Kapanış

kapi

Aşkın ve ışığın şehri Paris’teydik ama onun gözü yürek acısından neredeyse kör olmuştu.  Beni de Paris’i de hafif flu görüyordu. Aşkı belki ilk günkü tazeliğinde değildi, yıpranmıştı ama asıl gururuydu incinen. “Gitmeyi seçmiş” birinin ardında kalan oluvermişti bir anda. Bugün dönse ona kucak açar mıydı, yine heyecanla sever miydi, her şeyden öte onu affedebilir miydi bilmiyorum.

Terk edilen etiketini hazmedemiyordu. Bunu onun o güzel alnına yapıştırıp hazır yola çıkmışken kendini Avrupa kıtasının öteki ucuna atan adama tepkiliydi. Onu hem özlüyor hem de eline geçirse bir kaşık suda boğacağını hissediyordu.

Güzel kadındı, akıllı ve alımlıydı. Genç yaşında dünyayı fethetmediyse de buna çok yaklaşmıştı. İşte eline su dökemiyorlardı, parmakla gösteriliyor, genelde erkeklerin borusunun öttüğü ortamlarda sorgusuz kabul ve itibar görüyordu. Oğluyla ilişkisi zeka ve dinamizmle örülü, gittikçe çeşitlenen, çoğalan bir ağa benziyordu. Koruyan ama hapsetmeyen sevgisi onları hem bağımsız bireyler olarak tanımlıyor, hem de birleştiriyordu.

Hayatta kazanmayı öğrenmişti. Ölçüyor, biçiyor, sonra da uygulamaya geçiriyordu. Doğru düşünce, planlama ve sıkı çalışmayla aşamayacağı engel olmadığına inanıyordu. Beyin gücü ve disiplini sayesinde hayallerini bir bir gerçekleştirmeye başlamıştı. Aklına koyduğu erkekle evlenmişti, birlikte kurdukları yaşamı seviyordu, çocuklarını beraber büyüteceklerdi.

Ama sonra bir şeyler fena halde ters gitmeye başladı, kontrolü kaybetmek üzere olduğunu gördü şaşkınlıkla. Sakinliğini koruyup durumu toparlamaya çalıştı içtenlikle, biraz sağ biraz sol yaparsın, sonra düze çıkarsın diye düşünüyordu. Olmadı, kaydı gitti elinden kumanda, onca istek, emek ve iyi niyete rağmen hasar kontrol çalışmaları başarısızlıkla sonuçlandı.  Gitmeyi seçen kararından dönmedi.

Marais’nin sokaklarında gezerken zaman zaman kendini Paris’in büyüsüne kaptırmayı başarsa da yürek sızısı ve öfkesi sık sık su yüzüne vuruyor, konsantrasyonunu biranda dağıtıyordu. “Anlamıyorum ki, nasıl bu kadar kolay bambaşka bir hayat kurabilir?” dedi aniden. “Benden, bizden hiçbir iz taşımayan yeni ortamına ışık hızıyla giriş yaptı. Bense halen onunla aldığımız evde yaşıyorum, aynı mobilyaları kullanmaya devam ediyorum, çerçevelerde ailecek birlikte çekilmiş resimlerimiz duruyor…”

Böyle konuşmaya başladığında onu durdurmaya çalışmak anlamsızdı. İçini boşaltmasını bekledim, cümle aralarına sakinleştirici küçük sözcükler, bazen de irili ufaklı soru tanecikleri serpiştirmeye çalışarak. Ateşi yok saymak en büyük hata olurdu; hele böyle harlı yandığı zamanlarda.

Kıvılcım yüklü monoloğu dakikalarca sürdü. Bir yandan acı çekişine tanıklık etmekten öteye gidemediğim için kendimi çaresiz hissediyordum.  Diğer yandan da onun duygularını böyle tüm boyutlarıyla kabullenişinde ve en keskin, en yüklü kelimeleri seçerek kendini ifade edişinde olağanüstü bir güzellik görüyordum.

Paris’i iyi bildiğimden kendini bana emanet etmişti. O şehirde turist olmamıza rağmen haritasız dolaşmanın rahatlığını yaşıyorduk. Durulduğu anlarda ona sevdiğim bir köşesini gösteriyordum şehrin, bakmaya doyamadığım sokaklarında gezeliyor, bazen şık bir butikte ya da sempatik bir kafede duraklıyorduk.

Gözlemleriyle ilgili ufak tefek yorumlarını paylaşıyordu benimle, içi ne denli kararmış olsa da ruhu dünyanın güzelliklerine kapılarını tamamen kapatmamıştı. Yalnızca duyuları biraz rölantide çalışıyordu. Havası da az bulutludan yoğun sisliye doğru ani geçişler yapıyordu çoğu zaman, beklenmedik anlarda kopan sert fırtınalar da cabası. Tedbirliydim.

Benim anahtarlık almam lazım” dedi aniden, ses tonundaki aciliyete kulak verdiğinizde “ambulans çağırmam lazım” diyor sanırdınız… “Peki” dedim nedenini sorgulamadan ve onu anahtarlık bulabileceğimiz mağazalara doğru yönlendirdim. Epey bir zaman aldı istediği anahtarlığı seçmesi, arada bana da fikrimi soruyordu.  Söz konusu objenin ana konumuz kapsamında yüklendiği rolü henüz algılayamadığımdan görüş beyan etmekte zorlanıyordum. Sonuçta seçimi kendisi yaptı, ben de bilinçsizce onayladım.

Sonra anlaşıldı durum: Paris infaz yeri olarak seçilmişti günler öncesinden. Ortak hayatlarının birikimlerini sembolize eden anahtarları yıllarca taşımış emektar anahtarlığı buraya gömecekti.  Bu sembolik cenaze töreni için bir de mekan bulunması gerekiyordu ki, buna da karar vermiş zaten: Hedefimiz Le Jardin des Tuileries, Louvre’un bahçeleri.

Marais’den Louvre’a doğru yürüdük sonra. Cenaze alayından halliceydik. Bir ağırlık çökmüştü üstümüze. Kesik kesik konuştuk, uzunca susuştuk. Belliki onun aklı eskilerdeydi; iki insanın bir yaşamı beraber kurarkenki heyecanlarında, ortak kalp atışlarında, çabalarında.

Biten ilişkilerle vedalaşmak kaybettiklerimizin ardından tuttuğumuz uzun yasları sonlandırmaya benziyor. O dönüm noktasını biz belirlemiyoruz, uzun ve boğucu bir sürecin ardından kendiliğinden geliyor. Halbuki hiç bitmeyecek sanmıştık o dönem, sonsuza dek kopartılmıştı kanatlarımız, oyulmuştu gözlerimiz…

Yanlış anlaşılmasın, o ana gelindiğinde çektiğimiz azap biranda yitip gitmiyor, sadece dayanılır hale geliyor. Ağda canlı balık misali çırpınmaktan ve paralanmaktan vazgeçiyor ve acımızla yüzleşiyoruz ilk kez. Onu karşımıza alıp gözünün içine bakıyoruz. O da bizi süzüyor, yaralarımızı, parçalanmışlığımızı tüm çıplaklığıyla görüyor. Aldırmıyoruz, biz de bunca zaman bu yürek sancısıyla yata kalka onu nasıl da yakından tanıdığımızı fark ediyoruz aniden. Karşılıklı kabulleniş zamanı bu. Yaşanması şart bir son, kapanış, sırf yeni başlangıçlar olabilsin diye.

Parka geldiğimizde havuzun çevresindeki yeşil sandalyelerden iki tane seçip yerleştik. Hemen işe koyuldu, eski anahtarlığa takılı anahtarları tek tek söküp çıkarışını izledim. Herbirinde yılların yükü vardı sanki. Anahtarlıktan ayrılışlarıysa bir yanda kopuş bir yanda özgürlüktü. Bu tezat bulunduğumuz anı ağırlaştırıyordu. Anahtarların şıkırtısı ve havuzda uzaktan kumandalı botlarını yüzdüren çocukların çığlıkları artık birbirine karışmıştı.

Yeni anahtarlık biraz sertti, iki bacağını ayırıp arasından anahtarların deliklerini geçirmek epey güç gerektiriyordu. O şimdi hedefine kilitlenmiş bir savaşçı gibiydi, parmakları kıpkırmızı olmuştu, tırnakları da darbe alıyordu ama o yaşamı buna bağlıymışçasına uğraşıyordu. Anahtarları yeni sahiplerine teslim etmeden rahat yüzü görmeyecekti.

İşlem tamamlandığında bir oh çektim. Metalle insanın bu sembolik savaşını daha fazla izleyemeyeceğimi düşünüyordum. Yeni anahtarlığı kısa bir an havada salladı, jestinde zaferden eser yoktu. Eskisine kaydı gözlerimiz aynı anda, bakışlarımız onun üstünde buluştu. Yorgun görünüyordu, şimdi ucunda sallanan anahtarlar olmadan makyajı temizlenince gerçek yaşını gösteren olgun hanımlara benzemişti.

Bahçenin bir köşesini mezar yeri olarak belirledi arkadaşım. Hangi kriter doğrultusunda almıştı bu kararı bilmiyorum, soramadım. Törenin son aşamasını da biran önce tamamlamak adına tereddütsüz gömdü eski anahtarlığı… Başı eğik, yüzü toprağa dönüktü. Ben niyeyse bakamadım o yana, gözlerim uzaklara kaçtı. Başka hayatlar, başka hikayeler görmek ihtiyacındaydım.

Tuileries bahçeleri her zamanki gibi hem yerel halk hem de çok çeşitli bir turist topluluğundan oluşan canlı bir kalabalığa ev sahipliği ediyordu. Yüzlerce insan vardı etrafımızda, hepsinin yaşamları şu dakika birbirine teğet geçiyordu. Onlar bizim manzaramızın parçasıydılar, biz onların anı fotoğraflarına kazara da olsa sızabilirdik.

Bakışlarım bu renkli insan seli üstünde usta bir sörfçü edasıyla gezindi ve bir noktada dondu, kilitlendi. Uzun beyaz bir elbise giymiş genç bir kadın takılmıştı objektifime, çok güzeldi ve gülerek, sevgiyle bakıyordu yanındakine. Yanındakinin kim olduğunu merak etmedim, önemli olan genç kadının yüzündeki ifadeydi, o ifadenin hikayesiyse sadece onu alakadar ederdi.

Arkadaşıma kaydı yeniden gözlerim, yasını böylesine asi bir zarafetle taşımasına saygı duyuyordum. Ona “demin onca insan arasında gözüme çarpan neşeli güzel kadın senin geleceğin için bir işaret, biliyorum sen de çok mutlu olacaksın” demek istedim.

Ama onun bakışları hala uzaklardaydı.  Gittiği o diyarlardan da yine kendisi çıkıp gelmeliydi. O yüzden sustum haliyle.

 

Antalya, Aralık 2012

 

Beyaz Atlı Prens

Beyaz atlı prensi beklemekten vazgectim” diye bir çıkış yaptı arkadaşım. Kırkını birkaç yıl önce geçmiş, eşinden yeni ayrılmış, iki de çocuğu var. İçimden “eh, zamanıydı…” demek geldi. Söylesem mi söylemesem mi diye düşünürken, o devam etti: “Artık beygirli seyisine de razıyım…”

Simdi insan gülüyor belki önce, ama sonra aklına takılıyor bu söz. Bizi bu sonsuz bekleme haline hapseden nedir? Bu romantizm açlığımız, bitmeyen umudumuz (ki hunharca budandıkça azar) ve en önemlisi bu kurtarılmayı bekleyen pasif, kırılgan yapımız nereden gelir? Daha önemlisi nereye gider?

İlk başlarda bir kahraman bekliyoruz, dört dörtlük. Bu karakterde boy pos desen var; ünvan, para, mal, mülk desen o da var… Yüreği tabiiki bizim için çarpıyor. Ademoğlu rüzgarları arkasına alıyor ve –dikkatiniz çekerim geçen yıllara ve gelişen teknolojiye rağmen- hep at üstünde geliyor. At da beyaz (saf duygulara işaret eder), safkan haliyle (bize de öylesi yaraşır), yeleleri pırıl pırıl (hani biraz da temizlik ve düzen hastasıyızdır malum.)

Prensimiz gelene kadar bizim tüm yapacağımız sabredip, güzel kalıp beklemek. O kutlu güne dek geçen hayatımız fasulyeden, o dönemde yaptıklarımız önemsiz. Diyeceksiniz ki, o kadar hatun kişi ve onları almaya gelen o kadar prens trafiği varken birbirimizi nasıl bulacağız? Ya, Allah korusun, başkasının prensine kayarsa gönlümüz kazara? Malum, ne kadere meydan okumak ne de -zorunlu bırakılmadıkça- hemcinslerimizin kısmetini çalmak geçer aklımızdan.

Oysa paniğe hiç gerek yok, cevap çok basit: Kendi prensimiz karşımıza çıktığı anda onunla bakışlarımız birbirine kilitleniyor ve içimizdeki ses retina okuyup kimlik belirleyen becerikli bir bilgisayar kadar doğru ve kesin bir analiz yapıyor. O sırada zaten tüm gökyüzü isteristemez pembeye boyandığından ve arka planda mırıldanarak çalan melodi de duygu selimizi coşturur vaziyette kuvvetlendiğinden bütün taşlar yerini buluyor. Tüm yapacağımız bize uzatılan eli yakalayıp onun atının arkasına atlamak. Sonra zaten hemen hayatımızda yeni bir sayfa açılacak. Canımızı sıkan, bizi kaygılandıran, korkutan ne varsa arkamızda bırakıp dörtnala gideceğiz aşk, mutluk ve servet diyarına doğru. Atta arkasına yerleştiğimiz ve kollarımızı sımsıkı beline doladığımız o andan itibaren onun korumasında (ve gölgesinde)yaşamaya seve seve imzamızı atacağız.

Şimdi arkadaşımın seyis hikayesine geri döner ve bu fenomeni nasıl açıklayacağımızı düşünürsek, aklıma gelen şu: Eğer ki hatun kişi “prens bekleme” sürecinde biraz saçmalarsa (örneğin kendine iyi bakmadığından dış görünüşten kaybederse ya da içindeki o umuda gece gündüz tutunmak yerine ara ara aklı başka konulara kayarsa) kendini suçlu hissediyor demek. Bu durumda da “beni bu saatten sonra prens ne yapsın? ben onu haketmiyorum” havasına girdiğinden seyise fit olmaya hazır ama beklemeye devam ediyor her koşulda.

Yanında bir erkek olmadığı sürece kendini yarım hissettiğini söyleyen bir sürü kız arkadaşım var. Sırf bu yüzden yaşadığı ilişki artık suyunu çekse de yeni birini bulmadan “ellerindeki” adamı (çok pardon) terk etmeye çekinen birçok kadın, hatta genç kız tanıyorum.  Kendini tek başınayken eksik hissetmek muhtemelen insan hayatının her anını ve her kararını etkileyen çok sarsıcı bir farkındalık. Diğer yandan, sırf ikilikte kalmak adına kendini ölü doğmuş ya da yolda ciddi yara almış ilişkilere hapsetmek yürek dağlayıcı bir trajedi. Üstelik içinizin derinliğinde biliyorsunuz ki o kişi yanıbaşınızda duruyor gibi görünse de esasında orada değil. Tribünlere oynarken kendinizi de kandırıyorsunuz. Gerçekte siz tek başınıza olduğunuzdan da fazla yalnızsınız.

Prenste sizi bütünleyecek ideal tamlayanı görmeniz olayın sadece bir boyutu. Öteki boyut (ki en az ilki kadar yürek yakıcı) bu kurtarılmayı isteme hali. Bilmiyorum kadınlar genelde erkeklerden bir adım geride durmaya odaklı yetiştirildiklerinden mi, yoksa ihtilaftan sakındıklarından mı kendilerinden güçlü saydıkları birilerine yöneliyorlar.  Belki de hayatın yorucu denklemleri sizi biraz hırpalamaya başladı mı, kolları sıvayıp onlarla boğuşmak yerine hepsinden bir çırpıda kurtulmayı hayal ediyorsunuz. Prens karakteri de biçilmiş kaftan tabii böyle durumlar için… Bu şahsiyet maddi sorunlara anında çözüm sunuyor, her türlü lojistik destek sağlıyor, hayallerinizi kolay yoldan gerçekleştirmeniz için bütün olanakları seriyor ayağınızın altına.

Sonra prens dediğimiz uzun dönemli bir yatırım. Siz gönlü bir prensten ötekine atlayan prenses masalı duydunuz mu hiç? Olmaz. Çünkü kadınlarımızın hayalindeki gerçek aşk bulundu mu cuk oturur ve milim oynatamazsınız yuvasından. Böylece prens ideali hem şimdi için hem gelecek için bir güvencedir. Aşkın kadını yaşatan, gözlerini ışıldatan, onu yemeden içmeden kestiği için kilo problemine de çözüm bulan bir merhem olduğunu da gözönünde tutarsak, prensle gelen sonsuz aşktan daha çok kazandıran bir hayat sigortası hayal bile edemez hatun kişi.

Beyaz atlı prensi gelmeyenlere dönersek yeniden, arkadaşımın seyis hikayesinden anlaşılan o ki, yıllar geçtikçe, zaman aşımı ve yaşanan deneyimler birleşgesinin etkisiyle o ilk cüretkar rüya mütevazılaşmaya başlıyor, beklentiler de daha gerçekçi boyutlara indirgeniyor. Ama o “gel beni al, gel beni kurtar” teması her daim gücünü korumaya devam ediyor. Halbuki umuyorsunuz ki, zamanla sabretmekten ve kurtuluşunun gökten zembille inmesini beklemekten bıkacak kadın ve köşeden bir taksi çevirecek, araca atladığıyla da toz olacak.

Tam bu noktada içinizden “taksi şoförü yakışıklı mı bari?” sorusu geçiyorsa ya da “onu bırak da, asıl beyaz atlı prensle giden kızlardan naber?” diye soruyorsanız, o ıslah edilmez yüreklerinizi sevgiyle selamlıyorum.

Antalya, Aralık 2012

Gerçek

arajman

Zamanımı istiyorsan
Al, harca, tüket
Kalbim?
Kavra, kır, yok et…
İrademin peşindeysen
Zor…
Kararlı
Seninle gelmeyecek

Derimin altındasın dedim
Gerçek
Belli ki ben varmadan buraya
Sen vardın
Parmak uçların yanıyor mu diyorsun
Alev
Ruhun?
Küskün

Denizin dalgalı dedin
Zor ikilemlerin
Tutarlı olmakla övünmedim hiç
Yalan, hatta efsane
Aşkı bildiğim

Hiçbir zaman geç değildi
Bir çizik at yaşanılanın üstüne ve
Haykır istedim:
Gelecek sadece seninle

Sonra git
İstersen
Yalnız
İstersen
Benimle.

Brüksel, 2010

Gözbebekleri

gozboncuklaricropped

Yürek yanar yokluğunda

Buruşur çirkin

Kabarır her buluşmada

Çırpınır gergin

Atar damar damar

Severim…

Dil çözülür karşında

Cıvıldar, çınlar

İçine kapanır ayrılıkta

Sessizlik olur sızlar

Şiire dökülür

Severim…

Beden belki en ıslah olmazı

Dilden de yürekten de yalansızı

Zamanın durduğu o noktada

Hükmeder, coşar, çağlar

Severim…

İniş çıkışlar üstüne dengelerim

Düz yolda sendeler düşerim

Akordeon misali bir yaşam

Yüksüz yeminsiz

Akar giderim…

Belki kırk yaş yorgunluğumdan

Bilmem

Gözbebeklerimde kal

İstiyorum

Brüksel, 2012

Mektup

mektup

SMS çağına doğanlar mektuplarda gizli büyüyü bilmiyorlar. Sevdiklerinin el yazısını tanımadan yaşıyorlar aşkı. Bir A4 kağıt nasıl ikiye katlanır, ondan nasıl önlü arkalı dört sayfa yapılır haberleri yok. Oysa sağ üst köşeye tarih atarsın mesela herşeyden önce, sonra bir hitap düşünürsün, hem sevgi dolu olsun, hem orijinal diyerekten… O sözün kağıda dökülüşünü izlersin sessizce.  Onun adı geçiyorsa içinde, tam da o kelimeyi yazarken titrer yüreğin ve kalemin. Virgülü koyar biraz beklersin satırbaşına akamadan.

Sonra yeniden başlarsın yazmaya, tehlikesi olmayan kolay konulardan bahis açarsın. Yazın ürkek ama düzgün ve okunaklıdır; noktalama işaretlerine dikkat edersin. İlk paragrafı kesik kesik solumak gibi düşüne düşüne yazarsın, bir ileri bir geri gidersin bazen. Havadan sudanla başlayayım derken yavana teğet geçiyorum diye hırpalarsın kendini. Karalarsın yazdıklarının üstünü. Sonra bu müsvedde olsun çok çirkin görünüyor, sonra temize çekerim nasılsa dersin.

İkinci paragraftan itibaren akarsın artık. Laf lafı açmaya görsün yazın da değişir. Harflerin büyür ve yuvarlaklaşır, kuralları çiğnemeye de başlarsın. Çok heyecanlıysan bazen düz çizgiyi dahi tutturamazsın, satır sonlarında tepeye tırmanır sözcüklerin. Yüreğin de yükselir onlarla birlikte. Özlemişsindir onu.

Kendinden bahsedersin önce, neler yaptığından. Okuduğun kitaplar vardır hayatının göbeğinde, izlediğin oyunlar, yeni çıkan kasetler. Sonra Cuma akşamları CSO konserleri, arkadaşlarla hareketli Cumartesi geceleri, ODTÜ kampüsünün çayırlarından ve dersliklerinden son haberler. Bazen bu anlattıkların yaptıklarından çok içindeki boşlukları açığa vurur. O kitabın üçüncü cümlesinde seni düşündüm demek istersin, konserde keşke yanımda sen otursaydın o akşam ve elimi tutsaydın, o gece partide en sevdiğim şarkı çalarken keşke seninle dans ediyor olsaydım… Sensizlik canımı acıtıyor demek istersin. Bazen dersin, bazen diyemezsin. Satır aralarından sezsin istersin. Sezer mi hiç bilemezsin.

Ona da sormak istersin: ne yapar, kimlerledir, seni düşünür mu ara ara? Bir yanın hayatını yaşamasını, yeni dünyaların keyfini çıkarmasını ister. Bir yanın yeniliklere çok dalar da buraları unutur mu, hatta döndüğünde beğenmez mi diye korkar. Onu boğuyor gibi görünmek istemezsin, zaten boğmak da değildir niyetin. O özgür olsun, kendi seçimini yapsın ama o seçim illa sen ol diye beklersin.

Bunları düşünürken kafanda nasılsa kurduğun bir dengeyi yansıtan satırlar döşersin kağıda. Bazen yarım sayfan kaldığını hayretle görürsün, oysa diyeceklerin bitmemiştir. İkinci A4e geçmek adamı kasar diye düşünürsün. Çaresiz gibi görünmemek lazım, üstelik onun dışında bir hayatın olduğunu da görmeli. Dozunda bırakalım Denizcim der, kendini ikna edersin.

Son paragraf önemlidir ama, hem akla hem kalbe hitap etmelidir, özgün olması ve illaki senden bir iz bırakması gerekir. Beynine çakılacak bir çivi, uzun zaman da orada kalacak bir iz. Sabah uyandığında zihninde sallanacak bir cümle, gece başı yastığa değdiğinde seni hatırlatacak bir fısıltı, belki bir umut geleceğe dair, çok net olmayan. Belirsiz, kışkırtıcı ve çekici. Hani şimdilerin “bizi izlemeye devam edin” mesajı gibi.

İmzadan önceki sevgi sözcüğü önemlidir, son paragrafın yenilikçi temasıyla uyum içinde olması gerekir. Aksi halde sırıtır, sahte izlenimi verir ve okuyanı buz gibi soğutur. İmzan zaten değişmez, etine dolgun ve tamamı küçük harflerle attığın deniz dalgaları gibi yükselen bu özgün desen adeta “ne kendimi beğenmişliğim var ne de dünyadan saklayacaklarım” der gibidir. O bunu bilir.  Sırf bunun için seni sevdiğini düşünürsün bazen.

Mektubun sonuna geldin. Müsvedde yaptıysan özenle temize çekersin yazdıklarını bir kez baştan sona okuyup son düzeltmeleri de ekledikten sonra. Temize çekerken de tüm dikkatine rağmen biriki küçük hata daha yapıverirsin, ufaktan karalarsın, o kadar kusur kadı kızında da olur misali. Sonra ikiye katlarsın mektubunu.  Zarfın içine kaydırırsın. Yolculuğa çıkmaya hazırlanan birinin valizini kapatmasına benzer bu duygu. Beden hala buradaysa da ruh yola düzülmüştür çoktan.

Bazen son anda bir ilham gelir, zarfın içine küçük bir ek de katarsın; bir kart üstünde bir alıntı, bir resim, bir şiir. Yalayarak kapatırsın zarfı, zamkın tanıdık ve nahoş tadı biraz mideni kaldırır. Ev yapımı bombamız hazırdır işte.

Zarfın üstüne onun adını yazarken yeniden hızlı çarpar yüreğin. Üstelik önüne “Sayın” yazıyorsun, ardına da onun soyadını ekliyorsun. Bu mecburi resmiyet halini niyeyse son derece baştançıkarıcı bulursun. Kendine şaşarsın. Pes yani Deniz!

Bir anlık zihin boşluğunu takiben kendine geldiğinde, adını zarfın sol üst köşesine mi yoksa arkasına mı yazsam diye bir iki dakika harcarsın. Fark eder mi isimlerinizin zarfın aynı ya da ayrı yüzlerinde durması? Hiçbir zaman emin olamadın bu konuda. O günlük seçimi iç sesine kulak verip yapar ve olayı noktalarsın.

İşlem daha bitmedi ama. Mektup elde postaneye doğru uzanma zamanı simdi. Pulun yoksa gidip gişenin önünde sıraya da gireceksin üstelik. Bütün bu süreç boyunca yazdıklarını, onun yazdıklarını okuyunca nasıl hissedeceğini, senin elinden çıkmış satırlara onun ellerinin ve gözlerinin değeceğini düşünmek için bol bol zamanın olur.

Kendine acısan mı gülsen mi bilmezsin. Yine de ışıldar için, gözlerin. Bedelini öder, mektubunu gişeye teslim edersin. Veda vaktidir, ürperirsin. En derin duygularının paketlendiği bu küçük hazineyi yabancılara geçici de olsa teslim ettiğin için yerli yersiz bir sızı duyarsın.

Postaneden eve dönerken hala aklındadır mektup. Yazmasa mıydım şunu, demese miydim böyle, aman çok mu açık oynadım kartlarımı diye hayıflanır durursun. Sonunda kendini de bezdirir, kısa devre yaparsın. Neyseki vitrinde güzel bir kıyafet takılır biranda gözüne, aklın anında kayar, kadınlık işte. Şimdi bunu annene göstereceksin heyecanla ama o sana “kızım ne var ki bunda bunca para verecek, ben sana aynısından dikerim” diyecek biliyorsun. Yine de…

Yolunun üstündedir madem, bir de Dost Kitabevine uğramak çeker canın. Kapısından girergirmez sarmalar seni bu tanıdık mekan. Yeni çıkmış yayınlara dalarsın hemen, gönlünün kaydığı birini satın almak planıyla. Dükkanda sakin bir huzurla gezinir, kitapları karıştırırken fonda çalan şarkıyı mırıldanır, ara ara da sevgilileri gözetlersin kıskanç bir merakla.

Dost’un çıkısında soğumuştur hava, karnın da acıkmış, hissedersin ansızın. Kestane kokuları gelir burnuna, eve doğru yürürken adımlarını sıklaştırırsın. Annem ne pişirmişti diye düşünürsün, akşam TV de ne var (çok kanal olmadığından kolaydır bu sorunun yanıtını bulmak.)

Apartmanın girişinde ister istemez gözün sol duvardaki posta kutularına kayar. 14 numarada gizli iki zarf görürsün; yüreğin kabarır. Telaşla çantana dalarsın, herşey çıkar çantandan bir türlü anahtarı bulmazsın. Çıldırır, bazen küçük bir çığlık bile atarsın o sinirle. Yanından komşu Rıza Amca geçmektedir o sırada, hal hatır sormak icap eder. Gerekeni yaparsın da aklın uzayda, bilincin yörünge dışındadır.

Posta kutusu açılır, mektupları iştahla kaparsın. “Hadi hadi nolur lütfen” tarzı bir yakarış dökülür dudaklarından. İlki babana gelmiş. Soluğunu tutarsın. Ötekisi senin. El yazısı haykırır adeta, yüreğinde yankılanır. Yazmış, hem de senin mektubunu beklemeden. Bacakların eridi sanırsın. Zarf sana bakar, sen ona. Kımıldayamazsın. Avcunda yangın çıkmıştır.

Antalya, Aralık 2012

Hazal’ı sevmek…

Hazal kaderin karşıma çıkardığı en umulmadık sürpriz, en esaslı armağan. O çoğu zaman sessiz, yalın, bazen gölgelerde sabretmeyi seçen biri. Güzelliğini parlatıp yüzünüze doğru savurmayı değil, onu özenle beslemeyi ve kendi seçtikleriyle canının dilediği gibi paylaşmayı yeğliyor. Çoğu kez dinleyen, gözlemleyen, özümseyen… Ama o gencecik halinden beklenmeyecek kadar geniş ve cömert bir vizyonla, korkusuz bir yürekle ve içten bir merakla.

Hazal ben çok uzaklardayken doğdu. O sırada aramızda Atlantik Okyanusu vardı. Kısa zaman sonra ben onun biraz yakınına, Türkiye’ye taşındım ama Ankara’da kalışım kök salmaktan çok soluklanmak içindi denilebilir. Ve bir seneyi geçmeden pılımı pırtımı toplayıp Batı Avrupa’nın güneşsiz bir şehrine doğru yola çıktım. Ayaklarım o gün bugün pek soğuk, yüreğim de üşür durur.

Ankara molam Hazal’in bebekliğine rastladığından pek bir iletişimimiz olmadı. Ben öyle ikide bir bebekleri koklayıp popolarını öpen, onlarla cıvıldayan bir sesle bebek dili konuşan bir kadın tipi olmadığımdan Hazal’a da uzaktan baktığımla kaldım. Zaten o sıralarda beni daha çok ilgilendiren mesele insanların neden evlendiğini ve hele hele de neden erken yaşta çocuk yaptığıydı. Ben daha dünyayı fethedecektim mesela.

hazalwithglasses

Hazal’in erken yaşları inanılmaz eğlenceliydi. Bir kere çok güzel bir çocuktu, oyuncak bebeğe benziyordu. Şımarık değildi, kaprisi yoktu, kendisiyle bir yetişkinle konuşulur gibi konuşulabiliyordu. Beni de belki bu çok çekti. Ona sevimli kıyafetler alır getirirdim Brüksel’den izine geldikçe, sonra da onları giydirip resimlerini çekerdik. Hediye denizinde yüzmeye alışınca değer bilmeme huyu geliştiren çoğu çocuktan çok farklıydı; kendisine sunulana saygılıydı. Onun için daha çok şey yapmak, onun yakınında kalmak isterdim. İnsanı bezdiren değil sakinleştiren bir çocuktu, çekiciydi; sanki mutluluk sözü verirdi. Bu duruşuyla da beni kendine bağlamaya başlamıştı.

Babamı kaybedeceğimi anladığım günler geldi sonra, karanlık günler. Ben tatile diye geldiğim Ankara’da olayların akışının biranda değişmesiyle kendimi hastane koridorlarında bulmuştum. Yılgındım, bitkindim, bozguna uğramıştım. Babam yoğun bakımdaydı ve çıkamayacağını hissediyordum ama veda etmeye de hiç hazır değildim.

Annem – belki babam yanında olmadığından- kendi yatağında yatmıyordu, yan odaya taşınmıştı. Hazal bizde kalıyordu ve annemlerin yatağı ikimize tahsis edilmişti. O daha küçüktü, on yaş var yok… Aklımdakileri anlatamıyordum ama o çocuk haliyle ruhumu deşifre ettiğini, içimde kilitli tutmaya çabaladığım korkumu ve kederimi açıklıkla gördüğünü hissediyordum. Tek söz etmiyordu. Sadece vardı. Bütün benliği ve samimiyetiyle tamamen vardı, benimleydi, yanımdaydı. Ve sünger gibi çekip alıyordu sanki ruh ağırlığımı, gönül yükümü. Gözümü kapatmaya cesaret edemediğim o uzun gecelerde onun sayesinde uykuyla buluştum.

Hazal büyüdükçe paylaşımımız da arttı, çeşitlendi. Hayatlarının büyük kısmını birbirinden kilometrelerce ayrı geçiren iki insana kıyasla yüreklerimiz çok yakınlaştı. Niye? Kendimiz de çok anlamadık sanırım ama bir şekilde birbirimize iyi geldiğimiz gerçeği bizimle birlikte büyüdü, kuvvetlendi.

Hazal lisedeyken benim yağmurlu şehre ziyarete geldi. Oradaki hayatıma da sızdı kendiliğinden. Yeniliklere açıktı, kolayca uyum sağladı. Paris’i (ve onun mağrur ama yakışıklı garsonlarını) sevdi, Amsterdam için “bir çocuk yetiştirmek için çok riskli bir şehir” yorumunu yaparak beni üç gün düşündürdü. Şampanya bölgesinin şatolarında tadım yaparken hiç ortamını yabancılamış gibi değildi. Onun o “ne var ki, hallederiz” havasını biraz kıskandığımı itiraf etmeliyim, ama aynı zamanda da inanılmaz ferahlatıcı bulduğumu da ekleyerek.

İngilizcesini konuşturtmamız biraz çaba aldı oradayken. Fransızca’ya da ilgisini körükledi bu ziyaret ama benim heveslendirme ve yüreklendirme çabalarımdan daha etkili olan kendi inisiyatifiyle gerçekleşen “babysitting” deneyimiydi. Anneleri Türk, babaları İskoç olan ve ayrıca doğduktan sonra değişik memleketlerde yaşadıklarından dört dil bilen iki sevimli çocuğa birkaç gün bakıcılık yapınca İngilizcesi çözüldü bizimkinin. O evin komşusunun yakışıklı oğlunun varlığından haberdar olunca da Fransızca’ya olan ilgisi kabardı aniden. “Bu dili süper konuşmalıyım” diyordu dönerken, dil konusundaki amacımıza bir şekilde ulaştık sanırım. Mesajı aldı ama yine kendi kanalından.

Hazal beni hep konuşturur. Bu zor bir şey değil diyecektir beni bilenler, çünkü ben konuşmaya bayılırım. Mutluyken heyecanımı, sevincimi dile dökmek için konuşurum; sinirliyken ateşimi kusmak için konuşurum; üzgünken susarım susarım ama sonra yağmurda taşmış bir nehrin kontrolsüz şahlanışı gibi konuşurum. Hazal da bana anlattırır hep, eskilerden, yaşamımı etkileyen kararlardan, şimdi nasıl hissettiğimden, sonra ne yapacağımdan bahsettirir. Benim ona yönelttiğim zor sorularımı anında yeniden paketleyip bana geri yollamak gibi yaman bir taktiği de vardır; çok iyi çalışır. Aşk hayatı üstüne nazik bir sorgulamaya girişeceğimi sezdi mi mesela, benim eski aşklarımı deşmeye başlar. Ve tabii benim en sevdiğim konudur bu, nehir akar da akar.

Bir kez ben ona dedim: “bu kadar beni dinliyorsun, benden akıl, bazen de öğüt alıyorsun. Senin bir önerin var mı bakalım benim için?” Düşündü biraz, az önce yalayıp yuttuğum büyük salata tabağına baktı ve “daha çok kırmızı et yemelisin” dedi.

Hazal’ın onsekiz yaşını İstanbul’da başbaşa yaptığımız tatille kutladık. Benim İstanbul’da yaşayan lise ve üniversiteden arkadaşlarımla tanıştı. Bunların bazılarının önemli şirketlerde parlak ünvanlara sahip olan kişiler olduklarını algılayınca bir an şaşkınlık işaretleri gösterse de dengesini yeniden bulması zor olmadı. Hepsiyle aktif iletişim kurdu, sonra bir baktım Facebook’tan arkadaş da olmuşlar…

Bu gezimiz sırasında benim İstanbul tutkumu da gözlemledi biliyorum. Oradayken başka bir enerjiyle uyandığımı, yaşadığım her anı keyifle özümsediğimi, şehri keşfetmeye yönelik iştahımı ve onun her köşesine büyük bir açlıkla saldırışımı gördü. “Girdiğimiz dükkanlardaki satış elemanlarıyla, otel personeliyle, garsonlar ve taksi şoförleriyle sürekli sohbet ediyorsun” dedi bir kez, ses tonu eleştirisel değildi. O zaman anladım, başka şehirlerde böyle yapmıyorum, doğru. Sanki İstanbul’a daha çok dokunmak, onunla harmanlanmak için bir çaba bu.

Bir akşam Ortaköy’de denizin kıyısında “in” tabir edilen mekanlardan birinde keyifli bir yemek yedik. Hazal burada -Boğaz’ın büyüsünden mi, ortamın ruh okşayıcı ve hafif baştan çıkarıcı havasından mı, yoksa Merlot’nun kadifemsi dokunuşundan mı bilinmez- ilk kez en az benim kadar zevkle ve soluksuz konuşuyordu. O zaman farkına vardım kendini ifade etmeyi seçtiğinde bunu nasıl çevik bir asaletle yapabildiğinin. Güzeldi Hazal’ı dinlemek.

Bir başka seferinde hayat üstüne konuşuyorduk, mutlu olmak üstüne. Ben tabii karmaşık denklemler serdim onun önüne, yılların analizlerinin, kalp kırıklıklarının sonuçlarını paylaştım. Dinledi beni sabırla dinlemesine de, sonra dedi ki: “Deniz, tamam da, benim basit mutluluklarım var. Mesela karnım acıkınca huzursuz oluyorum. Sonra babaannem mantı yapmış oluyor mesela, mantıyı afiyetle yiyorum ve bir bakmışım mutluyum!” Doğru söze ne denir?

Son doğum günümde bana “… ve en önemlisi iyi ki senin gibi bir arkadaşa sahibim…” diye sonlanan bir mesaj yollamış. Bütün varlığımla gülümsedim okurken, yüreğim sıcacık oldu biranda. Hazal benim neyim diye düşündüm sonra. Evet yeğenim, ama ondan daha önemlisi dostum, sırdaşım, dayanağım, enerji kaynağım. Bana ayna tutan, gerektiğinde sarsmadan uyaran, sevgisiyle besleyen, kendim bulamadığım sorularımı görüp yanıtlarını yine bana bulduran. Küçüğüm, gelecek yıllardan, insanların hoyratlığından korumak istediğim. Olgunluğuna, ölçüsüne, duruşuna hayran olduğum pırıl pırıl bir genç insan. En dürüst, en gerçek, en samimi ilişkimin kahramanı.

Hazal’ın kimseye benzemek istediğini zannetmiyorum. Her önüne koyulan fikre atlamıyor. Bazen anında sert tepki vermediğinden kabullendi sanılıyor, ama o sadece olanı biteni not ediyor ve zamanla değerlendiriyor. Büyük lokma yutmuyor, başkalarının doğrularını benimseyeceğine dair bir yükümlülüğe girmiyor. Kendi özgün modelini kuruyor ve bunu hayata geçirecek, içtenlikle inanıyorum.

Ben daha yazardım ama evrenin edebiyatın yolunu bilerek kestiği o mucize anlardan birine denk geldim az önce. Dünyadan kaçıp saklandığım bu Akdeniz kıyısına da uzanmış Hazal’in inceliği. “Önce nasılsın?” diyor mesajında, sonra ekliyor: “…müsaitsen Skype yapalım mı?” Dünya biraz bekleyecek…

Antalya, Aralık 2012

Patatina

hazalpatatinadeniz

Oyuncak bebeklerle insanlar arasındaki canlı-cansız farkını öğrendiğimdeki şaşkınlığımı unutamam. Aslına bakarsanız pek de iyi kavrayamamıştım ilk anda. Çok sevdiğim bir bebeğim vardı: Patatina. Patatina Portekiz’in Porto limanından alınmış, iki-üç yaşında bir çocuk büyüklüğünde, oldukça şişko, sarı saçlı, tombul kollu ve tombul bacaklı bir bebekti. Akdeniz mavisi gözleri pırıl pırıl, yünle doldurulmuş vücudu bir yastık kadar yumuşaktı. Kendi haline bırakıldığında iki yana açık duran kolları ve dudaklarındaki sevimli gülümsemesiyle her karşılaştığı insana sarılmak ister gibi bir hali vardı. Kalın bacaklarına aldırmadan mini bir elbise giyiyordu ve tüm bebeklerde olduğu gibi iç donu elbisesinin etek boyundan daha uzundu. Ayakkabıları kim bilir hangi komşunun evinde unutulduğundan çıplak ayakla geziyordu bir süredir. Ayakları dikdörtgendi, yani genç bir bayana göre fena halde taraklı. Bir kez ayak tırnaklarına  oje sürmeye çalıştığım ve de bu işi de elime yüzüme bulaştırdığım için tırnaklarında o başarısız deneyiminden kalma kırmızı ufak lekeler taşıyordu ne yazık ki…

 Mutfaktaydık. Annem bulaşıklarıyla boğuşuyordu.

Ama anlamıyorum.” dedim. “Nasıl yani? Milyonlar milyarlar ve katırlarca (çok büyük bir miktardan bahsettiğimi sanıyordum) yıl geçse bile Patatina hiç büyümeyecek mi?

Annem sıkıntıyla kıpırdandı. Son yarım saattir bana benim büyüyeceğimi ama Patatina’nın aynı kalacağını anlatmaya çalışıyordu. Ama ben inanamıyordum bir türlü. Kendimi bildim bileli Patatina vardı, hep yanımda olmuştu, benim arkadaşım, bebek dostumdu. Beraber büyüyeceğimizi düşünüyordum o ana dek, tüm hayallerim orta yerinden çatladı ve kabullenmezlikle devam ettim ısrarlarıma:

Yani küçücük azıcık miniminnacık bile de mi uzamayacak boyu?” Bir taraftan da yalvarırcasına anneme bakıyordum ve de ufak tombul baş parmağımı işaret parmağıma iyice yaklaştırıp parmaklarımla sözlerimle anlatmaya çalıştığım uzama miktarını göstermeye çabalıyordum.

Annem usanmıştı ama daha çok benim hayal kırıklığım ve mutsuzluğuma üzülüyordu. Sonunda bana yalancı da olsa bir ümit vermeye karar verdi sanırım ve

Belki” dedi. “Belki çok çok çok yıllar sonra o kadarcık büyüyebilir…

 Patatina’nın konuşamayacağını, ben elinden tutup gezdirmezsem dolaşamayacağını ya da ağzına verdiğim lokmaları çiğneyip yutamayacağını kabullenmiştim de onun büyümeyeceğine neden inanamıyordum bilmiyorum. Belki tek çocuk yalnızlığımdan. Patatina benim yirmi dört saat yanımda olabilen tek arkadaşımdı. Yani  çoğu kez onun annesi konumuna girip onu gezdirmeye, yıkamaya  ya da saçını taramaya kalkışsam da aslında onu bir çocuktan çok bir arkadaş olarak gördüğüm kesindi. Annem  ve babamla yaşadığım bu evde eteği donundan daha kısa olan ve de kucakta gezdirilmeyi yerinde oturmaya tercih eden sadece ikimizdik; Patatina ve ben.

Annem umut kapılarımı sonuna kadar kapamamıştı ama bir şekilde anlamıştım Patatina’nın benden farkını… Birimizin insan bebek, diğerininse oyuncak bebek olduğunu kavramamla birlikte görülmez bir çit çekildi sanki aramıza. Saf bebeklik düşlerinden, her şeyin mümkün olduğu sınırsız ve kuralsız dünyamdan çıkıyorduk yavaş yavaş…

 Canlı-cansız ayrımından sonra ölümü öğrendim. Anladığımı iddia etmeyeceğim -şimdi bile- sadece varlığından haberdar oldum. Patatina ile ikinci ayrı noktamız da böylece ortaya çıktı. Büyümeyeceği gibi ölmeyecekti o, hep böyle kalacaktı: tombul, sevimli, ölümsüz bir oyuncak bebek!

 …

 Brüksel’deki evin yeşil sessiz bir bahçeye bakan ufak balkonunda oturmuş hayal kuruyorum. Rahat bir şezlonga yayılmış, ayaklarımı balkon demirlerine atmış, gözlerimi yarı kapamış bir halde geçmişin yansımaları ve geleceğin umutlarını karıştıran imgeler peşindeyim. Kötü düşüncelerden kaçmaya çalışıyor, “ölümü aklıma getirmezsem beni üzemez” diye avutuyorum kendimi.

Çocukluğumdan beri vazgeçmedim hayallerden…Sevdiğim biri “işin gücün uydurmak” demişti anlattığım hikayelerden pes edip… Başka bir tanesi de “Heidi gibisin” demişti, hani çizgi filminin başlangıcında Heidi göklerden sarkan ipe asılı salıncakta çıplak ayak sallanır, kendini rüzgara bırakırken ağzı keyifle açılır, minik dişleri görülür ya, o aklıma gelmişti hemen…

Gülümsüyorum bunları düşünüp. İçeri odaya geçip eskilerden bir kaset takıyorum teybe. Gerisingeri balkona döndüğümdeyse neye uğradığımı şaşırıyorum. Ömrümde yaşadığım ilk gerçeküstü deneyim bu: Patatina bizim balkonda, şezlongun yanındaki tahta sehpanın üzerine oturmuş bekliyor. Benim geldiğimi görünce hoplayarak (Aman Allahım) yerinden kalkıyor bir çırpıda, tombul kolları her zamanki gibi iki yana açık, sevgiyle boynuma sarılıyor. Korkuyla sevinci bu kadar içiçe yaşadığım tek bir an daha hatırlamıyorum. Ben de ona sarılıyorum, yumuşacık hala, tıpkı bir yastık gibi…

Ne diyeceğimi bilmiyorum, tek söz bulup da çıkaramıyorum ağzımdan. Çocukluğum benimle buluşmak için geri gelmiş gibi… En olmaza övgü hayallerime taş çıkartacak bir gerçek var karşımda…

Patatina benden daha olgun sanki.

Seni iyi gördüm.” diyor. Sevimli bebek sesini ilk kez duyuyorum ama yadırgamıyorum nedense.  Öyle güzel görünüyor ki gözüme varlığı, yaşamda kaybettiğim ne varsa dönüp geri geliyor sanki Patatinamla birlikte…

Ayaklarını tahta sehpadan aşağı sallandırarak konuşuyor…

Nasıl buldum ama seni değil mi?”

Gerçekten de öyle. İnanılır gibi değil!” diye mırıldanıyorum. Şaşkınlıktan öleceğim ama mutlu öleceğim…

Aslında baban yolladı beni” diye dürüstçe itiraf ediyor sonra, “Adresi de o verdi”. Yoksa bu bebek halimle buralara nasıl gelirdim. “Üstelik biliyorsun, je ne parle pas français…” Sonra kıkırdıyor: “Nasıl buldun ama aksanımı? Yol boyu çalıştım bu cümleyi, “r” lerim yeterince gürlüyor mu?

Ben hala gözlerimi Patatina’nın ışık fışkıran suratına dikmiş kıpırdamadan bakıyorum. Aklım sorularla dolu, hiçbirini cümlelere dökemiyorum. Susuyorum ve yardım istercesine Patatina’ya bakıyorum.

Seni merak ediyorlar.” diyor. “Şey..hmmm…biliyorsun işte…dayın…yani sana kötü haberi telefonda vermek onlar için yeterince zor oldu zaten. Ondan sonra da seni merak edip durdular…Annen çok ağladı bu aralar. Baban da derin derin düşüncelere daldı. Sonunda da dedi ki ‘gel hanım, biz şu Patatina’yı yollayalım kızımıza, en sevdiği bebeğidir, görünce mutlu olur, içi açılır, yüzü güler.”’ Annen de bir umut onayladı.  “Sonra senin şu sevimli küçük yeğenine gittiler beraberce. Hazal’a… Ve Hazal’dan beni bir süreliğine Brüksel’e yollamasını rica ettiler.”

Dur bir dakika” dedim. “Sen artık Hazal’ın bebeği misin?

Biraz kırgınca gülümsedi önce, sonra boşverircesine şen bir kahkaha patlattı. “Sen büyüdün Deniz” dedi. “Şimdi sıra başkalarında…”

Adımı ilk kez duydum dudaklarından, ürperdim bir an. Meraka kapılıp “sana iyi bakıyor mu bari Hazal?” diye sordum.

Güldü. “Elbette” dedi. “Bana yeni de bir isim taktı: Küçük Hazal

Küçük Hazal mı?” dedim biraz düşünceli. Bebeğimin sahibi değişince ismi de değişmişti demek.  İçim acıdı biraz niyeyse ama belli etmedim. “Ne ilginç şu bizim kız, kendisi Hazal, bebeği Hazal…” diyerek güldüm. Sonra sordum: “Eğleniyor musunuz birlikte?

Tabii tabii…Ne oyunlar oynuyoruz bilsen… Üstelik en az seninki kadar geniş bir hayalgücü var bu kızda…Ne hikayeler anlatıyor bana, ne senaryolar yazıyor inanmazsın…Nefis bir çocuk o, pırıl pırıl, sevecen, akıllı…

Hazal’ı anlatırken gözlerinin dolduğunu gördüm. “Biliyorum” dedim. “…ben de çok özlüyorum onu…

Belli” dedi bilmiş bilmiş, “evin her yanı onun resimleriyle dolu.  Belki senin de artık bebek yapma yaşın geldi.” dedi sonra küt diye.

Patatina!” diye çıkıştım. “Sen neler diyorsun öyle!!!

Gene şen kahkahalarından birini attı. “Tamam tamam” dedi “Biliyoruz, daha hazır değilsiniz” ve kıkır kıkır gülmeye devam etti.

Oyuncak bebeğimin karşıma geçip olmamış bebeğim üzerine yorum yapması pek münasebetsiz geldi bana. Suratımı astım. Patatina huzursuzluğumu anladı. Gülmeyi kesti.

Vapur yolculuğunu hatırlıyor musun?” diye sordu ansızın. Güleç yüzüne bir gölge düşmüştü.

Akdeniz turunu diyorsun…” dedim. “İşte o yolculuk sırasında Porto’ya uğradığımızda seni bulup almışız. Ben tam hatırlamıyorum. Çok küçüktüm o zaman.”

Evet” dedi. “Küçüktün, hatırlamazsın tabii.” Tereddüt dolu kısa bir suskunluktan sonra devam etti : “Fırtınayı hatırlıyor musun peki?

“Hayır” dedim kısaca. “Ama annemler anlatmışlardı. Herkes çok korkmuş batacağız diye, gemi oradan oraya savruluyormuş…

Evet, çok kötüydü gerçekten” dedi Patatina. “Sen korkudan ağlıyordun...”

Ve ‘dada dada, gel bizi kurtar’ diye bağırıyormuşum, değil mi?” dedim sözü ağzından alarak…

Ne düşündüğümü anlamak ister gibi gözlerime baktı. “‘Dayı’ bile diyemiyordun o zaman, kendince ‘baba’’ya benzetip ‘dada’ yapmıştın kelimeyi…”  Gülmeye çalıştı sonra ama tıkandı, kahkahası boğazında düğümlenip kaldı.

Biliyor musun, niyeyse ben son zamanlarda o olayı çok düşündüm.” dedim. “Üstelik fırtınayı hatırlamıyorum bile, sadece anlatılanlar var aklımda.  Yine de merak ediyorum: Denizin ortasında deli bir fırtınaya yakalanmışken bizi kurtarması için dayımı çağırmak fikri nereden gelmiş aklıma kim bilir? Üstelik niye başkası değil de dayım?  Sonra, adamcağız koşsa gelse ne yapacak sanki? Onda nasıl bir güç bulmuşum ki fırtınayı bile durdurup bizi kurtarabileceğine inanmışım. Belki de güçten çok sevgiden ya da yakın hissetmekten kaynaklanan bir beklenti…

Bunları anlatırken ağlamaya başladım. Oysa haberi aldığımdan beri kaskatı kesilmiştim, herşey içimde birikmiş, tıkanmıştı…Patatina bana yaklaşıp tombul kolunu boynuma attı. Kolu kısa geldiğinden bu hareketi yapması için kucağıma tırmanması gerekmişti. Öbür eliyle de saçlarımı okşadı…

Sen onu  kurtaramadığın için üzülüyorsun değil mi?” dedi usulca.

Patatina’ya sarıldım. Yeşil sessizliğe bakan balkonda oyuncak bebeğimin kollarında kendimi onunla en son oynadığım günlerdeki kadar çocuk ve savunmasız hissederek hıçkıra hıçkıra ağladım.

 …

 Gözlerimi açtığımda yatağımdaydım. Herşeyin rüya olduğuna inanmak üzereyken odanın kapısı açıldı ve elinde tepsisiyle Patatina göründü. “Sana kahvaltı hazırladım.” dedi. Demek hala bitmemişti hayal, yüreğim kabardı, tüm sevgimle gülümsedim.

Gelip yatağın ucuna oturdu. Çay ve kurabiye getirmişti. Sesine yalancı bir otorite takıp “haydi bakalım, uslu uslu ye şimdi” dedi. Ben de kibarca söz dinledim.

Balkonda uyuyakaldın” dedi hemen.  Ne soracağımı önceden tahmin etmişti. “Ben de seni buraya taşıdım.

Sen tek başına beni nasıl taşırsın ki?” dedim isyanla.

İnsaf yani” dedi omuz silkerek. “Oyuncak bebeğin dillenip konuştuğuna ve hatta Belçika vizesini kaptığı gibi soluğu Brüksel’de aldığına inanıyorsun da…” diye başladı gülerek.

Peki peki Patat-Nasreddin” dedim ben de neşeyle, “oyunun kurallarını benimseyeceğim.”

Patat-Nasreddin, Patat-Nasreddin” diye diye güldü kendi kendine. “Sen de hep bir şey uydurup duruyorsun…” Sonra bir şey hatırlamış gibi durdu. “Çocukken yazdığın şu eski Türk filmlerine benzer mucizelerle ve zengin kız-fakir erkek ikilemleriyle dolu hikayeni bulmuş geçende annen” dedi.

Evet” dedim.  “Biliyorum, bana da yolladılar hatta sonra. Epey güldüm, ne yazdığımı kendim bile hatırlamıyorum.”

Dayın da çok sevmişti o hikayeyi” dedi. “Çok çok gülmüştü…”

Dayımla yengemin hikayesiydi zaten” dedim. “Dayım son Türkiye’ye gidişimde bana gene o hikayeyi hatırlatmış, ‘hani, daha devamı yok mu?’ demişti.”

Patatina durakladı. Kaşlarını kaldırdı. Soran bakışlarla baktı bana. “Hani” dedi, “daha devamı yok mu?

 …

 Patatina küçük valizini toplayıp veda ederken içim burkuldu ama belli etmemeye çalıştım.

Hazal’ın hediyelerini unutma sakın!” dedim kim bilir kaçıncı kez.

Her şey tamam, meraklanma sen.” dedi bilmiş bilmiş. Sonra ekledi “biliyor musun, büyüdükçe annene benziyorsun!”

Kızdırma beni bak!” dedim. “Zaten ikide bir yaşımla ilgili göndermeler yapıp duruyorsun…

Gülümsedi gene sıcacık. “Bu şehir seni asabi yapıyor belli” dedi. “Şöyle güneşli bir yerlere gidin, azıcık deriniz ısınsın, yüzünüze renk gelsin…

Baksana” dedim muzipçe “bence asıl sen gittikçe anneme benziyorsun!…”

 …

 Havaalanında ayrılırken kucaklaştık.

Acele etmeliyim” dedi. “Daha çikolata alacağım…’’ Durdu. “Zaten bu güneşsiz memleketin bir çikolatası iyi” dedi.

Babama söyle, bana yolladığı elçi çok makbule geçti.” dedim gülerek.

Ee..akıllı adam, ne de olsa Mülkiyeli!” dedi büyümüş de küçülmüş havasıyla…

Gülsem mi ağlasam mı bilemiyordum. Kucağıma alıp bir kez daha sarıldım yumuşacık bebeğime…Sonra onu yavaşça yere koydum.

Pasaport kontrole doğru ilerleyişini seyrettim. Usulca kuyruğa girdi ve sakin sessiz sıranın kendisine gelmesini bekledi.  Sonra pasaportunu ve uçuş kartını uzattı görevli polise ve nazikçe gülümsedi.

 Dayanamayıp arkasından seslendim:

Hey Küçük Hazal! Sen hiç merak etme sakın, devamı gelecek!”

Yüzü bir başka türlü aydınlandı, gözleri daha da büyüdü, zıpladığı gibi gişedeki polis memuruna sarılıp adamı öpücüklere boğdu. Herkes onu seyrediyordu şimdi, bir grup Japon turist fotoğraf makinelerine sarılıp Patatina’yı ve şaşkın polisi resmettiler.

Hoplaya zıplaya kapıdan geçişini gördüm en son, kendi kendine “gelsin çikolatalar” diye bağırıyordu, “bekle beni güneşli ülkem!”…

Eve dönerken “devamını” düşünüyordum. Devamını yazacağımı biliyordum, yaşadığım, unuttuğum ya da hiç bilmediğim fırtınaların aşkına …Ama en çok da Dadam için…

 

 Brüksel, 90lı yıllar

ÖNSÖZÜM

Söz vercicekcropped
yerleşmeyeceğiz hiçbir şehre
bahçeli bir evimiz ve çocuklarımız
olmayacak
güzel yemekler yapmayacağım sana
ve çiçek getirmeyeceksin bana iş dönüşlerinde

Söz ver
sonsuza kadar sevmeyeceksin beni
ve bırakıp gideceksin tereddütsüz
ilk günkü gibi hissetmediğinde
tükenmesini beklemeden aşkın

Doğduğumuzda umuttur herşey…

Doğduğumuzda umuttur herşey, tazedir, hafızası yoktur. Büyümek isteriz, yeşermek isteriz, uzamak, uzanmak, öğrenmek, tanışmak, bilmek isteriz.

dogdugumuzda

Günler günleri kovalar, sevdiklerimiz bize kucak açar, güzel yemekler bizim için pişer, oyuncaklarımız olur, fiyonklu paketlerden çıkan. İlgi selleri bize doğru akar, besleniriz, güçlü hissederiz, sevildiğimizden şüphemiz olmaz. Yüzümüz güler, küçük hoşnutsuzluklarımız ve rahatsızlıklarımız da mızmızlanırız, hemen yardıma koşanımız olmazsa ağlarız. Biz ağlayınca gelirler hep, koşarak gelirler, endişeyle gelirler, yaşlarımızı silmek, yüzümüzü yeniden güldürmek için gönüllü didinmeye gelirler.

Sonra yıllar geçer, hayat bizi bulur. Gölgeler, çırpınışlar, sancılar, gönül yaraları, dünya düzeni gözümüze görünür olur. Nedir ne oluyor derken bakmışız parçası oluvermişiz bu çok renkli bilmecenin. Ve akıp gidiyoruz onunla birlikte, bazı anlarımız diğerlerinden daha bilinçli, bazıları diğerlerinden daha dolu, daha anlamlı.

Tek çocuğum ben. Yalnızlıkla erken tanıştım ve kardeşim olamadıysa da çok yakın arkadaşım oldu çabucacık. Bir ceza değil seçimdi benim için, bazen huzurdu, bazen soluktu, çoğu zaman da yaratıcılığımı besleyen bir duraktı.

Kalabalıkları da sevdim ama, arkadaşlar hep yaşamımım orta yerinde oldu. Bazen kapılarımı çok mu açtım, gönlüme aldıklarımı çok da tartmadan mı seçtim diye kendime kızdığım oldu ama insanları hep sevdim. Yarım sevmeyi de (yarım çalışmak gibi) bir türlü öğrenemediğimden, hep kana kana sevdim…

Ama gerçekçi bir yanım da vardı, daha çok erken yaşta kendiliğinden ortaya çıkan. Daha o zaman ve tam da Atilla İlhan okurken, “çok haklı” deyip iç geçirmiştim “Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması” sözünü okurken. Ne görmüştüm, ne biliyordum ki o zaman? Kalbim bile kırılmamıştı henüz, aldatılmamış, yıpratılmamıştım ama anlaşılmayı beklememeyi kabullenmiştim bir yaşam gerçeği olarak.

Zamanla “kendinin en iyi arkadaşı olmak” ne demek daha iyi anladım. Kendimi sevmezsem, kendime ilgi, anlayış, merhamet, iyi niyet ve tolerans göstermeyi bilmezsem (ya da bunu seçmezsem) en ufak bir rüzgarda titreyen bir yaprak olmaktan öteye gidemeyeceğimi açıklıkla gördüm.

Bugünkü yaşam dengem kendime iyi bakmak ve etrafımdakileri beni yüzde yüz anlamadıkları için suçlamamak ve onlardan dünyayı ayağıma getirmelerini beklememek üstüne kuruldu. Herkes insan, herkesin artısı eksisi var, herkes hayatla başa çıkmaya çalışıyor. Karşımızdakinden her zaman ve her şartta dörtdörtlük sevgi ve anlayış beklemek ne kadar doğru, ne kadar anlamlı?

Çocuk gözlerimin gördüğünden farklı bir dünya bu. Ağlayınca bazen kimse gelmiyor. Daha çok paramız var ama ne alsak bazen açlığımız tükenmiyor. Masal kahramanlarını sorgulamaya başlıyoruz. Kötüler hep cezalarını bulmuyor, aksini görüyoruz her gün. Haksızlığın taçlandırıldığı, hatta kurumsallaştırıldığı oluyor. Şeker diş çürütüyor ve pizza çok yenince şişmanlatıyor. Babam artık yok, canım bundan dolayı çok yanıyor ama hayat da bir şekilde akmaya devam ediyor.

Yine de güzel bir dünya bu, mükemmel değil ama çekici ve bir şekilde bizi tutsak etmiş, belki hayran etmiş. Ne mutlu, herşeye rağmen hala aşığım hayata, o beni zaman zaman buruşturup kenara atsa da ben ona şiirler yazmaya devam ediyorum ve ondaki saklı güzelliği gördüğüm anları hala yüceltiyorum ve bu anları sevdiklerimle paylaşmayı seçiyorum.

Son kırk küsür yılda olan bitene rağmen hala hayata yapışmış durumdayım ve onun iliğini emmeye çalışıyorum. Bu halimi de acınası değil tapılası buluyorum, ne yalan söyleyeyim… Ayakta kalabiliyor muyum, evet… Hatta bazen daha fazlasını da başardığımı söylüyor insanlar… Mutlu muyum? Her an değil ama içten kahkahalar attığım zamanlar var hala, çok derinden sevdiklerim de…

Tüm bu aymışlığın, yaşamı ve kendimi tanıyıp kabullenmişliğin ortasında bir yerde yoluma devam ederken bazen küçük mucizeler de olmuyor değil… Üstelik artık mucizeleri beklemiyorum, astronot ya da köy öğretmeni olmayı hayal ettiğim günler çok eskilerde. Dolu dizgin ve kayıtsız şartsız bir aşkla sevilmeyi beklediğim günlerse, hiç var oldu mu, onu bile anımsamıyorum…

Ama mucize bu… Gelip buluyor insanı. En ummadık zamanda. Sağanak yağmur misali kafasından aşağı boşalıyor. Islatıyor, sırılsıklam. Yeniden doğmuş gibi hissediyor insan, arınmış gibi, evet yeniden ilk kez aşık olmuş gibi, hafızası silinmiş, hayal kırıklıkları sıfırlanmış gibi…

Bu mucize – ne mutlu ki- bir insanın tatlı dokunuşuyla geliyor; hem de etrafımızdan beklentilerimizi en aza indirmeyi öğrendiğimiz o noktada… Birinin olağandışı bir şekilde ve koca Atilla İlhan’a rağmen sizi anladığını, yüreğinizin ta içine daldığını, ruhunuzun derinliklerine süzüldüğünü ve gördüğünü ve işittiğini ve tüm bu algıladıklarına bir anlam verdiğini duyumsuyorsunuz baş döndürücü bir mutlulukla… İçinizdeki boşlukları fark eden ve bunları doldurmak için cesaretli, ama bir o kadar da saygılı bir adım atan duyarlı, sevecen ve cömert biri değmiş meğer hayatınıza.

“Bunu hak etmek için ne yaptım?” anlarından biri işte. Yaşam sürprizlerle dolu, hala. Ve neyseki bazıları güzel bu sürprizlerin, hatta şahane mesajlar getiriyor beraberinde. Umudu kaybetmek için geç değil, yeni hayaller kurmak için gebe şimdiki zamanlar. Eski şiirlerinden birindeki bir dize aklına geliyor: “hani görünmezdi mutluluk?”

Brüksel, Aralık 2012

İLKİM

bildim bileli bir özel isimsin benim için
bahsin geçince irkilir
bakışlarında kızarır
elyazını okşamak isterim parmak uçlarımla
çapraşık düşünceler çağrıştırırsın bana
bazen ihtiras dolu, bazense şefkat
avuçlarımda yapış yapış ter
yüreğimde yıllanan şarapsın
buruk
koyu kırmızı
fıçısının anılarını katmış tadına

sen ilk aşkımsın
belki en çok verdiğimsin
belki herşeyimi esirgediğim
sen özlemimsin
çocukluğum, saflığımsın
kendimi kandırışımsın bile bile
on dört yaşımda
inkar ede ede bağlandığımsın
güvenilmeyeceğini öğrendiğim

benden çok şey var sende
isteyerek verdiğim
ya da senin çekip aldığın

beni biliyorsun ya artık ötesi yok
seni biliyorum ya bundan böyle
hepsi bu
herşeyin üstünde bir deli sevmek
bana zamanında yaşattığın