Acaba?

acabaheykel

New York’un Columbus Bulvarı’nda ikisi erkek üç kişiyiz, ben azınlıkta kalan tarafım. Aylardan Ağustos, “Büyük Elma” lakaplı şehir sıcak, pis, kalabalık ama bir o kadar da çekici. Azimli turist ruh haliyle sabahtan beri kontrolsüz bir heves ve iştahla gezindiğimizden fiziksel anlamda bitkiniz ama gün boyu bizi besleyen duygusal tatmin sayesinde dimdik ayaktayız. Açız fakat yine de ölçülü de olsa bir estetik arayışındayız; biran önce yemek adına ne ortamdan ne de damak zevkimizden ödün vermek istemiyoruz. Açık açık konuşmadık ama bakışlarla anlaştık: Tüm kriterlerimize cevap verecek bir yer bulana kadar yürümeye devam edeceğiz.

Seçenek de bol ne yalan söyleyeyim. Her yer dünya mutfağından esintiler sunan küçüklü büyüklü kafe ve lokantalarla dolu. Çok alternatifli ortamlarda iyice ağırlaşan karar verme sorumluluğu altında eziliyoruz hafiften. Hani bilirsiniz ya, bomboş bir kapalı otoparka girersiniz bazen arabanızla, oraya mı çeksem buraya mı derken dikkatiniz iyice dağılır, bakarsınız yayla gibi park yerinde sıkışmışsınız, sol lastikleriniz çizginin üstüne gelecek şekilde bırakmışsınız arabanızı.

Neyse şansımız yaver gidiyor. Orijinal dekorlu, modern görünümlü bir İtalyan lokantası çıkıyor önümüze. Doğrusunu söylemek gerekirse, müşterileri kapıda karşılayan genç ve çekici bayanın cazibesi de ekstra puan kazandırıyor bu mekana. Bakıyorum beylerin yüzlerinde teslim olduklarını tescil eden gafil ve yayık bir gülümseme. Belli oldu, burada yiyeceğiz. Dedim ya, azınlığım ben.

Otuz derece sıcağın ve yüzde seksen civarında seyreden nem oranının tanımladığı koşullar altında kendimize en uygun köşeyi seçmeye çabalıyoruz. Kaldırım üstüne atılmış masalardan birine yerleşip bir yandan soslu makarna yiyip diğer yandan da şiddetle terlemekle, son raddesinde çalıştırılan bir klima tesisatının gereğinden fazla soğuttuğu bir salonun kuru ekmek kadar sertleşmiş havasını solumak arasında gidip geliyoruz. Daha dikkatli bakınca dışarıdaki masaların hepsinin dolu olduğu fark ediyoruz, seçim otomatiğe düşüyor ve alımlı evsahibemizin peşinden içeriye doğru seğirtiyoruz.

Bize pencere kenarında bir masa öneriliyor, memnuniyetle kabul ediyoruz. İdeal çözüme de kavuşmuş oluyoruz böylece, hüküm süren iklim şartlarından etkilenmeksizin dışarıdaki hareketi yakalayabileceğimiz en stratejik noktada konuçlandık nihayet. Bu işlem tamam.

Menüler geliyor, otuz saniye kadar sonra da en az bir önceki kadar şık ve gösterişli bir başka bayan garson siparişlerimizi soruyor. Bizimkilerin dikkatleri anında dağılıyor, kızı süzmekten yemek listesine konsantre olamıyorlar.

Durumu kurtarmak için henüz hazır olmadığımızı belirtip biraz zaman rica ediyorum bu güzel hanımdan ama o dargın bir bakış atıp aceleyle ayrılıyor masadan. Yüreğimiz hafiften daralıyor, önceki deneyimlerimizden biliyoruz ki bu başarısız girişimi gurur meselesi yaptıysa yeniden bize yaklaşmaya hazır hissetmesi epey zaman alacak. Açlığımız acıtıyor, yemeklerimizle randevumuzun gecikme olasılığı duyularımızda panik rüzgarları estiriyor. Stres içinde kısa kestiğimiz bir değerlendirmeden sonra yemek seçimlerimizi yapıyoruz. Diğer yandan keyfimize gölge düşürmemek adına siparişimizin alınmasını beklediğimiz bu uzun dakikaları olumlu tınılar taşıyan sudan bir muhabbet ve ona paralel yürüttüğümüz çevreyi kolaçan etme operasyonuyla taçlandırmayı ihmal etmiyoruz.

Gerçekte lokantanın dekorasyonunu ve diğer müşterileri inceler gibi yaptığımız bu süreçte “seni incitmek istemedim, ne olur geri gel” diyen bakışlarımızla güzel garsonumuzu çağırıyoruz. Allahtan çok direnmiyor. Samimi pişmanlığımızda seyreliyor siniri, gelip istediklerimizi not alıyor, sonra da yeniden uzaklaşıyor çevik adımlarla.

Yemekler gelene kadarki bekleyişe ilişkin kayda değer bir anım yok, bu dönem hafızama bir kara delik olarak işlenmiş, uzun ve kederli olduğunu tahmin edebiliyorum sadece. Hayal meyal hatırladığım tek ayrıntı şarabın soframızı şereflendirdiği noktada yüreklerimizde bir ümit ışığının parladığı.

Bu yüzden belki ancak ağzıma bir iki lokma atıp kendime geldikten sonra gözüme çarpıyor yan masada tek başına oturan genç adam. Tam o sırada garson kız da yanında bitiyor müşterisinin ve “birini mi bekliyorsunuz?” diye soruyor. O zaman aynı sorunun ilk etapta benim aklıma gelmemiş olduğunu fark ediyorum. Belki son zamanlarda lokantalarda yalnız yemek yiyen insanlar çoğaldığından. Daha bir dikkatli bakıyorum adama, yanıtını da merak ederek. “Evet” diyor kısaca.

Durumu açıklığa kavuşturmuş olmanın huzurunu yansıtmasını beklediğim sesi tam tersine gergin, hatta biraz sert. Bir aperitif söylüyor sonra. Garson gider gitmez de masanın üstünde duran cep telefonuna sarılıyor. Tek bir tuşa basıyor, hafızaya alınmış bir numara çevirdiğini düşünüyorum, ya da son aradığını yeniden deniyor. Uzun uzun çaldırıyor telefonu ama ısrarı beklentisiz geliyor bana. Sanki birinin cevaplayacağına olan inancı sarsılmış ya da hepten yitmiş. Yüzündeki hüznü o zaman fark ediyorum.

Her beş on dakikada bir telefonuna uzanıyor genç adamın eli. Yine tek tuş, yine uzun bir bekleyiş. Sonra kapatıp koyuyor masaya aleti. Neden sonra garson kıza işaret ediyor, bir aperitif daha istiyor, ilkinin aynısı.

Bizim masada cömert porsiyonlarda sunulan makarnalarımız ve Chianti şarabımız eşliğinde mırıl mırıl bir muhabbete kapılmış akıyoruz. Günün izlenimleri paylaşılıyor, yarinki gezi planları detaylandırılıyor. Buradan çıkınca geç seansa sinemaya mı takılsak diyoruz, yeni Kubrick filmini izlemeye: Gözler Sımsıkı Kapalı…

Yan masaya kayıyor gözlerim. Komşumuz menüye bile bakmadan yiyecek bir şeyler ısmarlıyor o sırada. Belki sürekli müşteri diye düşünüyorum, seçenekleri ezbere biliyor o yüzden. Ya da sadece aklına ilk geleni söylüyor, kolay bulunan basit bir makarna çeşidi mesela.

Tabağı önüne geldikten sonra sindire sindire yemeğe başlıyor. İştahsız da görünmüyor üstelik, her şeyi silip süpürüyor; arada da mola verip telefon ediyor yine. Yüzünde endişe ya da telaş arıyorum. İzi yok. Kıskançlık da bulamıyorum bu ifadede. Sadece saf bir hüzün, sanki korktuğu başına gelmiş gibi, uzun zamandır bildiğini kabullenmeyi daha fazla erteleyemeyeceğini anlamış gibi…

Telefonun öbür ucunda olması olası kızı düşünüyorum bir an. Sonra “niye kız olsun ki illa?” diyorum kendimi daha geniş ufuklu düşünmeye davet ederek… Dur iyice bir bakayım gay tipi var mı acaba bu adamda? Gülümsüyorum içimden. Lokantada tek başına yemek yiyenlere alışmışım ama alternatif cinsel seçimler henüz kendiliğinden gelmiyor aklıma. Bu özeleştiriye inat geleneksel yanım ağır basıyor ve ilk varsayımıma sadık kalarak devam ediyorum analizime…

Niye taktım ki şimdi ben bu elin adamına…?

Kayıp kız telefonun başında ama açmıyor belki diye düşünüyorum. Yoksa şimdiye çoktan başka birisiyle çekip gitti mi? Evinin salonunda öylece ayakta durduğunu, gözlerini telefona diktiğini ama bir türlü yerinden kıpırdayamadığını hayal ediyorum niyeyse. Kararını çoktan vermiş mi acaba yoksa hala tereddüt içinde gidip geliyor mu?

O da ne? Tatlı zamanı… Genç adamın önüne cüsseli bir tiramisu geliyor. Yine acelesiz yiyor adam, yine hepsini bitiriyor. Hala on dakikaya bir telefon eden bir insan için son derece soğukkanlı görünüyor. Yakınlarda izlediğim bir filmdeki replik geliyor aklıma “unutma, çikolatalı kurabiyeler aşk değildir” diyordu adam havuca kavuşmuş bir tavşan temposuyla tatlı tüketen kızkardeşine.

Aşkta umduğunu bulamayınca şekere sarılmak sadece kadınlara özgü bir davranış biçimi mi diye düşünüyorum. Karşımdaki masada oturan aynı durumda bir kadın olsaydı, sakin sakin tabağını temizliyor olabilir miydi? İnandırıcı gelmiyor bu senaryo. Sanırım lokantada durmazdı, seyircisiz kalabileceği ve kendisi olabileceği bir mekana sığınmak isterdi. Evinde alırdı soluğu, pijamalarını giyip devasa boyutlarda bir tatlı devirirdi; bir çanak dondurma, birkaç dilim pasta, bir kavanoz şokella… Çoğunluk ne yediğini, nasıl yediğini bilmeden…

Genç adam hala arıyor, hala uzun uzun çaldırıyor. Niçin bu inat? Kime ne kanıtlamaya çalışıyor? Niçin hala kalkıp gitmediğini soruyorum kendime. Benim gibi başka insanlar da kuşkusuz fark ettiler kaba tabiriyle ekildiğini. Haline acıyanlar vardır, “eli yüzü düzgün de bir adam… vah vah” diyorlardır belki ama onun kimin ne düşündüğünü umursar bir hali yok, belki lokanta kapanana kadar kalacak diyorum, belki ben baştan beri yanlış izi sürüyorum. O aklındakinin geleceğinden emin ve o kişi geldiğinde tam da söz verdiği yerde olmak istiyor. Dolayısıyla da bekleyecek.

Belki de sadece bu lokantanın yemeklerini seven bir telefon sapığı… Benim romantik kafam onu dörtdörtlük bir dramanın baş kahramanı yapan. Kavuşamayan aşıkların hikayelerine bayılırım oldum olası, yaşanmadıkça hep en güzelde kalmaz mı aşk?

Vücudum nazik bir uyarıyla dünyaya döndürüyor beni; affedersiniz tuvalete gitmem lazım. Masadan kalkıp arka kısımdaki bara doğru yürüyor, sonra da merdivenlerden aşağı süzülüyorum. Her biri tek kişi kapasiteli iki tuvalet var aşağıda. Biri baylar diğeri bayanlar için. Tahmin edersiniz ki baylar tuvaleti boş, bayanlarınki dolu. Boş olana dalsam diyorum ne olacak ki. Giremiyorum. İçimdeki ses gene eski moda halimle dalga geçiyor, gecede iki kez falso verdim.

Tam acaba mı derken merdivenlerde ayak sesleri işitiyorum. Bir dakikaya kalmıyor gözlerimin önünde dünya yakışıklısı, Brad Pitt gülümseyişli bir genç. Telaş etmeyin, benden çok küçük yaşı belli ama hiç de gözden kaçacak bir tip değil! Yakışıklı şahsiyet tuvaletten tarafa bir göz atıp durumu anında değerlendiriyor. Benim çekingenliğimi de tespit edip “bunlar günümüzde olağan şeyler” havasıyla bana bir şans daha verip boş erkekler tuvaletini işaret ediyor. Karşılığında bayanlar tuvaletinin kapalı kapısını gösterip – bu kadın da çıkmadı gitti valla edasıyla- seçimimde direndiğimi ilan ediyorum, hafifçe kızararak.

Çocuk omuz silkip erkekler tuvaletine giriyor, hemen ardından da bayanlar tuvaletinin kapısı açılıyor. Çıkan hanım eli mahkum ters bakışlarıma hedef oluyor, sanki Brad Pitt tiplemesi önünde karizmayı çizdirmemin sorumlusu o.

Masaya döndüğümde hesap ödenmiş bile. Saat geç ama uykumuz yok. Otele yürüyüş fikri ortaya atılıyor. Hemen kabul ediyorum, geç saatte o kadar spagetti yedik madem, uzun bir yürüyüş günahlarımdan arınmama yardımcı olur kanısındayım. O anda vicdanım bana “sabah sür selülit kremini, akşam yut makarnaları” diye çıkışıyor. “Tiramisuya hayır dedim ama” sözleriyle rahatlatıyorum kendimi.

Tiramisu deyince gözlerim birden yan masaya kayıyor, kimse yok. Telefonlu adama ne olduğunu merak ediyorum ama bizimkilere sorsam ya dalga geçecekler ya cevap bile vermeyecekler. Gece boyu hayali hafiyelik uğruna masadaki muhabbeti harcadım diye kızdılar zaten bana.

Lokantadan çıkıyoruz. Dışarıdaki masalarda da tek tük insan kalmış. Aralarında tuvaletin kapısında karsılaştığım çocuğu fark ediyorum. Üç güzel kız var yanında, ne diyeyim, bravo valla! Acaba diyorum biz de dışarıdaki masaların birinde mi otursaydık?

Doğuş: 1999 NY – Bitiş: Ocak 2013 Brüksel

1 thought on “Acaba?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s