Siyah Beyaz

image

“Sana ne zamandır göstermek istediğim bir şey var” diyerek sandalyesinin arkasına takılı çantasını çekip aldı. İçinden şık bordo deri bir defter çıkardı, sayfalarını hızlıca taradı sonra ve nihayet siyah beyaz küçük bir fotoğraf bulup bana doğru uzattı yemek masasının üzerinden. “Bir bak lütfen, ne diyeceğini çok merak ediyorum” diyerek.

Brüksel o gün nasılsa bayramlıklarını giymiş ve aydınlık çehresini sunmuştu bize; üstümüzde masmavi bir gökyüzü… Hem yadırgayıp hem özlemle kucakladığımız şahane bir hava. Hani insana durduk yerde daha iyimser, daha atak, daha beklenti yüklü hissettiren cinsten. Günlerden de benimkisi; Cumartesi.

Geç bir öğle yemeği için arkadaşımı sevdiğim balık lokantalarından birine davet etmiştim. Tanıdık garsonlar torpil geçip favori masamı bize ayırmışlar, pencere kenarındayız, yüzümüze biraz güneş vuruyor. Ayrı ülkelerden de gelsek, ikimiz de Akdeniz çocuğu olduğumuzdan bu tatlı okşayış bize anne kucağı kadar sevecen ve tanıdık geliyor. Rahatlıyoruz, yayılıyoruz biraz koltuklarımızda.

Resmi ondan alırken parmaklarımız temas ediyor. Buz gibi elleri, şaşırıyorum biraz. Niyeyse bu fotoğrafla ilgili olabileceği geliyor aklıma hemen. Yıllardır tanışıyoruz, harbi insandır, kötü gün dostudur ama kendinden bahsetmeyi pek sevmez. Yalnız bir zamandır “seninle paylaşmak istediğim bir hatıram var” deyip duruyor, o yüzden merak içindeyim.

Bir cep telefonundan az daha geniş yüzölçümlü bu resmi şimdi iki elimle dikkatlice tutuyorum. Bakışlarındaki duygu yükü ve kırılganlıktan bunun onun için bir hazine değerinde olduğu sonucunu çıkarıyorum ki bu da beni hem geriyor hem de heyecanlandırıyor. Emanetine saygıyla sahip çıkmalı ve onun hakkında çok dikkatli konuşmalıyım, hissediyorum.

Fotoğrafta ön planda esmer, uzun boylu, yakışıklı bir adam var. Koyu renk bir takım elbise ve aynı tonlarda bir pardösü giymiş, ayağında siyah cilalı ayakkabılar. Başında alnını ferahlatacak şekilde hafif geriye doğru yatırılmış fötr bir şapka. Sağ elinin orta ve işaret parmakları arasında alışkanlığın verdiği rahatlıkta dinlenen bir sigara. Sol elinde bir ucu koparılmış bir parça bisküvi. Adamın boyu posuna kıyasla komik kalacak kadar ufak bir miktar üstelik.

’60lı yılların film artistlerini anımsatan bir havası var. Yüz hatlarının uyumuna ve kendini taşıyışındaki özgüvene anında tutulduğumu hissediyorum. Aydınlık gülümsemesi sanki tüm kareye yayılıyor; bir bölü dört ölçek mağrur, üç bölü dört samimi ve kaygısız. “Yaptık, yine yaparız, problem değil” diyor gözleri. Yaşama bağlı, kendiyle barışık bir insan izlenimi veriyor ilk anda ama onu biraz daha inceledikten sonra belli belirsiz bir karartı seçiyorsunuz bakışlarında. Onun bile adını koyamadığı bir malzemesi eksik sanki bu mükemmel formülün.

Resmin başkişisinden kopup başka ipuçları yakalamak için arka planı taramayı akıl etmem biraz zaman alıyor. Derken anlıyorum ki adam bir havaalanında uçağa kabulü bekliyor. Kadrajın bana göre sağ kenarındaki camdan pist ve oradaki hareketlenme hayal meyal seçiliyor.

“Baban mı?” diye soruyorum arkadaşıma aramızdaki suskunluğu kırmak adına. Oysa cevabından eminim.  “Başka kim olabilir ki?” der gibi adeta yoğun ve manidar bakışları. Ve benden bir beklediği var hissediyorum ama henüz ne olduğunu kavrayamıyorum. Babasına ilişkin çıkarımlarımı özetliyorum resme bakarak ve nedenleriyle birlikte.

“Peki çocuğa ne demeli?” diye soruyor aniden, biraz sabırsız sesi.

Gerçekten de adamın biraz gerisinde yerde emekleyen bir buçuk iki yaşlarında bir çocuk var, hatlarından ve giyiniş tarzından kız olduğunu tahmin ediyorum. Adamdan yana hamle yapmış, ona doğru gitmek ister gibi bir söylemi var vücut dilinin. Küçücük cüssesiyle tezat oluşturan demir iradesi bakışlarına yansımış.

Adam çocuğun varlığından da aklından geçenlerden de bihaber görünüyor oysaki. O daha çok ön planda olmaya alışık gibi durduğu kendi dünyasında huşu içinde parlamaya devam ediyor. Bakışlarındaki güçlü meydan okuma halini çekici bulduğumu itiraf etmeliyim. Dokunulmazlığı var sanki, o yüzden de bilinçli ve tasasız. Diğer yandan sanki sadece iki boyutlu, nasıl desem, arka plansız…

Biran aklımda “bu çocuk kimin nesi?” sorusu beliriyor. Tek başına havaalanında geziniyor olamaz ki, bir ailesi, ne bileyim bakıcısı, ona göz kulak olan bir yetişkin olmalı yakınlarda. Ve resmin daha önce dikkate almadığım köşelerini taramaya koyuluyorum o merakla. Gerilerde bir bankta bacak bacak üstüne atıp oturmuş esmer, kısa saçlı, hoş bir kadın takılıyor şimdi de bakışlarıma. Daha önce nasıl olup da onu atladığıma şaşıyorum, çünkü resmin sol arka ucundaki bu kadın, ön ortada yerleşmiş adam ve sağ gerideki çocuk aslında konumları itibariyle mükemmel bir üçgen oluşturuyorlar.

İşin daha da ilginci, çocuğun duruşu ve olası devinimi ne kadar adam odaklıysa, kadınınki de ondan o kadar uzak, mesafeli. Kadınla çocuk arasında bir ilişki kurmaya çabalıyor aklım ama o bağlantı da çok zor görünüyor, çünkü kadında çocuğa doğru bir yöneliş, ondan yana bir bakış bile sezilemiyor. O dış dünyadan kopuk, kendine dönük içi kof bir gölge kadar hüzünlü ve kırık.

Sorusuna yanıt gelmeyince biraz daha açıklama ihtiyacı duyuyor belli ki. “Babam iş için çok seyahat edermiş. O yolculuklardan biri sırasında çekilmiş bu resim” diyor arkadaşım. “Kim çekmiş acaba?” diye soruyorum kendimi bile şaşırtan bir çeviklikle. Bilmiyor ama bu soruyu niçin sorduğumu merak ettiğini söylüyor.

“Sevdiği, yakın bulduğu biri olmalı kameranın arkasındaki” diyorum, babanın objektife bakışından öyle hissettim. Suskunluğu bana patavatsızlık ettiğimi düşündürüyor, aceleyle toparlamaya çalışıyorum: “birlikte sık seyahat ettikleri bir arkadaşı olsa gerek…”

Yorum yapmamayı seçiyor, çocuk ve kadınla ilgili düşüncelerimi sorguluyor. Dinleyişindeki oturaklı ciddiyet ve maskesiz masumiyet beni kelimelerimi özenle tartıp dile dökmeye itiyor. Bu iki karakteri de değişik nedenlerden çarpıcı bulduğumu ve bir anlamda adamla çok yakın bir anlamda da ondan kilometrelerce uzak olduklarını hissettiğimi anlatıyorum.

Gözleri doluyor, şarabından bir yudum alıyor ve “bisküviye ne diyorsun peki?” diye diğer soruya geçiyor. Bu konular üstünde ne kadar kafa yormuş olduğunu düşünüyorum. Tüm bu soruları ve olası yanıtlarını belki yıllarca döndürüp dolaştırmış kafasında.

Bunun ayrımına varınca da kendimi fala bakar gibi hissediyorum ama işin olağanüstü tarafı görmem ve yorumlamam istenen birinin geleceği değil geçmişi. Hem ardında bıraktıkları hem de gönlünde yara olarak taşıdıkları. Hayaletler ve izler bugünkü bizi bize rağmen şekillendiren…

Kaygan zeminde olduğumu bile bile devam ediyorum yorumlarıma: “İş seyahatinden dönüyorsa dediğin gibi, belki koşturmaktan yemek yiyecek fırsat bulamadı baban. Şimdi de ayaküstü açlığını bastırmaya çalışıyor, elindekinin kafi gelmeyeceğini bile bile. Ama günü güzel geçmiş belli ki, yüzünde zafer kazanmış birinin gülüşü var, o yüzden açlığı da çok umurunda değil bence.”

Bu açıklamalarım hoşuna gitmiş olmalı ki gözleri parlayarak bakıyor simdi bana. “Bu resimdeki çocuk ben değilim ama o zamanlar tam da bu yaşlardaydım. Kadın da annem değil ama fiziksel görünüm olarak inanılmaz benziyor” diyor neden sonra. Tüylerim diken diken suskunluğumda devam etmeye davet ediyorum onu.

“Babam ben çok küçükken öldüğü için hakkında çok az şey biliyorum. Şirketini sıfırdan yarattığını ve onu ayakta tutmak için gece gündüz çalıştığını ve bunun için de çok sık yolculuğa çıktığını mesela…

Annemle aralarının açılmasının en önemli nedenlerinden biri de buymuş zaten. Sonra annem bir gün dayanamamış bu yalnız hayata, beni ve erkek kardeşimi kaptığı gibi dönmüş memlekete. Babama da çok istersen gelirsin peşimizden mesajı vermek istemiş böylece.

Babam işini bırakmamış ama. Ara ara ziyaretimize gelmiş, bize hediyeler getirmiş, maddi açıdan hiç bir sıkıntı çekmememiz için elinden geleni yapmış fakat ailemizin canlı kanlı gerçek bir üyesi olamamış hiç. Daha çok misafir oyuncu gibiymiş yaşamımızda. Erken yaşta da zalim bir hastalığın pençesine düşüp göçüp gitmiş bu dünyadan.

Babamın dirisi de ölüsü de anneme hep acı vermiştir. O yüzden babamdan bahsetmeyi sevmezdi hiç, onunla ilgili sorularımızı da geçiştirirdi daha çok. Eski resimlerin çoğunu da aynı nedenden dolayı yok etmiş. Kısacası babamı hayal meyal anımsıyorum sadece, avucumdaki bir iki ipucu etrafında imgemde ben dokudum onun karakterini. Belki hakikatin çok yakınındayım, belki ondan fersah fersah uzağım kim bilir.

Yıllar sonra annemin vefatının ardından onun eşyalarını düzenlerken geçti bu siyah beyaz fotoğraf elime. Biliyorum gereksiz bir çaba içindeyim, belki yanlış yerde arıyorum yanıtları. Diyebilirsin ki hiç sahip olmadığım bir anıyı yeniden yaratmaya, sonra da onu şatafatlı çerçeveler içine oturtmaya çalışıyorum. Belki zavallı buluyorsun bu uğraşımı, belki acıyorsun. Yine de bildiğim şu ki, insan geçmişten bir şeylere tutunmak ihtiyacını hissediyor hep, pamuk ipliğiyle bile olsa…”

Söyleyecek söz bulamadım, omzunu sıvazladım titreyen ellerimle ve “gel biraz daha bakalım şu kareye beraber, kim bilir daha neler saklı içinde” diyerek eğdim başımı fotoğrafın üstüne ve izin verdim orada kurulu mizansenin beni bir girdap gibi içine çekmesine.

Bir zamanlar elimizde tuttuğumuz, hatta içinde yaşadığımız güzelliği yitirdiğimizde onun yasını tutmanın ne denli zor olduğunu çoğumuz biliyoruz, deneyimlerimizle sabit. O gün arkadaşımı dinlerken açıklıkla ayrımına vardığım, içeriğini bile tam olarak tanımlayamadığımız kayıpları yaşayanların yüreklerinde taşıdıkları kaskatı ve sorgu yüklü ağırlık.

Giden belki siyahtı belki de bembeyaz. Tek bildiğimiz artık burada olmadığı.

Nice, Şubat 2013

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s