Aksi Bay Hein ve Acıklı Kuşkonmazları

Jürgen’la tanışmam on küsur sene öncesine dayanıyor. Patronumun emekliye ayrılmadan önce bana devrettiği dosyalardan biri şirketin Almanya’daki ofisindeki bir projenin mali raporlarının düzenlenmesine ilişkindi. Bu görev proje yöneticisiyle yılda iki kez detaylı bir koordinasyon toplantısını gerektiriyordu. Adet olduğu üzere ilkbahardaki toplantı Karlsruhe şehrindeki şubemizde, sene sonundaki de Brüksel’deki merkezimizde organize ediliyordu.

Jürgen Almanya ofisinin başındaydı. En küçük detayına kadar ezbere biliyordu senelerdir devam eden bu zorlu projeyi. Teknik konulara hakimiyeti kadar hesap kitap işlerine yatkınlığı, kıvrak zekası ve manevra kabiliyeti de hayranlık uyandırıyordu. Ekibini tüm kalbiyle destekler, çalışanlarına arka çıkardı. Bağımsız ruhluydu, şirket üst yönetimine karşı tutumu kararında bir saygı ve sadece gerektiğinde bilgilendirme prensipleriyle belirleniyordu. İnandığının arkasında durur, fikrini dobra dobra söylemekte tereddüt göstermez ve bu yüzden bazen patronlarının eleştirisine hedef olurdu. Yine de burnundan kıl aldırmazdı. Adam gibi adamdı.

Bahar toplantılarına Brüksel’den üç kişilik bir delegasyonla giderdik: Emekli olanın yerine gelen yeni patronum Adriaan, ekibimize birkaç ay önce transfer olmuş elemanımız Elke ve ben. Elke iş hayatına başladığında uzun yıllar Almanya’da Jürgen’ın ekibinde çalışmış zeki, enerjik ve son derece nüktedan bir bayandı. Jürgen onun daha on sekiz yaşındaki mini etekli halini bilirdi. Sekreterlikten başlayıp kısa zamanda kendini gösterip daha önemli görevlere yüklenmesini gururla izlemiş ve onu hep teşvik etmişti. En azından başlarda sırf bu yüzden Adriaan’ı ve beni daha yakından tanımak istediğini düşünüyordum. Elke’nin güvenli ellerde olup olmadığından emin olmak istiyordu…

Elke o sıralarda kırkların ikinci yarısında hem duruşu hem de deneyimiyle kendini kanıtlamış bir şahsiyetti. Onun şefi konumunda olan ben daha otuz beşimden yeni gün almaya başlamıştım. Adriaan ise yaşça Elke’ye daha yakın olmakla birlikte, hem ince fiziği hem de çocuksu, hatta bazen delifişek davranışlarıyla olduğundan daha genç gösteriyordu. İkimiz de ilk bakışta güven telkin etmedik sanırım ama dışa dönük yapımız ve açık sözlülüğümüz sayesinde biraz puan topladık.

Toplantıdan bir gün önce ikindi vakti varıyorduk genelde Karlsruhe’ye. Jürgen akşam dörtlü bir yemek etrafında buluşup ön hazırlık yapmayı önermişti ilk sene. Zamanla bu buluşmalar gelenekleşti ve hepimizin dört gözle beklediği eğlenceli bir merasime dönüştü.

Resmi başlardı yemekler, örnek bir Alman disipliniyle yönlendirirdi Jürgen tartışmalarımızı aperitif saatinde. Tüm belgeleri tek tek incelerdik. Ertesi gün diğer katılımcıların sorabileceği olası sorular masa üzerine yatırılır, risk faktörü yüksek meseleler hakkında konuşulurdu. Hazırlığımızın eksiksiz olduğuna kanaat getirmeden başka konulara sapmamızı engellerdi kibar ama otoriter tutumuyla.

İşi aradan çıkardıktan sonra hak ettikleri tatlının tadını çıkarmaya koyulan çocuklar gibi cıvıldamaya başlardık. Jürgen iyi yemeğe ve kaliteli şaraba meraklıydı. Her yıl değişik bir lokantada organize ettiği bu gurme buluşmaları özenle planladığı belliydi.
Adriaan’a da bana da nereden gelip nereye gitmekte olduğumuz üzerine sorular yöneltti önceleri. Karakterlerimiz ve prensiplerimizle ilgili edindiği ipuçlarından hoşnut kaldığından mı, Elke’nin yüzünün güldüğünü gördüğünden mi bilinmez, bize karşı tavrı zamanla yumuşadı. Artık sorguda gibi hissetmiyordum, hatta ara ara ben de onun düşüncelerini deşme fırsatı bulabiliyordum.

Zor sorularına düpedüz cevap veren insanlara saygısı vardı. Benim de dilimdekinin içimdekinden ayrı düşmediğini anlaması çok zaman almadı. Anlattıklarıma dikkatle kulak kabartırken gözlerinde muzip ışıltıların yanıp söndüğünü gözlemlemeye başladığımda rahatladım ve hemen sonrasında da karşı atağa geçtim. Soru yağmurumda şaşaladı ama ürkmedi. “Bak şu çitlembik kıza” diyordu bakışları “yaman çıktı.”

Eğrisiyle doğrusuyla anlatıyordu iş hayatını. Gerçekçiydi çıkarımları. Bazen haşindi. Mükemmeliyetçi tarafının tatmin olması zordu. O yüzden eleştirmeyi ve ondan bundan şikayet etmeyi tarz haline getirmişti. Bu konudaki görüşlerini dillendirirken de yüzü iyice asılır, sesi kalınlaşır, el kol hareketleri sertleşirdi.

Birgün, Jürgen kendini yine böyle ateşli bir söyleme kaptırmışken kendimi tutamadım ve bariz kıkırdadım. “Niye gülüyorsunuz genç bayan? Nedir komik olan?” diye sorguladı saniyesinde. “Pamuk Prenses’in hikayesindeki Aksi karakterine ne kadar benziyorsun!” dedim, “tabii cüce kısmı hariç!”. Adriaan ve Elke soluklarını tuttular. Volkan gibi patlaması beklenen Jürgen kendine rağmen gülümsedi: “Doğruluk payı var söylediklerinde” dedi.

Aksi zamanla onun lakabı haline geldi. Biz unutsak onun hatırlatmasından bu sıfatı tuhaf bir hoşnutlukla benimsediği sonucunu çıkardık. Bana yazdığı elektronik postaları artık “Aksi Jürgen” ya da sadece “Aksi” diye imzalıyordu. Birbirimize kanımız iyice kaynamaya başlamıştı.

Adriaan Almancayı anadili gibi şakıyordu. Benim üniversite yıllarından kalma bir aşinalığım vardı, söyleneni iyi kötü takip edebiliyordum ama konuşmaya cesaretim yoktu. O üçü bazen kaptırıp Almanca devam ederlerdi sohbete ama benim uzun zaman devre dışı kalmamam için hep kararında tutarlardı bu molaları.

Bir sonbahar Brüksel toplantımızın arifesinde Almanya’daki geleneğimizi koruyup bir akşam yemeği organize edelim dedik. “Bana yer beğendirmek zordur, Deniz… Size iyi şanslar dilerim” diye meydan okudu hemen. Blöfünü gördüm, daha önce hiç gitmediği bir lokantada yer ayırttım. Dördümüz birada hem değişik gastronomik bir deneyim yaşadık, hem de yine çok gülüp çok paylaştık. Karlsruhe’den attığı mesajda “Organizasyon için içtenlikle teşekkür ederim…” diyordu “…bana bilmediğim bir şey öğrettin!”. İmza: Yaşlı Dostun Aksi.

Jürgen zamanla iyice bizden biri haline geliyordu ama özel hayatı hala Elke dışındakiler için bir sırdı. Sanırım yaşamının o boyutundan bahis açabilmesi için daha uzun soluklu bir dostluk ön koşul teşkil ediyordu. Hiç üstüne gitmedim ama onu dertli gördüğüm bir dönemde biraz didikledim Elke’yi. En az Jürgen kadar disiplinli, insanların özel hayatlarına saygılı bir kişiliğe sahip olan dostum zorlandı epey beni yanıtlamadan evvel. Sonra samimi endişeme hürmetinden sanırım, Jürgen’ın eşinin kanser tedavisi gördüğünü ve durumunun ciddi olduğunu söyledi. Yüreğim büzüştü sahnelerde dimdik duran Bay Hein’in kulisindeki trajediyi öğrenince.

Kendi gündeme getirene dek de bilmiyormuş gibi davrandım. Birgün birkaç cümleyle özetledi durumu. Ve bu meseleyle ilgili konuşmanın onun için çok keder verici olduğun altını çizdi. “Bil ve sus” demeye getiriyordu. Saygı duydum kararına, tek kelime etmedik bu konuda, vefat haberini alana kadar.

Eşini toprağa verdikten sonraki günlerde omuzları çökmüştü, yükü ağırdı. Biri erkek diğeri kız iki evladından da o sıralar bahsetmeye başladı. Kızı Amerika’da doktora yapıyordu, onunla gurur duyduğu çok açıktı. Oğlu hala bu kıtadaydı ama aynı şehirde yaşamıyorlardı. Gençler neyseki babalarını sık sık yokluyor, destek oluyorlardı.

* * * *

Bir bahar Karlsruhe toplantısına günler kala Jürgen bizi bu kez evinde ağırlamak istediğini açıkladı. Gurme kişiliğinin ardında hamarat bir aşçının gizlendiğini tahmin etmek zor değildi. Üstelik kuşkonmaz zamanıydı, Karlsruhe’nin biraz dışındaki evinin yakınlarında da yerel üreticiler vardı. Gidip bizzat kendisi oralardan alacaktı kuşkonmazları ve usulüne göre beyaz sosuyla pişirecekti.

Seneler sonra hem de hiç beklemediğimiz bir anda Jürgen’ın evinin kapılarının bizlere açılmasına şaşırdık ama sevindik de. Elke birkaç gün önceden arabayla gitmeyi planlıyordu Almanya’ya, Karlsruhe’de yaşayan annesini ziyaret edecekti. Adriaan’la ben trenle seyahat etmeye karar verdik.

Jürgen bizi istasyonda karşılayacağını bildirdi. Yaptığı ince plan doğrultusunda istasyondan birlikte kuşkonmaz alışverişine gidecek, oradan da evine geçecektik. Elke sonradan kendi arabasıyla gelecekti. Varış saatimizi ve trenle ilgili diğer detayları Bay Hein’e günler önceden bildirdik. Ne var ki aktarma sırasında ufak bir rötarımız oldu. Beklenilen saatten on beş dakika kadar geç vardık gara.

Jürgen’ı haberdar edelim dedik ama cep telefonu sahibi olup da kendi numarasını dahi bilmeyen insanlardandı o. Çoğunluk yanına da almazdı cebini, ya da alsa da kapalı tutardı. “O alet benim ihtiyacım için, bana hizmet etmeli” derdi. İstediğinde açıp kullanacakmış, müsait olmadığı zamanlarda bayılmadığı insanların onu arayıp bulmalarının ona hiç bir yararı yokmuş. Ofisi aradık, sekreterini ama o da eve gitmiş. Gerçi kadıncağızı bulsak da Jürgen’a nasıl haber uçuracağız belli değil. Ne yapalım, on beş dakikadan bir şey çıkmaz, en fazla biraz bekler, iki söylenir, atlatır dedik.

İstasyona vardık. Sağa baktık, sola baktık. Jürgen yok. Her metrekaresini tekrar tekrar taradık mekanın. Yok. O kadar düzenli, o kadar dakik bir insan ki, verdiği sözü tutmaması mümkün değil. Aklımıza felaket senaryoları gelmeye başladı. Ama kimi arayıp soracağız bilmiyoruz. Elke’yi çaldırdık telaşla. Durumu anlattık. Benim o sırada aklım sürekli en kötüye çalışıyor, gözümün önünde dramatik sahneler: Kalp krizi geçirmiş Jürgen, yok trafik kazası belki de, acilen ambulansla hastaneye kaldırılmış… Adriaan çaktırmıyor ama sararmaya başladı hafiften.

Elke kontrollü, sakin. “Çıldırdınız mı?” diyor. “Yoktur bir şey…”

“Eee, nerede kaldı o zaman? Niye gelmedi?” diye ısrar ediyoruz. Elke kaç dakika rötar yaptığımızı soruyor, sonra da “geç kalırsa kuşkonmazlar satılır biter diye korkmuş olabilir” diyor. Adriaan ile “nasıl yani?” der gibi birbirimize bakıyoruz. “Yok artık!”

Elke devam ediyor: “Evin adresi var mı sizde?”

“Tamam, o zaman ya banliyö trenine atlayın, ya da bir zahmet bir taksi çevirin ve gidin. Size garanti ediyorum, siz oraya varana kadar o da eve dönmüş olacak…”

Uzun bir tereddütten sonra başa gelen çekilir edasıyla yola çıkıyoruz yeniden. İkimizde de yeni bir tren macerasını çekecek güç kalmamış, ilk bulduğumuz taksiye atlıyoruz. Parası neyse vereceğiz.

Yol uzun. Şoku da atlatamadık. Ara ara sinirlenip, insaf, insan nasıl on beş dakika beklemez ki? diye delleniyoruz. Sonra Elke’nin soğukkanlı açıklamalarına rağmen ya gerçekten acil bir durum varsa diye endişeleniyoruz. Derken gömülüyoruz sessizliğe.

Jürgen’ın evinin olduğu bölgeye geldiğimizde küçük yollara sapıyor taksi. Yavaşlıyor. Biz de, fırsat bu fırsat, camı aralıyoruz ve o an ilk kez fark ediyoruz masmavi gökyüzünü ve yazın müjdeleyicisi bu baştan çıkarıcı bahar havasını. Sağlı sollu tarlalar içinden geçiyoruz, tabelalar dikkatimizi çekiyor sonra; kuşkonmaz üreticilerinin reklam panoları! Birikmiş bütün stresimiz vahşice patlıyor kahkahalarımızda, “umalım ki en tazelerini bulmuş almış olsun!” diye gürlüyor Adriaan, ses tonu hem nüktedan hem tehditkar.

Cep telefonum çalıyor, açıyorum: Elke. Merak etmeyin demek için aramış, Jürgen’la konuşmuş. Aynen tahmin ettiği gibi kuşkonmazların peşine gitmişmiş, şimdi de eve dönmüş. Güzel bir şişe şampanyası varmış, soğutmaya başlamış. İçince serinleyip sakinleşecekmişiz, sinir filan kalmazmış…

Jürgen’ın evinin önüne vardığımızda hala içimizde karışık duygular kaynaşıyor. Hain hain sırıtarak açıyor kapıyı… “Pişkinliğin de bir sınırı var, insan ektiği için bir özür diler hiç olmazsa” diyor Adriaan sitem dolu sesiyle… Bay Hein’in kahkahaları sokağı çınlatıyor.

“Deniz, Adriaan, sizi sonunda evimde ağırlayabilmek ne müthiş zevk! Yalnız şu anda yüzlerinizdeki acılı ifadeyi görebilseydiniz, siz de en az benim kadar gülerdiniz!” diyor.

Bu nasıl iş der gibi bakışıyoruz Adriaan’la ve ikimiz bir ağızdan sesleniyoruz: “Nerede kuzum şu şampanya şişesi?”

Akşamın kalan kısmı o saate kadar çektiğimiz azapları unutturacak kadar güzel. Elke de aramızda katıldıktan sonra iyice gevşeyip kendimizi akışa bırakıyoruz. Jürgen hem harika bir ev sahibi, hem de maharetli bir aşçı. Yalnız şu meşhur kuşkonmazlar değil, yemeklerine koyduğu her malzeme itinayla seçilmiş. Belli ki son bir kaç günü bölgenin pazarlarını ve dükkanlarını taramak ve en tazesini, en lezzetlisini bulmak için geçirmiş. Bir senfoni gibi bestelemiş sanki o sofrayı, her yemeğin ilginç bir macerası var masaya gelmeden önce yaşadığı, herbiri özel bir çeşit şarapla eşleştirilmiş.

Başlangıçla ana yemek arasındaki molada “benimle bahçeye çıkmak ister misin?” diye soruyor. Az sonra servis edeceği et yemeğinin üstünü taze otlarla süslemek istiyormuş. Maydanoz, kekik, nane, fesleğen, ne isterseniz var küçük bitki bahçesinde. İhtiyacı olanlardan toplarken “eşim de severdi toprakla haşır neşir olmayı” diyor ansızın. Gözlerinin içine bakıyorum. Dilimin ucuna gelenleri söyleyemeden. “Onsuz yaşamak zor, ama merak etme alışacağım er geç” diye devam ediyor. Sevgi gösterilerini sevmediğini biliyorum, onun için sessizliğimde sabrediyorum. Gözlerimde şefkatim. Kısa bir iç çekişin ardından mırıltıya yakın bir sesle ekliyor: “Çok acı çekti çok.”

* * * *

Kuşkonmaz ziyafetinden bir sene kadar sonra aynı ekip bu kez Jürgen’ın veda resepsiyonuna katılmak için gidiyoruz Almanya’ya. Ofisin kafeteryasında organize edilen davette çalışma arkadaşları, emekli dostları ve kızı Elisabeth var. Konukların çoğu Alman, kalan kısmı da akıcı Almanca konuşuyor. Ben hariç.

Veda konuşmasından hemen önce yanıma geliyor. “Hitabımı ana dilimde yapmak istiyorum, ama heyecanlanıp hızlı konuşabilirim. O yüzden belki tam takip edemezsin diye senin için İngilizce çevirisini hazırladım” diyor ve elime iki sayfa A4 kağıdı tutuşturuyor. Bakıyorum her sayfa iki kolona bölünmüş, ilkine Almanca, ikincisine İngilizce metin yerleştirilmiş, akışı kaçırmamam için. Bu özel ilgi içime dokunuyor. Tek söz etmeme izin vermeden kayboluyor ortalıktan, bakıyorum kürsüde nutkuna başlamış bile…

jhspeech

Elisabeth ile konuşuyoruz sonra. “Bana sizden çok bahsetti” diyor “hep tanıştırmak istiyordu, bugüne kısmetmiş…” Şaşırıyorum biraz, ev ortamında iş insanlarından söz açtığını hayal etmemişim herhalde. “Biliyor musunuz” diye devam ediyor Elisabeth “bugün salona girdiğiniz anda tanıdım sizi, çok güzel betimlemiş babam, aynı hayalimde canlandırdığım gibi çıktınız…”

* * * *

Jürgen’ın emeklilik döneminde de ara ara haberleşmeye devam ettik. Bir mesajında şöyle yazmıştı:

“Zaman nasıl geçiyor. Bir baktım altı ay olmuş emekli olalı. Düşünüyorum da, şanımıza yaraşır bir veda partisi yaptık, öyle değil mi? Sana da geldiğin için tekrar teşekkür etmek istedim.

İnsanlar işi özlüyor muyum diye soruyorlar, hayır deyince de şaşırıyorlar. Oysa hayatta herşeyin bir zamanı var. Geriye dönüp bakmamak lazım.

Ama itiraf ediyorum, unutamadığım tablolar geçiyor bazen gözümün önünden. Evimin eşiğinde durduğunuz o gün senin ve Adriaan’ın yüz ifadeleriniz mesela. Kızma ama hala katıla katıla gülüyorum anımsadıkça…”

Sonraki bir mesajında bazı sağlık problemleri olduğundan bahsetmişti kısaca, yürüme zorluğu çektiğini yazmıştı. Biraz endişelendim. Onu yüreklendirmek için “Brüksel’e yolun düşerse sana yeni bir lokanta daha öğreteyim” çağrısında bulundum ama sesi çıkmadı.

Sessizlik uzayınca evham yaptım. Elke’yi sıkıştırdım yine. Önce renk vermedi ama sonra Jürgen’ın kemoterapi tedavisi gördüğünü ama bunun bilinmesini istemediğini anlattı. Kor düştü yüreğime.

Uzun süre başımı duvarlara vurduktan sonra elimden gelen tek şeyi yapıp ona uzunca bir mesaj döşendim. Elisabeth’in elektronik posta adresini almıştım neyseki tanıştığımızda. Ona da kopyaladım yazdıklarımı.

Haftalar sonra kendi elinden çıkmış bir mesajla geri döndü bana eski dostum.

“Deniz, dokunaklı sözlerin için çok teşekkür ederim. Canıma okuyan sarsıcı bir süreçten geçtim. Bana “Aksi” lakabımı bile unutturan acılar yaşadım. Ama şimdi daha iyiyim. Lütfen üzülme, toparladım sayılır.”

İçim hiç rahat değildi. Yazmaya devam ettim ona, aramızdaki dostluk bağı canlı kaldığı sürece hastalığa da beraber meydan okuyabiliriz inancıyla.

Günün birinde daha uzun bir mesaj aldım Bay Hein’dan:

“Günler geçiyor, birlikte bir kuşkonmaz yeme şansımızın bile olmaması ne kötü… Hastaneden çıktıktan hemen sonra sana yazdığımda daha iyimserdim. Biran önce ayaklanıp Brüksel’e ziyaretinize gelmeyi ümit ediyordum.

Ne var ki hastalık boş durmamış, ilerlemiş. Sonrası ben diyeyim radyasyon, sen de kemoterapi… Ağrılarım dinmiyor, yan etkiler de cabası. Bir hafta iyi geçiyor, ertesi iki hafta yerlerde sürünüyorum. Tedaviye devam edip etmemek konusunda ciddi şüphelerim var.

İyi haber şu ki, Elisabeth kendine Paris’teki bir üniversite de gönlüne göre bir iş ayarladı. Bu benim açımdan bakıldığında hafta sonları görüşebilmemiz anlamına geliyor. Oğlum Peter da Münih’e yerleşti, Japon bir kız arkadaşı varmış. Tanışmak için can atıyorum…

Ya sen? Sen nasılsın Deniz?

Biliyor musun, bazı geceler rüyalarımda sen, Elke ve Adriaan’la yeniden buluştuğumuzu görüyorum.

Yaşlı dostundan en içten sevgilerle…”

Ekrana bakakaldım. Gözyaşlarımı kendi hallerine bıraktım, şimdi ağlamazsam ne için ağlayacağım? Kendinden bahsetmeyi sevmeyen Jürgen mı bu duygu yüklü satırları yazan? Çok derinlerde bir yerlerde belliki. Kör bir karanlığın içinde.

* * * *

Aradan geçen yıllarda Adriaan, Elke ve ben aynı iş yerinde farklı görevler üstlenmiştik. Artık resmi anlamda bir ekip değildik ama Bay Hein için yeniden birlikte harekete geçtik. Dostumuzu acilen ziyarete etme kararı aldık.

Jürgen’a rüyalarını gerçek yapacağız diyen bir mesaj daha attım. Hafif ve esprili bir dille yazmak istiyordum ama içim öylesine ağırdı ki kalemin çarpılıyordu ister istemez. Plan bir öğleden sonra yola çıkmak, akşam yemek vaktinde orada olmak, ertesi gün de geri dönmek üstüne kuruldu. Lokanta seçimini her zamanki gibi ev sahibimize bıraktık.

Bize yemek rezervasyonunu yaptığını, bizim için de kendi evinin yakınlarındaki küçük bir butik otelde üç oda ayırttığını müjdeledi.

Soğuk bir kış öğleden sonrasında Adriaan’ın arabasıyla yola çıktık. Senelerce eteklerimiz zil çalarak kat etmeyi alıştığımız bu mesafeyi bir işkence gibi yaşadık. Ağzımızı bıçak açmıyordu. Şansımıza sağanak yağmurdan yol çalışmasına kadar her türlü terslik de bizi buldu. Sabrımız ve cesaretimiz deneniyordu sanki.

Hesapladığımız saatten epeyce geç vardık otele. Elke ile Bay Hein’a moral olsun diye şık giyinmeye karar vermiştik. Ancak rötardan dolayı üstümüzü değiştirmek için sadece birkaç dakikamız vardı, elimizden geleni yaptık. Hediyelerimizi yüklendik ve Jürgen’ın kapısına dayandık.

Yüreğim deli gibi çarpıyordu. Elke ara ara onu görmüştü geçen zamanda, beni de hazırlamaya çalışıyordu: “Kilo verdi, saçları kesik, eskiye göre çok daha yaşlı görünüyor, ağır hareket ediyor. Şaşırmamalısın… Bakakalmamaya çalış lütfen…” Sözleri aklımda dönüp duruyor, düşündükçe geriliyorum, hatta korkarım paniğe kapılıyorum. Allahım, buraya kadar geldik, nolur saçmalamayayım. Ortalık yerde hıçkırıklara filan boğulmayayım.

Zili çalmamızla kapının açılması arasındaki o süreç çıldırasıya uzun, azap dolu. Soğuk rüzgarda titriyor içim. Yıllar önceki o pırıltılı bahar akşamını anımsıyorum. Aynı eşikte bambaşka duygularla dolu olarak durduğumu. Kuşkonmazlara tercih edildiğimizi düşünüp hiddetlenmiştim o zaman, ne saçma, ne anlamsız geliyor şimdi o tepkim.

“Nerede kaldınız? Bu kadar da gecikilmez ki?” tiradıyla karşılıyor bizi kapıyı açtığında. Sesine azar tınısı yerleştirmek istiyor ama devinimlerindeki uçarı heyecan ele veriyor gerçek hislerini. Evet, çok başkalaşmış, hayli yıpranmış görünüyor yüzü, gövdesi. Derinlerimden bir haykırış yükseliyor, usulca kavrayıp geri koyuyorum yuvasına.

“Aperitifi burada alırız diye düşünmüştüm ama biran önce gitmezsek rezervasyonumuzu kaybedebiliriz. Onun için hemen çıkmayı öneriyorum” diyor. Tepkilerimizi inceliyor, belki neye uğradığını şaşırmış halimizden “ama hızlıca içeriz derseniz, birer kadeh ikram edeyim” diye değiştiriyor önerisini. Üçümüz de kafa sallıyoruz, boğazımız kuru, yüreklerimiz kıskaçta.

Güzelim şampanyasını neredeyse fondip yaptığımızı görünce biraz endişeyle bakıyor bize. Havayı dağıtmak için hediye merasimine geçmeyi öneriyorum. Kısa bir süre sonra da yola çıkmak için hazırız.

Adriaan rahat içki içebilsin diye restorana gidiş ve dönüş için taksi ayarladığını bildiriyor. İtiraz kabul etmiyor. Bedeli bile ödendi, hesap kapandı diyor. Üstelik araba kapıda bekliyor. Jürgen şoförün yanına oturuyor, biz arkaya diziliyoruz. Gecenin karanlığına gömüyorum yüzümü.

Biz yakınlarda bir lokantaya gitmeyi beklerken bakıyoruz karayoluna sapıyor şoförümüz. Şaşkınlığımızı sezip açıklıyor: “Eskiden beri yemeği içmeyi severim bilirsiniz. Bu hastalıktan sonra da dedim ki kendime madem paran var, çok şükür, damak tadın da yerinde, yakın çevredeki en iyi lokantaların bir taramasını yap, sonra da tek tek git dene, keyfini sür.” Bizi de daha önce gidip beğendiği bir yere götürüyor anladık.

Kırk dakikalık bir yolculuktan sonra harika bir mekana varıyoruz. İçeri adım attığınız andan itibaren sizi büyüleyen, masa düzeninden servisine, yemek seçeneklerinden ambiyansına kadar her detayında emek ve itina saklı bir mabet burası. Bay Hein da tanınıyor belli ki, masamız salonun prestijli bir köşesinde, özel ihtimam görüyoruz personelden. Hiçbir eksiğimiz yok. Baştan da kuralları belirliyor: “Davetlimsiniz, lütfen hesap anında gereksizce takışmayalım…”

Jürgen bizimleyken kendine kısıtlamalar getirmemek adına bütün hafta hem yediğine hem içtiğine son derece dikkat ettiğini anlatıyor. Bu gece yasak yok. Bu gece sınır tanımıyor. Kederi unutacağız. Sadece biz olacağız.

Kendi deyimiyle “aradan çıkarmak için” sağlık durumuna ilişkin son haberleri paylaşıyor. Sonu belli bu hikayenin demeye getiriyor, “tedaviyle bu süreci daha az acılı hale getirmeye uğraşıyorlar, hepsi bu”. Ve parantezi kapatıyor. “İş yerindeki gidişattan bahsedin hadi biraz” diyor, son dedikoduları soruyor. Zor, hatta imkansız gibi geliyor ama dörtlü ritmimizi buluyoruz ilerleyen saatlerde. Hepimiz içten emek verdik o akşamı yoktan var etmek için, andımız var, tadına varacağız.

Gece yarısına doğru taksiye sinyal vermek için iznimizi rica ediyor. Bu saate kadar dayanması mucize gibi geliyor bana. Çok yoruldu ama mesut.

Son umuda tutunmak gibi dönüş yolumuz. Birbirimize yaslanıp sohbetimizi canlı tutmayı başarıyoruz. Ortak geçmişimizin “en iyilerini” yadediyoruz. Şerefimizle tamamlayacağız bu macerayı.

Bay Hein’in kapısına geldiğimizde ürperiyorum. Çok çetin bir an. Kaskatı kesildim ve gariptir her an parçalara bölünüp un ufak olacakmışım gibi hissediyorum. Elke ve Adriaan arka arkaya veda ediyorlar. Sıra bana geldiğinde ona doğru bir adım atıyorum.

Bunun dostuma son sarılışım olduğunu biliyorum. Korkarım o da biliyor.

* * * *

Jürgen’ı bu ziyaretimizden çok kısa bir süre sonra kaybettik.

Hala kuşkonmaz yerken dolar bazen gözlerim.

Dün beni kızdırmak için yolladığı eski bir mesaj geçti elime:

“Az önce kuşkonmaz pişirdim, içine de gözyaşlarımın tuzunu akıttım…………………………………………………………………………………………………………………….

Not: Olur da anlamadıysan yukarıdaki noktalar gözyaşlarımı sembolize ediyor 🙂

Yaşlı Dostun Aksi”

Brüksel, Ocak 2013

Not: Yukarıdaki hikayede adı geçen kurum ve kişiler tamamen hayal ürünüdür, gerçek hayatla olası benzerlikler yürek yakıcı bir tesadüften ibarettir.

Bir(tek)sen

 birsen

Bu kaçıncı taksi beni İstanbul Atatürk Havalimanı’na götüren? Hava da bana nispet yaparmışçasına güzel. Gökyüzü masmavi.  Camı indiriyorum biraz, martı sesleri çalınıyor kulağıma.  Deniz göz kırpıyor. Ayrılığın hüznü sardı saracak. 

Şoförümü inceliyorum.  Kırk yaşlarında, esmer ve zayıf bir adam direksiyondaki. Mahzun biraz. Boğuk sesinde keder ve sigara dumanı kokusu var.

 “Yolculuk nereye? Kaç sene oldu yaban ellere yerleşeli?  İyi etmişsin, kurtarmışsın kendini, dönme bence geriye” girizgahını takiben huzursuz bir suskunlukta bekleşiyoruz bir süre.

Neden sonra tereddüt yüklü derin bir nefes alıp “Kusura bakmazsan bir maruzatım var” diyor.  “Birsen isminde birini tanıyor musun Belçika’da?”

“Hangi şehirde?” diye soruyorum, “Soyadı ne?”

 Liège’de oturuyormuş. Soyadını bilmiyor, evlenince değişmiş haliyle.

Öyle bir içli söylüyor ki o son cümleyi, sözcüklerine yüklediği ağırlıktan biliyorum, eminim.  Bu kadın hayatının aşkı. Birsen onun gündüz düşlerinde ve gece rüyalarında. Hep.  Hala.  Belçika’ya göçmesini de hazmedememiş, başkasıyla evlenmesini de. Yeni soyadını duymuşsa da anında unutmuş, hem zaten ona ne? O kendi yaşadığını biliyor, gerisi hikaye.

“Ben Brüksel’de yaşıyorum” diyorum, “…Liège’de de tanıdığım kimse yok”.

Çöküyor omuzları. Konu değiştirmeye çabalıyor acemi bir manevrayla: Ne okudum? Nerede çalışıyorum? Ailem Türkiye’de mi kaldı?

Biraz anlatıyorum, çok detayına girmeden. Eğitimimden bahsettiğimiz noktada “…annem ve babam erken vefat ettiler ama ağabeyim sağolsun bana sahip çıktı, okutuyordu” diye giriyor araya.

“Çok da iyi bir öğrenciydim, hem zekiydim, hem sıkı çalışırdım. Üniversite sınavına şevkle hazırlanıyordum. Hayalim sizin gibi mühendislik okumaktı. Ağabeyime de emeklerini boşa çıkarmayacağımı kanıtlamak istiyordum.”

“O yıllarda nasıl da mutluydum. Gençtim, hayat henüz yazılıp çizilmemişti, karalanmamıştı.  Kırmızı halı gibi serilmiş duruyordu önümde, basmaya kıyamazdım.”

“Sonra, Birsen vardı, aşıktık birbirimize.  Hayallerimiz vardı, hayallerimiz ortaktı. O sevdanın coşkusuyla dört elle sarılıyordum yaptığım her işe. Engel tanımıyordum.”

Konunun dönüp dolaşıp Birsen’e bağlanması ilgimi çekiyor. Sesinin o ismi telaffuz ederkenki titreyişi teslim alıyor beni. Sahil yolundaki trafik de, Brüksel uçağım da siliniyor aklımdan. Aşk muazzam bir duygu, bahsi bile zangır zangır titretiyor insanı.

Şoförüm kendi dünyasında, eskilerde, derinlerde bir yerde. Taşmış bir nehri çağrıştırıyor anlatımı.  Susmak da geri adım atmak da onun elinde değil artık.

“Üniversite sınavından bir gün önce terk etti beni Birsen. Durduk yere ve birdenbire.  Gece aldım kutu biraları, gittim Boğaz kıyısına. O saate kadar ağzıma alkol koymamıştım üstelik. Ben ağladım, İstanbul seyretti. O içlendikçe ben içtim. Bağrım yandı be Abla. Niye terk edildim bilemedim.”

“Ertesi gün sınavda göçtüm tabii. Uykusuzdum, akşamdan kalmaydım, yüreğimin hıçkırıklarından düşüncelerimin sesini duyamadım. Abime, yengeme çok mahcup oldum.  Benim için o kadar fedakarlık yaptılar, ben onlara karşı olan insanlık görevimi yerine getiremedim. Küçüldüm gözlerinde, bildiğin gibi değil, çok nefret ettim kendimden.”

“Birsen’e ne oldu?” diyorum arka koltuktan en kısık sesimle.

“Başka birine kaymış gönlü o ara, ben aşkımdan görememişim meğer. Yaşça da bizden büyüktü adam, maddi durumu da fena değilmiş. Kıydı nikahı iki ay içinde, taktı koluna sevdiğimi, ver elini Belçika…”

“Peki sonra siz ne yaptınız? Ertesi sene üniversite sınavına girmediniz mi?”

“Yok girmedim, hatamı tamir etmek adına hemen bir baltaya sap olup aile bütçesine katkıda bulunma telaşına düştüm. Okuyamadım belki ama kafe işletmeciliğinden lokantacılığa, ticaretten inşaata her işe bulaştım. İyi de para kazandım. Taksici deyip geçme, bu araba benim, şoförlüğü de biraz zevkine yapıyorum.”

“Evlendiniz mi peki?” diye soruyorum çekinerek. Bana düşmez biliyorum bu yarayı deşmek ama meraklı bir romantik saklı derinlerimde…

“Mümkün mü?” diye yükseliyor sesi. “Birsen varken başka kadını görür mü benim gözüm? İçim bunca zaman onunla doluyken bir yabancıya nasıl açarım kapılarımı?”

“Ama o başkasını seçti gitti” diyesim var.  Dile dökemiyorum ama o okuyor düşüncelerimi…

“Biliyorum Abla, düpedüz budala yerine koyulmak belki aşk dedikleri. Gel gör ki, bu hissiyatın gerçek güzelliğini onu yıllarca koynunda saklayan, emek emek büyüten bilir ancak” diyor.

Susuyoruz karşılıklı ama o biliyor bu benim saygı duruşum ona, sevdasına.

Neden sonra canlanıyor. “Biliyor musun, geçende aradı beni” diyor aniden. Soluğumu tutuyorum…

“Kocasıyla arası iyi değilmiş. Yıllardır mutsuzmuş. Bana yaptıkları için de çok pişmanmış. Gel dersen herşeyi yüzüstü bırakır gelirim, seni terk ettiğim noktada ters gitmeye başladı zaten hayatım dedi bana.”

“Siz ne cevap verdiniz?” diye soruyorum bir yarışma programı resmiyetiyle. Oysa bu kadar mahrem bir konuyu konuştuğum kişiye sen diyesim var ivedilikle.

“Olmaz Abla, geçti artık. Yakışmaz bize geri adım atmak bunca yıl sonra. Mutlu olsun isterim ama.  Bir ihtiyacı varsa, yardımcı olmak isterim elimden gelirse. İyi insandır aslında Birsen, bakma bu yaptıklarına, çok şaheser kızdır…”

*           *           *           *

Havaalanına gelmişiz. Borcumu öderken bir yandan da kendi dünyama dönmeye çabalıyorum. Ama siluetler volta atıyor zihnimin avlusunda. Boğaza karşı biraları deviren saf ve iyi niyetli bir çocuk var aralarında. Nasıl zamanla dönüştü bu karşımdaki melankolik orta yaşlı adama? Liège’de mutsuz bir kadın var aklımda. Gerçekten pişman oldu mu acaba? Yoksa içten pazarlıklı sahtekarın teki miydi baştan beri? Aklımda aşk var.  Dünyaya ve zamana kafa tutan.

Tam inerken arabadan “Abla sağol” diyor, “…uzun zamandır kimseye bahis açmamıştım Birsen’den, iyi geldi seninle konuşmak…”

“Güzel de dinliyorsun öyle biliyor musun, usul usul.  Yüreğine sağlık.”

Senin de güzel kardeşim, senin de yüreğine sağlık.

 

Brüksel,Ocak 2013

Bugün

bugun

Gelen

Gidenin gölgesinde

Kurtuluş

Acıtır

Gönüllü tutsaklık sürerken

Yaşam

Yitirilene rağmen

Ses

Boğuk, sineye çekerken

Aşk

Öksüz

Zaman

Tetikte

İsyan

Yorgun

Gelen

Hep gidenin gölgesinde

 

 

Brüksel, Ocak 2013

Güldane’nin Gözüne Görünenler

guldaneeyes 

Güldane ve arkadaşları bizimle aynı iş yerinde hizmet veriyorlar. Ama çalışma saatlerimiz çakışmadığından çoğunluk birbirine teğet geçer yaşamlarımız. Bizim mühim toplantılarımız, çok sesli telefon görüşmelerimiz, bitmek bilmez elektronik postalarımız ve karmaşık raporlarımızla doldurduğumuz günlerimiz sonlandığında onlar şirketin servisleriyle gelirler. Ofisleri, toplantı salonlarını, mutfak ve tuvaletleri temizlerler akşamın geç saatlerine kadar. Bu sayede ertesi sabah işe vardığımızda çöplerimiz boşaltılmış, masalarımızın tozu alınmış, tuvaletlerimiz parlatılmıştır. Üstünde düşünmezseniz de sorgusuz benimsersiniz bu sistemi; varsayın ki sihirli bir el değmiş buralara sizin yokluğunuzda. Kara kutuda ne yaşanmışsa yaşanmıştır, size olumlu sonuçlarının tadını çıkarmak düşer sadece.  Gel keyfim gel…

 *           *           *           *

Dört buçuk sene kadar önce yeni görevime başladığımda işyerinin “5. kat” diye tanımlanan ve Genel Müdür’e yakın olması dolayısıyla da biraz korku, biraz prestij, biraz da mesafeyle anılan kısmındaki bir büroya yerleştim.  Üstünde iri ve tehditkar harflerle “Genel Müdür” yazan esmer masif bir kapının arkasında gizli birkaç ofis, bir toplantı salonu, bir küçük mutfak ve tuvaletlerden oluşan bir birimin parçasıydım artık.

Girişten toplantı odasına doğru uzanan ana koridorda organizasyonun kuruluşundan bu yana burada görev yapan Genel Müdürlerin siyah beyaz portrelerinin asılı olması ortama garip bir resmiyet ve ağırlık katardı. Öyleki buraya ilk gelişinizde hazırlıksız yakalanır, bu önemli şahsiyetlerin hepsi sizi inceliyormuş gibi bir hisse kapılır, kendinize çeki düzen verme ihtiyacı duyardınız.

Kısa zamanda öğrendim ki VIP konukların da ağırlandığı bu ünitenin düzenine hayli özen gösteriliyor.  Dolayısıyla ekibin en güvenilir ve becerikli temizlik görevlisi de burada çalıştırılıyor. Güldane her akşam sekiz civarında, el ayak çekildikten sonra geliyor.  Toz alıyor, çöpleri topluyor, mutfağı ve tuvaletleri düzene sokuyor. Bir de elektrik süpürgesiyle geçiyor halıların üstünden çıkmadan.

Kendi mesai saatinde ortalıkta başkalarının olmamasına alışmış. Belli bir rutini var yılların deneyimiyle geliştirdiği, onu harfiyen uyguluyor.  Biraz “buralar benden sorulur” havası var hareketlerinde ama kendine güveni çıkardığı kaliteli işin kabul görmesinden kaynaklanıyor. Yoksa onu beşinci katta tutarlar mı bunca zaman?

*           *           *           *

Ben geç saatlere dek ofiste çalışmayı adet haline getirince Güldane  ile neredeyse her gün karşılaşır olmuştuk. Önceleri sadece selamlaşma boyutundaydı iletişimimiz.  Saygılı ama kısa soluklu bir “bonsoir” ile birbirimizin varlığını onaylıyorduk ama kimse kimsenin yoluna çıkmıyordu sonrasında.  O ben rahat çalışayım diye kapımı örter, gider diğer yerleri temizler, oralardaki işi bitene kadar da benim bir zahmet toparlanıp yola düzüleceğimi umardı.

Belçika’da doğmuş olduğundan Fransızcası akıcı ve aksansızdı. Adını da daha bilmediğimden onun Türk olduğunu anlamam epey zaman aldı. Bir akşam nasıl olduysa biraz daha uzunca konuştuk ve ben o saate kadar kabalık ettiğimi düşünerek kendimi tanıttım. Onun adının Güldane olduğunu işitince de “Aa, siz Türk müsünüz? Niye daha önce söylemediniz?” diye sordum. Benim ismim odamın girişindeki küçük levhada yazdığından şimdiye görmüş olmalı diye düşünüyordum.

“Ne bileyim…” dedi “…belki ilgilenmezsiniz diye herhalde”. İlk kez daha dikkatle baktım ona, otuzlu yaşların ortasında tahminin, orta boylu, esmer, hafif topluca bir kadın. Yanakları al al oluyor, gözlerinde zeka kıvılcımları yanıp sönüyor konuştukça.  Kocasından bahsetti biraz, iki tane de kızı var ortaokul çağında. Erken anne olmuş diye düşündüğümü anımsıyorum.

Bana da biriki sorusu varmış meğer, yeri gelmişken sıralayıverdi. Evet, daha önce başka bir görevdeydim.  Evet, evliyim, eşim de burada çalışıyor. Evet, o da Türk. Hayır, çocuğumuz yok… Tam da o sırada sağ elini beline koyup tek kaşını hafif kaldırarak bir “ah bon?”  (öyle mi?) düşürdü dudaklarından. Tehditkarca gülümsedim. İfademden bunun alıp alabileceği tek açıklama olduğunu fark edince “hadi ben sizi rahatsız etmeyeyim, çalışın, zaten gene bu saatlere kalmışsınız” deyip aceleyle çıktı odadan.

*           *           *           *

Günler geçtikçe Güldane ile muhabbetimiz de derinleşti. Bazen Türk dizilerinden konuştuk, tanıdıkların düğününe giymek için hangi kıyafeti seçeceğinden, kızlarını nasıl yetiştirmek istediğinden… Bu son konuya çok kafa yorduğu belliydi. Bilinçli, kendine güvenli, ayağı yere basan genç kadınlar olmalarını diliyordu. Çevreleriyle sağlıklı ve aktif ilişkiler kurmuş, dünyada olan bitenden haberdar, kendi doğrularını arayıp bulan sağlam kişilikler geliştirdiklerini görmek istiyordu.

Ara ara da dayanamaz bana sorular sorardı.  Söylemi sen ile siz arasında gidip geliyordu heyecan katsayısına bağlı olarak. “Deniz Hanım, gücenmeyin de şimdi, niçin herkes evine gittikten sonra sen hala buralarda didiniyorsun?” dedi bir akşam. Diğerlerini bu denkleme karıştırmadan işimi sevdiğimi ve onun için zevkle çalıştığımı anlattım. Çok tatmin olmuşa benzemiyordu, devam etti. “Yalnız böyle aç aç da olmaz ki, sonra öyle meyveyle, çok tahıllı bisküviyle filan ayakta kalamazsınız.  Mümkün değil!”

Biran bocaladım. Ne yediğimi nereden biliyordu? Sonra çöp kutumdaki elma koçanlarını ve ambalajları anımsayıp pes dedim hafiyeliğine. “Bakın şu sizin yan odadaki kız mesela, o maşallah neler yiyor!” diye devam edince anladım dikkatinin elinden kimsenin kurtulamayacağını. “Hamile de o, ondandır” diye atıldım içgüdüsel bir savunma ihtiyacıyla.

“Sonra, laf aramızda, biraz düzensiz de” diye çıtlattı Güldane. “Nedir kuzum o masasının hali? Üstelik bakıyorum bazen bir çay almış, onu yarım bırakmış, sonra gitmiş bir kahve almış, onu da içmemiş. İsraf ama, yazık, günah…”

Annemin kahve falı kadar çarpıcı bu tespitler karşısında gevelemeye devam ettim: “… bazen bana da oluyor, tam içecek bir şey alıyorum, bir telefon çalıyor, toplantıya çağırıyorlar, bırakıp gitmek icap ediyor…”

“Valla bilmem” gibilerinden oynattı gözlerini yuvalarında. Sonra “ama şu içerideki çocuk pek titiz, bak onun tertibine söz yok!” diye kazanan numaranın sahibini açıkladı. “Ne yiyip içiyorsa onu da dikkatle yapıyor, döküntü, kırıntı yok!”

“Evet, çok da zeki ve çalışkan bir çocuktur” diye atıldım gurur ve heyecanla, “…benim asistanım!”

Mesut bir tebessüm yayıldı yüzüne. Benim birinin patronu olmam fikrini beğenmiş gibiydi. Fakat bu düşünce ona sorumluklarımı da anımsatmış olacak ki “hadi bana müsaade” diyerek çekilmeye karar verdi sahneden.  Yalnız tam odadan çıkacakken geri dönüp ekledi “Deniz Hanım, sizin bey, İbrahim Bey, kaçıncı katta çalışıyor demiştiniz…?”

*           *           *           *

Artık gündüzleri ortalığın düzeniyle daha bir ilgilenir olmuştum iş yerinde, mutfak günün sonunda çok perişan halde olmasın, halılara bisküvi kırıntıları düşerse üstüne basılmasın, boş su şişeleri ortalıkta bırakılmasın diye şahin bakışlarımla tarıyordum etrafı. Bu zaman zarfında Güldane’yle sohbete fena halde alıştığımı, hatta çoğu kez günüme gökkuşağı etkisi yapan bu buluşmaları bekler hale geldiğimi de fark ettim.

Çalışan kadının hayatındaki zorluklardan konuşmaya başladık derken, memleketten uzakta yaşayıp sabah simidini özlemekten, Türkiye’deki gidişattan, Brüksel’in bitmeyen yağmurundan. Bizim Genel Müdür de gözünden kaçmamıştı tabii. “O erken gidiyor evine, o yüzden çok denk gelmedik ama rastlaştığımız zamanlarda beni saygıyla selamladı, halimi hatırımı sordu, alçakgönüllü birine benziyor” dedi. “Öyledir” diye onayladım.

Önceki Genel Müdürlerden birinden söz açtı sonra, “… o çok geç saatlere kadar çalışırdı, hemen her gün karşılaşırdık ama biraz mağrur görünüşlüydü. Kuru bir Bonsoir Madame dışında tek söz duymadım ağzından onca sene…” dedi. Biraz gönül koymuşa benziyordu.  İç çekip ekledi : “Herhalde beni kendine denk görmüyordu…”

“Ama ne önemi var ki Deniz Hanım, beni belki konuşmaya değer görmedi belki ama bak ne oldu sonunda?  Kendi gitti resmi duvarda hatıra…”

Koridordaki portreleri anımsayıp hafifçe ürperdim.

“Bazen resminin karşına geçer konuşurum onunla… Hey gidi Büyük Müdür Bey, ne vardı ki bu kadar kasacak kendini?” derim “…bak sen tarih oldun, Güldane hala burada…”

Yutkundum kaldım. İş yerindeki gece vardiyam bu renkli kişilik sayesinde felsefe derslerine dönüşmüş de haberim yok.

“Deniz Hanım, ben bu arada gittim sizin beye şöyle bir uzaktan baktım” diye atıldı o sırada. “Valla zıt kutuplar birbirini çeker derlerdi de inanmazdım!  Demem o ki, o biraz böyle içe dönük birine benziyor, siz Maşallah cıvıl cıvılsınız…”

*           *           *           *

Ocak başında Genel Müdürümüz değişti. Öncekinin siyah beyaz portresi duvara asılırken Güldane’nin sözleri çınlayıp durdu kulaklarımda.

Bu aralar ne yapıyor derseniz çok da bilemiyorum, çünkü onun önerisini dinleyip eve daha vakitlice dönmeye çalışıyorum artık.

“Güzel kadınsın da Deniz Hanım, böyle hep çalış hep çalış da olmaz, yıpranıyorsun bak. Gözlerinin altı halka halka olmuş yine. Bak öteki katlardaki hanımlara, rujunu süren, çantasını alan gidiyor akşam beşte.”

“…Sen de diyorum, kendine biraz başka türlü bir iş mi bulsan acaba?”

 

Brüksel, Ocak 2013

 Not: Yukarıdaki hikayede adı geçen kurum ve kişiler tamamen hayal ürünüdür, gerçek hayatla olası benzerlikler şakacı bir tesadüften ibarettir.

Genç Gece

gecegenc 

Maviş’i ilk kez TED Ankara Koleji Lise kısmının bahçesinde görmüştüm. Modern kesimli kısacık saçları, ince fiziği ve çevik yürüyüşüyle hemen dikkatimi çekmişti. Avrupai bir havası vardı, sonra duydum, babasının görevi nedeniyle değişik ülkelerde yaşamış, şimdi de bizim okula gelmiş. Egzotik diye not aldım kafama.

Gerçek anlamda tanışmamız ODTÜ’de aynı bölüme düşmemizle oldu. Sonra bir baktık mahallemiz de bir, o Karanfil Sokaklı, bizim ev onların az yukarısındaki Meşrutiyet Caddesi’nde. Çok geçmeden okul servisleri ve evlerimiz arasında birlikte mekik dokumaya başladık.

Maviş sabahın erken saatlerinde de, uzun günlerin bitiminde son servisle döndüğümüz akşamüstlerinde de ışıl ışıl ve enerji dolu olurdu.  Dinamik adımlarla yürürdü.  Dertten tasadan hiç payını almamış gibi gözüken bir duruşu, alçakgönüllü bir gülümsemesi vardı. Bu doğal pırıltısını çok severdim.

Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde bizi sınavsız, projesiz bırakmazlardı sağolsunlar. Çok geçmeden akşamları küçük gruplar halinde bir araya gelip çalışma huyunu edindik. Maviş’le gece görüşmelerimiz de böylece başladı ve kısa zamanda gelenekselleşti.

Çalışırdık saatlerce, ben diyeyim fizik, siz deyin ekonomi, istatistik… Karanfil Sokak’taki evde karşıdaki Filiz Pastanesi’nden çıkma tazecik kuru pastalar olurdu, keyifle tüketirdik gecenin ilerleyen saatlerinde… Ben kocaman harfli el yazımla A4 ün orta yerine döşerdim işlemleri. Maviş’in küçücük bir not defteri olurdu. İncecik harfleriyle kağıdın uç bir köşesinde beş bilinmeyenli denklem çözüşüne bakardım hayretle. Çalışma seanslarımızın bitiminde benim önümde bir müsvedde tomarı oluşurdu, onunsa üstü Kütahya porseleni gibi ince işlenmiş silme yazı ya da rakam dolu birkaç sayfası.

Bu uzun gecelerde çalışmaktan mola aldığımız zamanlarda yeni vizyona giren filmlerden, okuduğumuz kitaplardan konuşur, güzel müzikler dinlerdik yeniden ilhamla dolalım diye. Maviş herşeye yetişirdi. Spora da müziğe da yer vardı hayatında, hem aktif katılımcı hem de meraklı seyirci olarak.  Gazete ve dergileri dikkatle takip ederdi. Bir sürü dil bildiğini yüzünüze vurmazdı ama bir gün bakardınız mesela tıka basa dolu ODTÜ servisinde ayakta giderken çantasından kalın ve zorlu bir Almanca kitap çıkarmış ve moda dergisini karıştırıyormuş rahatlığıyla okuyor. O sakin görünüşünün altında bu kadar değişik alanda fırtınalar estirmeyi nasıl başarıyordu bilmiyordum. Hem çok zeki, hem çok enerjik hem de biraz sihirli olduğunu düşünüyordum.

Gece seanslarımızda bazen molalardan ödevlere dönüş yapmak zor olurdu. Gevşemiş hallerimiz yeniden disiplin görmek istemezdi, uyku hafiften bastırırdı, ertesi günün yükümlülükleri kafamızda sıralanmaya başlardı. Gözümüz saate giderdi, ne kadar ilerlemiş. Daha da sonuna gelemedik yapılacakların, üstelik fena yorulduk. “Yetişmeyecek mi ne?” paniğine yakalanmaya üç kala Maviş heyecanla atılırdı “arkadaşlar, durun bakalım, gece daha çok genç!”…

Bizim pillerimizin bitmeye yattığı o noktada samimi bir inanç ve olağanüstü bir dinamizmle sarf edilen bu cümle önce hepimizi şaşırtır sonra ele geçirirdi hepten. Saatler geriye alınmış da sahiden zaman kazanmışız gibi hissederdik, dirilirdik. Sonra bu söylemde beklenmeyenin sürprizi vardı, ilk anda yersiz gibi gelenin içinde saklı umut.  Ve bir davetti bu bilincine varmak için kendi iç gücümüzün. Çöküş anımız bir anda heyecanlı bir seferin çıkış noktasına dönüşüverirdi.

Maviş yıllar geçtikçe de çok yönlülüğünü, keşfetme isteğini, hayatın gözünün içine bakan cesaretli duruşunu korudu. Başa gelenleri ne kadar tatsız olurlarsa olsunlar trajedileştirmemek prensibine bağlı kaldı. ABD’nin en prestijli okullarından birinde bir yanda doktora tezini yazarken diğer yanda da çömlek yapmasını öğrendi. Fransa’nın en saygın üniversitelerinden birine hoca olunca da Paris’e taşındı. Aralarda bir yerlerde uzun boylu zeki bir çocukla evlenmeyi de ihmal etmedi.

Bu karara kimse şaşırmadı zaten. Bir kere damat bizdendi.  Üstelik ODTÜ daha birinci sınıfta onları yan yana görmüş olsaydınız, siz de anlardınız: tencere-kapak tanımlaması onlar için icat edilmiş gibiydi. Bende o yıllarda çok çöpçatan ruhu vardı, ama bu ikili için çaba harcamama gerek kalmadı.  Kendiliklerinden birbirlerine çekildiler, kenetlediler ve öyle kaldılar. Uyumlarında bir şiirsellik var, birbirleriyle bakışlarla konuşmalarını izlemek eğlenceli bir oyun benim için yıllardır. İkisi de çok kelime sarfiyatına karşı. Okuldayken ben onlara “evlendiğinizde düdüklü tencere alacağım size” demiştim “…evde ses çıkaran bir alete ihtiyaç olabilir…” Bu sorun kendiliğinden çözüldü geçen yıllarda, iki güzel çocukları var şimdi.

Mavişlerin biz Brüksel’de yaşamaya başladıktan bir süre sonra Paris’e taşınmaları olağanüstü bir düşes durumu yaratmıştı. Karanfil Sokak dönemi belki çok gerilerdeydi artık ama Paris Roka Sokak’taki daire yıllarca dörtlü paylaşımımızın karargahı oldu. Maviş iki kişi kapasiteli miniskül mutfakta harikalar yaratır, dünya lezzetlerini harmanlayan sofralar kurardı bize. Bu muhteşem şehirle koyun koyuna yasıyor ve ondan besleniyor gibiydi. Pırıltısı yitmemiş, sadece çekici bir derinlik kazanmıştı.

Sonra onlar İstanbul’a taşındılar. Araya mesafe girince eskisi kadar görüşemez olduk ama aldığım haberlerden biliyorum egzotikliğini de sihrini de koruyor. Şahane bir anne, yaman bir hoca, iştahlı bir zihin sahibi güzel bir insan.

Hayat ama her zaman en cilalı sayfasını açmıyor önümüze. Maviş’in de yüzüne gölge düşürecek tatsız olaylar geldi başına son zamanlarda. Yakınları kazalarda incindi, kendi vücudu sevimsiz rahatsızlıklardan hasar gördü. Hissediyorum ruhu yaralandı biraz. Ama mizahtan yana dönüyor hala tasvir ederken acıları. Aynı mert yürekle karşılıyor gelecek günleri.

Maviş bugün önemli bir ameliyat geçirdi. “İlk fırsatta Belçika’ya gelip seninle kutlamaya kararlıyım olayın bitişini” yazmış bana birkaç gün önce. Benim de en içten dileğim bu.

Bütün gün aklımda onunla gezdim, zihnimde eskilerden mekanlar, ifadeler, tatlar.  Ben onlara tutundukça sanki onun da işi kolaylaşacak ameliyat masasında… Akşam indiğinde öyle bir üstüme geldiler ki ortak geçmişimizin sesleri ve görüntüleri, onları kaydetmemek haksızlık olacaktı biliyorum. Saate baktım, epey ilerlemiş ama yazacağım.  Korkum yok benim genç gecelerden.

Sen de korkma Maviş.  Beklenmeyendeki sürprizi hatırla, yersiz gibi gelenin içindeki umudu ve derinlerimizde saklı o kuvveti…

 

 Brüksel, Ocak 2013

Acaba?

acabaheykel

New York’un Columbus Bulvarı’nda ikisi erkek üç kişiyiz, ben azınlıkta kalan tarafım. Aylardan Ağustos, “Büyük Elma” lakaplı şehir sıcak, pis, kalabalık ama bir o kadar da çekici. Azimli turist ruh haliyle sabahtan beri kontrolsüz bir heves ve iştahla gezindiğimizden fiziksel anlamda bitkiniz ama gün boyu bizi besleyen duygusal tatmin sayesinde dimdik ayaktayız. Açız fakat yine de ölçülü de olsa bir estetik arayışındayız; biran önce yemek adına ne ortamdan ne de damak zevkimizden ödün vermek istemiyoruz. Açık açık konuşmadık ama bakışlarla anlaştık: Tüm kriterlerimize cevap verecek bir yer bulana kadar yürümeye devam edeceğiz.

Seçenek de bol ne yalan söyleyeyim. Her yer dünya mutfağından esintiler sunan küçüklü büyüklü kafe ve lokantalarla dolu. Çok alternatifli ortamlarda iyice ağırlaşan karar verme sorumluluğu altında eziliyoruz hafiften. Hani bilirsiniz ya, bomboş bir kapalı otoparka girersiniz bazen arabanızla, oraya mı çeksem buraya mı derken dikkatiniz iyice dağılır, bakarsınız yayla gibi park yerinde sıkışmışsınız, sol lastikleriniz çizginin üstüne gelecek şekilde bırakmışsınız arabanızı.

Neyse şansımız yaver gidiyor. Orijinal dekorlu, modern görünümlü bir İtalyan lokantası çıkıyor önümüze. Doğrusunu söylemek gerekirse, müşterileri kapıda karşılayan genç ve çekici bayanın cazibesi de ekstra puan kazandırıyor bu mekana. Bakıyorum beylerin yüzlerinde teslim olduklarını tescil eden gafil ve yayık bir gülümseme. Belli oldu, burada yiyeceğiz. Dedim ya, azınlığım ben.

Otuz derece sıcağın ve yüzde seksen civarında seyreden nem oranının tanımladığı koşullar altında kendimize en uygun köşeyi seçmeye çabalıyoruz. Kaldırım üstüne atılmış masalardan birine yerleşip bir yandan soslu makarna yiyip diğer yandan da şiddetle terlemekle, son raddesinde çalıştırılan bir klima tesisatının gereğinden fazla soğuttuğu bir salonun kuru ekmek kadar sertleşmiş havasını solumak arasında gidip geliyoruz. Daha dikkatli bakınca dışarıdaki masaların hepsinin dolu olduğu fark ediyoruz, seçim otomatiğe düşüyor ve alımlı evsahibemizin peşinden içeriye doğru seğirtiyoruz.

Bize pencere kenarında bir masa öneriliyor, memnuniyetle kabul ediyoruz. İdeal çözüme de kavuşmuş oluyoruz böylece, hüküm süren iklim şartlarından etkilenmeksizin dışarıdaki hareketi yakalayabileceğimiz en stratejik noktada konuçlandık nihayet. Bu işlem tamam.

Menüler geliyor, otuz saniye kadar sonra da en az bir önceki kadar şık ve gösterişli bir başka bayan garson siparişlerimizi soruyor. Bizimkilerin dikkatleri anında dağılıyor, kızı süzmekten yemek listesine konsantre olamıyorlar.

Durumu kurtarmak için henüz hazır olmadığımızı belirtip biraz zaman rica ediyorum bu güzel hanımdan ama o dargın bir bakış atıp aceleyle ayrılıyor masadan. Yüreğimiz hafiften daralıyor, önceki deneyimlerimizden biliyoruz ki bu başarısız girişimi gurur meselesi yaptıysa yeniden bize yaklaşmaya hazır hissetmesi epey zaman alacak. Açlığımız acıtıyor, yemeklerimizle randevumuzun gecikme olasılığı duyularımızda panik rüzgarları estiriyor. Stres içinde kısa kestiğimiz bir değerlendirmeden sonra yemek seçimlerimizi yapıyoruz. Diğer yandan keyfimize gölge düşürmemek adına siparişimizin alınmasını beklediğimiz bu uzun dakikaları olumlu tınılar taşıyan sudan bir muhabbet ve ona paralel yürüttüğümüz çevreyi kolaçan etme operasyonuyla taçlandırmayı ihmal etmiyoruz.

Gerçekte lokantanın dekorasyonunu ve diğer müşterileri inceler gibi yaptığımız bu süreçte “seni incitmek istemedim, ne olur geri gel” diyen bakışlarımızla güzel garsonumuzu çağırıyoruz. Allahtan çok direnmiyor. Samimi pişmanlığımızda seyreliyor siniri, gelip istediklerimizi not alıyor, sonra da yeniden uzaklaşıyor çevik adımlarla.

Yemekler gelene kadarki bekleyişe ilişkin kayda değer bir anım yok, bu dönem hafızama bir kara delik olarak işlenmiş, uzun ve kederli olduğunu tahmin edebiliyorum sadece. Hayal meyal hatırladığım tek ayrıntı şarabın soframızı şereflendirdiği noktada yüreklerimizde bir ümit ışığının parladığı.

Bu yüzden belki ancak ağzıma bir iki lokma atıp kendime geldikten sonra gözüme çarpıyor yan masada tek başına oturan genç adam. Tam o sırada garson kız da yanında bitiyor müşterisinin ve “birini mi bekliyorsunuz?” diye soruyor. O zaman aynı sorunun ilk etapta benim aklıma gelmemiş olduğunu fark ediyorum. Belki son zamanlarda lokantalarda yalnız yemek yiyen insanlar çoğaldığından. Daha bir dikkatli bakıyorum adama, yanıtını da merak ederek. “Evet” diyor kısaca.

Durumu açıklığa kavuşturmuş olmanın huzurunu yansıtmasını beklediğim sesi tam tersine gergin, hatta biraz sert. Bir aperitif söylüyor sonra. Garson gider gitmez de masanın üstünde duran cep telefonuna sarılıyor. Tek bir tuşa basıyor, hafızaya alınmış bir numara çevirdiğini düşünüyorum, ya da son aradığını yeniden deniyor. Uzun uzun çaldırıyor telefonu ama ısrarı beklentisiz geliyor bana. Sanki birinin cevaplayacağına olan inancı sarsılmış ya da hepten yitmiş. Yüzündeki hüznü o zaman fark ediyorum.

Her beş on dakikada bir telefonuna uzanıyor genç adamın eli. Yine tek tuş, yine uzun bir bekleyiş. Sonra kapatıp koyuyor masaya aleti. Neden sonra garson kıza işaret ediyor, bir aperitif daha istiyor, ilkinin aynısı.

Bizim masada cömert porsiyonlarda sunulan makarnalarımız ve Chianti şarabımız eşliğinde mırıl mırıl bir muhabbete kapılmış akıyoruz. Günün izlenimleri paylaşılıyor, yarinki gezi planları detaylandırılıyor. Buradan çıkınca geç seansa sinemaya mı takılsak diyoruz, yeni Kubrick filmini izlemeye: Gözler Sımsıkı Kapalı…

Yan masaya kayıyor gözlerim. Komşumuz menüye bile bakmadan yiyecek bir şeyler ısmarlıyor o sırada. Belki sürekli müşteri diye düşünüyorum, seçenekleri ezbere biliyor o yüzden. Ya da sadece aklına ilk geleni söylüyor, kolay bulunan basit bir makarna çeşidi mesela.

Tabağı önüne geldikten sonra sindire sindire yemeğe başlıyor. İştahsız da görünmüyor üstelik, her şeyi silip süpürüyor; arada da mola verip telefon ediyor yine. Yüzünde endişe ya da telaş arıyorum. İzi yok. Kıskançlık da bulamıyorum bu ifadede. Sadece saf bir hüzün, sanki korktuğu başına gelmiş gibi, uzun zamandır bildiğini kabullenmeyi daha fazla erteleyemeyeceğini anlamış gibi…

Telefonun öbür ucunda olması olası kızı düşünüyorum bir an. Sonra “niye kız olsun ki illa?” diyorum kendimi daha geniş ufuklu düşünmeye davet ederek… Dur iyice bir bakayım gay tipi var mı acaba bu adamda? Gülümsüyorum içimden. Lokantada tek başına yemek yiyenlere alışmışım ama alternatif cinsel seçimler henüz kendiliğinden gelmiyor aklıma. Bu özeleştiriye inat geleneksel yanım ağır basıyor ve ilk varsayımıma sadık kalarak devam ediyorum analizime…

Niye taktım ki şimdi ben bu elin adamına…?

Kayıp kız telefonun başında ama açmıyor belki diye düşünüyorum. Yoksa şimdiye çoktan başka birisiyle çekip gitti mi? Evinin salonunda öylece ayakta durduğunu, gözlerini telefona diktiğini ama bir türlü yerinden kıpırdayamadığını hayal ediyorum niyeyse. Kararını çoktan vermiş mi acaba yoksa hala tereddüt içinde gidip geliyor mu?

O da ne? Tatlı zamanı… Genç adamın önüne cüsseli bir tiramisu geliyor. Yine acelesiz yiyor adam, yine hepsini bitiriyor. Hala on dakikaya bir telefon eden bir insan için son derece soğukkanlı görünüyor. Yakınlarda izlediğim bir filmdeki replik geliyor aklıma “unutma, çikolatalı kurabiyeler aşk değildir” diyordu adam havuca kavuşmuş bir tavşan temposuyla tatlı tüketen kızkardeşine.

Aşkta umduğunu bulamayınca şekere sarılmak sadece kadınlara özgü bir davranış biçimi mi diye düşünüyorum. Karşımdaki masada oturan aynı durumda bir kadın olsaydı, sakin sakin tabağını temizliyor olabilir miydi? İnandırıcı gelmiyor bu senaryo. Sanırım lokantada durmazdı, seyircisiz kalabileceği ve kendisi olabileceği bir mekana sığınmak isterdi. Evinde alırdı soluğu, pijamalarını giyip devasa boyutlarda bir tatlı devirirdi; bir çanak dondurma, birkaç dilim pasta, bir kavanoz şokella… Çoğunluk ne yediğini, nasıl yediğini bilmeden…

Genç adam hala arıyor, hala uzun uzun çaldırıyor. Niçin bu inat? Kime ne kanıtlamaya çalışıyor? Niçin hala kalkıp gitmediğini soruyorum kendime. Benim gibi başka insanlar da kuşkusuz fark ettiler kaba tabiriyle ekildiğini. Haline acıyanlar vardır, “eli yüzü düzgün de bir adam… vah vah” diyorlardır belki ama onun kimin ne düşündüğünü umursar bir hali yok, belki lokanta kapanana kadar kalacak diyorum, belki ben baştan beri yanlış izi sürüyorum. O aklındakinin geleceğinden emin ve o kişi geldiğinde tam da söz verdiği yerde olmak istiyor. Dolayısıyla da bekleyecek.

Belki de sadece bu lokantanın yemeklerini seven bir telefon sapığı… Benim romantik kafam onu dörtdörtlük bir dramanın baş kahramanı yapan. Kavuşamayan aşıkların hikayelerine bayılırım oldum olası, yaşanmadıkça hep en güzelde kalmaz mı aşk?

Vücudum nazik bir uyarıyla dünyaya döndürüyor beni; affedersiniz tuvalete gitmem lazım. Masadan kalkıp arka kısımdaki bara doğru yürüyor, sonra da merdivenlerden aşağı süzülüyorum. Her biri tek kişi kapasiteli iki tuvalet var aşağıda. Biri baylar diğeri bayanlar için. Tahmin edersiniz ki baylar tuvaleti boş, bayanlarınki dolu. Boş olana dalsam diyorum ne olacak ki. Giremiyorum. İçimdeki ses gene eski moda halimle dalga geçiyor, gecede iki kez falso verdim.

Tam acaba mı derken merdivenlerde ayak sesleri işitiyorum. Bir dakikaya kalmıyor gözlerimin önünde dünya yakışıklısı, Brad Pitt gülümseyişli bir genç. Telaş etmeyin, benden çok küçük yaşı belli ama hiç de gözden kaçacak bir tip değil! Yakışıklı şahsiyet tuvaletten tarafa bir göz atıp durumu anında değerlendiriyor. Benim çekingenliğimi de tespit edip “bunlar günümüzde olağan şeyler” havasıyla bana bir şans daha verip boş erkekler tuvaletini işaret ediyor. Karşılığında bayanlar tuvaletinin kapalı kapısını gösterip – bu kadın da çıkmadı gitti valla edasıyla- seçimimde direndiğimi ilan ediyorum, hafifçe kızararak.

Çocuk omuz silkip erkekler tuvaletine giriyor, hemen ardından da bayanlar tuvaletinin kapısı açılıyor. Çıkan hanım eli mahkum ters bakışlarıma hedef oluyor, sanki Brad Pitt tiplemesi önünde karizmayı çizdirmemin sorumlusu o.

Masaya döndüğümde hesap ödenmiş bile. Saat geç ama uykumuz yok. Otele yürüyüş fikri ortaya atılıyor. Hemen kabul ediyorum, geç saatte o kadar spagetti yedik madem, uzun bir yürüyüş günahlarımdan arınmama yardımcı olur kanısındayım. O anda vicdanım bana “sabah sür selülit kremini, akşam yut makarnaları” diye çıkışıyor. “Tiramisuya hayır dedim ama” sözleriyle rahatlatıyorum kendimi.

Tiramisu deyince gözlerim birden yan masaya kayıyor, kimse yok. Telefonlu adama ne olduğunu merak ediyorum ama bizimkilere sorsam ya dalga geçecekler ya cevap bile vermeyecekler. Gece boyu hayali hafiyelik uğruna masadaki muhabbeti harcadım diye kızdılar zaten bana.

Lokantadan çıkıyoruz. Dışarıdaki masalarda da tek tük insan kalmış. Aralarında tuvaletin kapısında karsılaştığım çocuğu fark ediyorum. Üç güzel kız var yanında, ne diyeyim, bravo valla! Acaba diyorum biz de dışarıdaki masaların birinde mi otursaydık?

Doğuş: 1999 NY – Bitiş: Ocak 2013 Brüksel

Rumeli Havası

Deniz Aktug Age 6

Yukarıdaki ses bandını hiç Türkçe bilmeyen birine dinlettim. Ailemden kimseyi tanımayan, çocukluğuma şahit olmamış bu kişinin ilk sorusu “sen ve baban mı bu konuşanlar?” oldu. Evet der gibi salladım başımı sessiz. “Hem sesinde sevgi dolu bir yumuşaklık var, hem de o yaşında seninle bir yetişkinmişsin gibi konuşuyor” dedi. Tam da üstüne bastı.  Doğruydu çünkü, babam beni hep ciddiye almıştı; yumurcak halimi de, başında kavak yelleri esen deli gençliğimi de, yetişkinliğe geçiş sancılarımı da.

Aramızda büyük yaş farkı vardı oysaki. Çocukluğumda bazen arkadaşlarım onun için “deden mi?” derlerdi, çok sinirlenirdim. O yıllarda yine bana sık sık “kardeşin yok mu senin?” diye sorarlardı teyzeler, amcalar. Ezberlediğim yanıtı verirdim; “hayır, ben tek çocuğum.” “Söylersen annenle babana, bir kardeş yaparlar belki sana” diye ısrar edenler olurdu.

O zamanlardan beridir hiç anlamam kendinde başkasının özel hayatını bu kadar rahatlıkla işgal etme hakkını görenleri. Ama hazırcevap bir çocuktum, hemen yapıştırırdım: “hiç zannetmiyorum, çünkü annemle babam zaten geç evlenmişler…” Bu cümleyi dile getirirken de özellikle başında gözlerimi yere eğer, sonuna doğru bakışlarımı yavaş yavaş kaldırır, üç nokta anında da karşımdaki yetişkinin gözlerinin içine bakardım az biraz meydan okuyarak. Genelde yalpalar ve konu değiştirirlerdi hemen. Haince gülümserdi sol dudak kenarım.

İlkokuldayken süslü bir şiir defterim vardı. Babam ara ara bir göz atabilmek için izin isterdi. Resmi gazeteyi okurmuş gibi ciddiyetle incelerdi sayfaları ve beğendiği şiirler altına küçük notlarla düşerek yorumlarını kaydederdi. Ben de bunları bir edebiyat eleştirmeninden ilgi görmüş bir sanatçı edasıyla değerlendirir, daha güzelini yapmak için çabalardım.

Babam erken emekli olmuştu. Lise yıllarımda okuldan çıkıp öğleden sonra üç gibi eve geldiğimde o genelde evde olurdu. Oturma odasında beraber otururduk. Bana buzdolabından çıkarıp midemi rahatsız etmesin diye oda sıcaklığına getirdiği mevsim meyvelerini ikram ederdi.  Ben gerçek bir elma canavarıydım. Her gün aynı saatlerde elmamı kütürdetirken gazeteye göz gezdirmeyi çok severdim. Babam o zamana dek gazeteyi yalamış yutmuş olurdu, beni beğendiği köşe yazılarına doğru yönlendirirdi. “Mümtaz Hoca’yı okumadan geçme” derdi. Hoca da babam gibi Mülkiyeli olduğundan biraz torpilli diye düşünürdüm ama atlamazdım yazılarını. Sonra yazılanlar üstüne konuşurduk. Yorumlarımı sorardı, kendi görüşlerini paylaşırdı.

Lise sona yaklaşırken üniversite tercihleri konuşulmaya başlamıştı. Ona kalsa benden güzel İngilizce öğretmeni olurdu. Kendi okuluma hoca olarak dönebilirdim, hem eve de yakındı, on dakikada yürüyerek gider gelirdim. Sonra, öğretmen saygı görürdü, gençlerle iletişim kurar, onları besler, kendi de bu birliktelikten enerji alırdı. Okul tatilleri de izin günü olarak geri dönecekti bana, güzelce dinlenirdim.

Ama ben ne dedim: « yok baba, ben endüstri mühendisi olacağım, ODTÜ’de okuyacağım. » Üstüme gelmedi, sadece arkadaşlarının ODTÜ’de okuyan çocuklarının ne kadar çok çalıştıklarından bahsetti ara ara. « Mahallede gece yarısından sonra yanan masa lambaları ODTÜ’lü öğrencilere ait farkında mısın? » da dedi koruyucu baba içgüdüsüyle ama hepsi o kadar. Yapabileceğime inancı tamdı, sadece kendimi paralamamdan korktuğunu hissederdim.

Üniversite sınav sonuçları açıklandığında Ege kıyısındaki yazlık evimizdeydik. O zamanlar sitede adet olduğu üzere tüm gençler önceki gece beraber sabahlar, güneş doğar doğmaz da Burhaniye’deki gazeteciye koşardık. O yıl sınava girenler heyecanla titredikleri için deneyimli ağabey ve ablalar onların yerine sonuçlara bakarlardı. Benimkine bakan ODTU Elektrik’te okuyan çocuk « tebrikler Deniz, bizim okula hoş geldin, Endüstri Mühendisliği!» diye ilan etti haberi. Çığlıklar attım, zıpladım. Herkesle sarmaş dolaş olduk.

Siteye döndüğümüzde eve koştum eteklerim zil çalarak. Annemle babam kapıda bekliyorlardı. Müjdeyi onlara da verdim. Babam beni içtenlikle kutlayıp ne kadar gururlandığı söyledikten sonra « gideyim eş dosta haber vereyim, herkes soruyor » diyerek yola düştü… Birkaç saat sonra geri döndüğünde yüzü hala ışıldıyordu. Beni tekrar sarılıp öptü, sonra ekledi : « Kızım kusura bakmazsan bir şey öğrenmek istiyorum. Bu endüstri mühendisi ne yapar? Komşular soruyor da …» Başkası adına, sırf o istediğini elde etti diye samimiyetle sevinmek bu olsa gerek.

Endüstri mühendisliğinde son sınıftayken ABD’ye gidip yüksek lisans almak istediğimi söyledim. Ancak burs alırsam gidebileceğimin farkındaydım, maddi gücümüz malumdu, sadece manevi destek peşindeydim ailemden. Babam kıymetli tek çocuğunu okyanusun öteki yanına bir başına yollamak fikrini çok çekici bulmuyordu ama bir kez daha benim ne kadar hevesli olduğumu gördüğünden isteğime saygı gösterdi. Başucundaki küçük çekmecede yıllardır dinlenmeye bırakılmış elli doları getirip bana verişini hatırlıyorum, TOEFL sınavı için gerekir diye. Sembolik bir hareketti, git diyordu madem yüreğin öyle istiyor.

ABD’deki ilk yılımdan sonra yaz tatiline Türkiye’ye geldim. Sohbetlerimiz sırasında bir ara bana yakın arkadaşlarıyla yaptığı bir konuşmadan bahsetti. Belli ki laf arasında «Ziya Bey, bakarsınız kızınızın gönlü oralarda bir yabancıya kaymış, size Amerika’dan damat bulup getiriyor» demişler. «Sen nasıl cevap verdin baba?» diye sordum. «Kızım kimi seçtiyse benim kabulümdür, hangi memleketten olursa olsun» dedim diye yanıtladı. Gözlerinde hafif tedirgin bir soru işareti gördüm. «Aslan babam, çok iyi demişsin» nidasıyla boynuna sarıldım. Başka detay vermedim.

Bir Türk’le evlendim sonra ama Ankara Meşrutiyet Caddesi’ndeki aile ocağından çok uzağa, Brüksel’e yerleştim. Canlı iletişimimiz telefonlarla, mektuplarla devam etti. Biz Türkiye’ye gittikçe görüştük yüz yüze, ama babam ne yazık ki buraya hiç gelemedi. Belçika’daki yaşamımı uzaktan takip etti, radyo tiyatrosu gibi sesli ama görüntüsüz. Fransızca öğreniyorum diye seviniyordu, ara ara zor gramer sorularıyla test ediyordu dilbilgimi.

Brüksel’de ilk işimi bulmama önayak olan Hollandalıyı ismen tanıyordu ve Sipke isimli bu kişiye karşı derin bir sempati besliyordu ilk günden beri. Halini hatırını sorardı ben izne gittikçe ve her dönüşümde Ali Uzun’dan bir kutu çifte kavrulmuş lokum yollardı ona hediye olarak.

Sipke tanımadığı bu eksantrik beyefendiden gelen lokumları yıllarca iştahla tüketti. Belli ki etkileniyordu bu uzun soluklu incelikten. Babam kendi yarattığı bu adete hep sadık kaldı, aramızdan ayrıldığı güne kadar.

Onu on bir sene önce bugün kaybettik. Ben tatil için Ankara’ya gitmiştim. Kader kartlarını oynadı, babamı gömüp döndüm. Beklenmedik zamanda gelen ciddi bir operasyon sonrasında alındığı yoğun bakımdan hiç çıkamadı.

Onun kalp ameliyatı geçirdiği günün tortusunu şöyle anlatmışım yıllar önce:

«

O gece yattıktan sonra olanlar yaşamımda bir ilk. Uyuyamayacak kadar doluydum, günün olaylarının geride bıraktıkları yavaş yavaş çöküyordu içime ve yüreğim karardıkça kararıyordu. Ağlamaya başladım ince ince. Gün boyu kaskatı dolaştığım düşünülürse bu da normal, tek çocuk kaprisi belki, hıçkırıklarımı  bile paylaşmak istememiştim…

Ne var ki, bir kez kendimi bıraktım mı kapıp koyuverdim alabildiğince… Yaşlarım durmadığı gibi hıçkırıklarım da gittikçe daha vahşileşiyor, haykırışa dönüşüyordu. Bir iki kontrolsüz çırpınıştan sonra ses içeri gidecek korkusuna kapıldım, ara kapıyı kapatmak için tam yerimden doğrulayım derken nasıl oldu bilmem uyku ile uyanıklık arasındaki o belirsiz çizgide odanın orta yerinde babamın varlığını hissettim.

Otuz-otuz beş yaşlarındaki haliyle (elbette sadece fotoğraflardan bildiğim bir görüntü bu) karşımda duruyor. Üstünde koyu renk bir takım elbise, başında fötr şapkası, kolunda kıyafetiyle uyumlu ince paltosu olduğu halde belki hiç olmadığı ve hep olduğu kadar gerçek, yüzünde bir anlamda tanıdık bir anlamda benzersiz sıcak bir gülümsemeyle gözlerimin içine bakarak konuşuyor: “Veda etmeye fırsat bulamadım”  diyor, “ … Allahaısmarladık demek için geldim…”  Yanıtımı beklemiyor, şapkasını çıkarıp yılların birikimini taşıyan nazik bir jestle selamlıyor beni ve kayboluyor.

Gördüklerimin ne kadarı hayal ne kadarı gerçek hiç bilmiyorum. İkinci ihtimalin ağır bastığını iddia etmeye de yeltenmiyorum, savunma mekanizmalarımızın mucizelerine inananlardanım.  Tek bildiğim babamla o gece o sahnede vedalaştığım ve o anla babamın ölüm haberini aldığımız gün arasındaki süreci sadece bildiğim sona doğru giden yolda yaşanılması gereken bir deneyim olarak kabul ettiğim.

Babamın saygıyla sahneden çekildiği o noktada hissettiğim benimle kalmayı, yasamayı, paylaşmayı, ben düştüğümde kolumdan tutup kaldırmayı, başarılı olduğumda sırtımı sıvazlamayı, karamsarlığa kapıldığımda beni cesaretlendirmeyi ne kadar isterse istesin artık gitmek zorunda olduğu.

Ömrüm boyunca binlerce kez duyduğum “kızım için şapkamı satarım” sözünü anımsıyorum… Annem “şapka yeniyken iyiydi de şimdilerde senin şapkana kimse para vermez” diye takılıyordu babama son zamanlarda… Simdi çok büyük bir açıklıkla görüyorum ki babamın bu sözü baba-kız ilişkimizin en net ve en çarpıcı tanımı. Yıllarca nükteyle sarf edilen bu cümlenin arkasında benim iyiliğim ve mutluğum için elinden gelen her şeyi seve seve yapabilecek, her türlü fedakarlığa katlanabilecek bir insan var.  Böyle hissetmesinden daha da güzel ve anlamlı olan içindekini bana yansıtışındaki doğallık ve yalınlık.

Sınırsızca sevildiğimin ve desteklendiğimin bilincinde, endişelerden ve şüphelerden uzak yaşadım ben hep babamın sayesinde.  İnsan çocuğu için daha fazla ne yapabilir bilemiyorum… Dünyada bu denli bir lükse sahip kaç evlat var, onu da bilmiyorum.

Babam beni son kez selamlarken içimden bir şeyler kopuyor, bu ayrılığa nasıl katlanılır hiç bilmiyorum. Diğer yandan onun bu son ziyaretinde de yaşamı boyunca bana gösterdiği sevgi ve ayrıcalığın iç yakıcı yansımasını buluyorum.  Bu son perde babamın kendimi bildim bileli takdir ettiğim ve gurur duyduğum saygın portresiyle öylesine uyumlu ki…

Benim için şapkasını satacak bir insan olmadan yaşamak nasıl olacak diye düşünüyor insan. Son yedi seneyi ayrı ülkelerde geçirmiş olsak da, babamın yalnız önemli kararlar arifesinde değil, günlük hayatımın her boyutunda nasıl etkili olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyorum. Aynı anda kavrıyorum ki babamın yıllar boyu bana kazandırmaya çalıştırdığı değerler artık benim bir parçam olmuş ve hep benimle kalacaklar.

Bu satırları yazmaya başladığımda evde yalnızdım, aksam saatleriydi. Sezen’e sığınmıştım efkarlı anlarımda çoklukla yaptığım gibi. Onun eski bir CDsi çalıyordu arka planda ama kendimi söylemime kaptırdığım için şarkıların akışını takip etmiyordum.  Tam babamın o tüyler ürpertici veda tablosunu kelimelerle resmetmeye başladığım anda çalan parçanın sözleri sızdılar bilincime: “…ihtimal ya fikrinize düşersem, tutturun bir Rumeli havası…”

»

Babacığım, seni anmak bir olasılık değil, günlük gerçeğimin ta kendisi…

 

Brüksel, 12 Ocak 2013

Neyse Halim…

neysehalim

Annem bildim bileli güzel kahve falı bakar. Öyle ciddi falcı gibi değil ama, daha çok bir söyleşi ortamında. Günlük aile hayatının kayda değer bir parçasıdır fal, yemeğin üstüne, sohbetin göbeğine çat kapı gelir. Ev ahalisinin ve konukların sorgulamadan kabullendiği ağırbaşlı bir seremoni yaratılır onun etrafında. Herkesi sarar zamanla fincandan dökülen sözcüklerdeki gelecek vaatleri, beklenti yüklenir yüreklere. Umuda kimse kayıtsız kalamaz.

Bu gelenek dahilinde annemin evinde kahve içildi mi fincan hemen ters çevrilir. Fal kapatılmazsa kahve keyfi yarım kalır. Bu o derece kanıma girmiş bir öğretidir ki, ufukta fal yoksa Türk kahvesi içmek gelmez içimden. Annem dışında
kimseye fal baktırmadığımdan da onsuz kalınca kahvesiz de kalırım ister istemez.

Çocukluğumda komşular sabah kahvesine geldiklerinde şahit olmaya başlamıştım fal muhabbetine… Masallar kadar renkliydi bu anlatımlar, kullanılan dil büyülerdi beni. Haneye ay doğardı, yürekler kabarır, etekler zil çalardı bu evrende. Küçük bir paket olurdu bazen sürpriz, kurnaz bir tilki kulaklarını diker tetikte beklerdi, Bremen mızıkacıları misafir oyuncu konumunda katılırlardı şenliğe. Hayalgücüm bunlardan esinlenir, görünmeyen resimler çizerdi gökyüzüne.

Annem falı kapatmadan önce parmağıyla telveyi şekillendiren komşumuzu her seferinde hile yapma diye uyarırdı. Kahveyi son demine kadar içenleri de hafifçe azarlardı, telve bırakmamışsın ki fal çıksın diye. Aksini yapıp çok suluyken fincanı ters çevirenler de ya üstlerini ya da ortalığı batırırlardı.

Diyorum ya, bir usulü vardı bu işin. Fincan çok çalkalanmadan içilecek örneğin. Sonra kahvenizi yudumlarken doğru noktada -ağzınıza telve tadı gelmeden- duracaksınız. Tabağı fincanın üstüne kapatıp, baş parmağınız fincanın yukarı bakan alt kısmında, diğer parmaklarınız tabağı kavrayacak şekilde yerleştirilmişken bir kaç tur döndüreceksiniz bu ikiliyi saat akışına zıt yönde. Sonra biranda durup hızlı ve tereddütsüz bir hareketle tek solukta çevireceksiniz kendinize doğru. İdam kararı vermiş bir hakimin kalemini kırmasındaki geri dönülmezlik damgasını vuracak eyleminize.

Ardından beklemeye bırakılacak bu düzenek. Siz deyin beş, ben diyeyim on dakika. Sabredemezseniz çok fincanın tabanına işaret parmağınızla dokunabilirsiniz. Hala sıcaksa biraz daha sabır, soğumuşsa fal Hediye Hanım’ın dikkatine sunulmaya hazır.

Annem fincanlara hep merak ve iyi niyetle yaklaşır. Yıllardır fal baktırmak isteyen hiçbir tanıdığı geri çevirdiğini ya da aman bıktım, bugün de mola alayım dediğini duymadım. Bazen kalabalık aile toplantılarında ardı ardına beş on fal baktığı olur, her birine ilkmişçesine özenir, enerjisi de konsantrasyonu da hiç azalmaz.

Nahoş haber de çıkmaz annemin falından, prensip kararı sanırım. İnancım o ki, karanlık bir gölge görse de onu kötüye yormuyor, en fazla uzaktan bir hasta haberi alıyorsunuz mesela, ya da yüreğiniz biraz sıkılmış ama aydınlık çok yakınınızda. Biri biraz gücenmiş size, boynunu bükmüş tabağın köşesinde ama tez zamanda kavuşup çözeceksiniz bu meseleyi.

Annem için fal aynı zamanda sohbete katalizör olan bir enzimdir, konuşmayanı onunla konuşturur. Zor sorularını da araya sıkıştırarak… “Ay yüreğin biraz karıncalanmış. Kuruntu yapmışsın gereksiz yere…” girizgahının ardından bir es gelir, kendinizi fala kaptırdıysanız bu noktada dökülmeye başlar, boşlukları siz doldurursunuz… Diğer yandan “senden haber bekleyen biri var, kafası da pek karışık bu kadının, adında da N harfi var” hazırlık cümlesine anında tepki gelmezse annem devam eder “sahi ne oldu o Neslihan’a, boşandı mı kocasından?”…

Onun çok az tanıdığı insanlara baktığı falların tam hedefi vurması beni oldum olası şaşırtmıştır. Özellikle bazen kişiye pek inanılır gelmeyen bir haber verir, mesela “siz galiba arabayı değiştiriyorsunuz. ” Atlar hemen dinleyen “yok canım, o da nereden çıktı? Hiç planda yok” ve aynı kişi iki hafta sonra telefonla arar “ay Hediye Hanım, Allah sizi inandırsın, bizim bey ikinci el bir araba bulmuş uygun fiyata…” Annemin bu tür düşesler çok hoşuna gider, müjde veren olmayı sever. Kıs kıs güler, gider üstüne bir kahve içer.

Brüksel’den Ankara’ya iş seyahati için geldiğimde bazen yanımda yabancı konuklarım da olur. Bir ikisini eve yemeğe götürmüşlüğüm de vardır. Annem böyle durumlarda Ticaret Lisesi’nden kalma İngilizcesini konuşturur. Yalnız fal ciddi iştir, tam donanımlı tercüme gerektirir. O yüzden benim anlatılanları simültane İngilizce ya da Fransızca’ya çevirdiğim çok olmuştur. İki dili de fena konuşmamama rağmen itiraf etmeliyim ki “üç vakte kadar bir haber alıyorsun”, “hanene ay doğmuş”, “yüreğin çivi gibi kabarıyor” gibi kalıpları hakkıyla çevirmekte hala çok zorlanıyorum. O güçlü ve diri anlatımlardaki tılsım benim yabancı dil arşivimde yok. Düşünüyorum da belki Batı kültüründe de yok.

Tercüme fal seanslarının birinde annem meslekleri ve iş yerindeki konumları konusunda en ufak bir bilgisi olmadığı insanlarla ilgili çok çarpıcı saptamalar yapmıştır. Finans Müdürümüzün fincanına bakıp “bu adamın işi gücü rakamla, parayla” demiştir şak diye mesela, Hukuk Büromuzun Şefi için de “Allah Allah, niye bilmem anayasa çıktı bu adamın falında!” diye mırıldanmıştır bıyık altından gülerek.

Annemin bana baktığı fallarsa oldukça taraflıdır. Ortaokuldan bu yana her falımda mutlaka bayraklı yerden haber alırım, yükseklere tırmanırım ve yollarım hep açıktır. Ben bu yollarda gider gelirim, onların başlarında da beni özlemle bekleyenler olur. Artık takılıyorum Hediye Hanım’a, “tırman tırman yoruldum anne, biraz soluklansam olmaz mı?” diyorum mesela ama o hiç ciddiyetini bozmuyor. Aşırı bezginlik sezdi mi de bir aslan (kuvvet), iki at (murat) ve bir fil (büyük kısmet) katıyor denkleme, sırtımın yere gelmesi mümkün değil haliyle.

Geçende yine karşılıklı kahvelerimizi höpürdettik, falları kapattık. Sonra da muhabbete daldık. Arada da nasıl oldu bilmem, bir kalkıp oturduk, o ara yerleri değişmişiz. Yarım saat kadar sonra falları anımsadık. Annem gayri ihtiyari önündeki fincanı kavrayıp okumaya koyuldu… Biliyor da son zamanlarda çok gezdik eşimle doktorlarda hastanelerde, işte de bir hayli stresli bir dönemden geçiyorum, büyük kararlar çok yakın… Kitaptan okur gibi akıcı anlatıyor Hediye Sultan: ” işle ilgili önünde bir sürü seçenek var, herkes seni kolundan bir yöne çekmeye çalışıyor ama sen en hayırlı kararı vereceksin ve oh diyeceksin tez zamanda… İbrahim de ayaklanmış maşallah, dört gözle bekliyor dönmeni. Sen Brüksel’e gider gitmez şatoya götürecek seni…”

Görüyorsunuz Hediye Hanım “in” terapi ihtiyacı “out”… Yüzümde gülümseme dinliyorum, azıcık abarttın mi acaba diyeceğim ama kızacak diye susuyorum… Sonra bir şey dikkatimi çekiyor ve hafif haince sırıtıyorum. “Ne oldu?” diyor. “Annecim, çok güzel söylüyorsun da, şimdi fark ettim, sen son on dakikadır kendi falına bakıyorsun!” Sadece bir an bocalıyor annem ve hemen ekliyor soğukkanlılıkla “önemli olan niyet”…

Haklı, değil mi? Ben de hemen eşimi arıyorum: “İbrahim, falda çıktı. Sen turp gibisin, ben de harika bir işe geçiyorum. Bir de sen beni hemen şatoya götürüyorsun” diyorum. Eşimden cevap: “Anlaşıldı. Sen merak etme, şato kısmı kolay, hallederiz”.

Şahitsiniz, dışarıdan bakana imkansız bir denklem gibi görünse de, annemle İbrahim birbirini güzel tamamlar…

Ocak başında Türkiye’den ayrılmadan yeni yılın ilk falına baktı annem benim için. Bu sefer bayrak, rütbe, resmi yazıdan daha çok soyut kavramlardan söz açtı… Sevinmek, rahatlamak, yeni bir adım atmak gibi… Dedim herhalde geçen sefer kendi falını bana sattığı deneyimden sonra sütten ağzı yandı, yoğurdu üfleyerek yiyor.

Yanılmışım, sadece taktik değiştirmiş: Brüksel’e dönüşümün ertesinde yaptığımız ilk telefon görüşmesinde şöyle dedi en enerjik sesiyle ” Aysel Teyzen gözlerinden öpüyor. Falıma baktı dün, Hediye Hanım, kızınız bir makam koltuğuna oturuyor dedi. Müjdemi isterim…”

Brüksel, Ocak 2013

Bir şehir tuttum ismi İstanbul

“Karaköy Bankalar Caddesi’ne lütfen…”
“Peki” dedi taksi şoförüme ama tereddüt yüklü kısa bir sessizliğin ardından.

Ortaköy’den yola çıktık, aylardan Kasım, akşam sekiz suları. İstanbul doğum günümde bana torpil geçermişçesine bahardan bir gün çalmış bu sabah. Güneş battıktan sonra da yumuşaklığını koruyor hava, şansıma inanamıyorum. Ama trafik bildiğiniz gibi berbat. Önce biriki telefon görüşmesini aradan çıkarıyorum, sonra yaslanıyorum arkama ve sırf bu şehirde olduğum için mutlu hissetmenin tadına varıyorum.

Hıçkırığı anımsatan dur kalklarla yavaş yavaş Dolmabahçe’den Kabataş’a doğru ilerliyoruz. Kalabalık şehirlerin akşam telaşını sevdiğimi düşünüyorum. Uzun günün sonunda eve varmak için acele edenler, sevdiğine kavuşmaya geri sayanlar, lokantalara koşan aç karınlar, akşam programlarının insanı sarmaya başlayan heyecanı, gidecek yeri olmayanların saydam yalnızlığı… Kestane kokusu, vapur düdüğü, belediye otobüslerinin kalabalığı. Yollarda yayalar, araçlar, afişler duvarlarda, dükkanların son, eğlence yerlerinin ilk saatleri, göz kırpar gibi bakan sokak lambaları. Değişimin dinamiği, klaksonlar, arabaların açık pencerelerinden dışarı taşan melodiler ya da akşam haberlerinin size düşen gölgesi. Gündüzün tortusu, gecenin beklentisi.

“Abla, kusura bakmazsan bir şey diyeceğim” diyor o sırada taksi şoförüm. “Simdi yanlış anlama da, bu saatte oralar biraz ıssız olur, üstelik Bankalar Caddesi’nde yol çalışması da var. Kazmadık yer bırakmamışlar.”

“Haberim var” diyorum, “… Karaköy’ü canlandırıyorlar bu ara biliyorsunuzdur. Ben de orada yeni açılan sanat galerisinin üst katındaki lokantaya gidiyorum. Yer ayırtmak için aradığımızda yol çalışmasından bahsettiler. Caddenin başında inip biriki adım yürümek gerekiyormuş anladığım kadarıyla. Mesele değil.”

“Öyle diyorsun da Abla, oralar hala çok tekin yerler değil, dikkatli olmak lazım” diye ısrar ediyor şoför. Belliki içi hiç rahat değil. “Sağolun” diye cevaplıyorum, “…sizden ricam beni sokağın başında araçla ulaşabileceğiniz bir noktaya bırakmanız, gerisini ben hallederim.”

“Sen bilirsin” diyor benden günah gitti gibilerinden.

İstanbul Modern Müzesi’ni geçiyoruz o sırada, biraz sonra sağa yanaşıp beni caddenin başında indiriyor. “Sen şimdi buradan yukarı doğru yürümeye başla, şu eczaneden sonra az ileride sol tarafında göreceksin binayı” diyor. Borcumu ödeyip teşekkürlerle iniyorum arabadan.

Hemen hareket etmiyor taksi arkamdan. Ben kararlı adımlarla tırmanmaya başlıyorum yokuşu. Eczaneye geldiğimde ardıma dönüp bakmıyorum bile çünkü adım kadar eminim ki o hala orada. Siluetim gözden yitene kadar koruyan bakışlarıyla izleyecek beni. Kızkardeşini düşünüyor o sırada, belki de annesini…

* * * *

Nişantaşı’nda sevdiğim bir butik otel var. İçeri adım attığınızda sadece Concierge’i görüyorsunuz, Resepsiyon bir üst katta. Buradaki tüm personel her daim saygılı ve güleryüzlü bir hizmet sunuyor ama Concierge ekibi sanki özellikle yetiştirilmiş bir klan; sizi tam anlamıyla el üstünde tutuyorlar. Oteldeki konumlarından dolayı da hem ilk izleniminizi belirliyor, hem de ayrılırken aklınızda kalan resme imzayı onlar atıyorlar.

Son yedi sekiz senede defalarca kaldım bu otelde. Ziyaretlerim aralıklı da olsa her gelişimde daha eşikteyken adımı anımsamaları, önceki kalışla ilgili bir detaydan söz açmaları etkiliyor beni ister istemez. Hayatınızı kolaylaştırmak ve gününüzü aydınlatmak için programlanmış izlenimi uyandıran bu seviyeli ve becerikli insanlar her giriş çıkışta size küçük bir vitamin hapı etkisi yapıyorlar.

Hiç unutmam, burada kalışlarımdan biri tatsız bir döneme rastgelmişti. Her sabah erken saatlerde otelden çıkıp refakatçi görevimi üstlenmek için hastaneye gitmem gerekiyordu. Her akşam sekiz gibi de dönüşe geçiyordum, gece nöbetini ailenin başka bir ferdine devrettikten sonra.

Tahmin edersiniz ki vitamin grubunun hem soluk benzimi hem de günlük rutinimi fark etmesi fazla zaman almadı. Her zamankinden sıcaktı gülümsemeleri, ses tonları her daim yumuşacık. O zamanlar içlerinde en kıdemli olanları (ki zarafetle taşıdığı sol yana meyilli kepiyle Montmartre’dan çıkma bir Fransız bir ressamı andırıyordu daha çok) sabah merdivenlerden inişimi gördüğü anda kibarca selamlar, sonra koşar kapıyı açar ve hemen ardından da taksi çevirmek için atardı kendini sokağa…

Her aracı de beğenmezdi üstelik, yeni ve temiz olacak öncelikle, böyle değilse bırakın gelip geçsin. Bir süre beklerdik haliyle. Sonunda bir arabayı seçip durdurdu mu sağ ön kapıyı açar, kafasını içeri daldırır ve ortamı kontrolden geçirir, şoföre de alıcı gözüyle bakardı. Döşemeler bakımsız mi görünüyor, havaya sigara kokusu mu sinmiş? “Kardeşim sağol, vazgeçtik” der yollardı adamı.

Araç sınavdan geçtiyse ve kullanıcısı annesinden helal süt emmiş bir ademoğluna benziyorsa da sorgu sual başlardı anında: “Maslak Acıbadem Hastanesi’ni biliyor musun?” Bilmiyorsa güle güle… “Biliyorum” diyenlere ikinci soru geliyor: “Tarif et bakalım nasıl gideceksin?” Tatmin edici yanıt yoksa bu soruya (şoför emin değilse, ya da fena halde dolaştıracak izlenimi veriyorsa) yine güle güle.

Doğru yanıtı veren bilgili ve efendi kişiye beni seremoniyle emanet ederdi. Arabaya kendi elleriyle bindirir, kapımı kapattıktan sonra yeniden şoförden yana dönüp “gözüm üzerinde” der gibi bir selam çakardı… Bu kadar itibarı gözlemleyen şoförler beni önemli bir şahsiyet sanır, yol boyu saygıda kusur etmezlerdi.

Akşamları otele döndüğümde vardiyası bitmiş olduğundan rastlaşmazdık ama bir hafta boyunca her sabah ayni özenle sahip çıktı bana. Hem bu kadar candan hem bu kadar profesyonel davranabilmesine şaşıyordum. Mesafeyi hep korudu, özel hayata saygısı sonsuzdu. Benim ağzımdan kazara bir dertli söz çıkarsa şefkatle dinledi ama kendisi bu hastane serüveniyle ilgili bilgi edinmek için asla bir talepte bulunmadı.

Bir sabah dayanamayıp sordum: “Beyefendi, kusura bakmazsanız ben de sizin isminizi öğrenebilir miyim?” “Ziya” dedi kısaca beni taksiye bindirirken ve sıcak bir gülümsemeyle iyi günler diledi aracın kapısını kapatırken. Gözlerim dolmuştu bu romanesk rastlantı karşısında; beni günlerdir kanatları altına almış bu yabancı artık hayatta olmayan babamın adını taşıyordu…

Bir sonraki seferki İstanbul ziyaretimde, “sizi daha iyi gördüm Deniz Hanım” diyerek karşıladı beni… Ben de ekibe getirdiğim Brüksel çikolatasını uzattım “bana çok baktınız geçen defa, ilginiz için yeniden teşekkür etmek istedim” diyerek. “Bizim için her misafir özeldir, ama bazıları aradan kolaylıkla sıyrılır” dedi Ziya Bey parmaklarını hafifçe kepine dokundurup verdiği selamla beraber. Babamı düşündüm o anda; kimliğinin bir parçası haline gelmiş fötr şapkasını sağ eliyle hafifçe kaldırıp yeniden başına yerleştirdiği kibar bir jestle selamlardı yolda rastladığımız tanıdıkları.

* * * *

Galatasaray Lisesi’nin hemen arkasındaki yeni mekandan çıkıyoruz keyifli bir akşam yemeği sonrasında. Ben Tarlabaşı’nda popüler bir otelde kalıyorum. “Şuradan İstiklal’i geçer giderim yürüyerek” diyorum. Dostlar yalnız göndermek istemiyor, saat gece yarısını geçmiş, ben de tek bayanım ne de olsa. İnat ediyorum, “ya şu sokaklara bir bakın, insan kaynıyor, dükkanlar deseniz açık, sokak satıcıları konuşlanmış adım başı, ne olacak ki, giderim ben” diyorum. Beş dakikalık çekişmeden galip çıkınca da veda faslını takiben Yeni Çarşı Caddesi’nden İstiklal’e doğru tırmanmaya başlıyorum.

Bu sefer serin bir Ekim akşamındayız, hafiften yağmur indiriyor. Otelden ödünç aldığım büyük boy şemsiyenin altında korunaklı bir rahatlıkla yürüyorum. Şehrin bu genç kalabalığına bayılıyorum. Her yer olasılık kaynıyor. Filmler, tiyatrolar, konserler kalabalıklarla kavuşmuş, harmanlanmış, gecenin bu saatinde de onları geri sokaklara salıyor. Kiminin karnı yeniden acıkmış, kimi sevgilisini arıyor, kimi para çekiyor köşede, gece uzun olacak…

Kimsenin tam olarak neresinde olduğunuzu bilmediğiniz bir şehrin sokaklarında rasgele yürümek, o geç saatte normalde yapacağınızdan çok farklı bir işle meşgul olmak, bitmek bilmeyen bu hareket ve renk cümbüşünün bir parçası olmak insana hem Alice’in hayal dünyasına ışınlandığını düşündüren, hem de aynı anda kendini çok gerçek hissettiren bir durum. Film seti gibi İstanbul, ben de görünmeyen patenlerimi takmışım ayağıma, kayıp gidiyorum bu insan selinin arasından kıvrak manevralarla. Hem süratliyim, hem de sapına kadar gözlemci. Yalayıp yutmak istiyorum şehri bütün tatları ve kokularıyla.

İstiklal’i kesen sokaklardan birinden sağa kıvrılıyorum. Meşrutiyet Caddesi’ne doğru giderken susuzluğum başıma vuruyor. Minibar olayına Cem Yılmaz da dahil bir sürü aklıbaşında insan gibi sinir olduğumdan otele yakın bir dükkandan büyük bir şişe su alayım diye düşünüyorum.

Endüstri mühendisi aklım olmadık zamanlarda günlük hayatımın küçük detaylarına karışır. O anda da aktive oluyor ve bana otele en yakın açık dükkanı bulmamı öğütlüyor. Böylece şişe taşıma sürem de en aza inmiş olacak. Riskli bir yanı da var tabii bu harika fikrin; son dükkanı bulma emelimi fazlaca abartırsam kendimi hafiften aptal hissederek geldiğim yolun bir kısmını geri yürüme olasılığım da artıyor.

Temiz pak görünüşlü bir bakkal dükkanının önünde durup içeri bir göz atıyorum: Ortalık son derece düzenli, başka müşteri de yok. Dükkan sahibi yerleri belliki yeni silmiş, girişe de muhtemelen bir karton kutuyu parçalayarak yaptığı bir düzeneği paspas niyetine sermiş.

Şemsiyeyi usulce kapatıp kapının dibinde süzülmeye bırakıyorum. Ayaklarımı da içgüdüsel bir devinimle siliyorum paspasa.

Bakkal özenli giyimli, güleryüzlü orta yaşlı bir bey. Samimi bir “buyurun” ile karşılıyor beni. Tüccardan cok öğretmen izlenimi uyandırıyor ilk görüşte. Ben içeri girince okumakta olduğu kitabı sayfaları açık biçimde ters çevirip tezgahın üstüne bırakıyor. Niye bilmem, bu hareketi fincanı ters çevirip kahve falı kapatmayı anımsatıyor bana. Sanki kahve telvesinin zamanla şekil alması gibi sayfalardaki sözcükler de oraya buraya kayacaklar sizi beklerken ve kitabı yeniden elinize aldığınızda size özel mesajlar bulacaksınız içinde, yazarın değil kaderin dilinden düşen.

“Han’fendi, affedersiniz, bir şey sorabilir miyim?” sorusuyla kendime geliyorum. “Tabii” diyorum sessiz bir baş işaretiyle…

“Az önce siz ne yaptınız?” Biran neyi kastettiğini anlamaya çalışıyorum. Suskunluğumda ekliyor, “.. yani ilk dükkana girdiğinizde…” “Ayaklarımı sildim” diyorum yavaşça, hafif bir tereddüt var sesimde… Kafamda “hay Allah karton paspasın sökemediğim başka bir işlevi mi vardı acaba?” düşüncesi sallanıyor… Diğer yandan görüyorum ki adam öyle az sonra beni azarlayacak gibi de durmuyor.

“Niye peki?” diyor adım adım beni sonuca götüreceğini hissettiğim sabırlı tavrıyla. “Belli ki dükkanı yeni temizlemişsiniz, batırmak istemedim kirli ayaklarımla” diye açıklıyorum hala ben neyi atladım huzursuzluğu var içimde…

“Han’fendi, müsaade ederseniz elinizi öpmek isterim” diyor kibar beyefendi… “… yıllardır dükkanıma giren en nazik müşteri sizsiniz…” Bu beklenmedik çıkış karşısında biraz ezilip büzülsem de reddetmek gelmiyor içimden. Saygıyla elimi öpüyor, “hep böyle kalın” diyerek. Kendinden genç bir insana verdigi bir öğüt sanki bu sözler bir dilekten çok.

Bir şişe büyük su (az olur şimdi diye) yanında birkaç paket de bisküviyle çıkıyorum dükkandan. “Belki de cidden tüccar ruhu vardı bu adamda” diye düşünüp gülüyorum elimde naylon torbamla otele girerken. Odamın kapısında ışığı yakar yakmaz koltuğun üstüne ters çevirip bıraktığım romana kayıyor gözlerim. Onsekiz sene Fransız kültürünün göbeğinde yaşamışlığa inat elimi öpecek beyefendiye rastlamam Pera’ya kısmetmiş diyorum içimden.

Büyülüdür İstanbul.

* * * *

O Haziran ayı zordu, bir sürü iç karartıcı olay ardı ardına sıralanıp beni canımdan bezdirmişti. Neyse demiştim İstanbul’a gidiyorum, hepsi geçecek. İstanbul bana yine iyi gelecek, yaralarımı saracak, yaşam enerjimi arttıracak…

Sabah güzel başlamıştı İstanbul’da yüreğime umut tohumları ekerek. Ama sonra büyüklü küçüklü tatsızlıklar moralimi bozmak için birbirleriyle yarışmaya başladılar. Her seferinde kafama takmamayı başarıp yeni bir heyecana odaklanmayı seçsem de gün akmamakta ısrar ediyor, yoluma sürekli bir engel çıkarıyordu…

En sevdiğim semtlerine gittim İstanbul beni sarsın diye. Boğaza baktım Bebek’te, İstiklal’in kitapçılarını gezdim, kendimi alışverişe vereyim dedim sonra, Galata’da tasarımcıların butiklerine daldım. Öğlen bir kadeh şarap içtim. Bana mısın demiyor, şehir bana dokunamıyor, ruh sıkıntısı dinmiyor…

Nasıl bilmem kendimi İstanbul Modern’de buldum akşamüstüne doğru. Süreli sergilerden birini gezmeye başladım ama sergi beni seyretti, ben ona ilgisiz kaldım. Çıkarken son bir gayretle müzenin mağazasına çekingen bir giriş yaptım. Kitaplara, posterle, aksesuarlara baktım, eşindim durdum. Yine “tık yok” diyecekken onları gördüm… Bir çift sallantılı gümüş küpe, üstleri altın kaplama.

Bakıştık öylece. Onlar beni beklemiş gibiydiler bunca zaman. Ve İstanbul belli ki kavuşalım istemişti.

Denedim küpeleri, tam hayal ettiğim gibi durdular. Sanki o saate kadar diyeceklerim vardı da diyemiyordum ama onları taktığım anda onlar benim yerime konuştular.

Küçük paketimle otele dönerken içim rahat, bundan sonrası başka türlü olacak, iyi olacak. İnancım tam. Biraz zaman var yemeğe kadar. Özenle hazırlandım. Yeni küpelerime en uygun kıyafetimi seçtim ve giyindim.

Etiler’de bir villada konumlanmış bir İtalyan lokantasına gittik eşimle. Çok övmüşlerdi dostlar ama biz hala biraz tereddütlüydük. Malum zevkler ve renkler meselesi, bir de biz biraz zor beğenir olduk galiba son zamanlarda. Üstelik ertesi sabah ayrılıyoruz İstanbul’dan, inşallah pişman olmayız bu seçimden diyoruz…

Neyse, bakıyoruz ortam gayet içaçıcı, servis mükemmel, yemekler deseniz nefis. Rahatlayınca ruh huzurumuz muhabbetimizin tonuna yansıyor, harika bir akşam geçiriyoruz. Ben küpelerime veriyorum talihin çarkının tersine çevrilmesini…

Dönüşte trafik akıyor sahil yolunda, manzaranın tadına varıyoruz. Odamıza çıkarken hala devam ediyor lokantada başlayan keyifli sohbet. Girişteki aynaya bakıp tek küpemin yerinde olmadığını görene kadar…

Ufak bir çığlık atıyorum, sanırsınız tek bacağım yerinde yok… Acım sembolik daha çok biliyorum, ama inanın gerçek. “İbrahim, küpemin teki yok, fark etmedin mi?” diyorum asabi bir sesle… “Ne küpesi?” gibilerinden bakıyor yüzüme… “Kocaman sallantılı küpe, birinin yerinde olmadığını görmedin mi bütün akşam karşımda oturdun da!” diyorum yükselen tizlikte sesim, çok gergin.

Hiçbir fikri yok tabii garibimin ve o sırada karısının niye birden delirdiğini anlamaya çalışıyor. Derken ya batarız ya çıkarız hesabı “Ama böyle tek küpe de çok orijinal olmuş, üzülme sakın ne yapalım” diyeceği tutuyor. “Pes yani!” diyorum artık bağırarak, anahtarı da alıp çıkıyorum odadan bir hışım. Anahtarın aynı zamanda enerji kartı olduğu aklıma bile gelmiyor o kızgınlıkla. Oda ve eşim ardımda kalıyorlar karanlıkta.

Üç kat merdiveni ayağımdaki topuklu ayakkabılarla koşarak iniyorum, “lütfen kaybolmasın, lütfen kaybolmasın” dileği beynimde yanıp sönen neon ışıklı bir levha gibi… Basamaklarda gözlerim, küpe teki arıyorum. Asansörle çıkmıştık oysa odaya, onu ancak giriş katına vardığımda hatırlıyorum.

Reseptiondaki genç görevli az önce yemekten dönerken bizi selamladığında gözlemlediği mesut mırıltılarla konuşan durağan kadının merdivenlerden paldır küldür inen telaşlı bir çılgına dönüştüğünü görünce tatsız bir olay yaşandığını anlıyor hemen. Soruları gözlerinde fakat konuşmuyor. “Küpemin tekini kaybettim, bulan, getiren olmuş mudur acaba?” demek istiyorum sakin sakin ama ağzımı bile açamadığımdan kelimelerim içeride hapis kalıyor. Yalvaran gözlerle adama bakıyorum ve çaresizce sağ elimde tuttuğum tek küpeyi ona doğru sallıyorum, sesini yitirmiş sorum ünlem işaretlerine asılmış bir pankart gibi dalgalanıyor küpenin ucunda.

Sonra İstanbul el koyuyor olaya. Genç adam önündeki masanın alt çekmecesine doğru uzanıyor ve küpemin eşini çıkarıyor oradan tek söz etmeden. Sağ elinin baş ve işaret parmakları arasında tutup bana doğru sallıyor benim jestimi kopyalayarak. Bakışıyoruz.

Aynadaki aksimi kaybedip de bulmuş gibiyim elindekini yavaşça avucuma bıraktığında. Gözlerimde hafif deli bir ışıltı yanıp sönerken “Sakın kımıldamayın, gelip sizi öpeceğim” diyorum tehditkar bir coşkuyla. “Eh, madem ısrar ediyorsunuz…” sözleriyle teslim oluyor sevgi gösterime. İdmanlı belli, kim bilir iş icabı günde kaç çeşit insanla muhatap oluyor. Sonra asansörün kapısına kadar bana eşlik ediyor. Gerçekte “bu işlem de tamam” diyor herhalde arkamdan. Oysa hayal gücüm onun “appassionato!” diyen güçlü sesini duyar gibi oluyor asansör hareket ettiğinde.

Odanın kapısı açılır açılmaz “ne oldu?” diye soruyor merakla hala karanlıkta oturan eşim… “Önce küpemin tekini bulan adamı buldum, sonra ona sarıldım öptüm. Herşey yolunda artık” diye özetliyorum durumu, “…iyi geceler tatlım…”

İbrahim sakin, “oda karanlıkken çok daha güzel görünüyormuş pencereden köprünün ışıkları” diyor aşmışlıkla. Bakıyorum. Haklı.

İyi geceler İstanbul.

bridge2

 

İstanbul-Brüksel TK1941 seferi, Ocak 2013

Birlikte sonsuza dek genç kalabileceğin bir dost…

sonsuzadekgenc

Bazı dostlarla konuşmak aynaya bakmanın sevgiyle yontulmuş hali gibidir. Gerçeği söyler dudakları ve gözleri ama sizin yüreğinizi burkmayacak bir asaletle. Sarıldığınızda kollarında soluklanırsınız, evrenin sesleri durur, zamanın hainliği de. Anı avuçlarsınız, tutarsınız öylece sevecen. Özümser ve sonra kendi haline bırakırsınız.

Karşılaştığınızda size “hoşgeldin, gözümde tütüyordun nicedir” der bakışları. Sizi içer konuşurken, içine çeker havanızı ve ayrılırken sizi sevgiyle salıverir. Zira o başınabuyruk, dizgin görmemiş halinizi kendi ruhundan da iyi bilir.

Kavuşmalarınız hep yüklüdür, vedalarınız biraz incitir ama hep yeni başlangıçlara gebedir. Dostluğunuzun bu üretken valsini seversiniz ikiniz de; uslanmaz romantikler saklıdır yüreklerinizin derinliklerinde. Her bakan görmese de.

Birlikte olduğunuz zaman gayretsizce akar, sizindir, sizdendir. İştahla kendinizden bahsedersiniz, dünyanın kalan kısmı yıllardır figürandır bu filmde. Zayıf noktalarınız en az eski aşklarınız kadar aşinadır. Onları da ne affedebilir ne de tamamen silebilirsiniz. “Biraz daha az sevsek kendimizi, daha az acı çekeceğiz” dersiniz ikiniz bir ağızdan. Sonra gülersiniz, zordur çünkü kendini hafife almak. Üstelik ikiniz de dozunda acıyı seversiniz.

Güzeldir kendini gayretsizce anlatmak, yargısız dinlenildiğini bilmek. Bazen içinden “gerçekte ona mı konuşuyorum yoksa bana mı?” demenin lüksünü yaşarsınız. Gelişigüzel bir konudan bahsederken en olmayacak anda kendi gerçeğinin anahtarını düşürür biriniz masaya. Sarsılır kulakları işittiğinde ağzından çıkanları… Bulmaca çözülmüştür.

Ama unutmayalım ki yüzyıl gibi gelen bir tanışıklık vardır bu işin temelinde, birini olduğu gibi görmek öylece en yalın haliyle. O bir şiirse örneğin, siz onu ezberinizden okumuşsunuzdur yıllarca kürsülerde, kumsallarda güneş doğarken ve çok esmer gecelerde. O bir resimse, içindeki ışık-gölge dansını yalayıp yutmuşsunuzdur bunca zaman ama baktıkça hala yeni bir rengini yakalarsınız. Keşfettiğiniz bazen bir alevi çağrıştırır, bazen kuytudur, sessiz ve soğuk.

Buralara kolay gelmemişsinizdir, yaman iniş çıkışlarla sınanır gerçek dostluklar. Siz mesela bir keresinde çok uzaklara savrulduğunuzda zor olsa da üstünüze gitmemiş, beklemiştir sabırla. Size istediğiniz kadar zaman ve rahat nefes alabileceğiniz bir alan vermek adına kendini sınırlamıştır. Dönemem dediğiniz noktadan döndürmüştür sizi özverisi ve emeğiyle.

Başka insanlar, başka mekanlar, başka şehirler sizi meşgul etmiştir yıllar boyunca. Egonuz önde siz arkada yorucu yarışlara katılıp, bunlardan bazen kazanç bazen batan gemilerle dönmüşsünüzdür. Buluştuğunuzda birbirinizi tamir etmek için değildir çabanız, malum ava giden bazen avlanır. Hayat yolculuğundan bir mola almaktır daha çok kavuşmalarınız ve artıyı da eksiyi de yalansız konuşmak fena halde ferahlatır. Ferahlayınca da gülersiniz ona buna deli deli. Evet, siz beraberken dehşetli gülersiniz. Gençtir kahkahalarınız ve birbirlerine çok yakışır.

Hayal kırıklıkları da olmuştur bu ilişkide ama işin güzeli onlardan da bahsedersiniz. Bazen bunu hoyratça yapar o zaman zaman dizginleri ele alan duygusal yanınız. Zor bir döneminde üstelik, kafası da adamakıllı bulanıkken yüzüne sizi şu gün şu yerde nasıl paramparça ettiğini haykırıverirsiniz mesela. Yok, özür dilesin diye değil. O bazen çok acımasızlaşan vurdumduymaz yönünü tanısın da ürksün ondan diye. Sevdiklerini de kendini de bu görüntüsünden korusun kollasın diye.

Şaşalar biraz şiddetiniz karşısında, inanmazlıkla bakar gözleri. Siz başlamışken bitirmek gayretiyle son darbeyi de vurursunuz. O iki büklüm olur, sizin canınız yanar. Sessizlik bir zaman koca cüssesiyle aranızda oturur kalır. Neyseki Akdeniz çok uzağınızda değildir ve geçmemekte direnen bir son yaz havası burun deliklerinizde gezinir.

Siz “çok mu yüklendim acaba?” dediğiniz noktada o niye onu böyle şiddetle sarstığınızın ayrımına varır. Bakışlarına bir dinginlik çöker, siz de duruluverirsiniz. Bir süre kendi halinizde seyredersiniz, rüzgar nereye itelerse o yana gidersiniz. Öylece sürüklenirken acemi ümitler bitmeye başlar inatçı yabani otlar misali hayallerinizde.

Ayrılık dakiktir, gelir hep hiç bekletmeden. Bir zor sınavdan daha geçtik diye sevinir o hamarat kafalarınız ama dile dökülmez tabii bu çıkarımlar. Gevşer, edebinizle derin bir nefes alırsınız. Bir zafer sarhoşluğu sarar bedenlerinizi, ne de olsa ikiniz de kazanmayı seversiniz…

Aylar sonra denk düşer, bir yaz akşamı gider Harbiye’de Sezen Aksu’yu dinlersiniz. Sizin üstünüzde yavruağzı bir elbise vardır coşkuyla taşıdığınız, sol göğsüne tutturulmuş kocaman bir çiçeği olan. O minder serer açık hava tiyatrosunun basamaklarına. Sezen eskilerden söylerken uçan halıya dönüşür o minder. Çocukluğunuzdan bugüne anılar nehri üstünde gezeler hafızalarınız.

Yüz ifadelerinizde yaşamışlık vardır, bir de birbirine mecbur olacak kadar çok sevmek. Gençtir kahkahalarınız ve birbirlerine çok yakışır.

İstanbul, Ocak 2013