Nane ve Çilek

Mart ayında İstanbul’daydım. Maçka Parkı’nın üstünden uçup Boğaz’a bakan bir teras var sevdiğim. Ona tırmandım. Güneşli lakin fena rüzgarlıydı hava.

Garsona gurbetçiyim ben, serin baharlara alışkınım diye de böbürlendim biraz, soğuk beni çok vurmaz gibisinden. Ne var ki adamcağız ısrarla uyarınca camekanla korumalı kısma yerleşmeye karar verdim sonunda. Yazasım da vardı biraz, hissediyordum ki uzun oturacağım.

Çok sevdiğim biri getirmişti beni ilk buraya. O ve ailesiyle özleştirdiğim bir üzüm çeşidinden üretilen şaraptan ikram etmişti bana. Öğlen vakti demeyip ikimiz de keyifle içmiştik. Derin ve zor konulardan konuşmuştuk o gün. Ne lezzetli bir öğleden sonraydı, ne muazzam bir ruh dokunuşu…

Yakında öleceğini biliyor olamazdı. Son derin sohbetimiz olacağını aklıma bile getirmemiştim elbette. Ne garip değil mi? Ölümün evrendeki en mutlak gerçek olduğunu en derinimizden bilsek de çocuksu, hatta saftirik bir inatla bizden ırak olacağını varsayıyoruz arsızca ve mütemadiyen.

İkinci bir bardak ister misiniz? diye sordu garson. Gülcihan Abla da benimle içecek varsayıp istedim. Üşümediniz değil mi? dedi sonra. Uzaklardan gelmişsiniz, hasta edip yollamayalım sizi.

Acı patlıcanın efsanesini bilir misin der gibi baktım yüzüne. Gülümsedi.

Bir şeyler çiziktirmeye başladım derken. Dış dünya önce flulaştı sonra hepten yok oldu. İkinci bardağı masaya koyarken çilek de getirdim yanına dedi garson. Üstüne iki yaprak da taze nane koymuş.

Çilek de nane de pek içime dokundu. Yazıya dalınca dünyaya dönmek zor ama özen hep minneti körüklüyor bende. Başımı kaldırıp yüzüne baktım adamın.

Dört gözün birbirlerini değdiği o kısacık saniyede nasıl da çoğalıyor varoluş keyfimiz, insan olma gururumuz. Belki sırf bunu yaşamak için bile değer gerisi, ötesi berisi. Kalecik Karası şahit; o anı yaşamayı da paylaşmayı da çok sevdim.

*

Çocukluk hayallerimde gelinlikler, düğünler ve beşikler olmadı hiç. Beyaz atlı prensler de. Kendi annem dahil çok kimseyi buna inandıramasam da…

Rüyalarım hep keşif, seyahat, bilinmeyeni bildik yapmak ve yoktan var etmek üstüneydi. Aşkı hep istedim, ondan hep beslendim ama onu kafese koymaya hiç yeltenmedim. Kimseye de sonsuza kadar sevmek için söz vermedim. Sonsuz kim ben kim…

Elli yaşını vurunca bir zahmet durup düşünüyor insan. Neredeyim, ne yaptım? Değiştim mi? Yolumu mu yitirdim? Çocukluk halim kahveye gelse çat kapı, şimdiki kendimi ona beğendirebilir miyim?

Kendi adıma bu değerlendirmeden (pekiyi olmasa da) iyi notla geçtiğimi düşünüyorum bu ara. İçinden şehirler, diller, insanlar geçen ve sanatın kıyısına kurulu bir günlük hayatım var. Uçaklara dokunan, bağlantılar yaratmaya yarayan bir iş yapıyorum, paralelde de içimdekini düzyazı ya da dizeye döküyorum. İçimden geldiği gibi.

Lakin bu ara istediğim kadar kitap okuyamıyorum diye kızıyorum kendime. Düşünce depolarım yeterince dolmuyor, beslenmiyorum. Daha çok temiz kan lazım hem beynime hem de imgeme.

Dijital iletişimin değerini azımsamıyorum ama onun çaktırmadan eritip götürdüğünü göremeyecek kadar da kör değilim. Telgraflardaki çığlığı, kartlardaki masumiyeti, en çok da mektupların büyüsünü özlüyorum. Zarf tutkalına dili dokunmadan ölmemeli insan bence…

İstanbul’dan Brüksel’e doğru yola çıktığım o Mart akşamüstü bir karar aldım. Elimdeki yeni kitaba uçağın tekerlekleri bu canım şehri terk etmeden başlayacak ve onu bir hafta içinde bitirecektim. Kaybetmekten korktuğum güzel alışkanlıklara yeniden kavuşmak için ufak bir deneydi bu anlayacağınız.

Günlerden pazardı. Bir sonraki hafta sonunu Paris’te geçirecektim üstelik. Bu kitap deneyiminin İstanbul’da başlayıp Brüksel’den geçip Paris’te tamamlanması düşüncesi de hoşuma gitti.

İlk sayfayı kokladım. İlk üç cümle el salladılar bana ailecek. Tarttık biraz birbirimizi; kim kimi parselleyecek uçağımız zaman dilimi değiştirirken? Üçüncü sayfada sarıldık kitapla. Ego savaşımızın sonlanmasıyla beraber aktı içime diyecekleri.

Yol boyu okudum. Hafta içi de Brüksel’de durakta otobüs beklerken, metroda yol alırken, uykuya teslim olmadan önce. Nereden ve nicedir benim olduğunu hala kestiremediğim bir refleksle telefona giden elimi bilinçli bir kararla kitaba yönelttiğimde aslında hala okumaya ayırabileceğim ne kadar zamanım olduğunu gördüm. Hayret ettim buna; kıvamında keyifli ve oldukça kızgındım kendime daha önce niye uyanmadım diye.

*

Bir hafta geçti aradan. Sonraki Pazar Paris’te güneşli bir sabaha uyandım. Kitabımı koluma takıp en sevdiğim kafeye yürüdüm biraz mahmur, oldukça kararlı. Şansıma cam kenarı bir masa da boşalmıştı, yerleştim.

Garsonla göz aşinalığımız vardı önceki gelişlerimden. Siparişi özenle aldı. Beş on dakika içinde de getirdi istediklerimi. Özenle koydu küçük yuvarlak masaya.

Geç kahvaltı eşliğinde ağır ağır ve çok derinimden okudum. Son otuz sayfa iyice tatlanmıştı. Kendi kendime gülümsüyor olabilirdim o keyifle. Hücrelerimdeki bayram havası kanımca gözle görünür bir hal almıştı.

Çıtır ekmeğin tadının da farkındaydım aynı anda. Çilek reçeli parmağıma bulaşınca iştahla yaladım. İnce porselen fincandaki kahve kıvamındaydı, içine kattığım sıcak sütü küstürmeden kucakladı.

Kitabın sonuna gelince katıksız bir tatmin duygusu kapladı içimi. Bir arkadaşın hediyesiydi. Birkaç hafta önce havadan sudan sohbet ederken rastgele sarf ettiğim bir söz üzerine adını söyleyip okudun mu demişti; tam da senin dediğin durumdan bahsediyor…

Yazarı tanıyordum fakat adı geçen eserini bilmiyordum. Kafamın bir köşesine yazdım ilerde alır okurum diye. Gerek kalmadı zira iki gün sonra arkadaşım elinde hediye paketiyle çıkageldi.

Son sayfayı da tüketince kapattım kitabı. Önümdeki pencereden dışarı baktım bir süre hangi şehirde olduğumun yeniden ayrımına vararak. Mevsimi, günü ve saati de tam da bu sırada hatırlayıp performans öncesi vestiyere bıraktığım objeler gibi geri alıp kuşanarak.

Paris ve İstanbul çok yakın yerlerdeler gönlümde. Direkleri bu iki şehirde kurulmuş bir salıncakta ileri geri giderek büyüdüğümü düşünüyorum bazen. Birinde okunmaya başlanıp öbüründe tamamlanan bu kitap da bir bağ daha yarattı sanki bu iki kök arasında ve tabii aramızda üçümüzün.

Çocuk halim tam da şu an çıkagelse sevinirdi diye geçirdim aklımdan. İçinden seyahat, macera ve edebiyat geçen bu haftayı beğenirdi. Bana yüreğime dokunacak bir kitap bulup getiren hem kültürlü, hem de düşünceli bir arkadaşım olduğu için de sıvazlardı sırtımı, kutlardı beni.

Kahve deyince canım da çekmedi değil. Baktım fincanının dibinde kalan soğumuş tek yudum kesmeyecek. İşaret ettim garsona bir yenisi için, kafasıyla onayladı.

Yeni fincanı masaya koyarken izin verirseniz bir şey söylemek istiyorum dedi. Buyurun dedim, tabii. Sizi izliyordum diye başladı söze. Öyle saf bir keyifle okudunuz ki saatlerdir; çay kahve servisini bırakıp bir kitap da ben almak istedim elime. Yan masanıza yerleşip saatlerce okumayı çekti canım

İstanbul’daki garsonun çileklerinin kokusu esti burnuma. Farkındalık ve kendini ifade etme cesareti hem içime dokunuyor hem de coşku şelalesine atıyor beni. Taze nanenin yeşili çileğin kırmızısını belirginleştiren.

Fransız garson kahvenin yanına çokça kara çikolata eklemiş. Küçük tabağın etrafına sıra sıra dizmiş. Başka bir dostun önerisi bir kitabı okumaya başlıyorum o keyifle. Demiş miydim bilmem size; Nisan en sevdiğim ay.

*

Nisan ortası bir Paris kaçamağı daha yaptım eski dostlarla. 14 Nisan Pazar akşamı Brüksel’e döndüm. Ertesi gün Notre Dame Katedrali cayır cayır yandı. Beni gömdükten sonra daha yüzyıllarca ayakta kalacağını düşündüğüm bir dünya harikasının ateşe, ise ve dumana teslim oluşunu izlemek kavurdu yüreğimi. İki gün önceki bakışmamız sonmuş aslında. Hakkını veremediğime yandım.

Ölüm evrendeki en mutlak gerçek, doğru. Her veda, her lokma, her kitap, her yudum, her sevda belki sonuncu. Bunun travmasıyla değil bilinciyle yaşamalı insan.

Ölüm bize adres sormayacak. Randevu da almayacak. Bunu böylece kabullenmek en temizi, en onurlusu insan için. Lakin unutmayalım ki ondan önceki zaman bizim.

Bahanelerinizi fırlatıp atın derim. Sevdiğiniz bir kitap verirse size, açın hemen kapağını ve içine akın. Hala mektup yazanınız varsa şükredin şansınıza, el yazısını okşayarak okuyun. Hep bir haşarı umut taşıyın cebinizde ve bir tutam cahil cesareti.

Samimi değilseniz söz vermeyin derim. Görmek için bakın yalansız. Tüketmeden önce tadın.

Zaman biz vermek istersek var. An biz yaratmak istersek anıya dönüşecek. Kalecik Karası şahidim.

Nisan 2019, İstanbul – Paris – Brüksel

Bağlar

Günlerdir yazmak ihtiyacı kabarıyor içimde. Lakin çok da seyahat ediyorum bu ara. Hep bir hareket hali, sevimli bir göçebelik.

İki sevgili arasında kalmış gibiyim. Hem çok keşfedesim var, hem çok anlatasım. Hem taban tepesim var bildik ve bilmedik sokaklarda, hem kelimelerin ellerinden tutup yeni hikayeler yazasım. Kim kime söz geçirecek acaba? Yaşayıp göreceğiz.

Porto’ya hep yeniden gitmek istemişimdir biliyorsun. Annemle babam ufacıkken götürmüşler beni oraya. Hem de vapurla.

Daha okulu tanımadan Porto’yla bakışmışız yani. Öncesinde denizler aşıp hem de. Baştan sona şiirsel bir durum anlayacağın. Tam benlik.

Pek de küçükmüşüm bu tarz bir yolculuk için ama Aslan Babam ‘kızım olmadan asla’ dediği için beni de yanlarına almış bizimkiler. Annem muhtemelen biraz burun kıvırmıştır. Gözümün önüne geliyor o hali.

Lakin konu ben olunca kimseye kulak asmazdı Ziya Bey. Kızı bir yana, dünya öteki tarafta bir başına. O yüzden yokluğu hala çok acıtıyor.

Birkaç limanda durmuş haliyle vapur Cebelitarık yolunda. Kısa molalar almışız, hızlısından şehir turları yapmışız. En genç yolcu ben olduğumdan da yetişkinler imece usulü ve az biraz da eğlenerek bakmışlar bana.

Benim tabii bunları pek hatırladığım yok. Tombul bacaklı ve mini etekli birkaç fotoğrafım var bizimkilerle. Onlardan yola çıkıp kafamda yeniden yaratıyorum muhtemel anıları.

Günlerdir yazmak ihtiyacı kabarıyor içimde. Lakin çok da seyahat ediyorum bu ara. Hep bir hareket hali, sevimli bir göçebelik.

İki sevgili arasında kalmış gibiyim. Hem çok keşfedesim var, hem çok anlatasım. Hem taban tepesim var bildik ve bilmedik sokaklarda, hem kelimelerin ellerinden tutup yeni hikayeler yazasım. Kim kime söz geçirecek acaba? Yaşayıp göreceğiz.

Porto’ya hep yeniden gitmek istemişimdir biliyorsun. Annemle babam ufacıkken götürmüşler beni oraya. Hem de vapurla.

Daha okulu tanımadan Porto’yla bakışmışız yani. Öncesinde denizler aşıp hem de. Baştan sona şiirsel bir durum anlayacağın. Tam benlik.

Pek de küçükmüşüm bu tarz bir yolculuk için ama Aslan Babam ‘kızım olmadan asla’ dediği için beni de yanlarına almış bizimkiler. Annem muhtemelen biraz burun kıvırmıştır. Gözümün önüne geliyor o hali.

Lakin konu ben olunca kimseye kulak asmazdı Ziya Bey. Kızı bir yana, dünya öteki tarafta bir başına. O yüzden yokluğu hala çok acıtıyor.

Birkaç limanda durmuş haliyle vapur Cebelitarık yolunda. Kısa molalar almışız, hızlısından şehir turları yapmışız. En genç yolcu ben olduğumdan da yetişkinler imece usulü ve az biraz da eğlenerek bakmışlar bana.

Benim tabii bunları pek hatırladığım yok. Tombul bacaklı ve mini etekli birkaç fotoğrafım var bizimkilerle. Onlardan yola çıkıp kafamda yeniden yaratıyorum muhtemel anıları.

IMG_2596

Bir fotoğrafta babamın kucağında tasasız bir edayla lolipop yalıyorum objektife bakarken. Bu resim şimdilerde mutfağımda duruyor, pencerenin önünde. Hiç hatırlamasam da yaşadığım için şükrettiğim anlardan birinin yansımasına bakmak itiraf edeyim ki az kırılgan ama masum bir zevk.

Öğleden sonra güneşinin o metalik çerçevenin üstüne düşmesini seviyorum. Akdeniz basıyor Brüksel’i böylece ve sonsuza kadar sevildiğimi bilmenin huzuru. İçimiz ısınıyor ikimizin de.

Uzattım lafı bak. Halbuki Patatina’ya bağlayacaktım. O masalsı yolculuğun bende kalan en somut izine. Kendisi sarışın, etine dolgun ve güler yüzlü bir oyuncak bebek.

Porto doğumlu bildiğim. Cebelitarık’tan sonraki bu duraktan almışlar bizimkiler onu bana. Vapura attığımızla da memlekete getirmişiz bebeğimi, evimize buyur etmişiz.

Sonrasında başka bebeklerim de oldu tabii ama Patatina’nın gönlümdeki yeri hep ayrıydı. O hep ön planda, en çok sevilen ve bence beni en çok sevendi. Niye desen anlatamam, tek çocuklar biraz değişiktir. Bilirsin.

Patatina kendi tek yaş almadan beni büyüttükten ve Amerika’ya yolcu ettikten sonra yeğenime devrolmuştu. Hazal da onu en az benim kadar sevdi biliyorum. Gönül bağı kurmaya erkenden başlayabilmek ne muazzam bir şans aslında hayatta. İnsan çok derinden mutsuz yetişkinleri tanıdıkça daha derinden kavrıyor bu gerçeği.

Ben ABD’de bir yandan mastır yapıp bir yandan da kendimi ararken Hazal Ankara’da ilk adımlarını atıyordu doksanlı yılların başında. Okul çağına geldiğinde odasına kurduğu küçük yazı tahtasının önünde öğretmencilik oynarken Patatina ve diğer bebeklerini karşısına dizdiği rivayet olunur ailede. Bir de niyeyse bayram harçlığını Patatina’nın iç çamaşırına sakladığı…

Hazal’la bana onlarca yıl farkıyla yoldaş olan Portolu bez bebek o dönemde bizi birbirimize daha da yaklaştırdı diye düşünürüm oldum olası. Okyanus’un öteki tarafında yaşarken de Hazal’laydım. O da beni çok bilmezken de tanıdı sanki.

Sonraki yıllarda iş sahibi olup Brüksel’e taşındıktan sonra ailem yaprak dökümünün ilk kurbanlarını verirken çok düşünmüştüm sevgili bebeğimi. Onunla birlikte de yaşamın akışını, dengesini ve tabii sonunu. Ölümüm zamanlı zamansız gelişini. Doğumda da yitişte de ne sıra ne de adalet kavramlarının işlemediğini.

O günlerde uzaktan aldığım yakıcı bir kayıp haberiyle başa çıkmaya çalışırken Patatina’nın canlanıp Brüksel’e beni görmeye gelmesini anlatan bir öykü yazmıştım[1]. İyi gelmişti. Sonrasında da başka vedaları kabullenmemi, gücümüzün ya da güçsüzlüğümüzün sınırlarını öğrenmemi kolaylaştıracak bir kararın doğuşuydu bu kabulleniş sanırım.

Ne kadar acı, ne kadar yabancı, ne kadar zor olsa da içimdeki hisse doğru gitmem gerekti.   İstisnasız. Her zaman. Onun gözünün içine bakmak, onu olduğu gibi kabul etmek şarttı.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde hem masumiyet hem de uyanışı sembolize etti bebeğimin hayal ürünü ziyareti ve bu deneyimin öğretisi. Hem gani gani sevgi seliydi, hem mutlak sondaki mecbur veda.

Dalganın defalarca yıkadığı çakılın felsefesini kabul ettim böylece. Bazen acıdan geçer serpilmenin yolu. Hırpalanmanın sorumlusu olan adamakıllı aydınlatır seni.

*

Portekiz’e defalarca gitmiş ama Porto’yu yetişkin halimle görmemiştim. Derken bir gün (ister yıldızların dizilişine ver, ister bilinçaltıma) doğru zaman göz kırptı bana. Doğru yol arkadaşı da çaldı kapımı. Bir Mart sabahı atıldık birlikte yola.

Patatina’nın memleketi şaşırtmadı beni ne yalan söyleyeyim. En az bebeğim kadar alçakgönüllü ve samimiydi şehir. İhtişamını ve birikimini ziyaretçisinin yüzüne vurmayan cinsten. Senin gözlerin mühürlü değilse görüleceğinden emin.

Patatina’nınki gibi açık kolları Porto’nun. Sokulursan kucaklayacak seni. Aksinde ısrarı yok. Kimse dışlanmayacak ama, kimse unutulmuş hissetmeyecek kendini. O kısım öylesine kesin.

Otel odam küçük bir meydana bakıyor. Üç dört katlı tarihi binalar var etrafta. Cephelerin hepsi her açıdan, her ışık açısında doya doya seyredilmeye değer. Kendinde başlayıp biten bir evren sanki. Olana da olmayana da saygı dolu, biraz gizemli, belki bir parça yorgun.

baglar meydan

Meydanın gün ve ay ışığını karşılayışı da büyülü. Sokak ahalisinin yirmi dört saat içinde değişen çehresi, sabah burun deliklerimi saran taze ekmek kokusu, ilerleyen saatlerde yüksek perdeye tırmanan şen atışmalar lokanta teraslarından yükselen.  İçe dokunan bir özen, bir tutam yakışıklı nostalji. Telaşsız devinimler herkeste ve bir ‘dert değil, hallederiz” hali.

İlk akşam gece yarısını geçe ansızın uyandım. Çağrılmışım gibi pencereye yöneldim kalkıp. Barlar kapanmış artık o saatte, kalabalık çekilmiş. Sokak sakin.

Kilisenin hemen önündeki sokak lambasının ışığı altında el ele yürüyen bir çift gençten. Ayaklarının altındaki Arnavut kaldırımı tıkırdıyor, duydum. Film karesi gibi bir görüntü; belki bu benim rüyam.

Nasıl da aşık bunlar düşüncesi değiyor aklıma. Ne ilginç değil mi bu saniyeler içinde hükme varma halimiz. Kimse kimseyle tanışmadı henüz ama kalıbımızı basacak kadar eminiz aşktan.

Aklımla dalga geçer gibi duruyorlar tam da o an. Bana bakacaklar sanıyorum dümdüz. Bir saniye olsun göz göze gelelim istiyorum nedense, ne garip. Özellerine sokulmak değil isteğim, yalnızca anın rüya olmadığına inandırılmak istiyorum.

Ruhları duymuyor. Anın şahidinden habersiz birbirlerinde kayboluyorlar. Şimdi o mutlak sessizlik anı, o en derin mola. İki kişiden ötesine haram olan.

Umudun yolluğu hazırlanıyor…

*

Ertesi gün dar sokakları arşınlamak, ağaçlaşmış kamelyaların heybeti önünde eğilmek ve suya yakın olmaktan keyif almakla özetlenebilir kısaca. İçinden üzüm, portakal ve zeytin geçen şehirleri sevdiğimi düşünüyorum o ara. Pazar yerindeki yeşil biberleri çıtlatmak geçiyor aklımdan. Kahve molasına da, edebiyata da hakkını veren kültürleri, resmi ve heykeli ustalıkla meydanlara, parklara, günlük hayatın soluğuna yerleştiren özeni alkışlıyorum.

Keyifli teraslarda Porto şaraplarını tadıyoruz. Yerlisiyle turistiyle, genciyle yaşlısıyla tek beden yoğrulup dertsizce eğlenen bu kalabalığa hayranlıkla bakıyorum. Yüreği havasız bırakan sınırları yıkmak için en mükemmel an şimdi. Yol arkadaşıma bakıyorum yan gözle. Sormama gerek yok ki soruyu, benimle aynı yanıtı çoktan verdiğini seziyorum.

Fadoyla ilk Lizbon’da tanışmıştım. Porto’ya da yakıştığını düşünüyorum şehri adım adım keşfederken. Hüzün yüzünden değil ama. Özgün ve derin duruşundan.

Terastan manzaralar iştahımız açmış olmalı ki bir ara teleferiğe atlayıp şehrin üstünden kayıyoruz ikili. Bir kablonun ucunda sallanan cam bir kabinde farklı mı çalışır insan beyni diye düşünüyorum o sırada. Dil de gönül de susar mı, konuşkanlaşır mı yoksa o yükseklikte?

Uçuş sonrası su kıyısında yürüyüşü takiben tavsiye üzerine antika tramvayı yakalıyoruz. Taşıt deprem sarsıntısını anımsatan bir çalkantıyla ilerlerken ilk iş kendimi sabitliyorum. Sonra önüme serilmiş suya bırakıyorum gözlerimi. İstanbul düşüyor aklıma durduk yerde. Biraz da sen; ne yalan söyleyeyim…

Şehrin batı kanadına ulaştığımızda kamelyalar karşılıyor bizi yine her köşe başında. İniş çıkışlı sokaklarda yürürken çocukluğumun lunaparklarındaki bugi bugilerde yaşadığıma benzer hisler doluyor içime. Tam da bu sırada yol arkadaşım kendi aile pikniklerini anlatıyor.

Türkiye’den görüntüler yanıp sönüyor aklımda onu dinlerken. Artık hayatta olmayan anne babasının gençlik hallerini hayal etmeye çalışıyorum o zamanların mizanseninde. O an kafamda iki Akdenizli ülke el sallıyorlar birbirine yıllar ötesinden. Aynı bebekle büyümüş iki ayrı neslinkine benzer bir bağ oluşuyor aralarında. Önceki gece kilisenin önünde öpüşen çift dönüp beni selamlıyor ansızın.

Kesik kesik solumaktan ibaret olmasın hayatın diyor Porto. Kamelyalarına izin ver ki saksılarını kırsınlar. Bugi bugilerde mideni hoplatmaktan, telin ucunda sallanmaktan, tarih yaşamış tramvayda sarsılmaktan hiç korkma. Denizi ve aşkı kaybetmediğin sürece dert yok. Hallederiz.

Patatina’nın bir bildiği varmış diyorum Brüksel’e dönerken. Ben onu doğduğum şehre taşıdım yıllar önce. O beni kendime getirdi bir bahar sabahı. Porto’da, memleketimizde.

baglar fields

 

Porto-Brüksel, Nisan 2019



Not: Patatina’nın yeni çekilmiş bir resmini yollamış kuzenim ben yoldayken. Yol arkadaşıma gösterdim. ‘O hep bebek kalmış’ dedi. Niye doğru yol arkadaşı demiştim onun için – sen anladın.

 

patatina 2019

[1] https://denizdenhikayeler.com/2012/12/27/patatina-2/