Yarınki Çiçek

Bilmiyorum

Yağmur yağacak mı yarın

Kısalacak mı

Yoksa alabildiğine uzayacak mı bu yol

Kaç gece daha fısıldaşacağım sabrımla?

&

Bilmiyorum

Bu katlanarak büyüyen özlem nereye eser

Ben de haliyle peşinden

Artık ağırıma giden ayrılık

Sınırların üstüme üstüme gelme hali

Hayal kurarken ürkmek

Sahi o ne ki

Ne zamandır var

Ne kadar sürer?

&

Bilmiyorum

Yemin olsun ki hiç bilmiyorum

Hafızamın tatlı sert oyunları

Bu inanılmaz hızda akışı günlerin

Aynı anda takıldık sanırken koşarak geçen zaman

Kafamın içinde gezen dalgın bulut

Ne zaman buralı oldu o gariplik

Niçin var?

&

Bilmiyorum

Yarın hangi yeni kavisle tanışacağız

Hangi kıvrım “yenilen ya da kaybol” diyecek bize

Kendimle el ele yürüyorum bir zamandır

Doğrularım kucağımda

Her sabah onlara açıyorum gözümü

Sahipleniyorum

Onlar da beni…

Sevdiklerimden hiç bu kadar emin olmamıştım

Her yeni gün çok başka bir ateşle seviyorum

Aşkla işte

Bilmiyorum kaç yaprak ömrü

Kaç adım

Kaç yudum

Kaç soluk var aramızda?

&

Bilmiyorum

Yarın ayaz basar mı

Kar iner mi yine sabaha karşı

Ne gelecekse

Gelecek

Bana sormayacak anladım

Ne gelecekse

Gelecek

Yaşayacağız, varım

Yarın ister kar

İster ayaz

Dünya bildiğini okusun, şanındandır

Ben çiçek açacağım…

Brüksel, Şubat 2021

Kolay gelsin…

“Kolay gelsin” sözü ve bu dileğin içten hissedilerek söylenildiğinde havayı da yüreği de yumuşatan tınısı bana hep çok iyi gelmiştir. Her duyduğumda çocukluğumdan sahnelere taşır beni bu iki kelime. Annemin de babamın da çok sık ve severek kullandıklarını hatırlarım.

O kadar fazla örnek gelir ki aklıma bu dileğin onların dudaklarından döküldüğü anlara ilişkin. Ben ders çalışırken bana söylediklerini anımsarım, tamirata gelmiş ustaya, sarmaşık budayan bahçıvana, badana boyaya girişmiş acemiye, zor bir tarifi denemek için kolları sıvayıp mutfağa dalmış bir hevesliye… Ses tonundaki yumuşaklık bakıştaki samimi destekle birleşmiş olarak, bir bütün halinde…

Bu sözün gerisinde koskoca bir felsefenin var olduğunu düşünmüşümdür hep… Şöyle ki, sadece iki sözcükle birine “yaptığın iş kolay değil farkındayım” diyorsunuz önce.  Sonra ekliyorsunuz: “ama bunu yapmak sana düşüyor, bu böyle”. Derken güç veriyorsunuz ona: “halledeceğine inanıyorum ben ve bu bunu başarmak da iyi gelecek sana”.

Dikkat yalnız “bırak ucundan da ben tutayım” tarzı bir girişimden bahsetmiyoruz burada. Yapılması gereken her neyse o kişinin görevi, sorumluluğu.  Yürünecek bir yol var, o da bireyin kendi yolculuğu. Biz onu cesareti için kutluyoruz (çünkü üstünde çalışmaya başlamış bile).  Ardından da kendisine bu konuya en doğru şekilde yaklaşmasını ve onu en uygun biçimde sonuçlandırmasını diliyoruz.

*

Babam yıllar önce “değiştiremeyeceğin şeyler için üzülmeyi bırak kızım” demişti bana. “Ben denedim ama her zaman yapamadım, sen yapmaya gayret et” diye devam etmişti samimiyetle.  Kulağıma küpe olmakla kalmadı bu sözler, elimden geldiğince rehberim de oldular.

Sonraki senelerde makalelerde, konuşmalarda, kitaplarda hatta filmlerdeki diyaloglarda hep karşıma çıktı bu öğüde yakın görüşler. “Başımıza neyin geleceğini kontrol edemeyebiliriz ama onu nasıl algılayacağımıza ya da değerlendireceğimize biz karar veririz” ana fikri babamın da seveceği cinsten diye düşündüm bu konu üstüne kafa yorarken… Prensip olarak tamam da uygulamada zorlanır insan dediğim de çok oldu.

Hayat yolunda giderken kolay tabii böyle davranabilmek diyor insan… Dünyanız altüst olduğunda nasıl kullanacaksınız ama bu algı kozunuzu? Pollyannacılık değil mi bu düpedüz? Çocuk mu kandırıyoruz, siyaha siyah demeli, beyaza beyaz…

İlerleyen yıllarda, tam da kendi hayatım büyük bir testten geçerken benzer sorguları yine çok yakınımda gezer buldum. Yaşamın beni taşıyabileceğimden emin olmadığım bir yük ve hak etmediğimi düşündüğüm bir bedelle sınadığı günlerde her ağzımı açtığımda ya isyan ya da öfke kusuyordum. Daha ne kadar sürecekti bu zorluklar, soluğum yetecek miydi, neyi yanlış yapmıştım da bunlar böyle arka arkaya benim başıma geliyordu?

Bir gün hayat tecrübesi de gönül zenginliği de bana hep ışık olmuş dostlarımdan birine dert yanarken gözlerindeki merhametin hemen yanıbaşında birikmiş kelamı gördüm. Görür görmez de sustum cümlemin ortasında. Sustum ki o söylesin diyeceğini.

Bana yaklaştı dostum. Ellerini omuzlarıma yerleştirdi, bakışlarıyla benimkileri sabitledi ve bir soru soracağım sana dedi: “Olan biteni anlatmayı ve dert etmeyi bırak bir saniyelik. Mutlu olmayı seçiyor musun, onu söyle bana?”

Biraz bocaladım. Sonra dudaklarım kıpırdanmaya başladılar yine: “Mutlu olmak istiyorum ama…” dan girip mutluluğum önündeki engelleri saymaya giriştim. Biraz dinledi, sonra susturdu yine beni. “İstekten bahsetmiyorum” dedi. “Mutlu olmayı seçiyor musun?”

Anlamadım. Daha kötüsü onun beni anlamadığını sandım. O yüzden mutsuzluk yaratan şartları, olayları, insanları saymaya devam ettim. Mutluluğun bir seçim değil sonuç olduğuna inandığım kafa yaşındaydım.

*

2020 Mart ayının ikinci haftası (sonradan korona sürecinin başlangıcı olarak hatırlayacağım günlerde) görevli olarak İzlanda’ya gittim. Havaalanlarının bildik coşkularını kaybetmeye başladıkları, yolcuların gergin ve huzursuz bir suskunluğa büründüğü zamanları yaşıyorduk.

Dönüş yolunda Reykjavik havaalanında Brüksel uçağı için kapıya doğru ilerlerken koridorun piste bakan camlarından birine yazılı birkaç dize gözüme çarptı.  Acelem olduğundan hızlıca okuyup ilerledim.  İki adım sonra başka bir şiirden bir alıntı daha ilişti gözüme… Sonra bir tane daha, bir tane daha…

Şaşırmakla birlikte havaalanlarına şiir katma fikrini çok yakın ve sıcak bulduğumu tahmin edersiniz.  Dizelerin varlığı o koşullarda bile gülümsetmeye yetti beni… İçlerinden biriyse özellikle dokundu içime.  Telefonumu çıkarıp resmini çektim hızlıca.  Sonra da kapıya doğru koşmaya devam ettim.

O sabah insaflı şiddette bir deprem yaşamıştık – artçıların olabileceği söyleniyordu.  Yanardağ hareketliliği konusundaki beklentiler de gündemdeydi. Birkaç saat önce Trump ABD-Avrupa arası uçuşların durdurulacağını duyurmuştu. Her yerde korona riskine karşı ciddi önlemlerin alınacağı, hatta sınırların kapanmasının an/gün meselesi olduğu konuşuluyordu.

O akşam saat 21:00 gibi Brüksel’e indik. Takip eden günlerde ilk ciddi kapanma/karantina süreci başladı.  Ev-market-ekran-yürüyüş döngüsüyle tanıştık hepimiz.

*

Sonraki süreç yaşayacağımıza hiç ihtimal vermediğimiz deneyimlerle buluşturdu bizi. Öyle ya da böyle birçok ilk yaşadık. İstesek de istemesek de sürekli denendik, parçalandık, tekrar yapılandık, yara aldık, umutlandık, kapkaranlıkta çok yalnız ve hatta zaman zaman kaybolmuş hissettik. İnkar ettik, isyan ettik, yok ettik, var ettik, ucu uca ekledik. Değmeden dokunmayı öğrenmeye çalıştık. Dinlemeyi yeniden keşfettik, öze indik, derine daldık, geçmişe gitti ve geldi aklımız sık sık.

Başka asırları, diğer kıtaları, bizim yaşımızdayken anne babamızın ne yaptığını düşündük. Kolay diye bildiklerimiz zor, engelli, şimdilik imkansız oluverdi. Gündelik sandıklarımız bayramlık hatta hayallik oldu. Cepte saydığımız kanatlandı uçtu elimizden. Kesin dediğimiz bir soru işaretine sattı bizi. Güvenceler bulanıklaştı saniyesinde.

“Geçen sene bu zamanlarda…” diye başlayan cümleler bizi çok üzer oldu… “Şu ay geçsin, bu mevsim bitsin, şu köşeyi de dönelim” dedik ama hayatımızdaki bu kördüğüm çözülmek yerine dallanıp budaklandı. Uzun soluğun gerekliliğini kabul ettik sonunda. Şipşak bir çözümü çok ama çok istesek de.

Geleceğin hiç olmadığı kadar bilinmeyen ve detaylı plan yapabilme yetisinin de hayli yıpranmış hissedildiği bu süreç şimdinin değerini de -en zor anlayanımıza bile- çok güzel öğretti sanıyorum.  En direnenimiz dahil hepimiz artık anladık ki bir tek şu an (o da şimdilik) bizim ve onu yaşıyor, paylaşıyor olmak da bir şans. Ötesine, gerisine bakılacak.  Zamanı gelince yaşanacak.

Geçen sene bu zamanlardan ya da seneye bu mevsimden bahis açmak yerine “şimdi ne yapabiliyoruz, şu anı nasıl geçiriyoruz” a odaklanmak daha anlamlı değil mi öyleyse? Babamın da yıllar önce dediği gibi değiştiremeyeceklerimiz için hayıflanmayı bırakmanın zamanı gelmedi mi? Eksiklerimizi, gediklerimizi sıralayıp kendimizi bilerek ve isteyerek mutsuz etmek yerine elimizdekilerle ne yapabiliyoruz ona yönelmek çözüm olamaz mı? Doğru adımları atarak hem kendimize hem sevdiklerimize şifa olmak işe yaramaz mı sizce?

“Ne kaldı ki elimizde?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Bence çok şey. Temele, esasa inmekten bahsediyorum dostlar: sevmek en başta, sevdiğini söylemek, hissettirmek, üretmek, yaratmak, oldurmak, paylaşmak, ilham vermek, destek olmak, dinlemek, öğrenmek, keşfetmek, tamir etmek, yoktan var etmek, gönül almak, affettiğini söylemek, pişman olduğunu itiraf etmek, sen haklıydın demek, inadı bırakmak, gereksiz gururdan, anlamsız etiketten kurtulmak, kendi yarattığımız kafeslerden çıkmak, yüzleşmek, gücün/güçsüzlüğün sınırlarını kabul etmek, komşuluk etmek, yarenlik etmek, rehberlik etmek, el vermek, yetiştirmek, orta paydalarımızın sandığımızdan çok olduğunu görmek, ara ara da olsa karşılıksız vermek, birine bir sürpriz yapmak aniden, bir deli şans vermek, kendimize kocaman bir aferin demek, “bayılıyorum sana ne güçlü kadınsın/adamsın, bak nasıl da ayakta kaldın bu dönemde, aslansın sen” demek…

Bunların hepsi ve daha da fazlası gücümüz dahilinde. Aynı yıllar önce arkadaşımın bana hatırlattığı gibi bu yolu seçmek de elimizde.

Ya da? Ya da suçu 2020’ye yükleriz, tüm sorumluluğu da 2021’e teslim ederiz. 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayanın kısacık bir dakika olduğunu görmezden gelerek.  “Bu bozuk çıktı” diye bırakın bir yılı, bir günü bile çöpe atma lüksümüz yok oysaki.  Artık öğrenmiş olmamız gerekmez mi aslında?

*

Geçen Mart ayından bu yana İzlanda’ya geri gidemedim ama müzakerelerimiz telekonferanslarla devam ediyor. Çoğu evden çalışan İzlandalı meslektaşlarım arasında bir tanesiyle bu dönemde iyice yakınlaştık. Hlín’le önceleri sadece iş güç konuşurken, zamanla birbirimizi daha yakından tanıdık, özel hayatımızla ilgili detayları da paylaşır olduk.

Ondan İzlanda edebiyatı ve adalıların kitap ve okuma aşkı üstüne çok şey öğrendim. Bana önerdiği yerel yazarların eserlerine daldım ve son derece etkilendim.  Her sene yılbaşı yaklaşırken İzlanda’da yeni kitapların piyasaya çıktığını anlattı bana Hlín. Halkın da büyük bir heyecanla bu dönemi beklediğini ve birbirine yılbaşı hediyesi olarak kitap almanın çok yaygın bir gelenek olduğunu. Kendimi seyahatlere vuramayacağım bir yılbaşı tatili öncesi ben de keşif zevkimi yeni yapıtlarla buluşarak tatmin etmeye karar verdim sayesinde.

Hlín Türk dili ve edebiyatı üstüne de sorular sordu bana. Ben de çiziktirdiğimi söyleyince herhangi bir yazı ya da şiirimin İngilizce veya Fransızca tercümesi var mı diye sordu. Fransızca bir şiirimi yolladım, “sayende paslanmış Fransızcamın tozunu attım” dedi bana telefonda gülerek. Türkçe şiir kitabımın imzalı bir nüshasını da istiyor. İzlanda’da yapacağımız ilk yüz yüze toplantıya getireceğime dair söz verdim.

Biliyorum ikimiz de gözümüzde canlandırdık o resmi ve inandık o anı birlikte yaşayacağımıza. Heves ve hatta iştahla detaylandırdık o buluşmayı.  Bu ortak hayal ikimizin artık ve tam da onun varlığından dolayı, onu birlikte kurduğumuz için, hem daha yakın hem de daha güçlüyüz hayata karşı. Ve o an niye şimdi değil diye paralanmak yerine o görüşmeye kadar kendimize en iyi şekilde nasıl bakarız kısmına odaklanıyoruz hikayenin ikimiz de. O an gelecek biliyorum. Baldan da tatlı yaşanacak geldiğinde.

*

“Kolay gelsin” sözü ve çağrıştırdıkları haftalardır ışıklı bir levha misali yanıp sönüyor kafamda… Aklıma gelenleri Belçikalı bir dostumla paylaşayım derken Fransızcaya nasıl çeviririm bunu diye düşündüm ama bir türlü bulamadım. “İngilizce nasıl derim” dedim, tam dengini yine tutturamadım. Böyle tam karşılıksız ve hafif büyülü kalması da hoşuma gitti biraz niyeyse.

Tercüme üstüne düşünürken o çok sevdiğim “kolay gelsin” dileğinin içinde gizli başka bir anlam da keşfettim sanki. “Biliyorum, hiç de kolay değil bu yaptığın ama dileğim odur ki yaşadıkların sana kolay gelsin” şeklinde açabileceğim bir mesaj. “Aslında hiç de hafife alınacak bir durum olmasa da, sen algını doğru şekillendir, seçimini akıllıca yap ki sana kolay gelsin” diyen bir dost tavsiyesi.

2021 için gerçekçi, samimi ve olumlu bir dilek arayışıma da bir yanıtım var artık. Sizlere 2020 kabahatliydi, 2021 tüm dertlerimize deva olacak diyemiyorum, demem de. Ama dayanıklı iyimserliğimin ve doymaktan çok uzak yaşam iştahımın verdiği güçle ve içtenlikte “kolay gelsin” diyorum hepinize, hepimize.

Brüksel (ve biraz da Reykjavik), Ocak 2021

Not:

Gecen baharda Reykjavik havalimanında çektiğim fotoğraftaki şiir “otların hayatına ve sonsuz ilkbahara inanıyorum” diyor. Alt sağ köşedeki küçük notta “duyurun bunu” yazıyor… Ben de tam da onu yapıyorum işte bunları yazarken. İyi niyetle, inançla ve hayallerime sahip çıkmanın gururuyla.

Soluk

Kabarcık

Duygulu, saydam, enerjik 

Tik takını sorguluyor zamanın

Sudan geldiği sır değil 

Akışlarsa ezberi

Sabrı?

Ona sonra rastlamış

Sabrı yolda tanımış

                   *

Bildi bileli çağırmış onu uzaklar

Hayal etmiş

Kuzeyi, yukarıyı, yüzeyi

Oradan bakılınca görüleni, hissedileni

Kabarcık

Kıpır kıpır, hevesli

Gözünü karartıp bir gün

Çıkıvermiş yola

Önce yürek

Onca cesaret

Gün gelmiş

Bildikleri yük

Bilmedikleri işaret

                   *

Kabarcık

Kırılgan ve korkusuz

Tik takını ezberlemiş zamanın

Başına değil de bu serüvenin 

Sonuna da değil aslında

Şimdisine vurulmuş en çok 

Tam da şu anın içinde varken bizler

Kim neyi ne kadar yaşıyor

Hangi “gel-git”lerden geçiyor bedenler

Ruhlar hangi “unut-gizle”lerden…

Şu gözlerden bu yüreğe misal 

Ne akıyor kendiliğinden

Neler duruyor öylece kaskatı

Dünyanın kendi değişirken

Fısıltılar 

Haykırış

Ve sessizlik 

Sahi

Aynı andan nasıl doğuyor 

Aynı an

Bunca rengi nasıl, nereye sığdırıyor?

                   *

Kabarcık

Saydam, saygılı

Kurcalamak ne haddime de diyor

Su kapamaya hevesli işte besbelli

Sözün üstünü örtmeye çalıştığı yaraları

Kaçan bakışın küskün mirasını

Perde arkasında unutulanı

Gölgede kalanı

Yeraltına inmek duyguların

Körkütük sevenin de 

Tövbe umurunda olmayanın da

Çilesini, çakısını, çıkınını…

Kanıtlamak istiyor sanki kabarcık dünyaya

Gözden gizlenenin yok olmadığını

İnadına

Direndikçe yittiğini “ben”lerin

Yılların “biz”siz geçtiğini

                   *

Kabarcık

Kıpır kıpır, hevesli

Yolculuğu yük değil omuzlarında

Tik takını kundaklamış zamanın

Koynunda avutuyor

Batıyı doğuya katlıyor özenle

Hangi taraf üstte hiç umurunda değil

Yenişmek başka yaşamlarda kaldı

Yüzeye yaklaşırken hatırda değil

Hafiflik esas şimdi

Kendinle gelebilmenin hafifliği

En derin nefes

Ruh kavuşması

Nihayet

                   *

Kabarcık

Kaşif, tutkulu, deli

Kabarcık bildiğin Deniz

Dedim mi

Demedim mi

Sudan geldiğim sır değil 

Uzaklar çağırdı gittim

Sorgusuz sevdiğim doğrudur soluğu

Hatta doğru en çok onu sevdim

Düşledim durdum, o da yalan değil

Kuzeyi, öteyi, yüzeyi

Yolculuğum hiç yük olmadı omuzlarıma

Bazen bir an

Öylesine çoktu

Sorularım genç kaldı

Heveslerim biraz ergen

Sudan geldiğim sır değil

Akmak düşkünü olsam da 

Sabırdan öğrendim

Sorgusuz sevdiğim doğrudur soluğu

Peşinden gittiğim de doğrudur

Yitmesin diye “ben”ler

“Biz”siz geçmesin diye zaman

Ne pahasına olursa olsun…

Brüksel, Aralık 2020

Yaş dediğin

Az biraz tarih tabii
Bir miktar aritmetik
Çokça aşk benim için
Her gün ölümüne hayal kurmaya
Cesaret edebilme deliliği
Olasılıklar tufanı
Depremi imkansızın
Bir ışık taşımak o kuytuya
Bir gölgeyi kendi haline bırakma inceliği
Şimdi itmek
Şurada burkmak, kanırtmak icabında
Kanatmak yeri geldiğinde
Bile bile
Karşılamak en özleneni
Yaşamı tanımlayan kavuşmalar dolusu
Ve onların şanına, şerefine
Karşılamak
En ürküteni
Hücrelerin gri siyah sarsılırken gümbür gümbür
Çünkü? dersen
Çünkü böyle
Benim bittiğim yerde
Sen başlıyorsun da ondan
Tam da o yüzden
Bitmiyoruz ya biz
Bitmiyor iyi ki bu macera…
Yaş dediğin biraz da o yüzden
Coğrafya az buçuk
Üzüm bağları
Tek tek sevdiğim
Birbirinden okyanuslarca uzak ülkelerde
Yaş dediğin yol
Trenler, uçaklar ve gemilerde
Adımlar çocuk ve çekingen
Adımlar güvenli ve genç
Hatta dörtnala bildin mi söyle?
Hani gönüldeyse (anladın) o an kumanda
İncirler dolusu bal tattıysan bildin zaten
Kıpır kıpır bir gelecek sözüne kandıysan
Yeşil limon kabuğu
Üfledi mi söyle inceden ensene?
Göz kırptılar mı sana kirazlar
Tek, çift
Sarı ve kırmızı
Ağaçtan henüz inmeden bakıştınız mi?
Yaş dediğin
İşittiklerim
Söylediklerimden eleyip duydukların
Uç uca eklediklerim
Hiç bilmediklerin
Bir an içinde görüp aydığım gerçek
Bir ömür boynumda taşıyıp
Bir anda kesip attığım yük
Dediklerim tekrar tekrar
Sana, size, en çok da bana
Yaşam dediğin
Biraz özlem
Biraz ilham
Taş taş üstüne koyma telaşı
Çokça yenilenmek
İster istemez
Uzanmak
Erişmek
Dokunmak mümkünse
Başka ruhlara
Dokunmak mümkünse
En derinine…  

 

Brüksel, Kasım 2020

Gökyüzüne neleri sığdırmadık ki?

Senin dediğin olsun hadi bu sabah

Bu sabah inadına bir delilik yapalım

Açar açmaz bulutlara salma gözlerini de kaçalım

Al onları yanına şimdi

Al bir heves çıkalım

Güzel yapraklı diri ağaçlara bakalım birlikte

Ne kadar da çoklar diyelim

Nasıl görkemli nasıl da ayaktalar!

Yaprakları desen

Solmaktan çok olmayı çağrıştırır

Yaprakları yaşamışlık

Yaprakları kor…

*

Sonbaharın yazgısı hüzün olmasın

Öyle yazdıysalar da biz bugün bozalım

İkimiz görsek kafi üstelik

İkimiz hemen şimdi

Yaprak dediğin örneğin

Dökülürken de uçar

Yerle kavuşur evet bir gün uçurtmalar

Ama neresi kaza bunun

Neresi enkaz?

Yaprak dediğin düşmez ki hiç

Kelebek misali konar…

*

Gölgeleri çıkar bu sabah bakışlarından

Ben benimkileri attım

Kavuşamamak kaybetmek değil

Attığımda anladım

Misal dün gece

Sen buralara çok yakın bir yerlerden geçtin

Kalıbımı basarım ki doğru

Fısıldasan duyardım üstelik

Fısıldasan diyorum bak

İşitirdim seni

Tek ses senmişsin gibi

Hele de çırpıntıdaysa yüreğin…

*

Hadi benim dediğim olsun bu güz

Dakikasında bir delilik yapalım

Sonbahara söyle, serbest bıraksın hüznü

O da artık biraz kendini yaşasın

Yapraklarla dökülüşü eşleştirme sen de

Düşüşle kaybı

Rüzgarı ürpertiye bağlama hemen

Ağaç dalları

Çıplak kalsalar da titremesin, mümkün

Bulutlar geçerken uğramış olsunlar

Az duracaklarsa da yerimiz var

Gökyüzüne neleri sığdırmadık ki?

Kökün sağlamsa kanatlanırsın

Uçmayı tattıysan

Kolayla yerle bir edemezler seni

Ruhun bilir

Ruhun seçer ne göreceğini

Yapraklar bir şölen bu sonbaharda

Yapraklar konfeti

Kızıl

Pembe

Sarı

Yapraklar meydan okuyan

Yapraklar ışık

Yol gösteren kaybolmuşlara

Sanırsın gökte yıldızlar

Brüksel, Ekim 2020

Yüzüyoruz

Biliyorum sen pek azla çok yapansın

Bin düşünüp bir akıtan

En derinden

Hatta bazen

En yakınına bile sezdirmeden

Büyük harflerle hissedensin

Özümseyen

Damla damla

İfade eden

Sihir gibi

Dokunduransın en ummadık anda…

*

Ben çok sözcüklüydüm hep bilirsin

Sen harika dinleyen

Ben bildiğin deli

Sen bilmediğimiz

İkimizin de okuyasi vardı hep

Sen gitar tellerine yöneldin

Ben yazıp çizerken

Sen koştun topla ya da topsuz

Ben deştim nedenli nedensiz

Yüzdük sonra

Kilometrelerce yüzdük bütün denizlerde

Yüreklerimiz bildi sırrını kulaçların

Soluk aldılar beraber…

*

Annemin anısını sofrana taşımıştın bir akşam

Şiirsel

Babamın emaneti oğlunda şimdi

Yılbaşını öne aldık geçen sene beraber

Zamanıydı elbet

Fransız’ın peynirini eritiverdik yeri gelince terasta

Arzu Tramvayı bile dekorunu bize sorduydu hatırla

Ve biliyorsun

Notre Dame yanmadan önce

Topladı hepimizi yamacında

Köprünün üstünde ve her yaştaydık

O resim çekilip saklandığında…

*

Mektuplarımı sana yazmak ne keyif dostum

On sekizimdeyken de aşık

Şu anda da inan

Biliyorsun sen zaten

Aklım başımdan nicedir epeyce ayrık

Romanlarda sana rastlamak tesadüf değildi elbet

Turp görünce ağlamaklı olmak da

Roka sokağının

Bastille operasınına dolanıp

Seni çağrıştırmasına bayılıyorum

Demişimdir de yenileyeyim yeri gelmişken

Cohen’in Kanye ile hemfikir duruşu sonra

Sen mevzu bahis olduğunda

Şaşan varsa İdil Hanım’a yolluyorum…

*

Bu akşam buradayım malum

Enleme boylama sorarsan evet

Tam da burada

Senden bir saat dilimi uzaktayım diyecekler

Çokça oradayım oysa şu an dostum

Hıçkırık filan bulaştırmayacağım da

Yaşadıklarımızın gücüyle işte

Oradayım gümbür gümbür

Duymalısın

Duydum de lütfen

Hissetmediysen de inat ben

Kalıcıyım

Yarın da yanındayım bilesin

Cumartesi de

On sene sonra Pazartesi de

Sen anladın işte

Kurtuluşun yok diyorum bizden

Beraberiz

Su Selimiye rengi

Bildin mi?

Bildim de

Bir akşamüstündeyiz

Kimsenin tek sözü kalmamış söyleyecek

Cohen ölümsüzlüğünü ilan etmiş

Parmakların gitarın telinde

Bir şiir yazasım var

Bütün yaşlar bizim dostum

Yüzüyoruz…

Brüksel, Ekim 2020

Hem Nasıl Bilsen

İstemez mi insan

İstiyorum tabii

Maviyi, yeşili

Kaçırdığım denizi, çamı

Derinine sarı sızmış moru

İçine kazara sen düşmüş güzü

Bildiğim geceyi

Tanıdığım gündüzü

İstiyorum nokta.

*

Boğaz’a dalmayı düşlüyorum deli gibi

Gözlerimle önce, sonra bedenimle bodoslama

Bir olmayı İstanbul’la

Orada batıp Selimiye’de çıkmayı derken

Ballı incir tadında bir geceye akmayı Losta’da

Mehtap’la dobra sohbetlerimizi

Özledim…

*

Büyüdüğüm şehrin sokaklarında yokuş yukarı yürümeyi

Mehmet Abi’nin tatlı azarında demlenen kalamarın tadını

Hayatımı içinden geçtiği mekanlarda var olmayı

Senli ya da yalnız

Yanlı ya da tarafsız

Sebepli

Sebepsiz

Korunmasız…

*

Benim yaptığım şehirleri

Beni ben yapan kıtaları, ülkeleri

Orada atan bildik yürekleri

Dolu dolu bir yaşanmışlığın tadıyla

Eğrisiyle doğrusuyla

Dostluğun, yarenliğin bin bir tonunda

Bir sürü dilde

Aynı anda her yaşta

Düşlüyorum doğru

Özlüyorum net…

*

Metal gövdede havalanıp

Alaşağı edip camları

Martı kanadına konmayı düşlüyorum

O uçakları kuşlar kadar hür

Salmak istiyorum gökyüzüne

Arka arkaya, coşkuyla

Dönsün

Diye dünya

Tanışsın

Keşfetsin

Kavuşsun

Diye insanlar…

*

Gelmek

Gitmek

İstiyorum

Omuz omuza durmak

Acabasız dokunmak uzun uzun

Ve zevkle

Korkusuz sarılmak istiyorum şimdi

Tutmak, öpmek, koklamak

İnsan gibi

Şifremizdeki dürtüyle…

*

İstemez mi insan

İstiyorum tabii

Perdesiz nefesi

Kafessiz sevgiyi

Bir meydanda toplanıp

Tek yürek

Yek beden

Bir ses olabilmeyi

Bodoslama gelmeyi öylece

Dimdik bakmayı

Çarpmayı hatta kazara

Dirsek temasını takılırken şakadan

Dudak sırrını

Duymak için yaklaşan başı

Kulağa fısıldanan itirafı

Özledim

Hem de nasıl…

Brüksel, Eylül 2020

Arsız Umut

Kitapçıları seviyorum. Raflarını, tezgahlarını, afişlerini. Toz kokusunu, kağıt hışırtısını, eğilmiş başları, kitaba uzanan elleri. Kitap sırtlarını, kitap kapaklarını, sayfa çevirirken yarattığımız küçük rüzgarı seviyorum.

Brüksel’e taşındığım ilk yıllarda Fransızcam varla yok arasında gezinirken biraz hüzün, biraz da özenle seyrederdim kitapçı vitrinlerini. Bırakın içine dalmayı daha ismini dahi telaffuz edemediğim kitaplar, yeni/eski yazarlar, kitapçıda çalışan genç ekibin hevesle yazıp kitaplara iliştirdikleri küçük notlar hep ağzımı sulandırırdı. Bu muazzam dünya keşfedilmeyi beklediğini fısıldayarak el sallıyordu bana mütemadiyen, inceden inceden de meydan okuyordu.

Dili öğrenmek günlük hayatı, iş ilişkilerini ve sosyal yaşamı canlandırdığı gibi kültürel bağları güçlendirerek zenginleştiriyor bizi her gün. Önceden İngilizce çevirileri yoluyla tanıdığım Fransız yazarlara anadillerinde yeniden kavuşmak kadar daha önce hiç adını duymadığım çağdaş yazar, şair ve gazetecilerle de tanışmak otuzlu yaşlarıma doğru ilerlerken zihnimi de gönlümü de çiçeklendiriyordu. Kimi zaman arkadaş önerisi, kimi zaman edebiyat eleştirileri, bazen de dost tavsiyesiyle kısa zamanda birçok edebiyatçıyla söyleşme fırsatı buldum onların satırlarını afiyetle yalayıp yutarken.

Bazen her üç cümlede bir sözlüğe danışarak, bazen tembellik yapıp tahmine bağlayarak, bazen tamamen kaybolup yeniden başlayarak. Gözümün kağıda dokunması, parmağımın sayfayı çeviren hareketi, bir kitapla el ele tutuşup bu dünyadan gitme hissi hep çok iyi geldi bana. Birken iki, hatta daha çok olmak, hem bugünde hem b aşka zamanda aynı anda var olmak, kanepede/sahilde/ağaç gölgesinde yayılırken aynı zamanda göklerde uçup kendim dahil her şeye dışarıdan bakabilmek. Daha ne ister ki insan?

Üstelik en az bu uçuşlar kadar güzel ve aydınlık geri dönüşleriniz. Kitaba başlayan sizle bitiren siz aynı kişi değilsiniz. Yoğruluyor ve biçimleniyorsunuz. Yolculuktan biraz yorgun ama çokça aymış dönüyorsunuz. İçinizde bir yer doluyor, bir boşluk kapanıyor. Kabarmış bir yanınızsa ödemini akıtıp soluklanıyor. Olgun bir dengedesiniz – üstelik kendiliğinden oldu her şey, ölçüp biçmediniz.

Malum fenomen yüzünden hayatlarımızın yeniden şekillendiği bu süreçte bir zamandır kitapçıya gidemedim. Evdeki stoklarımı erittim ben de, arkadaşlarımın verdiği kitaplardan okudum. Epey de idare etti beni, yalnızlık da eksiklik de hissetmedim.

Bu sabah ama zordu biraz. Çok özlediğim ve muhtemelen bir süre daha göremeyeceğim bir dostumla telefonda konuştum. Bu ay kaybettiğimiz iki insandan da bahsettik. İlki yıllar önce ayrılmıştı aramızdan, hem de çok erkenden. İkincisi de birkaç gün evvel. İki hikaye de bir sürü yüreğe ve hayata çarpan cinsten.

Bilmiyorum o konuşmanın düşündürdükleri mi, birikim mi, yoksa günlerdir buraları etkisi altına alan sıcak ve bunaltıcı hava mı dürttü, sığamadım eve. Sokağa attım kendimi taze ekmek alma bahanesiyle. Burun ve ağızları örtülü yüzler arasında adımlarken bin bir düşünce hücum etti aklıma. Gerekli gereksiz konuştular.

“Artık her zaman umutlu olmayı beceremesem de dayanıklı olmaya çabalıyorum” demişti bir arkadaşım dün, onu hatırladım mesela. Geçen hafta Fransa’da kaldığımız otelde valizlerimizi taşımak için bizden izin isteyen çalışanı sonra… ki onaylayınca ellerini dezenfekte edip geri gelmişti yanımıza. Koyu renk takım elbiseli ve siyah kumaş maskeliydi, kırk derecenin üstündeki sıcakta koşuşturuyordu. Bahşiş vermek için ben de izin mi istemeliyim diye düşünmüştüm, malum dokunmak artık riskli.

Tenha sokaklarda kuru yaprak, izmarit ve ambalaj kalıntısına ek olarak sürünen mavi tek kullanımlık maskelere takıldı sonra gözüm. Onların bile yaşanmışlıkları var şimdilerde. Zaman akmak fiiline ne kadar da yakışıyor diye geçirdim içimden.

İşte tam da o an bir kitapçıya koşmak ihtiyacı belirdi içimde. Bugün resmi tatil olmasına rağmen açık bir adres de buldum şansıma. “Yardım ister misiniz?” diye sordu satıcı çocuk. “Yok” dedim “biliyorum aradığım kitap beni bulacak”. Gülümsedi anlayışla. Kitap delileri tanır birbirini ilk bakışta.

Yarım saat kadar sonra elimde “Buluşmalarımız” isimli kitapla beraber hep çok sevdiklerimi getirdiğim Toucan lokantasının terasında oturuyordum. Arnavut garson Adrian kısa bir durum değerlendirmesi ve hoşbeşten sonra hissiyatımı sezmiş olmalı ki beni kitabımla baş başa bırakıp içeri çekildi. Yaşıtım Fransız kadın yazarlardan birinin yeni çıkan romanı bu. Beni onu ilk keşfettiğim ve Fransızcam yetmediği için okuyamadığım yıllara götürüp getirdi.

Açtım ilk sayfayı. Doksanlı yıllarda Sorbonne Üniversitesi’nin koridorlarında rastlantısal bir buluşmayla başladı hikaye. Öyle kilit bir andır ki hani hissedersiniz; hayat değişecektir o noktada. Kahramanlarımızın tanışmasıyla beraber şiirselleşti dili yazarın. Akmak fiili edebiyata ne kadar çok yakışıyor diye geçirdim içimden.

İki saat ve çok sayfa sonunda hesabı istediğimde ben biraz farklı bir bendim. Yüzümde bir ışıltı, içimde nedensiz bir ateş. Adrian da belli ki bahşişe sevindi.

Kitabı çantama koyarken arka kapağındaki cümle takıldı gözüme: “Hayatta birçok kere sever insan ama tek bir kez aşık olur”.

Doğru mu dersiniz? Ben bilmiyorum. Dayanıklılığa saygım çok ama umudu hep zirvede tutan cinstenim.

 

umutcicek

 

Brüksel, Ağustos 2020

 

 

Peki ben sana…

Kaç defa diyesim geldi bilsen

Kaç kış

Ve baharda

Mütemadiyen

Ve soluk soluğa

Bazen hırçın

Çokça masum

Hep dibine kadar ben ama

Sözler dolusu

Anlar dolusu ben

Yeminlere gerek olmaksızın

Rüyalar zaten hayatken, anken

Bağ bozumuna üç kala

Üzüm toprağa, iklime doymuşken

Ben sana kaç defa

Tekrar tekrar

Ve usulca

Başka kimsenin duymadığı

Bilmediği

O tonda

Güneş batmadan az önce

Tekeri dönmeden bisikletin

Suya kavuşmayı ölesiye özlerken beden

Denize değer değmez göz

Çam gölgesinde

Cırcır böceğine teslim

Soluklanırken

Akalım mı

Yoksa

Duralım mı anlarından birinde

Gitmeyi cebimize koyup

Deli gibi yaşamak isterken

Ölesiye unutmanın ertesinde

O tek dize aklımda sallanan

O tek dizelik çığlık ki haklı

Niye diyor hiddetle

Niye yazmadın ki hiç beni!

Bildiğimiz yıllardan değil bu eldeki

Bu yaşadığımız

Ya da bizi yaşayan bu yaz

Bir derin Ağustos akşamı

Tam da şimdi bak

Önüm arkam bağken

Sağım solum yeşil

Kazara geldiğim bu yerde yeşeriyorum sebepsiz

Kendime rağmen yeniden doğdum

Bir ağaç gövdesine dayandım

Sıcaktı

Isındık ikimiz de

Peki ben sana…

Ne diyecektim?

Ya sen bana?

Dökülüverdi dilimden şimdi

Üzüm dile geldi o an

Dedi

Bekle

Bağ bozumuna daha zaman var…

 

Saint Emilion, Ağustos 2020

İlk

“Son zamanlarda ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Bir kaç sene önce okuduğum bir yazıda karşıma çıkan bu soru düşündürmüştü beni. Çocukluk yıllarımız ilklerle dolu malum, gençlikte de bol deneme (yanılma) yaşıyoruz. Ya sonra? Yaş ilerleyip tarzımız ve zevkimiz kendini bulunca daha çok bildiğimiz ve seçtiğimiz kulvarlarda mı yüzüyoruz? 

Yazı hayatımızın hangi döneminde olursak olalım denemekten korkmamamızı öğütlüyordu. O kapının açık kalmasının ruhumuzu da bedenimizi de dinç tutacağını savunuyordu. Hakkı da var diye düşünmüştüm: Yeniyi açık yürekle karşılamak, ona bir şans vermek, bildik alanda yayılmak yerine küçük de olsa risk alabilmek bizi güncelle bağlantılı ve zinde kılabilir elbette.

Ara ara da kendimi ve çevremi test ediyordum bu soruyla: “En son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Cevap “iki gün önce” ya da “geçen hafta” ise şahane. “Sen de altı ben diyeyim sekiz ay” sa biraz endişelendirici. “Düşünüyorum ama bulamıyorum” ya da “Nasıl yani?” tarzı yanıtlarsa alarm verici…

Çok da zor değil aslında kendimize ilkler yaşatmak.  Daha önce hiç sohbet etmediğimiz biriyle bir kahve içmek, pazar sabahı on beş dakika fazla yürüyüp taze ekmeği yeni açılan fırından almak, şimdiye kadar hiç okumadığımız bir dergiyi karıştırmak kadar basit ve zararsız aktivitelerden bahsediyorum üstelik.  En azından başlangıç için.

Bir çocuğun yürümeyi öğrenmesi gibi önce çekimser, hatta korkak başlıyorsunuz belki. Fakat açılıyorsunuz sonra. Arada tökezleyip popo üstü düşmek de var. Ama o ruh haliyle düşünce dertlenmek yerine gülüp geçiyorsunuz ve kalkıp yola devam ediyorsunuz.

***

Yıllardır yoga yapıyorum.  Seanslar sırasında sık tekrarladığımız bir söylem var: “Öğrenmemek mi? Asla!” Üstünde az düşününce ilkler yaratma fikrinden çok uzakta olmadığını görüyoruz.

Elbette hayatta başımıza gelenleri seçemiyoruz ama kişi yaşadıklarından ders almaya hazır olduktan sonra kazanım kendiliğinden. Zor yoldan geçerek de olsa. Dolayısıyla derdimiz her şeyi her an kontrol altında tutmak değilse ruh olgunluğuna ulaşmak hiç de imkansız değil.

Kurtuluşumuz saklanmakta değil hayat yolculuğunun önümüze çıkardığı acı/tatlı sürprizleri oldukları gibi görüp onlarla beraber var olabilmekte. Abartmadan, yok saymadan, ama dramatize de etmeden. Yaşamdan geleni hikayemizden sayarak. Onun da bize bir diyeceği vardır elbet savıyla. Duymaya yer açarak.

***

Korona süreci hepimizi derinden sarstı ve zorladı. Böylesini görmedik, yaşamadık dedik.  Kabus gibi, abartılı senaryolu uçuk kaçık bir film gibi dedik. Uyuduk uyandık kaç kere.  Geçmedi. İçinde yaşamaya devam ettik.

Kendimize, hayatımıza, seçimlerimize değişik açılardan baktık bu süreçte sanıyorum.  Garip aslında düşününce çünkü bir anlamda zamanımız vardı elimizde, diğer yanda kafamız pek dağınıktı. Her geçen gün bildik düzenin bir parçası ya eksildi ya değişti. Giden hızlıca gitti. Ne zaman ve hangi şekilde geri döneceğini bildirmeye durumu el vermeden.

Kısa-orta-uzun dönem planlama konusunda neredeyse mekanik bir uzmanlık geliştirmiş beyinlerimiz şaşaladı. En sağlam kurumlar içi oyulmuş göründüler gözümüze birkaç gün içinde. Kilit vuruldu kapılara, kepenkler çekildi, sokaklar boşaldı. Kapandık.  

İlk şokun etkilerinden biraz kurtulmaya başlayınca ister istemez yeni alışkanlıklar edindik, önlemler aldık.  Temizlik ürünlerini hatmettik, “el nasıl yıkanır”ın kitabını yazdık, bağışıklık sistemi üstüne detay araştırmalara giriştik.

İşi ve okulu devam ettirebilmek uğruna teknolojiyle ilişkimize yatırım yaptık, yeni uygulamalar öğrendik. Görüntülü konuşmalar içler acısı sosyal hayatımıza bir avuntu oldu.  Tablet ya da dizüstü bilgisayar ekranına sığamayanlar için evde daha büyük monitör ihtiyacı doğdu.

Hazır bilgisayar başındayken daha önceden planlanmış tatillerimizi iptal ettik yüreğimiz burularak.  Kültürel etkinlikler için aldığımız biletler yok oldu, kutlama ve törenler için yapılmış rezervasyonlar deseniz aynı.  Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede emek emek oluşturulmuş programlar sabun köpüğüne dönüşüp yittiler.

Dış dünyayla bağımızı sağlayan bilgisayarlarımıza, telefonlarımıza sarılıp ihtiyaç alışverişine devam ettik sonra.  Kitaptan deterjana, peynirden ayakkabıya, ev aletlerinden dekorasyon malzemesine uzanan geniş bir yelpazedeki ürünler kapımıza geldiler.   Malum bir zamandır sırf fatura ya da reklam taşıyor diye çok da onurlandırmamıştık postacımızı.  Kargo aracını kapıda görünce ümitle ürperir olduk.

İş başa düşünce her gün yemek pişirdik. Yardımcılar olmayınca temizlik, çamaşır ve ütüyü üstlendik.  Elimiz değmişken epey dolap ve çekmece düzenledik. Arşivleri elden geçirdik.  Pek çok eski fotoğraf ve anı ziyaretimize  geldi geçmişten.

Baktık süreç uzuyor, yardımın da gelesi yok. Dip boya, saç kesim, vücut bakım işlemleri konularında girişimlerde bulunduk.  Bazıları maceraya dönüştü, bazen zaferler elde ettik. Ufak tefek tamirat, evdeki imkanlarla yaratıcı çözümler, sakla samanı gelir zamanı taktikler günümüz bir parçası oldu ister istemez.

***

Dünyanın hemen hemen her yerinin eş zamanlı geçirdiği bu zorlayıcı dönemde yürüyüş serbestisine sahip grupta olduğum için şanslı hissederek çıktım her gün sokağa. Bir saat kadar süren tempolu ve solo bir yürüyüş için. Tespih çekmek gibi demişti biri yürümekten bahsederken, tekrar edilen adım hareketi bedeni çalıştırırken ruhu da sakinleştiriyormuş. Deneyimle sabitledim bu görüşü.

Market ve eczaneler dışında her yerin kapalı olduğu bu süreçte bu akşam yürüyüşlerinin zorlayan anları olmadı değil tabii. Tiyatroların, sinemaların, konser salonlarının önünden geçerken her seferinde müthiş içim buruldu.  Kitapçı vitrinleri toz tutmaya başlamıştı. Giyim kuşam mağazalarında yoğun bir hüzün vardı. 

Restoranlar ve kafeler bize hiç sorma dercesine sessizdiler.  Bazılarının içleri her geçişimde daha da boşaldı.  Masalar toplandı, aksesuarlar kalktı. Yeniden açılacaklar mı acaba diye sorar buldum kendimi.  Oteller küçük bir kaç ışığı yanık bırakmışlardı. Umuttan mı temkinden mi emin olamadım.

Parkların bir kısmı kapatılmıştı.  Açık olanlar sokaklara kıyasla daha canlıydı fakat tabii kalabalıktan uzak durmak adına büyük parklara da girmedim.  Şehrin iş merkezlerinden biri olan ve AB kurumlarının yüreğinin attığı mahallede kendi ayak seslerimi dinleyerek yürüdüm haftalarca.

***

İlerleyen günlerde hem hava sıcaklığını hem de sokaklardaki insan yoğunluğunu göz önünde tutarak akşam saatlerine kaydırdım yürüyüşlerimin saatini.  Güneş henüz batmamış ama kızgınlığını kaybetmiş oluyor o ara.  Sulanmış bahçelerden çiçek kokuları vuruyor burnunuza.  

Hava da cidden inadına güzeldi o ara.  Nisan ve Mayıs ayları, doğa coşmuş. Tam sokaklara akılacak, müzikle, dansla, sohbetle kavuşulacak iklim şartları. Film seti hazır da oyuncular firarda sanki. Birkaç lokantanın girişinde utangaç bir hareketlenme görüyorum bazen – evlere servis hizmeti başlatmışlar. Motosikletli kuryeler sessizce paketleri alıp uzaklaşıyorlar. 

Çok az insan var ortalıkta haliyle o herkesin yemek derdinde olduğu saatte. Tek tük denk geldiklerimle de mesafeli geçip gidiyoruz. Ürkek kuşlar misali sekiyor insancıklar. Saygılı, korkulu ve fena halde içe dönük.

Ne muazzam tezat aslında; hem ölesiye insan açlığı çekiyoruz hem birbirimizden uzak durmaya endekslendik şu sıra. Hem üşüyoruz hem ısınmaya kalkışsak yanacağız maazallah. Daha korkuncu başkasını yakma ihtimalimiz var.  Kendimize rağmen yaşadığımız bir hal.  İnsan DNA’sına aykırı bir var olma çabası. Yüreğe küfür gibi mi biraz ne. 

***

Bu yürüyüşlerden birinde daha önce hiç geçmediğim bir sokakta buluyorum kendimi.  Binalar bakımsız biraz ama mimari içime dokunur tarzda. Başımı sağa sola çevirip cepheleri incelemeye daldığım bir anda balkonlardan birinde tek başına oturmuş yaşlı bir kadınla göz göze geliyoruz.

Bakışlarımız buluşup birbirinde kalıyor öylece.  Duyuyor sanki o dakika ona anlattıklarımı, akıtmak istediklerini dilimin.  Öyle hissediyorum ki iyi geldi ona da sokak ortasında durup öylece bakışım. İnsanlığımızın ortak paydasında buluşuyoruz hangi sınır ne derse desin.

Bir süre kenetli de kalıyoruz öylece. Sağ kolum kendiliğinden havalanıyor sonra.  El sallıyorum hevesle hiç tanımadığım bu kadına.  Gülümsüyor kadın, ışıldar gibi gülümsüyor anıma. Anımıza…

***

Yılbaşındaydı sanırım kocaman bir dönme dolap kurdular evime yakın bir meydana. Orası normalde gençlerin ve turistlerin buluşma yeri. Gün batımına karşı biraz sohbet, biraz şehir manzarasıyla şenlendikleri alan.

Solo akşam yürüyüşlerimde yolum buradan da geçiyor elbet. Meydan ıssız. Dönme dolap sabit. O da bizler gibi doğasına aykırı bir eyleme zorlanmış ve durdurulmuş diye düşünüyorum. Adı üstünde: Dönme dolap dönmüyor.

Dönmeyen dolaba takılı kalmış bakarken “Durdurun dünyayı inecek var” sloganı düşüyor aklıma eskilerden.  Acaba gerçekten dünyanın durduğu o anda mıyız diye düşünür buluyorum kendimi.  Yalnız pek kimsenin inesi de yokmuş sanki bu arada. 

Meydanı kuşatan tarihi binalar o an aklımdan geçenler dahil her saniyenin yaşanmışlığını kaydediyorlar  sanki.  Sonra anlatmak ihtiyacından da değil üstelik. Güneş? O aynı tüyler ürpertici güzellikteki renklerle batıyor dolabın arkasından. Şahidi varmış ya da yok – umurunda olduğunu sanmam.

***

Minik adımlarla kovuklarımızdan çıkıp dış dünyayla bire bir iletişime başladığımız şu günlerde “en son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” sorusu yeniden dolaşıyor zihnimde. Yanıtım da şöyle “son üç aydır hemen her gün birden fazla şeyi ilk kez yaptım”.

Saç diplerimi boyamak, bilgisayarımı kendim tamir etmek gibi yaratıcı ve geliştirici eylemler kadar aylarca  her öğünü tek başına yemiş olmak ya da bir başka insana dokunmadan soluk almaya devam etmek gibi zorlayıcı deneyimler de var bunun içinde. Uzun zamandır ilk kez saatlerce kitap okuyabildim evet ama bir sinema kuyruğunda beklemeyi de özleyerek. 

Uzun zamandır ilk kez üç ay seyahat etmeden geçirdim.  Evimin ve terasımın tadını çıkarmayı sevmedim değil.  Çiçeklerimin her gün kaç santim attığını bizzat gözlemledim ve bundan büyük zevk aldım. Lakin havada tek tük de olsa uçak gördüğümde gözlerimin yaşarması da eş zamanlı olarak gelişen bir durum itiraf edeyim.

İletişim konusunda teknolojinin nimetlerini ilk kez bu denli etkin şekilde keşfettim. Önceleri haftada bir konuştuğum ailemle çok daha sık haberleştik bu dönemde. Görüntülü konuşmalar, sesli mesajlar, video paylaşımları.  Bir gün birinden ses çıkmasa arayıp sorma halleri, sıkı ve sevecen bir takip.  Diğer yandan  kapanan sınırlar ve seyahat kısıtlamaları derken zihnimde Japonya istikametinde süzülmeye başladı Türkiye’m.  İstediğimizde ulaşabileceğimizi bilmek ne büyük bir gönül ferahlığıymış daha iyi anladım.

Evet, ömrümde ilk kez aylar boyunca her sabah alarmı kurmadan uyandım.  Arabasını lastiği çizgide park etmekte inat eden komşuma rağmen daracık park yerime doğru açıyla ve ustaca girmeyi başardım. Tanımadığım bir kadına heyecanla el salladım (ama bunu biliyorsunuz zaten).  

***

Yaklaşık yirmi gündür hafta içi hemen her gün iş yerine gider oldum.  Son iki haftada dostların bahçelerine, teraslarına misafir edildim. Evimin kapısından içeri girmeye başladı sevdiklerim.

İki gün evvel üç ay aradan sonra ilk kez bir lokantada yemek yedim. Bu öğleden sonra beş altı kişilik bir grupla parkta doğum günü kutladık.  Köşedeki çiçekçi açıldığından beri haftada bir taze bir demetle geliyorum evime. 

Biliyorum bitmedi tehlike, atlatmış değiliz krizi. Ama bu küçük adımlar öylesine değerli ki her bir buluşmaya, her bir kavuşmaya, o anın kendisine sarılasım var sıkı sıkı.  Bildiklerimizi de yeniden keşfediyor ve ilk kez yaşarmış gibi tadıyoruz sanki.

Geçen gün baktım dönme dolabı da çalıştırmışlar artık. Maskenizi takıp binebiliyorsunuz isterseniz. Bazıları koşmuş hatta hemen denemiş. Kimileri bekleyecek.

Ben günlük yürüyüşlerime devam ediyorum yine. Barlar açılınca tenhalaştı parklar, oralarda da rahat geziliyor artık. “Gerçek dar” diye yazmış birileri parktaki bir duvara. Öyleyse de hayaller var. Gerçek genişleyene kadar da sık sık bir ilk yaşamaya devam.

 

Brüksel, Haziran 2020