Aramızda

IMG_3200

Şu sokakları bir de tenhayken görsem dediğiniz olur mu hiç? Turistlerden arınmış bir kentin çıplak çehresini merak eder misiniz? Şehrin “ev halini” özler misiniz?

Ben arşınladığım sokaklar boyu bu tür hayaller kurarım inceden. Turist gruplarından, sopalı rehberlerden, güruh halinde yürünen dehlizlerden bucak bucak kaçsam da yollarımız kesişir ara ara. İşte özellikle o anlarda şehirle baş başa kalmak, göz göze bakışmak arzusu şiddetlenir. Hakkım değildir elbet ama eğmem başımı. İsterim…

Hayal dünyamın sınırsızlığı bir yana, mecburen gerçek hayatta takıldığım bu süre zarfında hem gerçekçi hem de yaratıcı olmam gerektiğinin farkındayım elbet. O yüzden bulduğum çözüm erken uyanmak. Ve yola koyulmak…

Gececilerin o son mekandan ayrılıp evlerine sürüklendikleri, ortalama turistlerin o hiç ısınamadığım kimliksiz ve ışıksız ortamlardaki otel kahvaltılarına dadandığı, şehrin yerlisinin işbaşı yaptığı saatlerde sokaklara düşerim.

Paris çapkınca güler bu fikrime, ödüllendirir. Venedik hazırlıksız yakalandığını gizlemez ama açar kapıyı az biraz. New York ne kadar erkenci olursam olayım bir adım ilerdedir, hep o kazanır. İstanbul “zamanıydı artık, bir zahmet” der gibi bakar yüzüme ve elime bir gevrek simit tutuşturuverir demli çayla beraber…

Pazar sabahı erkenden Roma’ya bıraktım kendimi. Şık alışveriş caddesinin tüm kepenkleri inik. İspanyol Merdivenleri fırsattan istifade makyaj tazeliyorlar. Gucci’nin kapısında yatan evsizin yüzünü okşuyor sabah güneşi.

Tek başıma süzülüyorum normalde oluk oluk turistin aktığı arterden. Kepenklerin indiği evrende grafitiler dilleniyor. Vitrinler kapalı kalınca binlerce yıllık cepheler göz kırpıyor. Göz hizası sönünce bakış yükseklerde kaçırdıklarıyla buluşuyor. Hayıflanıyor yürek, neler harcanmış, görüyor.

Pantheon’a yaklaşırken kollarının altına sıkıştırdıkları gazeteleriyle ilerleyen yaşlı beyler görüyorum. Akşam havadisleri üstüne sınava çekilecekler sanırsınız telaşlarını görseniz. Çoğu kısa boylu, kısa kollu gömlekler ve kumaş pantolonlar giymişler. Çoğu cılız, dertli değilse de düşünceli, yalnız…

Kafelerin terasları yıkanıyor bir heves. Sandalyeler ters çevrilip masalara oturtulmuş. Şemsiyeler kapalı. Arka planda radyo sesi. Günlük haberleri geçiyor spiker, bizden büyük bir dünya var güvencesi…

Önceliğimin sessizce tadını çıkarırken beklenmedik bir şamata, bir şen gürültüyle irkiliyorum. Beş Alman kadın turist (hepsi de yemin ederim Merkel’e benziyor) kiralık bisikletleri üstünde şakıyorlar. Akıp gidiyorlar sokaklardan bakmadan, dokunmadan, ne yazık ki aşkı tanımadan.

Pantheon’a vardığımda tek tük hevesliye rağmen baş başayız sevdiğimle. Yutkunuyorum, elimde değil. Şehrin ihtişamı benim insan sınırlarıma eş değil.

O an gözüme çarpıyor o iki kadın. İkisi de orta yaşlarını ve gelecek korkularını paylaşıyor itirazsız. Zayıf olan sarışın, kısa saçlı. Balık etindeki esmer, harbi ve biraz kabadayı.

Kol kola girmişler. Zayıf olan para çekmeye uğraşıyor makinenin önünde. Şifresini hatırlayacak kadar kendinde, iki adım tek başına atamayacak kadar hasta. Dostu onu dik ve sabit tutmaya çalışırken o tuşlara dokunuyor ağır ağır. Belli ki yakınlarda oturuyorlar ve kalabalıktan uzak olmak adına bu saatte gelmişler para çekmeye.

Esmer balık eti kadın öte yana bakıyor dostu şifresini girerken. Banknotları cüzdanına yerleştirmesine yardım ediyor sonra. Kolunu veriyor tekrar, öteki dayansın diye.

İlerliyorlar. Pantheon karşılarında. Onlar başkalarının tarihinden habersiz, kendilerininkinin yükü altında eziliyorlar. Hasta olan mağrur ve hala ölesiye alımlı. Esmer arkadaşı canlı kanlı duruşuna rağmen gölgede, ikinci planda. Olağanüstü bir insan olduğu için dostunun yamacında fakat yüzündeki kırgınlık bağlıyor beni. Eminim, niye bilmem ama eminim; o sarı çıyan çaldı sevdiğini…

Karşıdan gelen genç çift el ele. Öğrencilikleri geride kalmış belki ama yuva kuracak kadar aceleci de değiller. Kızın portakal rengi ve omuzunda pencereler olan bluzu ve bembeyaz sandaletleri bu sabah yürüyüşü tablosu için yaratılmış gibi. Kutlamak istiyorum onu. Ama sevgilisine dönük yüzü uzak ve aydınlık. Yapabileceğim onu aşka bırakmak…

Şu sokakları bir de tenhayken görsem dediğiniz olur mu hiç? Turistlerden arınmış bir kentin çıplak çehresini merak eder misiniz? Şehrin “ev halini” özler misiniz?

Uyanın o zaman. Erken kalkın yarın dostlar… Düşün peşine…

 

Roma, Ağustos 2015

Alışır mı insan?

IMG_3193

Bilmiyorum mümkün mü

Güneşte yıkanmış portakalı

Aşkta pişip kavrulmuş sarıyı

Yok saymak, olağanlaştırmak?

Heykellerden akan sularda

Yıkanan eller

Ne kadar unutkan?

Bıkar mı diller sormaya

Şu kaldırım taşlarına

Anlat diye yakarmaya

Dillen ve fısılda kulağıma

Kaç ölümlü gördün

Kaç facia

Kaç aşk yandı söndü

O esnada?

Kim basıp geçti üstüne gamsız?

Kaç körpe beden yıkıldı koynuna?

 

Bilmiyorum alışır mı insan

Sabah tarihe uyanıp

Gece ona sarılıp uyumaya?

Gün boyu hem bugün

Hem en derinine geçmiş olmaya

O iç ürpertisi geçer mi?

Hani okşarken duvarlarını

Hafızası yüklü binaların

Gözbebeklerini ararken

Dokunamadığın heybetli tavanların

Alışır mı insan olağanüstüne?

İçinde yaşanılan mucize sıkar mı?

Boşalır mı bir gün insanın içi?

Görmez olur mu gözü

Dikili kaldığı her gün

Bin yaş gençleşen Pantheon’u?

 

Canı yanacak

Haberi yok

Avucunda bulduğunu

Tapulu malı sanan gafilin…

Şans hovarda bir avcı

Harcı değil kimsenin…

Kucağımıza düşen mucizeler

Alkışlanmazsa sağır

Beslenmezse kalıcı değil…

 

Her gün görmezsek

Ölür aşk

Şükretmezsek varlığına

Söner alev

Dokunmazsak sevgiliye

Erir için için derisinde…

 

Alışma dostum,

Sakın ha alışma!

Tapılmayan Roma

Ben diyeyim yıkıntı

Sen de

Kaldırım taşı…

 

Roma, Ağustos 2015

Mutsuz Zenginler

IMG_3164

Roma’nın güzide otellerinden birinin gözlerden uzaktaki avlusundayım. Yaz sonu, yaz vedası. Güneş halen burada, fakat elvedada. Son randevumuz sanki, ayrılacağını söyleyecek bana. Son bir kez ezberimdeki gibi bakacak gözlerime ve terk edecek beni…

Olsun. Kırk altıncı yaz sonum bu. Artık alıştım. Gidene yalvarmamaya, gururum yerlerde sürünmeden adam gibi veda etmeye alıştım. Kalmasını ölesiye arzu etsem de zorla tutamayacağıma kapıyı bizzat açıp “uğurlar olsun” demeye alıştım.

Babam, rahmetli, severdi bu havaları… Önce derinden bir iç çekerdi. Sonra “limonata gibi, ne mutlu” derdi. Çocukken şekerliyi seviyor insan; ben niye şerbet değil de limonata sever diye merak ederdim o yıllarda. Kırk altıncı yaz sonumdan önce anladım; çok şeker ağırlaştırıyor yaşamı…

Kaçamak bir keyif için buradayım şu an. Masmavi gök çatım. Yemin ederim laciverde çalıyor şu an ve tüm bulutları kovmuş. Beyazını, karasını, grisini şart koşmaksızın sınır dışı etmiş gök. İş bitirici ve alımlı.

Bu sakin avludayım şu an. Aşağım Arnavut kaldırımı taşlar, karşım inadına yeşil. Bej keten şemsiyeler altında gölgedeyim. Fonda yok denecek kadar kısık sesli bir müzik, yeşilde cıvıldaşan tek tük çocuk sesi ve kelebek çırpıntısı. Narin bir esinti; saçlarım kıpırdasınlar mı karar veremiyorlar…

Sabah erken uyandım. Göz kapaklarımı bıraksam düşecekler şimdi. Ninni gibi mırıltısı cazın, beşik gibi ürkek esinti ve anne dokunuşunu andırıyor bu yeşil. Kendime en yakına geldiğim her an gibi yazıyorum.

Bu insanlar ama, çevremdeki bu grup, niye bu haldeler? Şu tek başına oturup somurtan kara gözlüklü adam örneğin… Saatlerce boşluğa bakıp içerledikten sonra arka arkaya telefonla konuşan… Dağınık saçlı, keşmekeş düşünceli.

Önümdeki masadaki mutsuz çift ki mönüyü tarayan bakışları öylesine yorgun. Bütün füme somonları ve yengeç salatalarını öğün öğün yakından tanımışlar, seziyorum. Kadının plastik parmak arası terlikleri monogramlı, adamın seyrelmiş saçları at kuyruğu ve yağlı. O masaya üçüncü bir kişi yanaşsın diye dua ediyorlar.

Amerikalı çift iki taraftan da tartıları yükleyecek cinsten. Yemek öncesi birkaç kokteyli arka arkaya tüketiyorlar. Ciltleri kuru, kalçaları akıllı telefonlarının ekranlarından geniş. Arayış içinde tüketiyorlar. Sıkıntı ruh eşleri.

Orta Doğulu kadınlar iki büyük masayı birleştirip dizildiler etrafına. Esnek tişörtleri, taşlı güneş gözlükleri ve esmer kıvırcık saçlı erkek çocukları var. Alkolsüz masaları bol kahve ve şekerli meşrubat taşıyor. Ara ara konuşuyorlar. Oysa ölesiye tekil yalnızlıkları.

Önlerindeki salata tabaklarıyla meşgul iki kadın az önce çıktıkları sergiden bahsediyorlar. Seslerinde yürek kıpırtısından çok akademik tınılar seziyorum. Heyecan yok, eller kollar oynamıyor. Gözbebekleri sabit. Aşksız sanatseverliği yabancılıyor Akdenizli ruhum. Kısacık saçları askeri çağrışımlar yapıyor.

Mutsuz zenginler acınılası biraz. Şerbet bazen tadından içilmiyor. Baba, inan artık senin limonata bile bana çok şekerli geliyor…

Roma, Ağustos 2015

Küçücüktü kadın…

 

 IMG_3098

 

Tam da o meşhur filmin o unutulmaz sahnesinin çekildiği masada poz veren orta yaşlı kadını seyrediyordum. O kadar memnundu ki halinden gençleşmişti sanki. Eşi seyrelen saçlarına ve artık taşımaya alıştığı hissedilen göbeğine rağmen şendi. Aynı heyecanla resmediyordu karısını. Birbirlerine bakışlarında alevlenip neredeyse vücut bulan yaşam aşkını hayranlıkla izliyordum.

İşte o sırada önümden geçtiler. İkisi de olgun yaşlarını ister istemez hazmetmiş, gri-beyaz saçlarını benimsemiş ağır ve biraz da ürkek adımlarla ilerleyen o çift. Beyefendi daha uzun ve inceydi. Yüzü belki bitkinlikten çökmüş, bakışı ciddiyet dolu, duruşu saygınlık uyandırıyordu. Emekli bir bürokrat olduğunu düşündüm. Bu pazar öğleden sonrasında açık renk de olsa takım elbise ve kravatıyla gelmişti yemeğe. Hanım onun yarı boyundaydı. O kadar inceydi ki kırılıp dökülecek sanırdınız. Sarı saçları biraz erkeksi bir tarzda kesilmişti. Bej rengi keten tayyörünü boynuna iliştirdiği minik bir ipek eşarpla tamamlamıştı.

Garsonun işaret ettiği masaya doğru yöneldiler. Zamanın ve hayatın koyduğu tüm engellere rağmen direnişçi bir ruh ve artık profesyonelleşmiş bir görev bilinciyle hareket ediyorlardı sanki. Aramızda koskoca bir yaşanmışlık var gibiydi.

Görüş hizama denk gelen diğer köşe masaya ağır çekimde yerleştiler. Yüz yüze değil de kare masanın iki komşu kenarına oturmayı seçtikleri için adamı direkt kadını da profilden gözlemlemeye devam edebildim. Adam dimdik oturmaya çabalıyordu ama bedeni masadan yana bükülmüştü. Söğüt ağaçlarını hatırlattı bana duruşu. Kadın oturmaktan çok minik bir serçe misali konmuştu deri koltuğa. Yerini yadırgamış gibi huzursuzdu. Hareketsiz olduğu halde kırılganlığı daha da artmış gibi geldi bana niyeyse. Kadın küçücüktü.

Garson yanlarına yanaşınca aperitif olarak birer kadeh köpüklü şarap söylediler. Daha doğrusu adam verdi siparişi, kadına danışmadan. O da sesini çıkarmadı, itiraz da etmedi. Sessizce beklediler sonra.

Adam biraz gergindi, kadın dalgın dalgın ufka bakmakla yetindi. Dirseklerini masaya dayamıştı. Parmakları havada gezindiler istemsiz. Sadece ona görünen bir klavyede özlediği bir parçayı çaldığını hayal ettim.

Köpüklü şaraplar sıcak taze ekmek ve tuzlu tereyağ eşliğinde geldi. Adam biraz daha dikleştirdi duruşunu garsonun önünde, kadın hiç oralı olmadı. Adam her ikisi için de yemek siparişini verdi, yarım şişe de şarap söyledi.

Garson masadan ayrılınca kadehlerini kaldırdılar. Adam uzun zamandır susuz kalmış gibi bir anlığına olsa da çevik, kadın çeşmeden ağır bir testi taşır gibi zorlanarak. Havada buluştu kadehleri, kadının bedeni kadar cılız bir tokuşturma sesi işittim. Sonra suç işlemiş gibi neredeyse utançla ayrıldı birbirinden kadehleri.

Adam hızlıca bir yudum alıp içkisini masaya bıraktı. Bir dilim ekmeği iki parçaya böldü, ikisine de tereyağ sürdü. Başı hep eğikti bu sırada. Sonra ekmeğin birini kadına uzattı. Diğerinin kımıldamadığını fark edince nihayet başını kaldırıp ondan yana baktı. Kadın zelzeleye tutulmuş misali titreyen sağ eliyle kavradığı kadehi dudaklarına taşımakla meşguldü.

Adam parça ekmeği kadının önündeki küçük tabağa bıraktı. Sonra kendi yarısını yemeğe koyuldu. Bir yudum daha aldı içkisinden. Kadının dudakları da o ara ıslandı. Bir yudum serinlik aktı boğazından aşağı. Lakin rahatlayamadı. Aynı emektar konsantrasyonla bir nebze hafifleşmiş kadehi masaya doğru alçaltmaya odaklandı şimdi de. Kadeh masaya dokunduğunda derin bir soluk aldım. Tek bir damla dahi dökülmemişti beyaz masa örtüsüne. Mucize gibiydi kadının başarısı. Azmine, gururuna hayran kaldım. O ekmeğine dokundu, kavradı sol eliyle. Aynı titremeyle taşındı o lokma minik ağzına. İçeri süzüldü son aşamada. Çiğnendi, çiğnendi…

Hiç konuşmadılar. Hiç bakışmadılar. Adam önden gitti, kadın arkadan. Hiç çakışmadılar. Bir ara, sadece yemek servisi başlamaya iki kala, ikisi de aynı anda benim duymadığım bir sinyal almış gibi hareketlendiler. Masadaki ekmek ufaklarını elleriyle kenara doğru süpürdüler. Tam da o an garson yemek tabaklarıyla çıkageldi.

Adam şarap servisini yaptığında kadının köpüklü şarabı bitmemişti. Yağlı ekmeğinin yarısı küçük tabakta dinleniyordu. Adam ana yemeğine daldı. Onunki çukur tabakta servis edilmişti. Kadının önünde büyükçe bir düz tabak vardı. Kadın çatal bıçağını kuşandı, tabağa doğru eğildi narin bedeni. Ağır ağır kesti, emek emek yükledi çatala ve adım adım taşıdı ağzına. Köpüklü şarabı bitmeden diğer şaraba geçmemesi dikkatimi çekti.

Arada ekmeğine gitti kadınım eli, kalan parçayı bitirdi. Yenisine uzanmadı. Yenisini istemedi adamdan. Umarım canı çekmediği içindir diye düşündüm köşemden. Hiç ama hiç konuşmadılar. Adam arada kadından yana bakıyordu. İlgiliydi ama sevecenlik seçmedim bakışlarında. Kadın hep dalgındı. Mutsuz görünmüyordu ama uzaklardaydı. Hep böyle miydiler acaba? Her öğün bu usul müydü sofraları? Bir ara yerimden kalkıp koridorun sonundaki tuvalete doğru yöneldim. Yol üstünde bu lokantada çekilen filmin afişine takıldı gözüm, o meşhur sahnenin çekildiği masa şu anda boş duruyordu. Kaç kişi resim çektirmişti acaba o anın anısıyla? Tuvaletten çıktığımda yaşlı kadını kapıda sırasını bekler buldum. Onu yakından görmek etkiledi beni, buraya kadar tek başına yürümüş olması da. Yardımcı olabilmek için kapıyı tutup geçmesi için yolu açtım.

Yemek boyu hep sessizliği tercih ettiğini gözlemlediğim için konuşup onu rahatsız etmek istemiyordum. Ancak hiç hareket etmediğini görünce “rica ederim, buyurun, sanırım tuvaleti kullanacaksınız” dedim en nazik sesimle, alçacık. Önce uykudan aniden uyandırmışım gibi ufacık zıpladı yerinde. Sonra hayretle yüzüme baktı. Göz göze kaldık bir an. Ben gülümsedim. O şaşkındı daha çok. Bir kaç uzun saniye gelip geçti.

Kapıyı tutan elim ve yerini terk etmeyi reddeden gülümsememle bekledik öylece inatçı ve meraklı. Nihayet dile geldi kadın ve hiç de kısık olmayan hafif de nükteli bir ses tonuyla konuştu:

“Elbette gideceğim tuvalete, gitmem lazım. İnanmazsınız en son bu sabah gitmiştim, sanırım artık çatlayacağım!”

Bir kahkaha koptu içimden ve çınladı koridorda. Kadın “sen daha dur…” der gibi baktı bana. Sol eliyle o da kapıyı tutup içeri girerken birbirine dokundu parmaklarımız…

Paris-Brüksel, Ağustos 2015

 

Beni Buralı Bilin

IMG_3118

Hikayelerimi koydum valize

Masumiyetini çocukluğumun

Uzun yaz günlerinde çekilmiş fotoğrafları

Deniz suyunda buruşmuş

Zedelenmiş hasır şapkamı

Babamınkine ithafen…

Körpe kulaçlarımın sesini

Çıkardım cam kavanozdan

Koydum oracığa

Yuttuğum tuzlu suların yakışını

İzlerini bedenimde

Ege’nin kanıma düşkün sivrisineklerinin

Koydum beraberinde

Kırmızı kütür karpuzlara

Yoldaş edip yediğim bembeyaz peynirler

Yanım sıra

Gelmek istediler

Zeytin ağaçları

Ki Ayvalık’ta tanışmıştık

Israr ettiler

Zakkumlar pembe

Ki niye bilmem

Uğursuzlukla suçlanıyorlar

Ölümüzü gör

Götür bizi de

Dediler…

Bir babam erik ağacını buduyordu

O ara

Burhaniye’de, bahçede

Doğduğu şehir

Dolanmıştı bir inat

Zihninin kuytu bir köşesine

Öteki babam Akyarlar’daki balkonda

Yalnızdı, kitabını yazdığı gibi

Kızsa da kulak kabarttı

Komşunun radyosuna

Bu havalar çok tanıdık

Bu ses öylesine yanık

Kesip atamıyor insan

Bu bağın özü insanlık…

*

Atlayacak mısın, hadi

Dedi Kostas

Mavi yeşil suya

Su berrak ve davetkar

Fısıldadı kulağıma

Boynuma sarılsa deli kız

Ancak bu kadar olurdu

Bekle dedim Kostas’a

Az bekle

Kavuşmak

Az sonra…

Valizim açıldığıyla kaldı

Yürek avaz avaz

Yine o şarkı çaldı zihnimde

Aşkım pür neşe

Aşkım hep çok genç

Yükler saçıldıkça azaldı

Kaybetmeye son

Tüm zamanlar eş

Gidenler için de yaşamak

En sahici hürriyet…

*

Atlayacak mısın, hadi

Diye dürttü meraklı kaptan peşim sıra

Az sabır dedi filozof Anna

Deniz aynaya bakıyor…

Andros-Brüksel, Ağustos 2015

 

Orada kal…

Gençliğini tut elinde

Sonra bilinçle giyin

Her gün giymeye kıyamadığın

Toz beyaz

Ham keten

Bir elbise misali giyin

Soluğunu tut

Yüreğine sor

Fısıldasın

Aklına danış

Dümdüz anlatsın

Nefesini ver

Aynan buğulansın…

*

Gençliğinin bak gözüne

Sonra bilinçle giyin

Her gün giymeye kıyamadığın

Bir çift yüksek ökçe gibi giyin

Sesini işit yürürken

Azmine tutul

Cazibesi yaksın geçsin seni

Yolunda eri

Yolunda kaybol

Nefesini ver

Şüphen olmasın ki yeniden doğacaksın…

*

Gençliğinin bak gözlerine

Sonra bilinçle taşı

Her gün kullanmaya kıyamadığın

İncilere dokunan

O kırılgan altın küpeler misali taşı

Küpelerin hafızaları

Konuşsunlar bırak

Dinlerken yaşa

Dinlerken yeşer

Hatırla sen yokken var olanı

Soluğunu tut

Yüreğine sor

Anlatsın o aziz ruhu sana,

Yadigar bırakanı…

Hıçkırma!

Nefesini ver

Çiçeklerin sil baştan açsın inatla…

*

Gençliğinin bak gözüne

Sahiplen

Sonra tut elinden

Dans et onunla

Dertleş

Seyahat et

Yüzüne gülümse

Aşkın şehrine uç

Ve ışığın

Soluğunu tut

Orada kal

Verme…

IMG_3067

Paris, Ağustos 2015