Z.Ş. Vakası

ODTÜ İşletme Fakültesi’nin önündeki avluda laflıyorduk. Doksanlı yılların başında olmalıyız. Arkadaşımın yanındaki kızı gözüm fena halde ısırıyor ama seçip çıkaramadım bir türlü.  Ortak tanıdığımız anlamış olacak ki sıkıntımı tanıştırıyor: ” Deniz, tanıştırayım Z.Ş., bizim bolümde okuyor”   

Adını ve soyadını duyar duymaz zıplıyorum durduğum yerde, Ergenekon İlkokulu’nun bahçesine ışınlanıyorum, yıllar öncesine.  Eğlenceli bir sınıftı bizimkisi, yedi sekiz kişilik bir çekirdek grubumuz vardı, kızlı erkekli pek bir eğlenirdik. Z.Ş. de sanırım üçüncü sınıftan itibaren bir süreliğine bizim gruba dahil olmuştu.

Anne babanın biri Türk diğeri Fransız olunca, o da iki okula gitmek durumundaydı.  Tam anımsamıyorum şimdi ama misal, sabahları Fransız okulundaysa öğleden sonra bizim sınıfa geliyordu.  Ertesi dönem bizim sınıf sabahçı olduğunda Z.Ş.’yi göremez oluyorduk; o yeni öğlenciler takımıyla devam ediyordu yoluna.

Güzel kızdı, uzun boylu ve enerjik.  Kısacık kesilmiş saçları sevimli yüzünün cazibesini daha da ortaya çıkarıyordu.  Şeytan tüyü taşıyanlardandı.  İnsanları kendine çekiyordu.

Z.Ş.’nin tipinden tutun da giyiniş ve yaşam tarzına kadar her yanı değişik ve cazip geliyordu bizlere.  Beslenme çantası, matarası bile bir ayrı havalıydı.  Güneşin etrafında dolanan gezegenler misali bir adanmışlıkla kuşattık onu.

Z.Ş.lerin Gazi Osman Paşa’da bahçe içinde çok güzel bir evleri vardı.  Doğum günü partisi için çağrıldığımızda keşfettiğimiz bu mekan hepimizde hayranlık uyandırmıştı.  Şekerlemeden yapılmış bir evin içine düşmüştük sanki, huşu içinde oradan oraya koşuşturuyorduk.

Günümüzün ihtişam ve animasyon çılgınlığının henüz kendini göstermediği o zamanların doğum günü kutlamalarında en fazla iki süs, üç şapka bir de pasta olurdu. Z.Ş.’ninki bambaşkaydı.  Birbirinden değişik oyunlar tertip edilmişti bizler için, ikramlar arasında da mevsim dışı olmasına rağmen dondurma bile vardı.

Bir gün Z.Ş. bana büyükannesinin okula çok yakın bir apartmanda yaşadığını ve bazı akşamüstleri okul çıkışında onun yanına gittiğini söyledi.  Bizim evimiz de okula on, bilemediniz on beş dakika yürüyüş mesafesinde olduğundan pek sevindim bu habere.  Buluşup başbaşa zaman geçirme fırsatımız doğmuştu.

Çok geçmeden bu ikili görüşmelere başladık.  Genelde ben onlara giderdim, büyükannenin evinin önünde küçük bir bahçe vardı, iyi havada o mütevazı yeşilliğin tadını çıkarırdık.  Ben Meşrutiyet Caddesi’nde geçen çocukluğum boyunca ancak kaldırım oyunlarından nasibimi alabilmiştim, o yüzden yürüyüş mesafesinde bir yeşil alan fikrini anında benimsemiştim.

****

Bizi az önce tanıştıran arkadaşın sözünü balla kesip atlıyorum: “Aaa biz tanışıyoruz, yıllar öncesinden, Ergenekon İlkokulu’nda beraberdik hani!”

Z.Ş.’nin hafif mağrur hafif dalgın bir ifade taşıyan güzel yüzünde beklediğim aydınlanma belirmiyor.  Hatta donuk gözleri biraz da rahatsız olmuşçasına bana bakıyorlar.  Ne var ki, benim heyecanım diz boyu; gayretle devam ediyorum zaman tüneli hikayelerime, mümkün değil ki hatırlamaması…

****

Okul sonrası buluşmaların hararetle devam ettiği o dönemde bir gün Z.Ş. kışkırtıcı bir öneriyle çıkageldi: “Bize gelirken bisikletini de getir, beraber bineriz!” dedi.  Önce çok heyecanlandım, bisiklete binmeye bayılıyor ama bizim evin önü cadde olduğundan ancak kaldırımdaki sınırlı alanda gidip gelebiliyordum. Bir de tabii o yaşlarda bisiklet demek özgürlük demekti. Malum, üstüne atladığınla uçarsın, kimse tutamaz seni.

Biliyorum ama babamın hiç hoşuna gitmeyecek bu fikir. Bizden Z.Ş.lerin eve gitmek için Meşrutiyet Caddesi’yle Mithatpaşa’yı bağlayan kavşağı geçmem gerekecek ki, bu babamın koyduğu sınırların fena halde dışına taşmak demek.  Alıyor beni bir düşünce; senaryolar üstüne kafa yoruyorum günlerce.  Sorun şu ki, babama yalan söylemek ne genlerimde ne kültürümde var. Diğer yandan Z.Ş. de, yeni alınmış parıltılı bisiklet de bana mütemadiyen göz kırpıyorlar.

Sonunda küçük kurnaz kafamda şöyle bir çözüm buldum:  Babama “kapının önünde bineceğim” diyerek indireceğim bisikleti, sonra usulcacık büyükannenin evine doğru süzüleceğim.  Bisikleti sürerek değil de yanında yürüyerek götüreceğimden dolayı da “caddede kullanmamak” kuralına da saygılı davranmış olacağım.  Gerçek bir orta yol bu; parlak hedefe doğru emin adımlarla ilerlerken yaratıcı çözümüm sayesinde babama karşı vicdan azabı da duymayacağım.

Planladığım şekilde yola çıktım.  Bisiklet sağ yanımda temkinli adımlarla ilerliyorum.  Mithatpaşa’nın trafik ışıklarına kadar geldim, kırmızıda bekliyorum.  Geriye sayım başladı, az daha dayanmalıyım. Birazdan babaannenin evinin karşısındaki okul avlusunda bisikletlerimizi yarıştırıyor olacağız.

bisiklet

“Deniz!” diye sesleniyor o ara arkamda birisi.  Başımı çevirmemle babamla göz göze gelmem bir oluyor. Eliyle bana “bekle” işareti yapıyor Ziya Bey. Hareket etmem zaten mümkün değil. Donakalıyorum oracıkta, kalbim küt küt atıyor, yüzümde utanç kırmızısı bir ateş.

“Nereye gidiyordun?” diye soruyor sohbet eder havasında. Pardösüsünü sıkı sıkı iliklemiş, fuları boynunda, başında fötr şapkası, ayağında sabah cilaladığı ayakkabıları.  Onun bu sakin ve saygıdeğer duruşu benim üçkağıtçı haylaz görüntümü büsbütün alaşağı ediyor. Çok ama çok utanıyorum. “Ne yaptım ben!”

Telaşla açıklamaya çalışıyorum ama cümlelerim cansız, kopuk; fena halde tekliyorum.  O arada yeşil ışık yanıyor, babam bisikletin kumandasını ele alıyor ve bana eliyle devam işareti yapıyor. Eve döneceğimizi sanmıştım, bocalıyorum.

Hala konuşmaya çabaladığımı fark edince yüreğimin ta içine işleyen bakışlarıyla “sus artık Küçük Hanım, böyle anlamsızca çırpındıkça beni rencide etmeye devam ediyorsun” diyor hiç konuşmadan.  Anında kapatıyorum çenemi. Perişanım, o kadar üzgün, o kadar pişmanım ki babamın yüzüne o mutsuz, kırık, gücenik ifadeyi koyduğum için.

Yanyana sessizce ilerliyoruz. Bisikletimin bile utandığını hissediyorum, metal yığını büzüşmüş, içine kapanmış, bu çirkin oyuna nasıl alet edildiğini düşünüyor. Ben son on dakikadır madenlerdeyim, yerin dibindeyim.  Dengimi buldum, solucanlarla arkadaşlık ediyorum.

Z.Ş.lerin evinin önünde babam bana veda ediyor.  “İşin bitince ara, gelip alırım” diyor ve sırtını dönüp gidiyor.  Arkasından bakakalıyorum.  Bağırmadı, çağırmadı, beni bisiklete binmekten alıkoymadı.  Sesini bile yükseltmeden, tek bir bakışın sanal şamarında kendime getirdi beni, kimliğimi hatırlattı.  Ya onun kızına yakışır şekilde davranacak ve ondan feyz almaya devam edecektim, ya da onun saygı ve ilgisini hakketmediğimi kabullenecektim.

****

O günün sonraki kısmında ne oldu, ne yaptım hiç ama hiç anımsamıyorum.  Takip eden haftalarda babama kendimi affettirmek için ne diller döktüm, kaç özür mektubu kaleme aldım, inanın bunu da hatırlamıyorum. Bildiğim “her seçimin bir bedeli olduğunu” olanca açıklığıyla öğrendiğim.  Ben unutsam da Mithatpaşa – Meşrutiyet kavşağı her geçişimde avaz avaz bağırır bu gerçeği, bisiklete her binişimde alet dile gelir, anlatır.

 ****

Z.Ş. artık gözlerini kaçırıyor benden, belli ki bu ortamdan kurtulma çabasında.  “Kusura bakmayın, sizi de, o yılları da hiç hatırlamıyorum.  Ailevi durumum dolayısıyla epey okul değiştirdim ben, çok insan çıktı yoluma” diye kestirip atıyor sonunda en kuru sesiyle. 

Kelimelerim bıçakla kesilmiş gibi duruyorum.  “Haklısınız, saçmalıyorum. Affedersiniz” sözleriyle ayrılıyorum oradan.

İşletme Fakültesi’nden Endüstri Mühendisliği’ne giden ana yolda ilerlerlerken gözyaşlarıma mani olamıyorum.

 “Ne bekledin ki Deniz? Yıllara meydan okuyacak duygulu bir kavuşma sahnesi babanda yarattığın hayal kırıklığının özrü mü olacaktı? Laf!”

Kabul edelim ki, Z.Ş. üstelik etkisiz eleman bu olayda.  Karar verici ben, uygulamaya geçiren yine ben, sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda olan ben.

Hayatta hepsini yapmak, herşeye sahip olmak, herkese yaranmak mümkün görünmüyor.  Kuzeye gitmekle güneye sırtımızı dönüyoruz. Susarken konuşamıyoruz. Fransızların deyimiyle hem tereyağını satın alıp hem de parasını cebimizde tutamıyoruz.

Seçim sayfayı çevirmekse, seçmediklerimizi önceki satırlarda kalıyor ister istemez.  Seçilmeyenlerin, ikinci plana itilenlerin, o gün aranmayan kişinin, yapılmayan işin, okunmaya kitabın, sorulmayan hatrın boynu eğiliyor.  O terk edilmişlikteki kırgın ah bizim eksi hanemize yazılıyor.

Her seçim özgür irademizim dile gelişi. Her seçim aynı zamanda bir bedel.  Pusulamızı kaybetmediysek amacımıza giden yolda yeni ve sağlam bir adım.  Doğru seçimler yeni umut kapılarına taşıyor bizi, hatalı olanlarsa yürekte çentik.

 

Brüksel, Ocak 2014

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s