Virgül

Belki doğuştan buralıydı

Bu toy cıvıltı

Bu gür sesli olgunluk

O bityeniği sorgu, inatçı

Ki her seferinde

Beynini oyup

En derinine dokunup

Kaçtı

Çok yaşamışlık önce hani

Yuttuğun o söz vardı

Alt dudağında takılı kaldı

Dişlerinin kelepçesi

 

Geçmişin fısıltısında

Şimdi ol

Dedi

Efsane yazmak için değil

İstediğinden…

 

Paylaşılmışçasına yakındı

Soluk

Bir o kadar da bilinmeyen

Söz dürüst

Orta yerde

Terk etmeyen

An ayrıcalıktı

An olağan

Kendinden geçmeyen

 

Azımsadığından değil

Tanıdığından güldün;

Kendi halinde bir virgül işte,

Koskoca bir daireye hükmeden…

 

virgul

 

 

Brüksel, Ağustos 2016

Açılış 

Dört yıl önce 

Bu şehirde

Uğurlamıştık geçmişi

Yeşil sandalyeler tanıktı

Bir de sarayın bahçesi

Toprağı yarıyordu kederin 

Gömmek için simgeyi 

Bugün gibi aklımda ellerin;

Yorgun

Kararlı 

Endişeli…

           *

Çocuk kahkahaları vardı fonda

Turist çığlıkları 

Haritalar çıtırdadı katlanırken

Dillerde eridi dondurmanın tadı

Sen o gün kördün cıvıltıya

Kulaklarında cam kırıkları

Derininden bir mezar

Diyordun

Tekrar tekrar, hırsla

Eşerken aşındı parmakların

Kırılgan diyesim geliyor 

Kırgın

Sabıkalı…

           *

Başka senle

Başka ben

Aynı şehirdeyiz şimdi 

Vedan gündeliğin değil artık

Öfken dudağında unuttuğun sigara misali 

Yana yana yok olmuş

Yas yitmiş

Uğurlanmış gitmeyi seçen

Kapı da

Kapanmış

Sayfa da

Üstüne kilitler…

           *

Dizeler döküldü 

Bak durduk yere cebimden 

Bir de tedavülden kalkmış

Ekmek ufakları 

Dönemeçler kimliğiniz olmuşken

Söyle

Dönüşü düşünen kaldı mı?

Yol kuşanmış artık yüreklerimiz

Adımlar ki

Hem taşır

Hem yüceltir kurtarırken

Kaybolmak kimin umrunda bugün 

Dünya kendini tanıyamazken…

           *

Avucunu aç dedim

Koydum seni ortasına 

Bak, korkmadan bak

Kurtuluşun onda

Sar parmaklarını etrafına

Dokunduğunla bileceksin 

Eriyecek o korktuğun buzlar

Yaz sonu değil Ağustos;

Yılbaşı,

Başlangıç

Kavuran bir sıcak değil bu ateş;

Aydınlık, sarılış

Adından yunuslar geçiyor o meydanın

İçinde aşk var 

Baksan göreceksin 

Şehir bu şehir

Zamanı geldi

Sen bildiğinde 

Adı konacak;

Açılış…

           


Paris-Brüksel, Ağustos 2016

Bir insan, yüz dokuz kişi, üç sıfat…

Nereden yola çıktım?

Bir hafta önceydi. Terör eylemleri, Türkiye’deki darbe girişimi, saklı savaşı düşündüren gelişmeler gündemin göbeğine çökmüştü.  Çocukluğumdan bildiğim bayram kutlamaları, havaalanlarının heyecanı, başımı omzuna yaslamak istediğim değerler bir sis bulutunun arkasındaydı.

Yüreğim geçen pazartesi güneş batarken bir garip ağırlaştı.  Zor kullanılmadıkça mutfağa girmeyen kişiliğim o akşam saat onda teyzemin tarifini ve aylar önce alınmış ama henüz eli elime değmemiş yeni nesil düdüklü tencereyi kullanarak zeytinyağlı fasulye pişirmeye karar verdi.  Hayırdır inşallah deyip soğanları doğramaya giriştim.

Brüksel o günlerde alışık olmadığımız bir sıcak yaşıyordu. Terasımdaki ortancalar bile ağız birliğiyle şikayetçiydi. Benden bir okyanus ve bir kıta ötedeki dostumla çağın posta kutusu whats up’tan yazışıyorduk paralelde. Niye bilmem (cidden bilmiyorum) bana beni tanımladığını düşündüğü üç sıfat yollamasını istedim ondan. Öylesine.

Yolladı da ikiletmeden. Fasulyeyi terletirken kafamda gezdirdim o sözcükleri.  Düşündürdüler beni, oyaladılar. Birkaç kişiye daha mı sorsam dedim, egzersiz niyetine.

Fasulye kavrulmaya dursun dostum bir mesaj daha atıp hangi sıfatı niye seçtiğini anlattı.  Üç kelime bu açıklamalarla bambaşka bir anlam bulmuştu.  Kafam düşüncelere daldı.

Ertesi sabah uyandığımda karar verilmişti: Birkaç kişiye daha sormam gerekiyordu bu soruyu, hem de acilen.  Bir telaş sokağa attım kendimi.  Niye bu kadar heyecan yaptığımı da anlamadım aslında; sanırım sadece dünya halinden bir kaçış, bir mola ihtiyacıydı bu hevesi tetikleyen.

Nasıl olgunlaştı fikir?

O ivmeyle çevremdeki birkaç kişiye sordum hemen: Beni düşününce ilk aklınıza gelen üç sıfatı (çok da ince eleyip sık dokumadan) sıralar mısınız lütfen?

Gelen tepkiler çok geçmeden öylesine renkli ve eğlenceli bir hal aldı ki günün sonunda bu zararsız soruyu algı üstüne ufak bir deneye dönüştürmeye karar verdim.

Kendime bu araştırma ve takibindeki analiz için bir hafta (uzarsa sakıza döner ve büyü bozulur çünkü) zaman verdim. Yaklaşık yüz kişiye ulaşmayı hedefleyen bir çerçeve çizdim. Ve başladım sormaya…

Kimlere sordum?

Baştan söyleyeyim, elbette ki bu bilimsel bir araştırma değil. Rastgele bir grup seçmedim, istatistiksel analizler yapmayı amaçlamadım. Objektifi aramıyorum.  Merakımın peşinden gitme hakkımı kullanıyorum, biraz da ruhumu oyalıyorum – hepsi bu.

Dolayısıyla belirlediğim yaklaşık yüz kişi (sonuç olarak yüz dokuz – yuvarlak rakamları gereksiz yere yorduğumuzu düşünüyorum)  içimden geldiği gibi seçtiğim insanlar. En genci yedi yaşında, en olgunu yetmişi geride bırakmış. Eşit sayıda olmasa da yakın oranda kadınlar ve erkekler.

Belli gruplar vardı tabii kafamda en başta; onları adil bir biçimde katmak istedim karışıma: Ailem (ve elinde büyüdüklerim), çocukluk arkadaşlarım, üniversite grubum,  hocalarım (okulda ve hayatta), yakın dostlarım (uzun bir geçmişi paylaştığım), iş arkadaşlarım, genç dostlarım (benden on, yirmi, hatta kırk yaş küçükler), tanışıklıkla başlayıp yakınıma gelenler (servis sektöründe satıcı-müşteri ilişkisiyle başlayan güzel hikayelerimin kahramanları).

On sekiz memleketin vatandaşını kapsıyor şu anda katılımcılar.  Değişik kültürleri dahil etmek için özel bir çaba gösterdim elbet, bunun önemli olduğunu düşünüyorum.  Sıfatlar üç dilde (Türkçe, İngilizce, Fransızca) verilebiliyor. İstenirse her sıfat için ayrı dil de kullanılabiliyor.

Diğer yandan, bu deneyin belli sınırları da var haliyle. Aile dediysem ailemin her bireyine sormadım tabii ki. Bütün dostlarıma, tüm hocalarıma ulaşmaya çalışmadım. Ait olduğu grubu temsil ettiğini düşündüğüm bir avuç insana sordum.

Bazen, itiraf ediyorum, yanıtını merak ettiğim kişileri seçtim. Özellikle beni sevdiğini düşündüklerime (yani değerlendirmesi çantada keklik olanlara) yönelmedim illa ki. Hatta hazır mazeretim varken değerlendirmesinden korktuklarıma da sordum.

Kimlere sormadım?

Kendime bu deney için verdiğim bir haftalık süre içinde ulaşamayacağımdan emin olduklarıma sormadım.  Bu aralar şu ya da bu nedenden dolayı işi, derdi, yükü başından aşkınlara rahatsızlık veririm çekincesiyle sormadım. Son zamanlarda ikili ilişkimizde sıradışı bir durum yaşadığımız kişileri de bu deneyin dışında bırakmayı tercih ettim.

Kafamda ilkin ve vardı?

Şu sorulara yanıt arıyordum başlangıçta:

Bildiğim ben ve dışarıdan görülen ben birbirinden farklı mı?

Ayrı ortamlarda başka yüzlerimi mi gösteriyorum? (Kuaförümün, ailemin, patronumun ve arkadaşımın oğlunun gördüğü Deniz farklı mı? Aynı mı?) Katılımcılar tanıştığımız çerçeveye uygun şekilde mi sıralayacak sıfatları? (Eski dostlar içimi okuyacak, aile şefkat dolu olacak, eski aşklar nostaljik, belki kırgın, çocuk katılımcılar saf, servis sektöründen tanıdıklarım daha çok dış görünüşe odaklı, iş arkadaşlarım ofis ortamında öne çıkan özelliklere sadık…)

Kendi kafamda sıraladığım on kadar özelliğin  her biri en az bir kişi tarafından (şu ya da bu sıfatla) listelenecek mi?

En öne çıkanlar hangileri?

Umulmadık sıfatlar duyacak mıyım?

Nasıl sordum?

Aynı  şehirde yaşadıklarıma mümkün olduğunca yüz yüzeyken sordum. Huzursuzluk işareti gösterenlere şu anda söylemek zorunda değilsin, bana daha sonrasında geri dönebilirsin dedim. Uzaktakilere sms/email yoluyla ulaştım.

Katılımcılara mümkün olduğunca bire bir yaklaşmayı seçtim soruyu sorarken.  Bir açılış yaptım öncesinde.  Bunun algıyla ilgili masum bir proje, kendimim de denek olduğunu belirttim.  Üç kelimenin illa ki sıfat olması konusunda ısrar ettim.

Bana özellikle sorulmadıkça projenin amacıyla ilgili açıklama yapmaktan kaçındım.  İş arkadaşlarıma bunun CV ya da performans ölçümüyle bir ilgisi olmadığını açıkça anlattım ama. Üç yetmez diye yakınanlara ilk üçün önemli olduğunu ama kendilerini rahat hissedeceklerse daha fazla sıfat da kullanabileceklerini  söyledim.

Nasıl yanıtladılar?

Ulaştığım grup içinde bir kişi dışında katılmayı kabul etmeyen kimse olmadı.  Bir kişi “ben bu testi biliyorum, bir kitapta okumuştum” diyecek oldu. “Valla ben kitaptan okumadım, öylesine aklıma geldi, sakın kitapta yazanları anlatma bana şimdi” diye tembihledim onu. Bitiminde soracağım ama.

Üç dört kişi dışında herkes (biraz düşünüp sana geri döneyim deyip) görüşünü yazılı olarak bildirdi.  Bir kişi (beni sadece kırk beş dakikadır tanıyordu) arkadaşıyla bu deneyle ilgili konuşmamıza kulak misafiri olup katılmak için izin istedi. Ardından da gözümün içine baka baka kendimi saydam hissettiren o üç sıfatı bir solukta sıraladı.

Katılımcıların büyük bir bölümü anında, bir saat, en geç bir gün içinde geri dönüş yaptı.  Bir kısmı sorgusuz, sualsiz üç sıfat yazdı.  Fazlasını verenler, parantez içinde her sıfatı tek tek açıklayanlar çoğunluktaydı.

Çok küçük bir grup katılımcı sonuçlar anonim mi kalacak diye sordu.  Bu konudaki güvencelerimi dinledikten sonra yanıtlarını paylaştılar. Biri başkası bilmese ne olur, sen bileceksin artık dedi.  Yine de cevap verdi.

İki kişi deneyin sonucunun anlamını sorguladı.  Olayın sübjektif yanı ve yanıtlayanların kalp kırmamak uğruna sadece olumlu yönlere odaklanma ihtimalini masaya yatırdı.  Haklısınız dedim,  bunların bilincindeyim. İyiyi söylemeye eğilimli olabilir katılımcılar ama gerçek olmayanı da söylemezler diye düşünüyorum. Bu yüzden sonuna kadar götüreceğim bu projeyi. Biri katıldı, öteki çekimser kaldı.

Tek bir kişi “peki sen de bana söyle benimle ilgili üç sıfat” dedi sonrasında. Sıraladım aklıma gelenleri, biraz da nedenini açıklayarak. Bir kişiye de o sormadığı halde söyledim o üç kelimeyi, duymanın ona iyi geleceğini düşündüğüm için.

Bazıları cevaplarıyla beni hayal kırıklığına uğratmaktan çekindiklerini söylediler.  Oldu mu, tamam mı, kızdın mı diye sordular ardından. Niyeyse dört dörtlük yapamamaktan korktular.  Bu kişilerin hepsinin de hem yaş, hem mevki açısından ilerimde olmaları  dikkatimi çekti.

Kimi katılımcılar (özellikle yukarıda anlattığım servis sektöründe tanıştıklarım) bir gelişimin hikayesini anlattılar üç sıfatla: Seni ilk gördüğümde bunu gözlemledim, sonra sende şunu buldum, ve sonrası için sezdiğim budur şeklinde.

Bazıları akıllarına gelen isim ve fiilleri sıfata çevirmekte biraz yardım aldı. Üç kişi (birbirlerini tanımıyorlar) aynı isimde diretti ve o isimden türettiğim tüm sıfatları reddettiler.  Sıfat hali değilsin ama o ad sensin dediler.  İsim vurucuydu. Bu ısrar da. Kabul ettim.

Bir kişi de üç sözcüklü bir cümle kurdu.  İşte busun dedi.  Bu benim yakın zamanda biraz da espriyle karışık kullandığım bir tümceydi. Şaka yapıyor sandım önce. Sonra kendi ağzımdan çıkan o üç kelimeyi öyle bir yorumladı ki bana neredeyse hece hece, gözlerim doldu.  Mest oldum.  Bu cevabı da kabul ettim.

İçerikten ne öğrendim?

Deney öncesinde kafamda sıraladığım bütün özelliklerim en az bir, çoğunluk birçok kere sıralandı.

Kullanılan sıfatların çeşitliliği, inceliği ve derinliği etkileyiciydi.  Kimsenin çalakalem yazmadığından eminim.  Bu özeni hissetmek bana çok iyi geldi.

Ayrıca, anladım ki deneye dahil olan farklı gruplardan katılımcılar üç aşağı beş yukarı aynı insandan bahsediyorlar. Ve ben aynaya baktığımda bu insanı görüyorum.  Hoş bir his bu.

Beni olumlu anlamda şaşırtan sıfatlar çoğunluktaydı – belki insanlar güzel haber vermeyi seçtiklerinden.  Önce hadi canım, nasıl yani, az abartmışlar diye kenara koyduklarımı zaman içinde özümsedim. Beni haberdar edenlere minnet borçluyum.

Grupların algıları konusundaki açılış tezlerimde tamamen çuvalladım: Çocukların sezgilerinin gücü, servis sektöründe doğan dostluklarımın kahramanlarının cuk oturan analizleri, evraktan değil de yürekten bahsetmeyi tercih eden iş arkadaşlarım neyse ki utandırdılar beni.  Eski gönül yaralarım kadın değil insan kimliğimi vurguladılar seçtikleri sıfatlarla. Çocukların cömertliğine aşık oldum.

Aynı zamanda bir kez daha anladım ki algı sadece gözlemle bağlantılı değil. Algının göbeğinde algılayan da var. Yanıtlarda katılımcının bir parçası gizli; ilgi alanları, tarzı, öncelikleri.  Bu çerçevede bu deney sayesinde ne denli renkli, ışıltılı ve kaliteli insanlarla çevrili yaşadığımın farkına vardım yeniden.

Sıralanan sıfatlarda katılımcının denekle ilişkisine dair işaretler de görüyorsunuz elbette.  Bazı kelimeleri kullanmak ortak bir yaşamışlık gerektiriyor.  Dolayısıyla her üç sıfatta en az iki hayat ve paylaşılmış bir hikaye gizli.  Anması bile keyifli maceralarımız olmuş, ne mutlu.

Kural tanımazlara dönersek:  Üç kişi tarafından kimliğim olarak seçilen ve inatla savunulan o isim içime yer etti.  Beni benden fazla tanıyanların olduğunu düşündüren o cümle de. Bu vesileyle kişiliğimin yanı sıra yaşamım da özetlenmiş  oldu.

Süreçten ne öğrendim?

Sanırım egzersizin macerası içeriğini sollayıp geçti. Bu yüz dokuz kişiye en sevdikleri üç meyveyi ya da üç şehri de sorabilirdim herhalde.  Araştırma sürecinde yaşananlar hikayenin aslını oluşturdu.

Şu sayılı gün içinde yüzü aşkın insanla iletişim kurmak zaten başlı başına doyurucu bir deneyim. Yeşil fasulyeyle başlayan bu deney sayesinde uzaktakilerden haber aldım, yakınımdakilere başka gözle baktım.  Bu mazeretle konuşmaya ya da yazışmaya başlayıp ardından başka konularda haberler ve görüşler paylaştık.  Yakın zamanda buluşmak için somut planlar yaptık.

Arada müthiş dedikodular duydum, son gelişmelerden haberdar oldum. Bazı katılımcılarla karşılıklı adres ve telefon bilgilerimizi güncelledik bu sayede.  Bir vefat haberi de aldım ne yazık ki ama en azından başın sağ olsun diyebildim arkadaşıma.

Bir kişi detaylı bir psikanaliz seansına soktu beni laf lafı açınca.  İkisiyle beyin fırtınasına yakın bir egzersize ışınlandık.  Biri çocuklarının resmini yolladı hazır eli değmişken, öteki ‘dur annemden de isteyeyim üç sıfat’‘ deyince teyzemizin de halini hatırını sormuş olduk.

Cevap vermemeyi seçen dostumla projenin anlamı ya da anlamsızlığı üstüne yaptığımız yazışma tadından yenmez.  Sonunda ben ona gıcık (gülerek), o bana sevimli (kinayeli) dediğimizle kaldık.  Ondan duyup duyabileceğim tek sıfat da bu oldu fakat her turlu sahtelikten uzak biri olduğunu deneyle sabitledim.

Brüksel’de iş ortamında tanıdığım bir arkadaş kendi değerlendirmesini teslim ettikten sonra araştırmayla ilgili konuşmaya geldi.  Süreç üstüne bazı detaylı sorular sordu, açıklamalarımı dinledi. Sonra da: “yaptığın deney ve onu yapış şeklin bile seni öyle güzel tanımlıyor ki…” deyip gitti.

Yeşil fasulyenin üstünden bir hafta geçti. Bu süreçte yaşadıklarımın ışığında yere daha sağlam basıyorum bugün.  Bilimsel olmayan deneyimin yanlı çıkarımları iyi geldi bana.

Görülmüş, işitilmiş ve anlaşılmış olduğumu düşünüyorum.  Hatta beni bana anlatacak kadar iyi bilenler var aranızda. Paylaşımımız zenginleştirici, yüreklendirici ve besleyici.

İlham almışım, ilham vermişim. Bazen susarak, bazen bağırarak duyurmuşum sesimi. Dokunmuşum, az ya da çok. Var olmuşum.

Şanslıyım.

Kıssadan hisse

Sanırım bu gerçek hiç değişmiyor – yolculuğun kazandırdıkları her seferinde hedeften baskın çıkıyor.

Yüreğimizin en derinine ve birbirimizin gözünün içine  bakmaya devam edecek cesarete bağlı bence her şey. Acıtsa da. Ara ara fena halde zor, can sıkıcı, yürek kavurucu olsa da.

Cesur, dürüst ve iletişim içinde olduğumuz sürece güçlüyüz. İnsanız. Biziz.

Dünya hali, bize azınlık olduğumuzu empoze etmeye çalışan zorbalık, kendine benzemeyeni düşman gören dar görüş ve şiddet hala yanı başımızda.  Ama biz de buradayız. Yıllar, kıtalar, yaşlar, diller ötesinden buradayız.

Cesur, dürüst ve iletişim içinde olduğumuz sürece güçlüyüz.  Az değiliz, çoğuz. Bunu bir anlasak daha da çoğuz…

 

confiance

 

Paris, Temmuz 2016