Gökyüzüne neleri sığdırmadık ki?

Senin dediğin olsun hadi bu sabah

Bu sabah inadına bir delilik yapalım

Açar açmaz bulutlara salma gözlerini de kaçalım

Al onları yanına şimdi

Al bir heves çıkalım

Güzel yapraklı diri ağaçlara bakalım birlikte

Ne kadar da çoklar diyelim

Nasıl görkemli nasıl da ayaktalar!

Yaprakları desen

Solmaktan çok olmayı çağrıştırır

Yaprakları yaşamışlık

Yaprakları kor…

*

Sonbaharın yazgısı hüzün olmasın

Öyle yazdıysalar da biz bugün bozalım

İkimiz görsek kafi üstelik

İkimiz hemen şimdi

Yaprak dediğin örneğin

Dökülürken de uçar

Yerle kavuşur evet bir gün uçurtmalar

Ama neresi kaza bunun

Neresi enkaz?

Yaprak dediğin düşmez ki hiç

Kelebek misali konar…

*

Gölgeleri çıkar bu sabah bakışlarından

Ben benimkileri attım

Kavuşamamak kaybetmek değil

Attığımda anladım

Misal dün gece

Sen buralara çok yakın bir yerlerden geçtin

Kalıbımı basarım ki doğru

Fısıldasan duyardım üstelik

Fısıldasan diyorum bak

İşitirdim seni

Tek ses senmişsin gibi

Hele de çırpıntıdaysa yüreğin…

*

Hadi benim dediğim olsun bu güz

Dakikasında bir delilik yapalım

Sonbahara söyle, serbest bıraksın hüznü

O da artık biraz kendini yaşasın

Yapraklarla dökülüşü eşleştirme sen de

Düşüşle kaybı

Rüzgarı ürpertiye bağlama hemen

Ağaç dalları

Çıplak kalsalar da titremesin, mümkün

Bulutlar geçerken uğramış olsunlar

Az duracaklarsa da yerimiz var

Gökyüzüne neleri sığdırmadık ki?

Kökün sağlamsa kanatlanırsın

Uçmayı tattıysan

Kolayla yerle bir edemezler seni

Ruhun bilir

Ruhun seçer ne göreceğini

Yapraklar bir şölen bu sonbaharda

Yapraklar konfeti

Kızıl

Pembe

Sarı

Yapraklar meydan okuyan

Yapraklar ışık

Yol gösteren kaybolmuşlara

Sanırsın gökte yıldızlar

Brüksel, Ekim 2020

Yüzüyoruz

Biliyorum sen pek azla çok yapansın

Bin düşünüp bir akıtan

En derinden

Hatta bazen

En yakınına bile sezdirmeden

Büyük harflerle hissedensin

Özümseyen

Damla damla

İfade eden

Sihir gibi

Dokunduransın en ummadık anda…

*

Ben çok sözcüklüydüm hep bilirsin

Sen harika dinleyen

Ben bildiğin deli

Sen bilmediğimiz

İkimizin de okuyasi vardı hep

Sen gitar tellerine yöneldin

Ben yazıp çizerken

Sen koştun topla ya da topsuz

Ben deştim nedenli nedensiz

Yüzdük sonra

Kilometrelerce yüzdük bütün denizlerde

Yüreklerimiz bildi sırrını kulaçların

Soluk aldılar beraber…

*

Annemin anısını sofrana taşımıştın bir akşam

Şiirsel

Babamın emaneti oğlunda şimdi

Yılbaşını öne aldık geçen sene beraber

Zamanıydı elbet

Fransız’ın peynirini eritiverdik yeri gelince terasta

Arzu Tramvayı bile dekorunu bize sorduydu hatırla

Ve biliyorsun

Notre Dame yanmadan önce

Topladı hepimizi yamacında

Köprünün üstünde ve her yaştaydık

O resim çekilip saklandığında…

*

Mektuplarımı sana yazmak ne keyif dostum

On sekizimdeyken de aşık

Şu anda da inan

Biliyorsun sen zaten

Aklım başımdan nicedir epeyce ayrık

Romanlarda sana rastlamak tesadüf değildi elbet

Turp görünce ağlamaklı olmak da

Roka sokağının

Bastille operasınına dolanıp

Seni çağrıştırmasına bayılıyorum

Demişimdir de yenileyeyim yeri gelmişken

Cohen’in Kanye ile hemfikir duruşu sonra

Sen mevzu bahis olduğunda

Şaşan varsa İdil Hanım’a yolluyorum…

*

Bu akşam buradayım malum

Enleme boylama sorarsan evet

Tam da burada

Senden bir saat dilimi uzaktayım diyecekler

Çokça oradayım oysa şu an dostum

Hıçkırık filan bulaştırmayacağım da

Yaşadıklarımızın gücüyle işte

Oradayım gümbür gümbür

Duymalısın

Duydum de lütfen

Hissetmediysen de inat ben

Kalıcıyım

Yarın da yanındayım bilesin

Cumartesi de

On sene sonra Pazartesi de

Sen anladın işte

Kurtuluşun yok diyorum bizden

Beraberiz

Su Selimiye rengi

Bildin mi?

Bildim de

Bir akşamüstündeyiz

Kimsenin tek sözü kalmamış söyleyecek

Cohen ölümsüzlüğünü ilan etmiş

Parmakların gitarın telinde

Bir şiir yazasım var

Bütün yaşlar bizim dostum

Yüzüyoruz…

Brüksel, Ekim 2020

Hem Nasıl Bilsen

İstemez mi insan

İstiyorum tabii

Maviyi, yeşili

Kaçırdığım denizi, çamı

Derinine sarı sızmış moru

İçine kazara sen düşmüş güzü

Bildiğim geceyi

Tanıdığım gündüzü

İstiyorum nokta.

*

Boğaz’a dalmayı düşlüyorum deli gibi

Gözlerimle önce, sonra bedenimle bodoslama

Bir olmayı İstanbul’la

Orada batıp Selimiye’de çıkmayı derken

Ballı incir tadında bir geceye akmayı Losta’da

Mehtap’la dobra sohbetlerimizi

Özledim…

*

Büyüdüğüm şehrin sokaklarında yokuş yukarı yürümeyi

Mehmet Abi’nin tatlı azarında demlenen kalamarın tadını

Hayatımı içinden geçtiği mekanlarda var olmayı

Senli ya da yalnız

Yanlı ya da tarafsız

Sebepli

Sebepsiz

Korunmasız…

*

Benim yaptığım şehirleri

Beni ben yapan kıtaları, ülkeleri

Orada atan bildik yürekleri

Dolu dolu bir yaşanmışlığın tadıyla

Eğrisiyle doğrusuyla

Dostluğun, yarenliğin bin bir tonunda

Bir sürü dilde

Aynı anda her yaşta

Düşlüyorum doğru

Özlüyorum net…

*

Metal gövdede havalanıp

Alaşağı edip camları

Martı kanadına konmayı düşlüyorum

O uçakları kuşlar kadar hür

Salmak istiyorum gökyüzüne

Arka arkaya, coşkuyla

Dönsün

Diye dünya

Tanışsın

Keşfetsin

Kavuşsun

Diye insanlar…

*

Gelmek

Gitmek

İstiyorum

Omuz omuza durmak

Acabasız dokunmak uzun uzun

Ve zevkle

Korkusuz sarılmak istiyorum şimdi

Tutmak, öpmek, koklamak

İnsan gibi

Şifremizdeki dürtüyle…

*

İstemez mi insan

İstiyorum tabii

Perdesiz nefesi

Kafessiz sevgiyi

Bir meydanda toplanıp

Tek yürek

Yek beden

Bir ses olabilmeyi

Bodoslama gelmeyi öylece

Dimdik bakmayı

Çarpmayı hatta kazara

Dirsek temasını takılırken şakadan

Dudak sırrını

Duymak için yaklaşan başı

Kulağa fısıldanan itirafı

Özledim

Hem de nasıl…

Brüksel, Eylül 2020

Arsız Umut

Kitapçıları seviyorum. Raflarını, tezgahlarını, afişlerini. Toz kokusunu, kağıt hışırtısını, eğilmiş başları, kitaba uzanan elleri. Kitap sırtlarını, kitap kapaklarını, sayfa çevirirken yarattığımız küçük rüzgarı seviyorum.

Brüksel’e taşındığım ilk yıllarda Fransızcam varla yok arasında gezinirken biraz hüzün, biraz da özenle seyrederdim kitapçı vitrinlerini. Bırakın içine dalmayı daha ismini dahi telaffuz edemediğim kitaplar, yeni/eski yazarlar, kitapçıda çalışan genç ekibin hevesle yazıp kitaplara iliştirdikleri küçük notlar hep ağzımı sulandırırdı. Bu muazzam dünya keşfedilmeyi beklediğini fısıldayarak el sallıyordu bana mütemadiyen, inceden inceden de meydan okuyordu.

Dili öğrenmek günlük hayatı, iş ilişkilerini ve sosyal yaşamı canlandırdığı gibi kültürel bağları güçlendirerek zenginleştiriyor bizi her gün. Önceden İngilizce çevirileri yoluyla tanıdığım Fransız yazarlara anadillerinde yeniden kavuşmak kadar daha önce hiç adını duymadığım çağdaş yazar, şair ve gazetecilerle de tanışmak otuzlu yaşlarıma doğru ilerlerken zihnimi de gönlümü de çiçeklendiriyordu. Kimi zaman arkadaş önerisi, kimi zaman edebiyat eleştirileri, bazen de dost tavsiyesiyle kısa zamanda birçok edebiyatçıyla söyleşme fırsatı buldum onların satırlarını afiyetle yalayıp yutarken.

Bazen her üç cümlede bir sözlüğe danışarak, bazen tembellik yapıp tahmine bağlayarak, bazen tamamen kaybolup yeniden başlayarak. Gözümün kağıda dokunması, parmağımın sayfayı çeviren hareketi, bir kitapla el ele tutuşup bu dünyadan gitme hissi hep çok iyi geldi bana. Birken iki, hatta daha çok olmak, hem bugünde hem b aşka zamanda aynı anda var olmak, kanepede/sahilde/ağaç gölgesinde yayılırken aynı zamanda göklerde uçup kendim dahil her şeye dışarıdan bakabilmek. Daha ne ister ki insan?

Üstelik en az bu uçuşlar kadar güzel ve aydınlık geri dönüşleriniz. Kitaba başlayan sizle bitiren siz aynı kişi değilsiniz. Yoğruluyor ve biçimleniyorsunuz. Yolculuktan biraz yorgun ama çokça aymış dönüyorsunuz. İçinizde bir yer doluyor, bir boşluk kapanıyor. Kabarmış bir yanınızsa ödemini akıtıp soluklanıyor. Olgun bir dengedesiniz – üstelik kendiliğinden oldu her şey, ölçüp biçmediniz.

Malum fenomen yüzünden hayatlarımızın yeniden şekillendiği bu süreçte bir zamandır kitapçıya gidemedim. Evdeki stoklarımı erittim ben de, arkadaşlarımın verdiği kitaplardan okudum. Epey de idare etti beni, yalnızlık da eksiklik de hissetmedim.

Bu sabah ama zordu biraz. Çok özlediğim ve muhtemelen bir süre daha göremeyeceğim bir dostumla telefonda konuştum. Bu ay kaybettiğimiz iki insandan da bahsettik. İlki yıllar önce ayrılmıştı aramızdan, hem de çok erkenden. İkincisi de birkaç gün evvel. İki hikaye de bir sürü yüreğe ve hayata çarpan cinsten.

Bilmiyorum o konuşmanın düşündürdükleri mi, birikim mi, yoksa günlerdir buraları etkisi altına alan sıcak ve bunaltıcı hava mı dürttü, sığamadım eve. Sokağa attım kendimi taze ekmek alma bahanesiyle. Burun ve ağızları örtülü yüzler arasında adımlarken bin bir düşünce hücum etti aklıma. Gerekli gereksiz konuştular.

“Artık her zaman umutlu olmayı beceremesem de dayanıklı olmaya çabalıyorum” demişti bir arkadaşım dün, onu hatırladım mesela. Geçen hafta Fransa’da kaldığımız otelde valizlerimizi taşımak için bizden izin isteyen çalışanı sonra… ki onaylayınca ellerini dezenfekte edip geri gelmişti yanımıza. Koyu renk takım elbiseli ve siyah kumaş maskeliydi, kırk derecenin üstündeki sıcakta koşuşturuyordu. Bahşiş vermek için ben de izin mi istemeliyim diye düşünmüştüm, malum dokunmak artık riskli.

Tenha sokaklarda kuru yaprak, izmarit ve ambalaj kalıntısına ek olarak sürünen mavi tek kullanımlık maskelere takıldı sonra gözüm. Onların bile yaşanmışlıkları var şimdilerde. Zaman akmak fiiline ne kadar da yakışıyor diye geçirdim içimden.

İşte tam da o an bir kitapçıya koşmak ihtiyacı belirdi içimde. Bugün resmi tatil olmasına rağmen açık bir adres de buldum şansıma. “Yardım ister misiniz?” diye sordu satıcı çocuk. “Yok” dedim “biliyorum aradığım kitap beni bulacak”. Gülümsedi anlayışla. Kitap delileri tanır birbirini ilk bakışta.

Yarım saat kadar sonra elimde “Buluşmalarımız” isimli kitapla beraber hep çok sevdiklerimi getirdiğim Toucan lokantasının terasında oturuyordum. Arnavut garson Adrian kısa bir durum değerlendirmesi ve hoşbeşten sonra hissiyatımı sezmiş olmalı ki beni kitabımla baş başa bırakıp içeri çekildi. Yaşıtım Fransız kadın yazarlardan birinin yeni çıkan romanı bu. Beni onu ilk keşfettiğim ve Fransızcam yetmediği için okuyamadığım yıllara götürüp getirdi.

Açtım ilk sayfayı. Doksanlı yıllarda Sorbonne Üniversitesi’nin koridorlarında rastlantısal bir buluşmayla başladı hikaye. Öyle kilit bir andır ki hani hissedersiniz; hayat değişecektir o noktada. Kahramanlarımızın tanışmasıyla beraber şiirselleşti dili yazarın. Akmak fiili edebiyata ne kadar çok yakışıyor diye geçirdim içimden.

İki saat ve çok sayfa sonunda hesabı istediğimde ben biraz farklı bir bendim. Yüzümde bir ışıltı, içimde nedensiz bir ateş. Adrian da belli ki bahşişe sevindi.

Kitabı çantama koyarken arka kapağındaki cümle takıldı gözüme: “Hayatta birçok kere sever insan ama tek bir kez aşık olur”.

Doğru mu dersiniz? Ben bilmiyorum. Dayanıklılığa saygım çok ama umudu hep zirvede tutan cinstenim.

 

umutcicek

 

Brüksel, Ağustos 2020

 

 

Peki ben sana…

Kaç defa diyesim geldi bilsen

Kaç kış

Ve baharda

Mütemadiyen

Ve soluk soluğa

Bazen hırçın

Çokça masum

Hep dibine kadar ben ama

Sözler dolusu

Anlar dolusu ben

Yeminlere gerek olmaksızın

Rüyalar zaten hayatken, anken

Bağ bozumuna üç kala

Üzüm toprağa, iklime doymuşken

Ben sana kaç defa

Tekrar tekrar

Ve usulca

Başka kimsenin duymadığı

Bilmediği

O tonda

Güneş batmadan az önce

Tekeri dönmeden bisikletin

Suya kavuşmayı ölesiye özlerken beden

Denize değer değmez göz

Çam gölgesinde

Cırcır böceğine teslim

Soluklanırken

Akalım mı

Yoksa

Duralım mı anlarından birinde

Gitmeyi cebimize koyup

Deli gibi yaşamak isterken

Ölesiye unutmanın ertesinde

O tek dize aklımda sallanan

O tek dizelik çığlık ki haklı

Niye diyor hiddetle

Niye yazmadın ki hiç beni!

Bildiğimiz yıllardan değil bu eldeki

Bu yaşadığımız

Ya da bizi yaşayan bu yaz

Bir derin Ağustos akşamı

Tam da şimdi bak

Önüm arkam bağken

Sağım solum yeşil

Kazara geldiğim bu yerde yeşeriyorum sebepsiz

Kendime rağmen yeniden doğdum

Bir ağaç gövdesine dayandım

Sıcaktı

Isındık ikimiz de

Peki ben sana…

Ne diyecektim?

Ya sen bana?

Dökülüverdi dilimden şimdi

Üzüm dile geldi o an

Dedi

Bekle

Bağ bozumuna daha zaman var…

 

Saint Emilion, Ağustos 2020

İlk

“Son zamanlarda ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Bir kaç sene önce okuduğum bir yazıda karşıma çıkan bu soru düşündürmüştü beni. Çocukluk yıllarımız ilklerle dolu malum, gençlikte de bol deneme (yanılma) yaşıyoruz. Ya sonra? Yaş ilerleyip tarzımız ve zevkimiz kendini bulunca daha çok bildiğimiz ve seçtiğimiz kulvarlarda mı yüzüyoruz? 

Yazı hayatımızın hangi döneminde olursak olalım denemekten korkmamamızı öğütlüyordu. O kapının açık kalmasının ruhumuzu da bedenimizi de dinç tutacağını savunuyordu. Hakkı da var diye düşünmüştüm: Yeniyi açık yürekle karşılamak, ona bir şans vermek, bildik alanda yayılmak yerine küçük de olsa risk alabilmek bizi güncelle bağlantılı ve zinde kılabilir elbette.

Ara ara da kendimi ve çevremi test ediyordum bu soruyla: “En son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Cevap “iki gün önce” ya da “geçen hafta” ise şahane. “Sen de altı ben diyeyim sekiz ay” sa biraz endişelendirici. “Düşünüyorum ama bulamıyorum” ya da “Nasıl yani?” tarzı yanıtlarsa alarm verici…

Çok da zor değil aslında kendimize ilkler yaşatmak.  Daha önce hiç sohbet etmediğimiz biriyle bir kahve içmek, pazar sabahı on beş dakika fazla yürüyüp taze ekmeği yeni açılan fırından almak, şimdiye kadar hiç okumadığımız bir dergiyi karıştırmak kadar basit ve zararsız aktivitelerden bahsediyorum üstelik.  En azından başlangıç için.

Bir çocuğun yürümeyi öğrenmesi gibi önce çekimser, hatta korkak başlıyorsunuz belki. Fakat açılıyorsunuz sonra. Arada tökezleyip popo üstü düşmek de var. Ama o ruh haliyle düşünce dertlenmek yerine gülüp geçiyorsunuz ve kalkıp yola devam ediyorsunuz.

***

Yıllardır yoga yapıyorum.  Seanslar sırasında sık tekrarladığımız bir söylem var: “Öğrenmemek mi? Asla!” Üstünde az düşününce ilkler yaratma fikrinden çok uzakta olmadığını görüyoruz.

Elbette hayatta başımıza gelenleri seçemiyoruz ama kişi yaşadıklarından ders almaya hazır olduktan sonra kazanım kendiliğinden. Zor yoldan geçerek de olsa. Dolayısıyla derdimiz her şeyi her an kontrol altında tutmak değilse ruh olgunluğuna ulaşmak hiç de imkansız değil.

Kurtuluşumuz saklanmakta değil hayat yolculuğunun önümüze çıkardığı acı/tatlı sürprizleri oldukları gibi görüp onlarla beraber var olabilmekte. Abartmadan, yok saymadan, ama dramatize de etmeden. Yaşamdan geleni hikayemizden sayarak. Onun da bize bir diyeceği vardır elbet savıyla. Duymaya yer açarak.

***

Korona süreci hepimizi derinden sarstı ve zorladı. Böylesini görmedik, yaşamadık dedik.  Kabus gibi, abartılı senaryolu uçuk kaçık bir film gibi dedik. Uyuduk uyandık kaç kere.  Geçmedi. İçinde yaşamaya devam ettik.

Kendimize, hayatımıza, seçimlerimize değişik açılardan baktık bu süreçte sanıyorum.  Garip aslında düşününce çünkü bir anlamda zamanımız vardı elimizde, diğer yanda kafamız pek dağınıktı. Her geçen gün bildik düzenin bir parçası ya eksildi ya değişti. Giden hızlıca gitti. Ne zaman ve hangi şekilde geri döneceğini bildirmeye durumu el vermeden.

Kısa-orta-uzun dönem planlama konusunda neredeyse mekanik bir uzmanlık geliştirmiş beyinlerimiz şaşaladı. En sağlam kurumlar içi oyulmuş göründüler gözümüze birkaç gün içinde. Kilit vuruldu kapılara, kepenkler çekildi, sokaklar boşaldı. Kapandık.  

İlk şokun etkilerinden biraz kurtulmaya başlayınca ister istemez yeni alışkanlıklar edindik, önlemler aldık.  Temizlik ürünlerini hatmettik, “el nasıl yıkanır”ın kitabını yazdık, bağışıklık sistemi üstüne detay araştırmalara giriştik.

İşi ve okulu devam ettirebilmek uğruna teknolojiyle ilişkimize yatırım yaptık, yeni uygulamalar öğrendik. Görüntülü konuşmalar içler acısı sosyal hayatımıza bir avuntu oldu.  Tablet ya da dizüstü bilgisayar ekranına sığamayanlar için evde daha büyük monitör ihtiyacı doğdu.

Hazır bilgisayar başındayken daha önceden planlanmış tatillerimizi iptal ettik yüreğimiz burularak.  Kültürel etkinlikler için aldığımız biletler yok oldu, kutlama ve törenler için yapılmış rezervasyonlar deseniz aynı.  Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede emek emek oluşturulmuş programlar sabun köpüğüne dönüşüp yittiler.

Dış dünyayla bağımızı sağlayan bilgisayarlarımıza, telefonlarımıza sarılıp ihtiyaç alışverişine devam ettik sonra.  Kitaptan deterjana, peynirden ayakkabıya, ev aletlerinden dekorasyon malzemesine uzanan geniş bir yelpazedeki ürünler kapımıza geldiler.   Malum bir zamandır sırf fatura ya da reklam taşıyor diye çok da onurlandırmamıştık postacımızı.  Kargo aracını kapıda görünce ümitle ürperir olduk.

İş başa düşünce her gün yemek pişirdik. Yardımcılar olmayınca temizlik, çamaşır ve ütüyü üstlendik.  Elimiz değmişken epey dolap ve çekmece düzenledik. Arşivleri elden geçirdik.  Pek çok eski fotoğraf ve anı ziyaretimize  geldi geçmişten.

Baktık süreç uzuyor, yardımın da gelesi yok. Dip boya, saç kesim, vücut bakım işlemleri konularında girişimlerde bulunduk.  Bazıları maceraya dönüştü, bazen zaferler elde ettik. Ufak tefek tamirat, evdeki imkanlarla yaratıcı çözümler, sakla samanı gelir zamanı taktikler günümüz bir parçası oldu ister istemez.

***

Dünyanın hemen hemen her yerinin eş zamanlı geçirdiği bu zorlayıcı dönemde yürüyüş serbestisine sahip grupta olduğum için şanslı hissederek çıktım her gün sokağa. Bir saat kadar süren tempolu ve solo bir yürüyüş için. Tespih çekmek gibi demişti biri yürümekten bahsederken, tekrar edilen adım hareketi bedeni çalıştırırken ruhu da sakinleştiriyormuş. Deneyimle sabitledim bu görüşü.

Market ve eczaneler dışında her yerin kapalı olduğu bu süreçte bu akşam yürüyüşlerinin zorlayan anları olmadı değil tabii. Tiyatroların, sinemaların, konser salonlarının önünden geçerken her seferinde müthiş içim buruldu.  Kitapçı vitrinleri toz tutmaya başlamıştı. Giyim kuşam mağazalarında yoğun bir hüzün vardı. 

Restoranlar ve kafeler bize hiç sorma dercesine sessizdiler.  Bazılarının içleri her geçişimde daha da boşaldı.  Masalar toplandı, aksesuarlar kalktı. Yeniden açılacaklar mı acaba diye sorar buldum kendimi.  Oteller küçük bir kaç ışığı yanık bırakmışlardı. Umuttan mı temkinden mi emin olamadım.

Parkların bir kısmı kapatılmıştı.  Açık olanlar sokaklara kıyasla daha canlıydı fakat tabii kalabalıktan uzak durmak adına büyük parklara da girmedim.  Şehrin iş merkezlerinden biri olan ve AB kurumlarının yüreğinin attığı mahallede kendi ayak seslerimi dinleyerek yürüdüm haftalarca.

***

İlerleyen günlerde hem hava sıcaklığını hem de sokaklardaki insan yoğunluğunu göz önünde tutarak akşam saatlerine kaydırdım yürüyüşlerimin saatini.  Güneş henüz batmamış ama kızgınlığını kaybetmiş oluyor o ara.  Sulanmış bahçelerden çiçek kokuları vuruyor burnunuza.  

Hava da cidden inadına güzeldi o ara.  Nisan ve Mayıs ayları, doğa coşmuş. Tam sokaklara akılacak, müzikle, dansla, sohbetle kavuşulacak iklim şartları. Film seti hazır da oyuncular firarda sanki. Birkaç lokantanın girişinde utangaç bir hareketlenme görüyorum bazen – evlere servis hizmeti başlatmışlar. Motosikletli kuryeler sessizce paketleri alıp uzaklaşıyorlar. 

Çok az insan var ortalıkta haliyle o herkesin yemek derdinde olduğu saatte. Tek tük denk geldiklerimle de mesafeli geçip gidiyoruz. Ürkek kuşlar misali sekiyor insancıklar. Saygılı, korkulu ve fena halde içe dönük.

Ne muazzam tezat aslında; hem ölesiye insan açlığı çekiyoruz hem birbirimizden uzak durmaya endekslendik şu sıra. Hem üşüyoruz hem ısınmaya kalkışsak yanacağız maazallah. Daha korkuncu başkasını yakma ihtimalimiz var.  Kendimize rağmen yaşadığımız bir hal.  İnsan DNA’sına aykırı bir var olma çabası. Yüreğe küfür gibi mi biraz ne. 

***

Bu yürüyüşlerden birinde daha önce hiç geçmediğim bir sokakta buluyorum kendimi.  Binalar bakımsız biraz ama mimari içime dokunur tarzda. Başımı sağa sola çevirip cepheleri incelemeye daldığım bir anda balkonlardan birinde tek başına oturmuş yaşlı bir kadınla göz göze geliyoruz.

Bakışlarımız buluşup birbirinde kalıyor öylece.  Duyuyor sanki o dakika ona anlattıklarımı, akıtmak istediklerini dilimin.  Öyle hissediyorum ki iyi geldi ona da sokak ortasında durup öylece bakışım. İnsanlığımızın ortak paydasında buluşuyoruz hangi sınır ne derse desin.

Bir süre kenetli de kalıyoruz öylece. Sağ kolum kendiliğinden havalanıyor sonra.  El sallıyorum hevesle hiç tanımadığım bu kadına.  Gülümsüyor kadın, ışıldar gibi gülümsüyor anıma. Anımıza…

***

Yılbaşındaydı sanırım kocaman bir dönme dolap kurdular evime yakın bir meydana. Orası normalde gençlerin ve turistlerin buluşma yeri. Gün batımına karşı biraz sohbet, biraz şehir manzarasıyla şenlendikleri alan.

Solo akşam yürüyüşlerimde yolum buradan da geçiyor elbet. Meydan ıssız. Dönme dolap sabit. O da bizler gibi doğasına aykırı bir eyleme zorlanmış ve durdurulmuş diye düşünüyorum. Adı üstünde: Dönme dolap dönmüyor.

Dönmeyen dolaba takılı kalmış bakarken “Durdurun dünyayı inecek var” sloganı düşüyor aklıma eskilerden.  Acaba gerçekten dünyanın durduğu o anda mıyız diye düşünür buluyorum kendimi.  Yalnız pek kimsenin inesi de yokmuş sanki bu arada. 

Meydanı kuşatan tarihi binalar o an aklımdan geçenler dahil her saniyenin yaşanmışlığını kaydediyorlar  sanki.  Sonra anlatmak ihtiyacından da değil üstelik. Güneş? O aynı tüyler ürpertici güzellikteki renklerle batıyor dolabın arkasından. Şahidi varmış ya da yok – umurunda olduğunu sanmam.

***

Minik adımlarla kovuklarımızdan çıkıp dış dünyayla bire bir iletişime başladığımız şu günlerde “en son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” sorusu yeniden dolaşıyor zihnimde. Yanıtım da şöyle “son üç aydır hemen her gün birden fazla şeyi ilk kez yaptım”.

Saç diplerimi boyamak, bilgisayarımı kendim tamir etmek gibi yaratıcı ve geliştirici eylemler kadar aylarca  her öğünü tek başına yemiş olmak ya da bir başka insana dokunmadan soluk almaya devam etmek gibi zorlayıcı deneyimler de var bunun içinde. Uzun zamandır ilk kez saatlerce kitap okuyabildim evet ama bir sinema kuyruğunda beklemeyi de özleyerek. 

Uzun zamandır ilk kez üç ay seyahat etmeden geçirdim.  Evimin ve terasımın tadını çıkarmayı sevmedim değil.  Çiçeklerimin her gün kaç santim attığını bizzat gözlemledim ve bundan büyük zevk aldım. Lakin havada tek tük de olsa uçak gördüğümde gözlerimin yaşarması da eş zamanlı olarak gelişen bir durum itiraf edeyim.

İletişim konusunda teknolojinin nimetlerini ilk kez bu denli etkin şekilde keşfettim. Önceleri haftada bir konuştuğum ailemle çok daha sık haberleştik bu dönemde. Görüntülü konuşmalar, sesli mesajlar, video paylaşımları.  Bir gün birinden ses çıkmasa arayıp sorma halleri, sıkı ve sevecen bir takip.  Diğer yandan  kapanan sınırlar ve seyahat kısıtlamaları derken zihnimde Japonya istikametinde süzülmeye başladı Türkiye’m.  İstediğimizde ulaşabileceğimizi bilmek ne büyük bir gönül ferahlığıymış daha iyi anladım.

Evet, ömrümde ilk kez aylar boyunca her sabah alarmı kurmadan uyandım.  Arabasını lastiği çizgide park etmekte inat eden komşuma rağmen daracık park yerime doğru açıyla ve ustaca girmeyi başardım. Tanımadığım bir kadına heyecanla el salladım (ama bunu biliyorsunuz zaten).  

***

Yaklaşık yirmi gündür hafta içi hemen her gün iş yerine gider oldum.  Son iki haftada dostların bahçelerine, teraslarına misafir edildim. Evimin kapısından içeri girmeye başladı sevdiklerim.

İki gün evvel üç ay aradan sonra ilk kez bir lokantada yemek yedim. Bu öğleden sonra beş altı kişilik bir grupla parkta doğum günü kutladık.  Köşedeki çiçekçi açıldığından beri haftada bir taze bir demetle geliyorum evime. 

Biliyorum bitmedi tehlike, atlatmış değiliz krizi. Ama bu küçük adımlar öylesine değerli ki her bir buluşmaya, her bir kavuşmaya, o anın kendisine sarılasım var sıkı sıkı.  Bildiklerimizi de yeniden keşfediyor ve ilk kez yaşarmış gibi tadıyoruz sanki.

Geçen gün baktım dönme dolabı da çalıştırmışlar artık. Maskenizi takıp binebiliyorsunuz isterseniz. Bazıları koşmuş hatta hemen denemiş. Kimileri bekleyecek.

Ben günlük yürüyüşlerime devam ediyorum yine. Barlar açılınca tenhalaştı parklar, oralarda da rahat geziliyor artık. “Gerçek dar” diye yazmış birileri parktaki bir duvara. Öyleyse de hayaller var. Gerçek genişleyene kadar da sık sık bir ilk yaşamaya devam.

 

Brüksel, Haziran 2020

Bazen olduğu gibi

Herhangi bir çarşamba var aklımda
Adı akılda kalmamış bir sokakta
Kaldırıma atılmış yuvarlak küçük bir masadayız
İki sırdaş taburenin üstünde bedenlerimiz
Rastlantısal bir kavuşmanın sarhoşluğunda
Sokulmuş birbirine yüreklerimiz

Saçım dağınık ve muazzam elektrikli o gün
Senin gözlerinde kırılgan kıvılcımlar
Temmuz sıcağının Mayıs borcunu ödeyesi tutmuş
Öyle baştan çıkarıcı bir esinti
Olma ve orada kalma anı işte
Bir soluk, bir parantez, gönüllü bir mola
İhtiyacım varmış da demiyorsun ya
Anlatasın gelmiş be Küçüğüm

Adı unutulmuş bir sokakta
Kaldırımda yan yanayız
Karşı çiçekçinin vitrine takılmış niyeyse gözlerimiz
Sesin en içime konuşuyor
Sözcüklerinde kendine sürprizler
Çocuklu bir aile geçti önümüzden az önce
Sarmaş dolaş bir çift de peşlerinden
Ama belli kadın gidici, adamı yakında terk edecek
Nasıl anladın deme şimdi, o kısım uzun hikaye…
Biri sardunyaları suluyor ikinci kat balkonunda
Dal çıtırtısını duydun mu bak şu an
Duymadıysan da dert etme
Belki senin yolun başka
Belki henüz zamanı değil

Adı akılda kalmamış o sokakta
Kırmızı taburelerdeyiz
Akşamüstünü uğurladık az önce beraber
Ne zaman battı güneş
Tişörtünü lekeledin bir damla şarapla
Uçar kuruyunca dedik gamsız gülerken
Bir arkadaşından bahsettin ilk kez
Başta lafın gelişi
Sonra derinden derinden

Adı tam da şimdi aklıma düşen o sokakta
Kaldırımdaki orta masadayız
Yetişecek bir yerimiz vardıysa da unuttuk
Masal gibi geliyor da şimdi
Hatırla, o zaman
Dokunmanın serbest olduğu evrendeyiz
Ekmeği bölüşürken irkilmiyor içimiz
Omzun omzuma sürtünüyor bazen
Hayalleri ve korkuları paylaşıyoruz
İkisi de meğer ne çokmuş…

Ertesi sabah bir trene binip
Benim şehrime gideceğiz
Ya senin kadar sevmezsem orayı
Diyorsun
Kırılır mısın bana?
O nasıl soru öyle
Her yürek istediğini sevmekte özgür
Peki ya sen diyorsun hemen atak
Ya onu bırak da Küçüğüm
Bir resim mi çeksek biz
Şu an görüyorsun nasıl pür keyif
Havalı bir manşet de atalım üstüne:
Bazen olduğu gibi
Anlayan anlasın
Anlamayanın yolu başka
Biz baktıkça ama söz ver
Biz baktıkça burada kalalım…

baen oldugu gibi.

Brüksel, Mayıs 2020

İncelikler Büyücüsü

Bu ara

Hemen her gün değilse de

Sıklıkla

Anları resmedip

Yolluyorsun bana

Gözbebeklerine sızıp

Seninle bir soluk

Bakıyorum o an dünyaya

Ne mesafe kalıyor aramızda

Ne sınır

Uçaklar yeniden kanatlanıyor

Kapılar açık

incelikler1

 

Erguvanları getiriyorsun eşiğimden içeri

Galata’nın sırlarına çağırıyorsun yeniden beni

Ayrı ayrı keşfedip de

Tane tane paylaştığımız adreslerdesin

O saklı terasta ilk tanıştığımız akşamüstünde bekliyorsun beni

Yüksek taburelerdeki ilk merhabamız

Otuz beş dakikayı son hız yakıp

Geceyi basan sohbet

Gümbür gümbür kelimelerimiz

Anılarımla paslaşan düşüncelerin

Bayramı, şenliği yüreğin

Kendinden olanı bağrına basarken

incelikler3

 

Anlarını

Resmedip yolluyorsun ya bu ara

Bakmaya doyamıyorum inan karelerine

Ne keyifli bilsen bu keşif

Sırf düşüncesi mesela

Nerede durup neyi gördüğünün

Neden onu gördüğünün

Hangi ışık çekti ilgini ve niye

Niçin o kare bugünün seçili simgesi

Ne kadar sen dolu o resimler

Algına takılanlar

Kaçmasına müsade etmediklerin

Ne kadar muazzam o gösterdiklerin

Kendi başlarına güzeller zaten

Üstüne şahitleri güzel

 

incelikler2

Ve hep bir duyguma dokunuyor o yakaladığın anlar

Ben de olsam bakardım diyorum

Hatta bu anın çağrıştırdığına benzer bir…

Nasıl desem

Daha bu sabah düşünmüştüm

Tam da bu tonlarda bir yerdeydi yüreğim

O yüzden işte bu kadar yakın

Rüyamı da

Sorgularımızı da katmışsın ya içine

Seni gidi

Akıl cambazım benim

Seni gidi

İncelikler büyücüsü

Ne mutlu yalnız değilim bu derinlikte

Benden cüretkâr sen varsın

Tüpsüz dalan deli…

 

Brüksel, Mayıs 2020

 

 

Sen bas sel misali buraları

Öyle sarılasım var ki
Sana
Zaten oldum olası…biliyorsun
Daha bu sabah da konuştuk ya
Delik deşik biraz
Ondan bundan
Uzansam değebilirdim sanki özenilesi merhametine
Kırılganlığını desen
Kendi yüreğimden biliyorum
Uykunu bölen kaygılar tanıdık bana
İkilemlerin
Ne çok zamandır iç cebimde geziyor benimle
Rüyalarıma katık
Seni isyanlara sürükleyen O sonra
Hani ömürler dolusu kapıldığın
Kendine rağmen
Kendinin de çözemediği bir nedenden
Ya da bile isteye de
Ne fark edecekse
Ah o anlattığın var ya
Başkasına desen hani
Üçüncü heceden sekecek olan
O dediğin
Ezberimdeki şiir benim, yazgım, yazdığım

laleler)

Bir de üstüne
Laleleri yollamışsın öylesine masumane
İyice doldun içime bak renk renk
Mayıs’tan önce sen yerleştin takvime
Hakkın da ne diyeyim
Kendine dalışın yeter be Delilik
Nasıl pür Cesaret
Ürksen de sahiplendiğin sorguların yeter
Seni de
Beni de
Büyüten
Köpürmelerin beklenmedik anda
Geri çekilmelerin uysal
Gitmelerin bir boy
Dünyanın öbür ucundan dönmelerin
Kafa tuta tuta kabuslarına evrenin
Deşen, arıtan ve avutansın
Atarken de
Anarken de
Yüreksin
Koskocaman ve mucizevi

Bak gördün mü
Şiir oldun yine emeksiz
Yüreğin anlatmayı seçtiyse yüreğime
Bir bildiği var
Ve belki de ondan
Bu denli içime işliyor söylediklerin
Mesafeleri buruşturup atasım var bu akşam
Maskeleri de özenle yırtıyorum şuracıkta
Bir deli yağmur insin istiyorum ardından
Yalasın-yıkasın-uğurlasın bu kiri
Bu birikmiş çamurunu içimizin eli değmişken
Aramıza giren ne varsa haddini bilsin gayrı
Ve çekilsin sahneden
Sen bas sel misali buraları
Ansızın ve yoğun
Mayıs’tan önce sen yerleş takvime
Yaza da kal, güze de
Pür Cesaret diren
Pür Delillik
Sen bas sel misali buraları
Sarılalım…

Mayıs, Brüksel 2020

Bu Bahar Bu An

Aylardan Nisan

İçlerinde en sevdiğim bilirsin

Uçuk pembe kokar sabahlar

Yeşil limon sarhoşluğunda gelir akşamüstleri

Bir kız çocuğu gülümsemesi

Sektirmez, canlanır her seferinde

Burnuma değerken olmadık bir çiçeğin meramı

Güneş gibi asılı kalır tepemde o gülüş

O koku

O fısıltının paylaştıkları…

 

Masum olduğu kadar cesurdur Nisan

Çatlaklarından sızıp dürter derinindekini

Yara mı desem emin değilim

Bilmece mi diyorsun sen şimdilerde ona

Ne çekip gidendir hani

Ne de gönüllü kalıcı

Sessizce var kılandır seni

İsim de adres de kayıp

Sınıflandırılamayanlarda sisli

 

Aylardan Nisan

Kışın artçısını kovalayan hani

Gölge savan o ısrarcı esinti

Sanırsın ki sırf sen

Sanırsın ki blr tek sen

Coşkulan

Müjdelen

Diye var

Sansürsüz hayallerinin suç ortağı Nisan

Ne kaybedersin? cin hani

Hep yanıbaşındaki

Seni dosdoğru görmekten yılmayan

Sardığıyla akıtan deli

 

Aylardan Nisan

Yeşil çok başka vuruyor gözbebeğime bu sefer

Sirenler geçerken leylak kokularından

İhtişamlarına söz yok tomurcukların

Lakin ürkütücü bu eğik başlı sükûnet

Çelişki desem de anlatamam ki tam

Daha çok bir

Uzanıp da tutamamak hikayesi

Kavuşma hasreti en içteninden

Ya da

Düpedüz

Sadece

Bilinmeyen

 

Aylardan Nisan

Herkes

Her an

Her şey

Nisan dahil

Biraz var

Simdi var

Bir bakmışsın var

 

Sabrım yorulmadı desem yalan sevdiğim

Ama an

An hiç bu kadar dolmamıştı öncesinde

Böyle işlememişti içime

An

Hiç bu kadar

Benim olmamıştı…

  • AnCicek

 

Brüksel, Nisan 2020