten sonra anlaşılıyor ki yüzük yok. Her yer aranıyor taranıyor, bulabilene aşkolsun. Düşününce ev halkının aklına geliyor ki gündüz kabristanda kaybolmuş olma ihtimali var. Ancak hemen ertesinde de gidip bakmak mümkün olmuyor.

Derken havalar iyice soğuyor. Çetin bir kış bastırıyor. Günlerce kar yağıyor ve uzun süre de yerden kalkmıyor. Babamın yeniden annesini ziyarete gitmesi ilkbahara kalıyor. O zamana alyans hala bulunamamış ve hatta bulunacağına dair umut da kalmamış.

Babam annesinin mezarı başında dua ederken başı eğik, kafasında maziye ait sesler, görüntüler. Aniden güneşin utangaç ışınlarının ısıtmaya başladığı toprakta, tam da ayakkabısının burnunun ucunda filizlenen bir çiçek misali baş kaldırdığını görüyor bir nesnenin. Belli belirsiz bir parlaklık gözüne çarpıyor. Eğiliyor. Ucundan kavradığıyla çekip çıkarıyor yüzüğünü yerin altından.

“Annem ben geri gelene kadar sahip çıkmış emanetime” diye anlatırdı bu hikayeyi.

Ben o alyansa yıllarca tılsımlıymış gibi baktım, biraz hayranlık biraz da ürkeklikle. Kalbi durduktan sonra tıbbi yöntemlerle tekrar hayata döndürülen hastalar gibi mucizevi bir deneyim yaşamıştı benim gözümde. Gitmediğimiz yerleri görmüştü, bilmediğimiz şeyler biliyordu o gizemli yüzük.

* * * *

Dayım hastanede o sevimsiz hastalıkla boğuşurken ziyaretine gittiğimizde teyzemi kenara çekip bana ondan hatıra kalacak bir takı almasını tembihlemiş. Birkaç gün sonra Brüksel’e geri döneceğimi ve belki de bir daha görüşemeyeceğimizi düşünmüş olmalı. Bir veda armağanı yani bu.

Teyzem istenileni yapmış. Kolyemi getirip teslim etti bana. Çok da hoş, zarif bir takı. Ama tabii hikayesini öğrenince yüreğim kabardı, gözlerim dolu dolu oldu. Tek hece dökülemedi dudaklarımdan, toparlanmak için bir süreliğine ortadan toz olmayı seçtim.

Zaten göz muayenesi için Ankara’daki doktoruma gitmem gerekiyordu o gün. Tunalı Hilmi’deki muayenehaneye daldım. Hala metanetli duruşumu koruyorum ve dikkatimi günlük olağan bir aktiviteye kanalize ederek sızlayan yüreğimi avutacağıma inandırıyorum kendimi.

Göz kontrolüm olaysız geçiyor, her şey normal. Doktorla biraz havadan sudan konuşuyoruz. Öyle derin bir geçmişimiz de yok zaten, sadece son iki senedir tanışıyoruz. Özel hayatı hakkında en ufak bir malumatım yok, o da benim bir iki sene önce evlenip Belçika’ya taşındığımı biliyor sadece.

Medeni ve mesafeli hasta-doktor ilişkisi çerçevesindeki rollerimizi başarıyla oynarken ben biranda saha dışına çıkıp durduk yerde hıçkırıklara boğuluyorum. Elim boynumdaki kolyeye gidiyor, gözlerimden sicim gibi yaşlar akıyor ve “dayım ölüyor biliyor musunuz?” diye dökülüveriyorum muayenehanenin orta yerine.

Doktorum efendi bir insanmış. Can kulağıyla ve gönül gözüyle dinliyor önce bölük pörçük, sonra baştan sona naklettiğim hikayemi. Üzülme, ağlama demiyor. İkisi için de yeterli nedenim olduğunu biliyor. Zamanını veriyor bana cömertçe, insanlığının gölgesine sığınmama müsaade ediyor. Neden sonra kendimi toplamaya başlayıp da mahcubiyetle onu özürlere boğduğumda “bazen bir yabancıya anlatmak daha kolaydır” diye teselli ediyor beni. Kapıda uğurlarken sağ elini sırtıma dokunduruyor, cesaret diliyor gözleri.

Yıllar sonra bu hikayeyi utana sıkıla teyzemle paylaştığımda buruk bir gülümseme belirdi dudaklarında ve “sen asıl beni kuyumcuda görecektin…” dedi sadece.

Ölüm dayımı çaldığında kolyesi boynumdaydı.

* * * *

Babam ne zaman eline toplu bir para geçse, ne bileyim, misal, atadan kalma bir arsa satılsa, bana ve anneme küçük birer tahsisat ayırırdı bu gelirden. “Gönlünüzün çektiği bir şey alın” derdi, tek şartı vardı; kalıcılık. Bu durumda tercih edilen de genelde bir takı olurdu haliyle.

Ben Brüksel’e taşındıktan bir süre sonra yine böyle bir durum ortaya çıktı. Babam da bana bütçemi bildirip seçimin her zamanki kural dahilinde yine bana ait olduğunu söyledi. Saate ihtiyacım vardı o ara. Onaylarını alayım da içime sinsin diye beğendiğim modelin dijital bir fotoğrafını çekip yolladım bizimkilere.

“Aman kızım, gözünü seveyim, sağlamından al, iki senede bozulup atılmasın, hatırası yıllarca seninle kalsın” diye tembih etti babam. Tamam dedim, markanın güvencelerini sıraladım. Yeşil ışık gelince de gidip satın aldım.

Saatimi yıllarca seve seve kullandım. Babamı kaybettikten sonra hatırası daha da bir önem kazandı, bileğimde durduğu yerde değerlendi sanki. Babamla aramdaki bağın sembolü oldu. Güç veriyordu bana.

Benim için manevi değeri ölçülemeyen bu saat günün birinde kaderin hiç anlamadığım ve onaylamadığım bir kararı sonucunda ortadan kayboldu. Her deliği aradım aylarca. Etrafımdakileri seferber ettim ama yer yarılmış da içine girmişti sanki saat. Hançer darbesi yemiş gibi deşildi içim.

Pusulamı yitirmiştim, aylarca sarhoş gibi gezdim. Hep ruhani bir mesaj arayıp durdum bu olan bitende. Babamın alyansının hikayesinden esinlenip bana bir tesadüfle geri dönmesini bekledim saatin. Gelmedi, buluşamadık bir daha.

Kutusunu hala saklarım ama yatak odamdaki komedinin çekmecesinde. Ara ara kapağını aralar orta yerindeki boş kovuğu okşarım parmak uçlarımla. Babamın gidişiyle içimde açılan öksüz yarığa benzer.

* * * *

Ölüm hiç yakışmadı Feyza Teyze’ye. Çok canlı kadındı, hayatın kendisiydi benim gözümde. Konuşması, jestleri, giyinişi, yürüyüşü nasıl desem hararetli, alev alev… Bayılırdım onun biraz hayal gücü, biraz edebiyat yüklü betimlemelerine. Yaşam sanki en akla sığmaz yüzünü ona gösterirdi, en coşkulu maceralar onun başından geçerdi.

Şık bir semtin sokaklarındaki olağan çarşı turunu bir anlatışı vardı, sanırdınız kırmızı halıdan yürüyüp Oscar törenine gidiyor… Ağzınız açık dinlerdiniz, film kareleri gibi canlanırdı gözünüzde sahneler onun ışıltılı kelimeleriyle. “Denizciğim, anlayacağın kendimizi Nişantaşı’nın büyüsüne kaptırıvermişiz; bir gezdik, bir salındık ki biz o sokaklarda, sorma gitsin…” diyen sesi kulaklarımda çınlar hala.

Yıllar evvel, biz daha eşimle nişanlıyken bir gün müstakbel kayınvalidem, onun kardeşi Feyza Teyze ve annem hep birlikte kuyumcuya gitmiştik. Bana takı alınacak. O zaman benim süsle püsle, hele altınla hiç aram yok, ama adet dediler, sürüklediler. O mu bu mu olsun diye bakıyoruz yüzüklere, ben son derece rahatsızım, ne diyeceğimi ne seçeceğimi bilemiyorum.

Feyza Teyze her zamanki gibi enerji dolu, dışa dönük, atak. Lafını da hiç sakınmıyor maşallah. Dükkandaki bütün yüzükleri dizdirdi önümüze. Sonunda da bizim için verdi zaten kararı. En gösterişlisinden bir yüzük sardırıldı. Yirmili yaşların sonundaki o kot/tişört halim, süet düz botlarım ve de makyajsız suratımla inanılmaz bir tezat oluşturuyordu bu takı. Kristal avizeleri çağrıştırıyordu bana, öyle ki taşlarına baktıkça gözüm kamaşıyordu.

Devrilen yıllarla birlikte insanın stili ve zevkleri değişebiliyor. Eşim bana “zeki kızsın diye aldık seni, çula çaputa sardırdın zamanla” diye takılır hep. Gerçekten de giyime ve aksesuara fena halde düşkün bir insana dönüştüm. Ayakkabı, çanta deyince gözlerimde kıvılcımlar yanıp sönüyor. Hazır giyim mağazalarında saatler geçiriyorum ve takılarla yakınlığım tehlikeli boyutlarda artık.

Geçen gün parmağımdaydı söz konusu yüzük. İş yerinden bir tanıdıkla asansördeydik. “Gözümü alamıyorum…” dedi elimi işaret ederek “…sormadan edemeyeceğim, sahici mi o taşlar?” Başımla onayladım, ekledim sonra: “bir hediye…”

“Seni çok iyi bilen birinden olmalı” diye atıldı hemen “çünkü tam senin tarzın!”

Feyza Teyze gezmeyi severdi, süsü püsü, hareketi, insanları, cıvıltıyı severdi. Simdi ben de ne zaman şaşalı bir yere davet edilmiş olsam, ya da mesela Paris’e, ışıklar şehrine gitmek için yola çıksam, ya da Nişantaşı’nı arşınlamaya koyulsam onun seçimi olan bu yüzüğü takarım parmağıma.

“Haydi Feyza Teyze…” derim “… birlikte gidelim o büyünün peşine. Bulduğumuzda da bırakalım kendimizi onun kollarına, kapıldığımızla koyuverelim gitsin…”

* * * *

Evet, takılarda yaşanmışlık var. İzleri var o çok sevdiklerimizim. Onların gözündeki halimiz var, belki şimdimiz, belki geleceğimiz.

İster boynumuzda, bileğimizde, kulağımızda, parmağımızda taşınsınlar, ister ipek kumaşlara sarıp sarmalanmış yuvalarında yatsınlar, aktardıkları mesaj hep aynı. Hatta bazen kendileri yitip gitmiş olsalar da boş kalmış kutularında saklı duruyor o anlam. Bize köklerimizi, güçlü geçmişimizi ve neyse ki sevildiğimizi hatırlatıyorlar avaz avaz suskunluklarında.

Sevdiklerimizin aramızdan ayrılışı ne yazık ki her defasında sarsıcı ve zamansız bir sürpriz olarak çıkıyor karşımıza. Üstelik tamamen kontrolümüz dışı. Yaralanıyoruz, acı çekiyoruz çok, ama hep kabullenmek düşüyor sonunda payımıza. Diğer yandan, yitirdiklerimizin anısına sahip çıkmak, onu canlı tutup başkalarıyla da paylaşmak tamamen bizim elimizde.

Çoğumuz kederimizde sessizleşiyoruz, onların adını alamaz oluyoruz ağzımıza iç yangınımız yüzünden. Havadan sudan konulara kaymak, gündelik koşturmada huzur bulmak arayışındayız. Hayatımıza ve yüreğimize dokunmuş o kişilerin yoklukları bir tokat gibi iniyor yüzümüze her seferinde, özellikle de acımız hep taze, özlemimiz bu kadar derinken. Kaçıyoruz biz de, saklanıyoruz.

Oysa ne mutlu ki onlar şahane insanlarmış. Ne mutlu bize ki, içimizi ısıtmışlar, ruhumuzu beslemişler, sarsmışlar zaman zaman, etkilemişler. Genç nesiller bilmesin mi şimdi bunu, eskiler anımsamasın mı gururla?

Durun ve düşünün bir kere: Hak etmiyorlar mı?

Brüksel, Şubat 2013

“Tek” çocuk

tekcocuk

Tek çocukluk zor zanaat…

Adı üstünde bir kere “tek” çocuk. Hani sanki “tek çorap”, “tek küpe” gibi, eksiklik çağrıştırıyor daha ilk anda, alışılmış dışı biraz. Yazık diyorsunuz duyar duymaz, öteki teki yok. Vah vah!

İngilizcesine bakıyorum: “Only” child. “Only” kelimesinde tekilliğin yanı sıra bir de “sadece” anlamı var. Hani “sadece o kadarcık mı yiyeceksin?”, “sadece bu şiiri mi biliyorsun?” cümlelerindeki gibi. Yine bir azımsama hali, belki biraz da hayal kırıklığı söz konusu. Ayrıca İngilizce’deki bu “only” sıfatı çoğu zaman “lonely” sözcüğüyle eşleştirilip kullanılır. “Lonely” ruhun derinliklerindeki yalnızlığı betimler, karamsarlık taşır. Sonuçta zihnimizde çizilen tablodaki tek çocuk hem biraz noksan hem de muhtemelen bir başınadır.

Fransızca’ya sapıyorum hemen ardından, daha yaratıcı ve bonkör çıkıyor entelektüel dostlar; “l’enfant(e) unique” den bahsediyorlar. Buradaki teklik, nevi şahsına münhasır, özel, hatta eşsiz, istisnai anlamlarına da çekilebiliyor kolaylıkla. Şükürler olsun ki Fransızlar baştan kesmemişler tek çocuğun faturasını, ondaki potansiyeli görmüşler ve açık bırakmışlar ucunu bu maceranın. Vive l’espoir! Yaşasın umut!

Yukarıda tanımlanan nüansa rağmen, kabul etmek gerekir ki, bu üç dil ve onlar etrafında kurulu üçten çok kültür aralarında fikir birliğine varmışlar: Az rastlanır bir durumla karşı karşıyayız her şekilde. Siz de farzedin tek çocuksunuz. İlk günden biliyorsunuz haliyle; değişik bir vaziyet bu. Biraz farklısınız çevrenizdekilerden.

Diyeceksiniz ki “iyi tamam bunlar da, peki durumun onca avantajına ne demeli?” Doğrudur, torpilli yanları da vardır bu olgunun. İlgi denizinde yüzer mesela tek çocuk, boğulmasın diye de bir simit, iki kollukla desteklenir. Anne ve babasının sevgisi, dikkati ve zamanı için kimseyle rekabete girmek zorunda kalmaz. Ebeveyn onun gözünün içine bakar bütün gün: Güldü, hastalandı, yüzüne gölge düştü, iştahı kesildi. Hepsi takip edilir an be an.

Hakkınız var, şahanedir o ortam. Tek çocuk aile evreninin güneşidir, kalan herkes onun etrafında gezeler seve seve ve hayran hayran. Çocuk da ışıldadıkça ışıldar o keyifle. Ama gariban saftır, kendini bulunmaz Hint kumaşı, elalemi de en az ailesi kadar kendine meftun sanır. Dolayısıyla dış dünyaya adımını atınca fena çarpılır. En güçlüsü sarsıldığıyla kalır, kalanlar kırılır dökülür. Toparlanıp gerçek hayatın kurallarına alışmaları zaman alır.

Zira kendi havasında, kendi ritminde yaşayan bir devrandır bu. Kimseyi de iplediği yoktur. Tek çocuk orta yerinde değildir bu cümbüşün, herhangi bir parçasıdır sadece. İstedikleri için savaşmak, çekişmek zorundadır. Hem hesabı kitabı, hem usulünce pazarlığı öğrenmesi şarttır. Eksikleri acımasızca yüzüne vurulur. Alay edenleri tanır tez zamanda, insafsızları da. Açlığı, hastalığı, gönül yarası diğer olağan haller içinde kaynar gider, cihanın çorbasında tuz olur.

Gariban yalpalar, diğerlerinin üç adım gerisinde başlar bu yarışa. Bazen el bebek gül bebek yıllarını “iyi ki öyle aydınlıklar içinde yaşamışım” diye anar. Bazen “keşke beni bu kadar koruyup kollayacaklarına azıcık daha hayatın zorluklarına hazırlasalardı” diye hayıflanır. Her iki durumda da çekirdek ailesine ömür boyu yürekten bağlı kalır. Aile kaledir çünkü. Kale kozadır, kendi gözden ırak olsa da kokuları hafızada korunur, kalır.

Tek çocuk yetişkinlerin aleminin göbeğine doğar, orada büyür. Kapar tabii huyundan suyundan o ortamın. Kardeşleriyle kovalamaca oynayacağına büyüklerin sohbetlerine şahitlik eder. Onların kalıplarını, deyimlerini, kendilerini ifade etme şekillerini gözlemler, özümser. Sonra dillenir bir gün, bir zamandır algısının ağına takılanlar yansır anlatımına, tavırlarına. “Aman büyümüş de küçülmüş” derler, sinsi sinsi gülerler. Büyüdüğünün kabullenilmesine sevinir de niye yeniden küçülmüş sayıldığına akıl sır erdiremez bir türlü. Odasına kapanır kalın bir kitapla. Uzun süre haber alınamaz kendisinden.

Bir başına geçirecek sınırsız zamanı vardır tek çocuğun. Çok geçmeden tanır içindekini, bilinçle tartar artısını eksisini… Kendiyle barışıklık kurtuluşu olacaktır, erkenden sezer bu gerçeği. Kişisel gelişimi adına ciddi projeler tasarlar, deneysel tecrübeler yaşar. Hayal gücü beslendikçe yeşerir, bazen kendini bile aşar.

Ancak yaşıtlarıyla geçirilen zamanın özlemini duyar. Kalabalıkların enerjisi büyüler onu, mümkünse bir ordu arkadaşı olsun ister. Komşunun beş çocuklu kalabalık evine özenir bazen, kuzenlerle pikniğe gidip bağrış bağrış yakar top oynamak çeker canı. Bahçedeki çardakta mahallenin çocuklarıyla çekirdek çitlemeye bayılır. Tahta banka sıralanılır, bir yandan cıvıl cıvıl sohbet ederken bir yandan keyifle ayaklar aşağı sallandırılır.

Evet, tek çocuğun paylaşmayı öğrenmesi zaman alır. Susup biraz başkalarını dinlemesi gerektiğini kavraması da. Uyumlu olmak altın anahtardır insan ilişkilerinde, erkenden anlar bunu. Kenara not eder yanında iki yıldızla. Bazen kendini sevdirmek, kabul görmek adına elindekileri saçar savurur etrafına. Kapılarını ardına kadar açar ki cümbür cemaat gelsin dostlar. O kapılardan güzellik de girer ürpertiler de. Hayat dersleri sonra, gani gani.

Evet, dramaya düşkün olur tek çocuk. Kreşe yollanır, bütün mikropları toplar gelir. Siz deyin kızıl, ben diyeyim kızamık, hepsini sıradan misafir eder. Babanın hayal kırıklığıyla kalkan tek kaşından, annenin masa altı çimdiğinden harbi gururu kırılır, gözlerinden seller boşanır. Arkadaşları doğum gününü unutur, dünya başına yıkıldı sanırsınız. Yüzü yerleri süpürür mumlarını üflerken. Kalbi kırıldığında dipsiz kuyulara saklanır, ağlar gizlice. Ortaokuldayken beden eğitimi dersinde kasadan atlayamadığını ömrü boyu unutamaz, ona “yüzün güzel ama biraz şişkosun” diyen o çocuğu da.

Drama merakının her daim kendiyle uğraşıyor olmak kadar duyarlılıkla da bağlantısı vardır. Tek çocuk seyreder, izler, gözlemlerini kaydeder. Bazen diğerlerinin kaçırdığını okur ifadelerde, jestlerde gizli olanı söker alır. Belki gördükleri dert olur içine, belki fena kanar yüreği sırf bu yüzden ama itiraf edelim ki saklı güzellikleri de yakalar çıkarır kovuğundan aynı devriye gezen bakışlar. Cılız filizleri mesela, henüz onlar baş çıkarmadan topraktan. Çünkü umuda saygılıdır tek çocuk. Umudu ciddiye alır.

Kim bilir belki aynı drama eğiliminden, belki de üretken hayal gücünden kaynaklanır yaratıcılıkla arasındaki bağ. Şarkıları arka arkaya sıralayarak özetleyebilir bazen yaşamını, melodilerin kucağında soluklanmıştır çoğu kez, sözleriyse ezberler, kendine mal eder. Kitaplardaki hayatları bildikleriyle harmanlamayı sever. Yüreği gümbür gümbür çarpar her perde açılışında, sahnenin görkemli tozunu içine çeker. Filmlerdeki aksiyon da trajedi de kaynatır kanını, hafif sarhoş eder bazen. Bir tabloya hayranlıkla bakarken fark etmeden içine saklanır, onun renklerini kuşanır. Bir köşesine ilişir resmin usulca ve içindeki o sese dalar gider.

Tek çocuk sabıkalı doğar, alnına yapışmış etiketiyle peşin hükmünün insanların. Aksini ispat edene dek şımarıktır, kıymet bilmez, kendinden başkasını düşünmez ve paylaşmaktan hiç haz etmez. Bu önyargıyı yalanlarcasına yaşamayı seçenler çabuk silkelerler üstlerinden o tek çorabın hüzünlü ve katıksız yalnızlığını. Tenhalarda bir başlarına durduklarında bile kimsesiz kalmazlar. Müstesna bir anlam, gizemli bir işaret ararlar günlük yaşamın detaylarında.

Belki bulurlar, belki bulamazlar. Neyseki kolay usanmazlar.

Brüksel, Şubat 2013

Not: Selam olsun buradan kalbimin orta yerine yerleşmiş bütün sevgili “tek” çocuklara…

Özgür Kahramanım

totoshazal

Totoş Teyzem ve arkadaşları üniversite yıllarında bizim Kocatepe’deki evde hem ders çalışır, hem de bana göz kulak olurlarmış. Rivayete göre, ben bir yandan pencereden etrafı kolaçan eder, diğer yandan da yüksek fizik kitabını karıştırırmışım üç yaş bilgeliğimle.

Annem o yüzden mühendis olduğumu düşünür hala. Bense o zamana ait berrak bir hatıraya sahip olmasam da, teyzemin yaşamımın ilk günlerinden itibaren benim için örnek alınacak bir model ve olağanüstü bir ilham kaynağı oluşturduğuna bütün kalbimle inanırım.

“Totoş” dedemin teyzeme çocukluğunda taktığı bir lakap aslında. Ancak bu isim gerçek adını sollayıp geçmiş ve bütün hayatı boyunca peşinden gelmiş nasılsa. Ona da çok yakışıyor bence çünkü sevecenlik çağrıştırır Totoş, sonra yalındır, en önemlisi, yüreğe yakındır, tıpkı sahibi gibi.

Evet çocuktum, üstelik tek çocuktum ve teyzem benim rakipsiz kahramanımdı. Annem ve babamla aramda bir uçurum gibi duran yaş farkını hazmedilir hale getiren en büyük etkendi o. Ebeveynlerimin hoşgörülerinin sınandığı, enerjilerinin tükendiği anlarda hızır gibi yetişirdi. “Öteki nesil” tarafından anlaşılamadığıma kanaat getirip şiddetli varoluş krizlerine sürüklendiğim dönemlerde bazen evden kaçar ona sığınırdım. Ateşimi alır, sakinleştirdi beni. Kuşak çatışmalarımızın er meydanında hep cesaretli ve maharetli bir uzlaştırıcı rolü oynadı. Her zaman barış ilanını sağlayamasa da önemli ateşkeslere ön ayak oldu.

Çocukluğumda etrafımdaki yetişkin bayanların çoğu ev hanımıydı. Diğer teyzelerim, halalarım, apartman komşularımız, aile dostlarımız… Annemse evlenene kadar çok zevk aldığı bir görevde çalışmış ama o zamanlar adet olduğu üzere, nikah ertesinde babamın önerisine kulak verip evinin kadını olmuştu. Hemen arkasından da ben dünyaya gelince öncelikleri değişivermişti.

Ama bana kalırsa annem iş ortamını fena halde özlüyordu. Ailesini ne kadar bağlı olursa olsun, mesleğini bırakmış olmaktan dolayı bir eziklik duyuyordu içinde. Bana ısrarla başarılı bir iş kadını olmamı öğütlediği söylevlerinde kırık dökük bir pişmanlık sezerdim. Annem için burulurdu içim haliyle ama hemen ardından da geleceğime dair parlak hayallere kaptırırdım kendimi.

Fantastik meslek seçenekleri üstünde yıllarca derinlemesine düşünmüşlüğüm vardır. Bunların bazılarından bahis açtığımda annemle babam ürkerlerdi bazen, çocuk aklını kaçırmış diye. Totoş hepsini telaşsız bir ilgiyle dinlerdi, ve alternatifleri objektif olarak değerlendirmeme yardımcı olurdu. Bazılarıyla ilgili toz pembe varsayımlarımı önüme serdiği kanıtlarla usulca çürüttü. Avantajları kadar zorluklarını da göstermek istiyordu mesleklerin. Bu karar çocuk oyuncağı değildi. Sonunda seçilen sadece bir isim, bir ünvan değil bir hayat biçimiydi çünkü.

Totoş TEK’te görevliydi o sırada, “nükleer fizik”, “santralar”, “projeler” geçiyordu konuştuğunda cümlelerinin içinde ve kulağa müthiş heyecanlı geliyordu bu konular. Dahası şahane bir ekipleri vardı, hem ahenkle çalışıp gani gani üretirler, hem de ziyadesiyle eğlenirlerdi. Teyzemin arkadaşlarının da en az onun kadar zeki ve istisnaî yaratıklar olduklarına inanırdım. Ne kadar uzun yanlarında kalabilirsem, bana da o kadar erdem bulaşır diye düşünüyor, peşlerinden ayrılmıyordum.

Totoş yolunu çizmişti ne hoş. Kendisi gibi güzel insanlarla çevrili bir ortamda, sevdiği işi yaparak başı dik, kafası rahat yaşıyordu. Entelektüel bir kişiliğe sahipti, siyasetle, sanatla, hatta inanmazsınız futbolla bile ilgileniyordu. Kapıları, pencereleri ardına kadar açıktı dünyaya. Bekardı sonra. Canının istediği gibi gezip tozabilir, seyahat edebilirdi. Dinamik bir sosyal hayatı vardı zaten. Şık kıyafetlerine alımlı takılarına özenirdim hep. Tarz sahibiydi. Kendine güvenliydi, girdiği ortamları aydınlatırdı.

Küçükken elimden düşürmediğim bir fotoğrafı vardı. Bir teknenin güvertesinde tek başına ayakta duruyordu, arka planda dalgalar. Üstünde rahat bir gömlek, ayağında kot pantolon, düz pabuçlar. Tek eli cebinde yüzünde sahici bir gülümsemeyle bakıyordu objektife, saçları hafiften dağılmıştı rüzgarda. Bu resme tapardım çünkü hür olmak vardı içinde denizler kadar, kendi ayakları üstünde durabilmek sapasağlam. Yeni ufuklara doğru korkusuzca yelken açmak…

Totoş zaten en başından beri özgürlüğün tanımıydı benim için.

Ben ilkokuldayken o iş için bir süreliğine ABD’ye gitti. O saate kadar yakın çevremde kimsenin eline böylesi bir fırsat geçmemişti, bir erkeğin bile… Totoş’un Amerika kıtasına ayak basması benim için en az ayın keşfi kadar baş döndürücü bir fenomendi. Connecticut eyaletinde geçirdiği aylar boyunca sağolsun beni habersiz bırakmadı. Oradaki hayatından esintiler taşıyan mektuplarını ezberleyene kadar okurdum tekrar tekrar. Özene bezene seçip sevimli el yazısıyla donattığı Hallmark kartlarıyla da ilk o devrede tanıştım. Gerçek bir hazine gibi saklardım onları ve uyumlu renkli zarflarını.

Elime nasıl geçmiş bilmem, bir beş dolarlık bir servetim varmış o yıllarda. ABD’ye giderken şatafatlı bir seremoniyle Totoş’a takdim etmişim, bana oralardan bir hediye getirirsin diye. Babam gülmekten ölmüş ama çaktırmamış bozulacağım diye. Ben yatıyorum kalkıyorum “acaba teyzem bu beş dolara ne alacak bana?” diye düşünüyorum. Hayalgücüm sınır tanımıyor. Totoş da sağolsun değişik seçenekleri değerlendirdiğine dair satırlar düşüyor mektuplarına, merakımı kamçılıyor.

Fakat bir ara -niye bilmem- teyzemden haber alamadık. Önce aldırmadım ama sonra fena bozuldum, ardından da Totoş’a bir şey mi oldu diye endişeye kapıldım. Ama tek çocukluk garip bir ruh hali, içimiz arabesk olsa da dışa vuruşumuz dikbaşlı çoğu zaman. Şöyle bir şiir döşenmişim ben de teyzeme:

“Aldın beş dolarımı
Nerelere uçurdun
Yoksa bir şey mi aldın?
Ne de hayırsız çıktın.

Mektup gelmez kaç gündür
Nöbet tutarız kutu başında
Ne de hayırsız çıktın
Sen sen ha…”

Totoş’un birkaç mektubu üstüste geldi sonra. Postadaki bir tıkanıklıktan ibaretmiş durum. Tabii benim şiir olayı dillere düştü. Yıllar sonra bile hala aile sohbetlerinde temcit pilavı gibi önüme sürülür hain gülüşlerle.

Küçüğüm filan ama ciddi bir edebiyat canavarıyım o sıralar ve deneysel sanatçı ruhumla şiirden hızımı alamayınca romana vermişim kendimi. Ve ilk romanımın iki bölümünü hemen Totoş’a yolluyorum, acilen yorumlarını almak için.

Geçmiş zaman, detayları unuttum tabii ama romanda ikisi erkek ikisi kadın dört genç karakter olduğunu ve bunların niyeyse Paris’te yaşadıklarını hayal meyal anımsıyorum. Nereden aklıma gelmiş bu şehir hiçbir fikrim yok, havalı gelmiş olmalı, Avrupai bir dokunuş katmak istemişim herhalde yapıtıma…

Totoş’un yanıtında anlatımım ve betimlemelerim üzerine yüreklendirici birkaç güzel söz var. Sonra ama şöyle sormuş: “Neden hiç tanımadığın bir şehirde yasayan kültürünü dahi bilmediğin insanlar üzerine yazmayı tercih ettiğini merak ettim. Yakın çevrenden, içine kendi gözlemleri de kattığın hikayeler anlatmak istemez misin?”

Önce bu yorumunu çok demode buluyorum, yani ne diyor ki teyzem, bir yanda anlı şanlı “Paris”, diğer tarafta bizim uyuz “Ankara”… Mukayese bile kabul etmez! Kulakardı ediyorum eleştirisini ama tahmin edersiniz ki romanım ikinci bölümde tıkanıyor ve sonlanamayan edebiyat denemeleri mezarlığındaki yerini alıyor tez zamanda.

Bir gün geri geldi teyzem elinde beş dolarımla. Bakınmış bakınmış, koca Amerika’da yeğeninin kıymetli beş dolarına layık hiçbir şey bulamamış. Ama bana bir sürü hediye getirmiş onun yerine…

Totoş iki kez ABD, bir sefer de Avusturya olmak üzere üç sefer yurt dışında ikamet etti benim çocukluk dönemim sırasında. Oralarda gezelemeye devam edecek herhalde diyordum çünkü teyzem başına buyruktu. Yabancı dil biliyordu, çalışkandı sonra, aklına koyduğunu gerçekleştirirdi. İletişimi kuvvetliydi, kendini anında sevdirirdi. Tüm bu özellikleri sayesinde de kapılar ardına kadar açılırdı önünde. Kimbilir kimler neler çağırırdı onu iştahla, hevesle.

Ama o ne yaptı? Döndü geldi Türkiye’ye.

Doğrusu çok anlamadım bu seçimi ama kendi adıma ona kavuştuğum için ziyadesiyle mutluydum ve bu keyfin tadını çıkarmaya koyuldum hemen. Çok sonraları anladım bu önemli kararında aile bağlarının ağır bastığını, birilerinin yüreğine kuvvet olmak için koşup geldiğini.

Teyzem darda kalan aile fertlerinin imdadına yetişen oldu daima, hepimizin destekçisiydi. Dertlerimizi hep can kulağıyla dinledi, yıkılanları toparladı, hastalarımıza şefkatle baktı, çocuklarımızı aşkla yetiştirdi. Hatta sevdiklerini ortada bırakmamak adına riskler aldı, kendi hayat tarzında ciddi değişiklikler yapmaktan çekinmedi.

Gördüklerim, yaşadıklarımız beni her geçen gün onun benzersiz bir insan olduğuna daha da inandırdı. Yalnız bazen, itiraf ediyorum, bu verici yüreği tutsak mı ediyor onu diye düşündüm. Ya da bizler, o en çok sevdikleri, kısıtlamalar mı getiriyorduk istemeden yaşamıma, kararlarına? Kahramanın özgürlüğüne tehdit miydik yoksa bu anlamda?

Totoş Türkiye’ye temelli döndükten sonra yaşamımın göbeğine yerleşti ve orada ışıldamaya devam etti. Beraber ders çalıştık beyaz gecelerde, uzun sohbetler ettik, sinemalara, tiyatrolara taşındık heyecanla. Onun okuyup bana verdiği romanları yalayıp yuttum. İlk esaslı İstanbul gezimi onunla yaptım. İlk frambuazlı pastayı teyzem yedirdi bana, ilk capuccinoyu o içirdi Taksim’deki şık kafede. Kendimi masal kahramanı gibi hissediyordum.

Üniversite yıllarımda bütün maceralarımı sabırla dinledi. Fırtınalı aşk hayatımı belgesel izler gibi meraklı ama tarafsız bir hevesle takip etti. Arkadaşlarımla tanıştı, kısa zamanda onların da Totoş’u oldu. Son sınıftayken okula niye sabolarla gittiğime bir türlü akıl sır erdiremiyordu ama bunu da “fazdır, geçer” yaklaşımıyla hoşgördü. Nitekim geçti, şimdi yüksek topuklar üstünde salınan halime bakıp “artık mucizelere inanıyorum” diyor sadece.

Sonra benim Amerika yıllarım geldi. Teyzemin izinden gidiyorum diye ayrıca gururlanıyordum. Orada yüksek öğrenim yaptığım yıllarda benim için hem bir güvence hem de ödül niteliğini taşıyan ilk kredi kartım da onun hediyesidir. El altından bir ek gelir yaratmıştı bana bu yolla; bursumla ancak kıt kanaat geçinebildiğimden haberi vardı tabii. En doğru yerlere yapılan haklı harcamalara kullanmaya çalışıyordum bu gizli ödeneği. Aklımda hala o meşhur beş doların hikayesi…

Bir sefer doğum günümü de bahane ederek biraz torpil yaptı bana. Boston’a arkadaşlarla buluşmaya gideceğimi de duymuştu, biraz soluklanayım istedi sanırım. Öğrenci bütçesi belli, mütevazı lokantalarda yerdik genelde. Kalan parayı da sergilere, konserlere, tiyatrolara harcardık. O kasım ayında Totoş sayesinde bir istisna yarattık.

İki arkadaşımı popüler bir İtalyan lokantasına davet ettim. Rüya gibi bir yemek yedik. Makul fiyatlı bir şarap söylemiştik temkinle. O kadar keyifliydik ki kabımıza sığamadık, yandaki masadaki toplulukla muhabbete başladık. Onlar bizden yaşça büyük insanlardı fakat gençlerin enerjik sohbetinden zevk almışa benziyorlardı. Muhabbet kesilmesin diye ikinci şişe şarabımızı da onlar ısmarladılar. Kendimizi sapına kadar yetişkin hissettik. Tadına doyulmayan bir akşamdı, unutulmaz bir doğum günüydü. Tam çıkarken bir de “arada buraya Robert de Niro da gelir” demezler mi? Tanışmış kadar oldum, teyzem sayesinde…

ABD’de ikametim iki sene sürdü. Diplomamı alıp döndükten hemen sonra orada tanıştığım Amerikalı arkadaşım Lizz Türkiye’ye ziyaretime geldi. Ailecek onu Ankara’daki evimizde ağırladık, gezdirdik, dostlarımızla tanıştırdık. Totoş bu aktivitelerin parçası olmakla kalmadı, arkadaşımla bana harika bir tatil imkanı da sundu. Üçümüz Pamukkale, Kuşadası, Efes, Bodrum, İstanbul derken epey bir gezdik. Ben hem ülkemle hem teyzemle hasret giderdim, Lizz yakışıklı bir Türk erkeği bulsa yerleşecekti Türkiye’ye, o derece evinde hissetti kendini.

Geçen sene yollarımız yeniden kesişti Lizz ile, ABD’deki üniversitemizde hoca olmuş, orayla anlaşması olan Lüksemburg’daki bir okula bir dönem ders vermeye gelmiş. Brüksel’in bu denli yakınına varınca da beni aramış. Kavuşma faslını takiben ilk sorusu “Totoş nasıl?” oldu.

Evlenip Belçika’ya taşındıktan sonra ailenin diğer fertleriyle olduğu gibi teyzemle de yüzyüze görüşme fırsatımız azaldı ama haberleşmeye devam ettik. Buradaki yıllarımın iniş çıkışlarını yalnız takip etmekle kalmadı, benimle birlikte yaşadı. Sayısız sevdiğimizi hastalıklara ve kazalara kurban verip ardı ardına yitirmemize sahne olan bu son yirmi yıl içerisinde ailecek sarsıldık. Yıl ve yas devşirdik zamandan birlikte ama elimi hiç bırakmadı Totoş ağırlaşan yüküne rağmen. Güzel haberler, tatlı sürprizler de oldu neyseki arada ve biz onları hiç es geçmedik. Yaralarımıza rağmen, yaşamın armağanlarını usulünce kutlamayı ihmal etmedik.

Gurur ve minnetle söyleyebilirim ki, beni bugüne taşıyan bütün adımlarımda teyzemin izini bulabilirsiniz. Üstelik bir kez bile “senin yerinde olsam” demeden beni bunca etkilemeyi başarmıştır. O zaten kendi doğrularını empoze etmeye çalışmaz ki hiç. Sadece sağlam ve tutarlı duruşuyla örnek olur. Sevgisiyle boğmadan besler. Siz de o arada kendi yolunuzu bulursunuz.

Çocukluk kafam özgürlük duygusunu hep eyleme bağlamıştır. Zincirleri kırmak vardır içinde, köprüleri yakmak, terk etmek, uzaklaşmak, yeni ufuklara doğru açılmak. Oysa insan bütün bunları yerinden kımıldamadan da yapabilir isterse. Çocuk aklımla kaçırıp bugünkü gözlerimle gördüğüm de budur işte. Evet belki çekip gidebilecekken kalmayı tercih etmiştir teyzem. Ama gerçek özgürlük de bu değil midir zaten? Gönlündekileri seçmek, hatta onlara rağmen bazen.

Teyzemin de insanları vardır çok sevdiği, memleketi vardır ciddiyetle önemsediği, ve yuva bellediği mekanlara ait alışkanlıkları. Hiçbirinden geçmez. İnsanları bazen kırar döker onu. Hep alıcı olmaya alışmışlar vardır aralarında, vermeye gelince kesilir solukları. Memleketin gidişatı da endişelendirir onu, üzer hatta öfkelendirir bazen.

Yine de sabah keyif çayını alıp koltuğuna kurulmayı sever. Günlük gazeteleri gözden geçirirken dışarıdan gelen aşina sokak sesleri çalınır kulağına. Bir simitçi geçer şarkısıyla, bahçede oynayan komşu çocuklarının kahkahaları yükselir mavi gökyüzüne. Telefon çalar, dost bir ses şakımaya başlar ahizenin öteki ucunda. Gün büsbütün aydınlanır.

Kırk dört yılını geride bıraktım yaşamımım. Totoş hala en özgür kahramanım.

totos

Brüksel, Şubat 2013

Bir kadın nasıl havalanır?

Uzun bir iş gününün sonunda çalıştığım şirketin giriş kapısında sözleştiğim bir arkadaşı bekliyorum. Bir miktar rötar yaptığı için de bozuk çalıyorum hafiften. Üstelik çoğunluğun paydos saatine denk geldim. Oluk gibi insan akıyor dört bir yanımdan. Ona “iyi akşamlar”, ötekine “naber?” deyip oyalanmaya çalışıyorum ama saksı gibi dikilmekten yoruldum.

On dakika daha geçiyor. Telefonunu çaldırıyorum arkadaşımın, açan yok. Dalgındır zaten, muhtemelen takıldı kaldı bir konuya, zil sesini de duymuyor. Ofisine kadar çıkıp onu kendi ellerimle dünyaya döndürme ihtimali aklımdan geçmiyor değil, ama omzumda asılı durdukça ağırlaşan dizüstü bilgisayarıyla ayağımdaki topuklu pabuçlar anında caydırıyor beni bu düşünceden.

Karnım aç, öğlen yemeğini geçiştirdiğim için kızıyorum kendime. Belim de ağrımaya başladı, sabahın erken saatlerinde heyecanla ayağıma geçirdiğim yüksek ökçeler acımasız işkence aletlerine dönüştüler. Yine de serde kadınlık var, imajımı yerlerde süründürmemek uğruna duruşumu dik, ölçülü tebessümümü daim tutuyorum. “Bir vinç gelse beni çekip alsa şuracıktan, eli değmişken ayakkabılarımdan da kurtarsa ne iyi olur” diye düşünürken Floransa’da bir sokak ressamından satın aldığım bir resme takılıyor aklım.

Bir kadın var o tablonun içinde. Sırtı dönük, yüzünü göremiyorum ama kendini taşıyışında orta yaşın aşina izlerini buluyorum. Üstüne gül kurusu renkte şık bir pardösü atmış, ayağına siyah topuklu ayakkabılar kuşanmış. Onlar da tanıdık geliyor.

Uçan balonlar var kadının elinde, yemyeşil balonlar. Ama onları hiç de öyle parkta gezeleyen baloncu havasıyla taşımıyor. İki kolunu kaldırmış, başının üstünde kavuşturmuş avuçlarını ve iplere sımsıkı yapışmış. Derdi balonları tutsak etmek değil, kendini azat etmeye çalışıyor.

Resimde gökyüzünde dalgalanan balonların arasına rüzgar gülünü andıran rengarenk çiçekler serpiştirilmiş. Kadın o çiçekleri de kavrıyor sanki balonlarla birlikte. Tablonun fonu bembeyaz, gölgesiz. Bu da iyice ortaya çıkarıyor figürlerdeki göz kamaştırıcı renkleri. Asıl olan da o coşku zaten. Gerisi boş, tıpkı arka plan gibi.

Resmedilen an durağan ama sürprizlere gebe. Eli kulağında eylemin, havada kokusu. Rüzgar gülü şeklindeki çiçeklerin en azman olanı kadının başının tam da üstünde seyrediyor. Az sonra esintinin etkisiyle fırıl fırıl dönmeye başlayacak sanki. Balonların sağa sola yayılımlarında da bir “hadi gidelim” cıvıltısı var.

Ve kadının pardösüsünün hareketlenmesinden, onun ayak parmakları ucunda yükselişinden, iplere tutkuyla asılışından anlıyorsunuz, o da çok gitmek istiyor. Bütün yükleri atıp havalanmak istiyor. Ama kaldırabilecekler mi o incecik ipler, kırılgan çiçekler, küçük oyuncak balonlar bu kadını, onun içindeki dünya ağırlıklarını?

Tam o sırada dikkatimi çekiyor karşıdan bana doğru gelen adam. Belki de gözümü alıyor demeliyim. Zira orta yaşın bir hayli üstünde, kerliferli, ardında bıraktığı yıllara meydan okuyan bir zindelikle ilerleyen bu beyefendinin devinimlerinde zahmetsiz bir zarafet var. Görünmez bir zırh kuşanmış sanki onu dokunulmaz kılan, görkemli asaletini gayretsizce taşıyor. Yüz hatlarına dalıyorsunuz sonra ve gençliği nasıldı acaba diye düşünmekten alamıyorsunuz kendinizi.

Bakışlarımız birbirine değiyor, acar bir ısrarla inceliyor beni. Yüzünde katıksız bir hoşnutluk ifadesi, dostça bir tebessüm. Kaşlarım hafif havalanıyor, daha önce tanıştık mı acaba diye tarıyorum zihnimin anı defterini. Ne olur ne olmaz diyen yanım da nazik ama mesafeli bir gülücük takıyor dudaklarıma.

Duruyor bana üç adım kala. Tereddütsüz bir tavırla dile geliyor: “Hanımefendi, keşke beni bekliyor olsaydınız…”

Söyleminde ne hesap ne arayış izi var. Bir teklif değil bu, bir isyan hiç değil. Beklentisiz samimi bir paylaşım sadece, şimdiye ait. Yaşamı kabullenmek var içinde, geldiği gibi. Hissetmekten vazgeçmeden. Kendini ifade etme hakkını yitirmeden.

Hayretle mahcup bir hoşnutluk arasında bocalayan gözlerime bakıyor ve ekliyor üst gövdesi saygıyla öne doğru eğilirken: “Size güzel bir akşam dilerim.”

Ve gidiyor.

Gözlerimde bir aydınlık, içimde bir ışıltıyla bakakalıyorum ardından. Saçlarımı, etek uçlarımı kımıldatan ferah bir esinti hissediyorum birden.

Balonların ipine yapıştığım gibi havalanıveriyorum sonra.

balonlukadin

Brüksel, Şubat 2013