Peki ben sana…

Kaç defa diyesim geldi bilsen

Kaç kış

Ve baharda

Mütemadiyen

Ve soluk soluğa

Bazen hırçın

Çokça masum

Hep dibine kadar ben ama

Sözler dolusu

Anlar dolusu ben

Yeminlere gerek olmaksızın

Rüyalar zaten hayatken, anken

Bağ bozumuna üç kala

Üzüm toprağa, iklime doymuşken

Ben sana kaç defa

Tekrar tekrar

Ve usulca

Başka kimsenin duymadığı

Bilmediği

O tonda

Güneş batmadan az önce

Tekeri dönmeden bisikletin

Suya kavuşmayı ölesiye özlerken beden

Denize değer değmez göz

Çam gölgesinde

Cırcır böceğine teslim

Soluklanırken

Akalım mı

Yoksa

Duralım mı anlarından birinde

Gitmeyi cebimize koyup

Deli gibi yaşamak isterken

Ölesiye unutmanın ertesinde

O tek dize aklımda sallanan

O tek dizelik çığlık ki haklı

Niye diyor hiddetle

Niye yazmadın ki hiç beni!

Bildiğimiz yıllardan değil bu eldeki

Bu yaşadığımız

Ya da bizi yaşayan bu yaz

Bir derin Ağustos akşamı

Tam da şimdi bak

Önüm arkam bağken

Sağım solum yeşil

Kazara geldiğim bu yerde yeşeriyorum sebepsiz

Kendime rağmen yeniden doğdum

Bir ağaç gövdesine dayandım

Sıcaktı

Isındık ikimiz de

Peki ben sana…

Ne diyecektim?

Ya sen bana?

Dökülüverdi dilimden şimdi

Üzüm dile geldi o an

Dedi

Bekle

Bağ bozumuna daha zaman var…

 

Saint Emilion, Ağustos 2020

İlk

“Son zamanlarda ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Bir kaç sene önce okuduğum bir yazıda karşıma çıkan bu soru düşündürmüştü beni. Çocukluk yıllarımız ilklerle dolu malum, gençlikte de bol deneme (yanılma) yaşıyoruz. Ya sonra? Yaş ilerleyip tarzımız ve zevkimiz kendini bulunca daha çok bildiğimiz ve seçtiğimiz kulvarlarda mı yüzüyoruz? 

Yazı hayatımızın hangi döneminde olursak olalım denemekten korkmamamızı öğütlüyordu. O kapının açık kalmasının ruhumuzu da bedenimizi de dinç tutacağını savunuyordu. Hakkı da var diye düşünmüştüm: Yeniyi açık yürekle karşılamak, ona bir şans vermek, bildik alanda yayılmak yerine küçük de olsa risk alabilmek bizi güncelle bağlantılı ve zinde kılabilir elbette.

Ara ara da kendimi ve çevremi test ediyordum bu soruyla: “En son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” Cevap “iki gün önce” ya da “geçen hafta” ise şahane. “Sen de altı ben diyeyim sekiz ay” sa biraz endişelendirici. “Düşünüyorum ama bulamıyorum” ya da “Nasıl yani?” tarzı yanıtlarsa alarm verici…

Çok da zor değil aslında kendimize ilkler yaşatmak.  Daha önce hiç sohbet etmediğimiz biriyle bir kahve içmek, pazar sabahı on beş dakika fazla yürüyüp taze ekmeği yeni açılan fırından almak, şimdiye kadar hiç okumadığımız bir dergiyi karıştırmak kadar basit ve zararsız aktivitelerden bahsediyorum üstelik.  En azından başlangıç için.

Bir çocuğun yürümeyi öğrenmesi gibi önce çekimser, hatta korkak başlıyorsunuz belki. Fakat açılıyorsunuz sonra. Arada tökezleyip popo üstü düşmek de var. Ama o ruh haliyle düşünce dertlenmek yerine gülüp geçiyorsunuz ve kalkıp yola devam ediyorsunuz.

***

Yıllardır yoga yapıyorum.  Seanslar sırasında sık tekrarladığımız bir söylem var: “Öğrenmemek mi? Asla!” Üstünde az düşününce ilkler yaratma fikrinden çok uzakta olmadığını görüyoruz.

Elbette hayatta başımıza gelenleri seçemiyoruz ama kişi yaşadıklarından ders almaya hazır olduktan sonra kazanım kendiliğinden. Zor yoldan geçerek de olsa. Dolayısıyla derdimiz her şeyi her an kontrol altında tutmak değilse ruh olgunluğuna ulaşmak hiç de imkansız değil.

Kurtuluşumuz saklanmakta değil hayat yolculuğunun önümüze çıkardığı acı/tatlı sürprizleri oldukları gibi görüp onlarla beraber var olabilmekte. Abartmadan, yok saymadan, ama dramatize de etmeden. Yaşamdan geleni hikayemizden sayarak. Onun da bize bir diyeceği vardır elbet savıyla. Duymaya yer açarak.

***

Korona süreci hepimizi derinden sarstı ve zorladı. Böylesini görmedik, yaşamadık dedik.  Kabus gibi, abartılı senaryolu uçuk kaçık bir film gibi dedik. Uyuduk uyandık kaç kere.  Geçmedi. İçinde yaşamaya devam ettik.

Kendimize, hayatımıza, seçimlerimize değişik açılardan baktık bu süreçte sanıyorum.  Garip aslında düşününce çünkü bir anlamda zamanımız vardı elimizde, diğer yanda kafamız pek dağınıktı. Her geçen gün bildik düzenin bir parçası ya eksildi ya değişti. Giden hızlıca gitti. Ne zaman ve hangi şekilde geri döneceğini bildirmeye durumu el vermeden.

Kısa-orta-uzun dönem planlama konusunda neredeyse mekanik bir uzmanlık geliştirmiş beyinlerimiz şaşaladı. En sağlam kurumlar içi oyulmuş göründüler gözümüze birkaç gün içinde. Kilit vuruldu kapılara, kepenkler çekildi, sokaklar boşaldı. Kapandık.  

İlk şokun etkilerinden biraz kurtulmaya başlayınca ister istemez yeni alışkanlıklar edindik, önlemler aldık.  Temizlik ürünlerini hatmettik, “el nasıl yıkanır”ın kitabını yazdık, bağışıklık sistemi üstüne detay araştırmalara giriştik.

İşi ve okulu devam ettirebilmek uğruna teknolojiyle ilişkimize yatırım yaptık, yeni uygulamalar öğrendik. Görüntülü konuşmalar içler acısı sosyal hayatımıza bir avuntu oldu.  Tablet ya da dizüstü bilgisayar ekranına sığamayanlar için evde daha büyük monitör ihtiyacı doğdu.

Hazır bilgisayar başındayken daha önceden planlanmış tatillerimizi iptal ettik yüreğimiz burularak.  Kültürel etkinlikler için aldığımız biletler yok oldu, kutlama ve törenler için yapılmış rezervasyonlar deseniz aynı.  Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede emek emek oluşturulmuş programlar sabun köpüğüne dönüşüp yittiler.

Dış dünyayla bağımızı sağlayan bilgisayarlarımıza, telefonlarımıza sarılıp ihtiyaç alışverişine devam ettik sonra.  Kitaptan deterjana, peynirden ayakkabıya, ev aletlerinden dekorasyon malzemesine uzanan geniş bir yelpazedeki ürünler kapımıza geldiler.   Malum bir zamandır sırf fatura ya da reklam taşıyor diye çok da onurlandırmamıştık postacımızı.  Kargo aracını kapıda görünce ümitle ürperir olduk.

İş başa düşünce her gün yemek pişirdik. Yardımcılar olmayınca temizlik, çamaşır ve ütüyü üstlendik.  Elimiz değmişken epey dolap ve çekmece düzenledik. Arşivleri elden geçirdik.  Pek çok eski fotoğraf ve anı ziyaretimize  geldi geçmişten.

Baktık süreç uzuyor, yardımın da gelesi yok. Dip boya, saç kesim, vücut bakım işlemleri konularında girişimlerde bulunduk.  Bazıları maceraya dönüştü, bazen zaferler elde ettik. Ufak tefek tamirat, evdeki imkanlarla yaratıcı çözümler, sakla samanı gelir zamanı taktikler günümüz bir parçası oldu ister istemez.

***

Dünyanın hemen hemen her yerinin eş zamanlı geçirdiği bu zorlayıcı dönemde yürüyüş serbestisine sahip grupta olduğum için şanslı hissederek çıktım her gün sokağa. Bir saat kadar süren tempolu ve solo bir yürüyüş için. Tespih çekmek gibi demişti biri yürümekten bahsederken, tekrar edilen adım hareketi bedeni çalıştırırken ruhu da sakinleştiriyormuş. Deneyimle sabitledim bu görüşü.

Market ve eczaneler dışında her yerin kapalı olduğu bu süreçte bu akşam yürüyüşlerinin zorlayan anları olmadı değil tabii. Tiyatroların, sinemaların, konser salonlarının önünden geçerken her seferinde müthiş içim buruldu.  Kitapçı vitrinleri toz tutmaya başlamıştı. Giyim kuşam mağazalarında yoğun bir hüzün vardı. 

Restoranlar ve kafeler bize hiç sorma dercesine sessizdiler.  Bazılarının içleri her geçişimde daha da boşaldı.  Masalar toplandı, aksesuarlar kalktı. Yeniden açılacaklar mı acaba diye sorar buldum kendimi.  Oteller küçük bir kaç ışığı yanık bırakmışlardı. Umuttan mı temkinden mi emin olamadım.

Parkların bir kısmı kapatılmıştı.  Açık olanlar sokaklara kıyasla daha canlıydı fakat tabii kalabalıktan uzak durmak adına büyük parklara da girmedim.  Şehrin iş merkezlerinden biri olan ve AB kurumlarının yüreğinin attığı mahallede kendi ayak seslerimi dinleyerek yürüdüm haftalarca.

***

İlerleyen günlerde hem hava sıcaklığını hem de sokaklardaki insan yoğunluğunu göz önünde tutarak akşam saatlerine kaydırdım yürüyüşlerimin saatini.  Güneş henüz batmamış ama kızgınlığını kaybetmiş oluyor o ara.  Sulanmış bahçelerden çiçek kokuları vuruyor burnunuza.  

Hava da cidden inadına güzeldi o ara.  Nisan ve Mayıs ayları, doğa coşmuş. Tam sokaklara akılacak, müzikle, dansla, sohbetle kavuşulacak iklim şartları. Film seti hazır da oyuncular firarda sanki. Birkaç lokantanın girişinde utangaç bir hareketlenme görüyorum bazen – evlere servis hizmeti başlatmışlar. Motosikletli kuryeler sessizce paketleri alıp uzaklaşıyorlar. 

Çok az insan var ortalıkta haliyle o herkesin yemek derdinde olduğu saatte. Tek tük denk geldiklerimle de mesafeli geçip gidiyoruz. Ürkek kuşlar misali sekiyor insancıklar. Saygılı, korkulu ve fena halde içe dönük.

Ne muazzam tezat aslında; hem ölesiye insan açlığı çekiyoruz hem birbirimizden uzak durmaya endekslendik şu sıra. Hem üşüyoruz hem ısınmaya kalkışsak yanacağız maazallah. Daha korkuncu başkasını yakma ihtimalimiz var.  Kendimize rağmen yaşadığımız bir hal.  İnsan DNA’sına aykırı bir var olma çabası. Yüreğe küfür gibi mi biraz ne. 

***

Bu yürüyüşlerden birinde daha önce hiç geçmediğim bir sokakta buluyorum kendimi.  Binalar bakımsız biraz ama mimari içime dokunur tarzda. Başımı sağa sola çevirip cepheleri incelemeye daldığım bir anda balkonlardan birinde tek başına oturmuş yaşlı bir kadınla göz göze geliyoruz.

Bakışlarımız buluşup birbirinde kalıyor öylece.  Duyuyor sanki o dakika ona anlattıklarımı, akıtmak istediklerini dilimin.  Öyle hissediyorum ki iyi geldi ona da sokak ortasında durup öylece bakışım. İnsanlığımızın ortak paydasında buluşuyoruz hangi sınır ne derse desin.

Bir süre kenetli de kalıyoruz öylece. Sağ kolum kendiliğinden havalanıyor sonra.  El sallıyorum hevesle hiç tanımadığım bu kadına.  Gülümsüyor kadın, ışıldar gibi gülümsüyor anıma. Anımıza…

***

Yılbaşındaydı sanırım kocaman bir dönme dolap kurdular evime yakın bir meydana. Orası normalde gençlerin ve turistlerin buluşma yeri. Gün batımına karşı biraz sohbet, biraz şehir manzarasıyla şenlendikleri alan.

Solo akşam yürüyüşlerimde yolum buradan da geçiyor elbet. Meydan ıssız. Dönme dolap sabit. O da bizler gibi doğasına aykırı bir eyleme zorlanmış ve durdurulmuş diye düşünüyorum. Adı üstünde: Dönme dolap dönmüyor.

Dönmeyen dolaba takılı kalmış bakarken “Durdurun dünyayı inecek var” sloganı düşüyor aklıma eskilerden.  Acaba gerçekten dünyanın durduğu o anda mıyız diye düşünür buluyorum kendimi.  Yalnız pek kimsenin inesi de yokmuş sanki bu arada. 

Meydanı kuşatan tarihi binalar o an aklımdan geçenler dahil her saniyenin yaşanmışlığını kaydediyorlar  sanki.  Sonra anlatmak ihtiyacından da değil üstelik. Güneş? O aynı tüyler ürpertici güzellikteki renklerle batıyor dolabın arkasından. Şahidi varmış ya da yok – umurunda olduğunu sanmam.

***

Minik adımlarla kovuklarımızdan çıkıp dış dünyayla bire bir iletişime başladığımız şu günlerde “en son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?” sorusu yeniden dolaşıyor zihnimde. Yanıtım da şöyle “son üç aydır hemen her gün birden fazla şeyi ilk kez yaptım”.

Saç diplerimi boyamak, bilgisayarımı kendim tamir etmek gibi yaratıcı ve geliştirici eylemler kadar aylarca  her öğünü tek başına yemiş olmak ya da bir başka insana dokunmadan soluk almaya devam etmek gibi zorlayıcı deneyimler de var bunun içinde. Uzun zamandır ilk kez saatlerce kitap okuyabildim evet ama bir sinema kuyruğunda beklemeyi de özleyerek. 

Uzun zamandır ilk kez üç ay seyahat etmeden geçirdim.  Evimin ve terasımın tadını çıkarmayı sevmedim değil.  Çiçeklerimin her gün kaç santim attığını bizzat gözlemledim ve bundan büyük zevk aldım. Lakin havada tek tük de olsa uçak gördüğümde gözlerimin yaşarması da eş zamanlı olarak gelişen bir durum itiraf edeyim.

İletişim konusunda teknolojinin nimetlerini ilk kez bu denli etkin şekilde keşfettim. Önceleri haftada bir konuştuğum ailemle çok daha sık haberleştik bu dönemde. Görüntülü konuşmalar, sesli mesajlar, video paylaşımları.  Bir gün birinden ses çıkmasa arayıp sorma halleri, sıkı ve sevecen bir takip.  Diğer yandan  kapanan sınırlar ve seyahat kısıtlamaları derken zihnimde Japonya istikametinde süzülmeye başladı Türkiye’m.  İstediğimizde ulaşabileceğimizi bilmek ne büyük bir gönül ferahlığıymış daha iyi anladım.

Evet, ömrümde ilk kez aylar boyunca her sabah alarmı kurmadan uyandım.  Arabasını lastiği çizgide park etmekte inat eden komşuma rağmen daracık park yerime doğru açıyla ve ustaca girmeyi başardım. Tanımadığım bir kadına heyecanla el salladım (ama bunu biliyorsunuz zaten).  

***

Yaklaşık yirmi gündür hafta içi hemen her gün iş yerine gider oldum.  Son iki haftada dostların bahçelerine, teraslarına misafir edildim. Evimin kapısından içeri girmeye başladı sevdiklerim.

İki gün evvel üç ay aradan sonra ilk kez bir lokantada yemek yedim. Bu öğleden sonra beş altı kişilik bir grupla parkta doğum günü kutladık.  Köşedeki çiçekçi açıldığından beri haftada bir taze bir demetle geliyorum evime. 

Biliyorum bitmedi tehlike, atlatmış değiliz krizi. Ama bu küçük adımlar öylesine değerli ki her bir buluşmaya, her bir kavuşmaya, o anın kendisine sarılasım var sıkı sıkı.  Bildiklerimizi de yeniden keşfediyor ve ilk kez yaşarmış gibi tadıyoruz sanki.

Geçen gün baktım dönme dolabı da çalıştırmışlar artık. Maskenizi takıp binebiliyorsunuz isterseniz. Bazıları koşmuş hatta hemen denemiş. Kimileri bekleyecek.

Ben günlük yürüyüşlerime devam ediyorum yine. Barlar açılınca tenhalaştı parklar, oralarda da rahat geziliyor artık. “Gerçek dar” diye yazmış birileri parktaki bir duvara. Öyleyse de hayaller var. Gerçek genişleyene kadar da sık sık bir ilk yaşamaya devam.

 

Brüksel, Haziran 2020

Bazen olduğu gibi

Herhangi bir çarşamba var aklımda
Adı akılda kalmamış bir sokakta
Kaldırıma atılmış yuvarlak küçük bir masadayız
İki sırdaş taburenin üstünde bedenlerimiz
Rastlantısal bir kavuşmanın sarhoşluğunda
Sokulmuş birbirine yüreklerimiz

Saçım dağınık ve muazzam elektrikli o gün
Senin gözlerinde kırılgan kıvılcımlar
Temmuz sıcağının Mayıs borcunu ödeyesi tutmuş
Öyle baştan çıkarıcı bir esinti
Olma ve orada kalma anı işte
Bir soluk, bir parantez, gönüllü bir mola
İhtiyacım varmış da demiyorsun ya
Anlatasın gelmiş be Küçüğüm

Adı unutulmuş bir sokakta
Kaldırımda yan yanayız
Karşı çiçekçinin vitrine takılmış niyeyse gözlerimiz
Sesin en içime konuşuyor
Sözcüklerinde kendine sürprizler
Çocuklu bir aile geçti önümüzden az önce
Sarmaş dolaş bir çift de peşlerinden
Ama belli kadın gidici, adamı yakında terk edecek
Nasıl anladın deme şimdi, o kısım uzun hikaye…
Biri sardunyaları suluyor ikinci kat balkonunda
Dal çıtırtısını duydun mu bak şu an
Duymadıysan da dert etme
Belki senin yolun başka
Belki henüz zamanı değil

Adı akılda kalmamış o sokakta
Kırmızı taburelerdeyiz
Akşamüstünü uğurladık az önce beraber
Ne zaman battı güneş
Tişörtünü lekeledin bir damla şarapla
Uçar kuruyunca dedik gamsız gülerken
Bir arkadaşından bahsettin ilk kez
Başta lafın gelişi
Sonra derinden derinden

Adı tam da şimdi aklıma düşen o sokakta
Kaldırımdaki orta masadayız
Yetişecek bir yerimiz vardıysa da unuttuk
Masal gibi geliyor da şimdi
Hatırla, o zaman
Dokunmanın serbest olduğu evrendeyiz
Ekmeği bölüşürken irkilmiyor içimiz
Omzun omzuma sürtünüyor bazen
Hayalleri ve korkuları paylaşıyoruz
İkisi de meğer ne çokmuş…

Ertesi sabah bir trene binip
Benim şehrime gideceğiz
Ya senin kadar sevmezsem orayı
Diyorsun
Kırılır mısın bana?
O nasıl soru öyle
Her yürek istediğini sevmekte özgür
Peki ya sen diyorsun hemen atak
Ya onu bırak da Küçüğüm
Bir resim mi çeksek biz
Şu an görüyorsun nasıl pür keyif
Havalı bir manşet de atalım üstüne:
Bazen olduğu gibi
Anlayan anlasın
Anlamayanın yolu başka
Biz baktıkça ama söz ver
Biz baktıkça burada kalalım…

baen oldugu gibi.

Brüksel, Mayıs 2020

İncelikler Büyücüsü

Bu ara

Hemen her gün değilse de

Sıklıkla

Anları resmedip

Yolluyorsun bana

Gözbebeklerine sızıp

Seninle bir soluk

Bakıyorum o an dünyaya

Ne mesafe kalıyor aramızda

Ne sınır

Uçaklar yeniden kanatlanıyor

Kapılar açık

incelikler1

 

Erguvanları getiriyorsun eşiğimden içeri

Galata’nın sırlarına çağırıyorsun yeniden beni

Ayrı ayrı keşfedip de

Tane tane paylaştığımız adreslerdesin

O saklı terasta ilk tanıştığımız akşamüstünde bekliyorsun beni

Yüksek taburelerdeki ilk merhabamız

Otuz beş dakikayı son hız yakıp

Geceyi basan sohbet

Gümbür gümbür kelimelerimiz

Anılarımla paslaşan düşüncelerin

Bayramı, şenliği yüreğin

Kendinden olanı bağrına basarken

incelikler3

 

Anlarını

Resmedip yolluyorsun ya bu ara

Bakmaya doyamıyorum inan karelerine

Ne keyifli bilsen bu keşif

Sırf düşüncesi mesela

Nerede durup neyi gördüğünün

Neden onu gördüğünün

Hangi ışık çekti ilgini ve niye

Niçin o kare bugünün seçili simgesi

Ne kadar sen dolu o resimler

Algına takılanlar

Kaçmasına müsade etmediklerin

Ne kadar muazzam o gösterdiklerin

Kendi başlarına güzeller zaten

Üstüne şahitleri güzel

 

incelikler2

Ve hep bir duyguma dokunuyor o yakaladığın anlar

Ben de olsam bakardım diyorum

Hatta bu anın çağrıştırdığına benzer bir…

Nasıl desem

Daha bu sabah düşünmüştüm

Tam da bu tonlarda bir yerdeydi yüreğim

O yüzden işte bu kadar yakın

Rüyamı da

Sorgularımızı da katmışsın ya içine

Seni gidi

Akıl cambazım benim

Seni gidi

İncelikler büyücüsü

Ne mutlu yalnız değilim bu derinlikte

Benden cüretkâr sen varsın

Tüpsüz dalan deli…

 

Brüksel, Mayıs 2020

 

 

Sen bas sel misali buraları

Öyle sarılasım var ki
Sana
Zaten oldum olası…biliyorsun
Daha bu sabah da konuştuk ya
Delik deşik biraz
Ondan bundan
Uzansam değebilirdim sanki özenilesi merhametine
Kırılganlığını desen
Kendi yüreğimden biliyorum
Uykunu bölen kaygılar tanıdık bana
İkilemlerin
Ne çok zamandır iç cebimde geziyor benimle
Rüyalarıma katık
Seni isyanlara sürükleyen O sonra
Hani ömürler dolusu kapıldığın
Kendine rağmen
Kendinin de çözemediği bir nedenden
Ya da bile isteye de
Ne fark edecekse
Ah o anlattığın var ya
Başkasına desen hani
Üçüncü heceden sekecek olan
O dediğin
Ezberimdeki şiir benim, yazgım, yazdığım

laleler)

Bir de üstüne
Laleleri yollamışsın öylesine masumane
İyice doldun içime bak renk renk
Mayıs’tan önce sen yerleştin takvime
Hakkın da ne diyeyim
Kendine dalışın yeter be Delilik
Nasıl pür Cesaret
Ürksen de sahiplendiğin sorguların yeter
Seni de
Beni de
Büyüten
Köpürmelerin beklenmedik anda
Geri çekilmelerin uysal
Gitmelerin bir boy
Dünyanın öbür ucundan dönmelerin
Kafa tuta tuta kabuslarına evrenin
Deşen, arıtan ve avutansın
Atarken de
Anarken de
Yüreksin
Koskocaman ve mucizevi

Bak gördün mü
Şiir oldun yine emeksiz
Yüreğin anlatmayı seçtiyse yüreğime
Bir bildiği var
Ve belki de ondan
Bu denli içime işliyor söylediklerin
Mesafeleri buruşturup atasım var bu akşam
Maskeleri de özenle yırtıyorum şuracıkta
Bir deli yağmur insin istiyorum ardından
Yalasın-yıkasın-uğurlasın bu kiri
Bu birikmiş çamurunu içimizin eli değmişken
Aramıza giren ne varsa haddini bilsin gayrı
Ve çekilsin sahneden
Sen bas sel misali buraları
Ansızın ve yoğun
Mayıs’tan önce sen yerleş takvime
Yaza da kal, güze de
Pür Cesaret diren
Pür Delillik
Sen bas sel misali buraları
Sarılalım…

Mayıs, Brüksel 2020

Bu Bahar Bu An

Aylardan Nisan

İçlerinde en sevdiğim bilirsin

Uçuk pembe kokar sabahlar

Yeşil limon sarhoşluğunda gelir akşamüstleri

Bir kız çocuğu gülümsemesi

Sektirmez, canlanır her seferinde

Burnuma değerken olmadık bir çiçeğin meramı

Güneş gibi asılı kalır tepemde o gülüş

O koku

O fısıltının paylaştıkları…

 

Masum olduğu kadar cesurdur Nisan

Çatlaklarından sızıp dürter derinindekini

Yara mı desem emin değilim

Bilmece mi diyorsun sen şimdilerde ona

Ne çekip gidendir hani

Ne de gönüllü kalıcı

Sessizce var kılandır seni

İsim de adres de kayıp

Sınıflandırılamayanlarda sisli

 

Aylardan Nisan

Kışın artçısını kovalayan hani

Gölge savan o ısrarcı esinti

Sanırsın ki sırf sen

Sanırsın ki blr tek sen

Coşkulan

Müjdelen

Diye var

Sansürsüz hayallerinin suç ortağı Nisan

Ne kaybedersin? cin hani

Hep yanıbaşındaki

Seni dosdoğru görmekten yılmayan

Sardığıyla akıtan deli

 

Aylardan Nisan

Yeşil çok başka vuruyor gözbebeğime bu sefer

Sirenler geçerken leylak kokularından

İhtişamlarına söz yok tomurcukların

Lakin ürkütücü bu eğik başlı sükûnet

Çelişki desem de anlatamam ki tam

Daha çok bir

Uzanıp da tutamamak hikayesi

Kavuşma hasreti en içteninden

Ya da

Düpedüz

Sadece

Bilinmeyen

 

Aylardan Nisan

Herkes

Her an

Her şey

Nisan dahil

Biraz var

Simdi var

Bir bakmışsın var

 

Sabrım yorulmadı desem yalan sevdiğim

Ama an

An hiç bu kadar dolmamıştı öncesinde

Böyle işlememişti içime

An

Hiç bu kadar

Benim olmamıştı…

  • AnCicek

 

Brüksel, Nisan 2020

Takke

Michalis on bir yaşında; arkadaşlarımın yıllarca umutla, ilaçla, adakla bekledikleri çocuk, evlat. Bir yıl kadar önce annesiyle babası anlaşmalı boşanma kararı aldılar. Evler ayrıldı.  Haftada bir mekan değiştiriyor o da, neyse ki iki ev de ayni mahallede.

Yaşıtları arasında benzer deneyimler yaşayanlar var. O anlamda kendini yalnız hissetmiyor Michalis ama az iniş çıkış da yaşamadı son zamanlarda. Neyseki sevildiğinden hiç şüphesi yok, hiç olmadı.

Korona sürecinde o da bizler gibi yeni düzene uyum sağlamaya çalışıyor. Ebeveynleri bu ara sürekli annesiyle kalmasına karar vermişler. Onun için de uygun böylesi. Annesi de zaten evden çalışıyor şimdilerde. Derslerin de biraz ucundan tutar – malum babasının sabrı daha dar.

Dupleks bir dairede yaşıyorlar. Üstte yatak odaları, alt katta salon ve mutfak. Giriş katında büyük de bir terasları var. Hem önlerindeki caddeden gelen geçeni hem de ilerideki yeşil alanı görebiliyorlar.

Şubat ayı çok soğuk geçti Brüksel’de bu sene. Sürekli yağmur, sürekli rüzgar. Ne bisiklete binebildi istediği gibi ne de arkadaşlarıyla okul bahçesinde azabildiler. Hava tam ısındı virüs yasağı geldi. Arkadaşlarının evine gitmesi de yasak, eve misafir çağırması da.

Önce fena isyan etti bu duruma. Annesi tekrar tekrar anlattı. Anlamaya çalışıyor ama içi hala biraz isyanlarda. Ne olur sanki… ye vurması çok kolay oluyor bazı günlerde. Sonra hasta düşenleri, işsiz kalanları düşünüp utanıyor heveslerinden. Allahtan annesi harika yemekler yapıyor…

Süreç uzayacak belli. Eğitim sanal ortamdan eve geliyor. Ana oğul salondaki yemek masasını karargaha çevirdiler. Dizüstü bilgisayarlarıyla karşılıklı geçip çalışıyorlar.

Laf aramızda annesini doya doya görmek ona çok iyi geliyor. Birikmiş özlem yüzeye vuruverdi sanki şu anki sıradışı gelgitte. İki kişilik bu yeni düzende annesini kimseyle paylaşmasına da gerek kalmıyor. Hatta ara ara nazlanmasına da izin var gibi. Öyle hissediyor.

Zaman zaman krizi tutuyor ama. Hoca bazen dersi uçarak anlatıyor sanki. Takip edemiyor Michalis. Sorusunu doğru zamanda soramıyor, gecikiveriyor.  An kaçıyor elinden.

Sinirleniyor tabii bu duruma. Ürküyor da biraz. Annesine dönüyor yardım için. O da telekonferans uğruna yan odaya kapanmış tam da o an. Kapıyı tıklatıyor.

Kadıncağız açıp acil bir durum var mı diye soruyor. Olmadığını görünce birazdan konuşma bitince onunla ilgileneceğini söylüyor. Haklı aslında ama ona hak vermek şu anki iç sıkıntısını hiç mi hiç gidermiyor.

Annesi işini bitirip yanına geldiğinde biraz olay çıkarıyor. Anlamıyor işte bu dersi, olmuyor, başaramayacak, çok mutsuz. Müthiş karışık bu denklemler, baksana ebeveynler bile anlamıyor, çocuklar nasıl yapsın. Hem yetişkin olunca zaten unutulacaksa hangi akla hizmet şimdi öğreniliyor?

Azıcık dışarı çıksak ne iyi olurdu diyor. Yürürdük biraz güzel havada. Anne bir gayret YouTube’da bir egzersiz videosu açıyor. Hadi gel birlikte yapalım, hareket istiyordum işte, adımları takip etmek yeterli.

Önce hiç niyetli değil fakat müzik kanına girince katılıyor o da. Dans etmeyi seviyor oldum olası. Biraz ileri biraz geri, şimdi sağ ve dön ve hopla ve şimdi kol hareketlerini de ekleyelim. Derken bir kahkaha. Bir tane daha. Sarılıyorlar. İyi ki var annesi.

Evdeki ikinci haftanın sonuna gelirken öğretmenleri bir ödev veriyor. Her gün bulundukları ortamı betimleyen bir resim yapacaklar kara kalem. Üstüne de o anki hislerini not edecekler.

Gözlem ve ifade yeteneklerini artıran bir egzersiz elbette. Psikolojik rahatlama da yanında hediyesi. Tabii insan kendisiyle de karşısındakiyle de dürüst olabildiği sürece.

Michalis bu amaçla yaptığı resimlerden üçünü benimle paylaştı. İlkinde onu ve annesini evin salonunda çalışırken görüyoruz. Muhtemelen dersleri takibe çalışıyor, sırtı bize dönük. Şöyle yazmış ruh haliyle ilgili: “Biraz korkuyorum ve endişeliyim. Durum beni üzüyor.”

Michalis1

İkinci resimde dupleks dairenin merdivenlerinden salona inmiş halde görüyoruz onu. Masabaşı işi yapmasa da meşgul belli ki. Şöyle yazmış: “Bugün daha iyi hissediyorum çünkü sanat (dersim) var. Aslında (etrafımda) sanat olunca hep rahatlıyorum.”

Michalis2

Son resimde terastan manzarasını paylaşmış bizimle. Bu sefer ev halkı dışındakileri de görüyoruz ilk kez. Uzaktan da olsa bize selam yollayan, bizimle iletişim içinde olan güleryüzlü insanlar. Saksılarda büyüyen bitkiler sonra. Açan çiçekler.

Michalis3

Yemek saati olmalı üstelik. Havada tatlı bir telaş seziyoruz, sofra başında bazı komşular. Michalis şöyle anlatmış o anki hislerini: “İyi hissediyorum çünkü hem hava hem de güneş alıyorum. Ve yemeğimi balkonda yiyorum.”

Çok dokundu bana bu resimler ve üstlerine düşülmüş önce basit gibi görünen ama insanın  içine işleyen itiraflar. Belki şimdilerde yapabileceğimiz en anlamlı şey de bu gerçekten: Takkeyi önümüze koyup düşünmek.

Çok kavramın alt üst olduğu bu dönemde kendimiz için asıl ve gerçek olanı bulmak için düşünmek. Kaçmadan, saklanmadan, ruhumuzu ona buna banıp kalkanlar oluşturmadan düşünmek.  Derinimizdeki birikimden, üstü örtülmüş hayallerimizden, bir türlü kabuk tutmayan yaralardan korkmadan. Yarın yokmuş cesaretiyle…

Ekranla, karbonhidratla, yalan yanlış haberlerin egzoz dumanıyla sarhoş olmayı bırakın isterseniz şimdi. Günlük dezenfeksiyon sınırınızı da aştıysanız bir resim çizin siz de hadi. Ya da bir fotoğraf çekin hiç değilse. Durduğunuz yerden.

Sonra da sağ elinizi koyun bir sol göğsünüzün üstüne. Koyun ama gerçekten. Yirmi
saniye kadar da kapatın rica ediyorum o gözleri.

Sorun şimdi kendinize: On bir yaşında bir çocuğun cesareti var mı bende? Çoktan hak etmedim mi onu (yeniden) keşfetmeyi?

 

Brüksel, Nisan 2020

 

Not: Michalis’e resimlerinin bana ilham kaynağı olduğunu söyledim ve sayfamda kullanmak için iznini rica ettim. Bana WhatsApp’tan yolladığı mesajda bundan onur duyacağını belirtmiş ve eklemiş: “Sadece adımı kullanman yeter Deniz, soyadıma gerek yok. Bir de Türkçe yazdığını biliyorum ama en azından tekstin özetini Fransızca olarak benimle paylaşmanı rica ediyorum.”

K… Günlerinde Aşk

Ezberin bozuldu

Çok hızlı ilerliyor her şey haklısın

Hep bildim sandıkların sorguda

Deneyim küpün su alıyor

Güç bela oturttukların ayaklandı

Bir ömür dizdiklerin sallantıda

 

Bildik güç yaman fire veriyor

Etiketler yirmi dört saatte çöp

Neonlar nasıl da göz alırdı hatırlarsın daha dün

Buraya kadarmış

Kimi sloganların ömrü

Şimdi şu virajda

Biri usulca frene basacak diyorsun

Bir soluk belki, hadi nolur

Kurtaracaklar hepimizi

 

Mavi göğe bile başka gözle bakar oldun artık

Hani ilk kez karşılaşmış gibi

Güne uyanışların sarsıcı şimdilerde

Sabahlar hiç tanımadığın bir renk

Çok gaddar bu bahar diyeceksin biliyorum

Sağ gösterip

Her yerden vuruyor

 

Ezberin bozuldu

Çok hızlı ilerliyor her şey haklısın

Deneyim küpüne kurt düştü

İçin basbayağı yanıyor

Hep çalışan çözümlerin?

Hiç sorma

Bir yere kadarmış işte

Mavi göğe bile başka gözle bakar oldun

Değer üstüne saatlerce düşünüyorsun

Arda kalan üstüne

 

Şairler bugün hiç olmadıkları kadar yakın sana

Saksafon solo muazzam dokundu bu pazartesine

Ortancanın tomurcukları

Çocukluk arkadaşının sesi telefonda

Kilometrelerce uzaktan

Rahmetli olmuş babası birkaç gün önce

Baharatları tek tek koklayasın var törenle

İsyankar çığlık

Hiç bu kadar yakın olmadı sana

 

Bilinmeyenlerle dolu bir dünya bu kabul

Sağ gösterip

Her yerden vuruyor

Alt üst olan bin bir kavram

Evet yürekler her gün yanıyor

Mavi göğe bile başka gözle bakar oldun artık

Biliyorum acıtıyor

Benim içim de benzer kanıyor

 

O acemilikteki diriliğe sarıl ama sen yine

En sıkısından sarıl, dinle

Yeniden öğren hepsini gerekirse

Belki düz

Belki tepe taklak

Kıvran madem anlamı var

Topyekün sınan

Karşılıksız aşka benziyor biliyorum

Ummak bu ara

Hayal kurmak yaşama dair

Olsun, umurumda değil

O sevmedi diye vazgeçilmez ki sevdadan

Sevdasız bir hayattan

Deliliktir aşk, adı üstünde

Hesaptan, olasılıktan anlamaz

Cesarettir aşk

Sahip çıktıkça yaşar

Yaşayacak

En muazzam aşkım

Aşkımız

Hayat…

 

IMG_4254

 

Brüksel, Mart 2020

 

Dut

Sıyır at üstünden şu an

At, hatta akıt yol yorgunluğunu

Yorgunluğunu gönlün, gönlümüzün

Durak de istersen buraya

İstersen soluk

Bekle

Sensizliğimde ben ol

Bekle

Ne ört ne de harlandır sen o ateşi

Bırak

Kendi bildiği gibi yansın

*

Islah olmaz sorgularımı

Oturt bir köşeye

Oturt ve terk et

Ölümüne unut bugün hepsini

Yıllardır yanın sıra yaşlanan

Sabrını da çıkar üstünden

Korkman anlaşılır

Korkum öylesine biz

Acıtacak elbette o çıplaklık

Kaçışı kaderi saydığını anlaması insanın

Canımız yanarken büyüyeceğiz

*

Dilinin ayarını da bırak, ricacınım bu gece

O kibirli temkinle beraber salla at

Salıver akışına zamanın

Kavuşma acemisi kimlikler

Kimliklerimiz

Eriyip gitsinler hükmünde yazgının

Özgür irade eğsin başını

Yeşermese de keyfetsin ümit bir an

Göz kırpsın

Bilelim ki o kazandı

*

Göz kararı bir sen koy şimdi ortaya bak

Çalakalem de bir ben çiziktir yanına

Yetecek göreceksin

Hatta iyi gelecek

Sabah mahmurluğuna karışan tanımsız hüznüne

İlaç olacak

Uykuya teslim olmadan önceki saniyendeki sızıya

Unuttukların da gelecek buraya, söz

Yaşamadıklarım da

Her neyse

Her kimsek

Ne olmuşsak birlikte

Neye dönüştüysek zamanla

Hepsi gelecek şu ana

Çok ama çok olacağız hepimiz

Göreceksin o kalabalıkta

*

Gözün kavuştuğunda gözüme

Açlığın doyumsuzluğuma değecek

Birden

Her şey

O ölümüne sevdiğim gök gürültüsü olacak

En korkup en sevdiğim

Islanmayı dileyeceksin için için

Islanmayı

Karış karış

En derininden

Hiç olmadığın gibi

*

Yaslan artık arkana, güven

Ben varım, buradayım

Söz

Düşmeyeceksin

Üç saatim varsa üç saat

İkiyse iki ama

Söz sana

Düşmeyeceksin

Zamanıdır

Salla gövdesini

O sır küpü dut ağacının şimdi

Dalda tutunanlar sana emanet

Dizime dökülenler

Benden bilinir…

Paris, Ocak 2020

 

Seninle zamanımı istiyorum

On seneyi geçmiş Londra’ya gelmeyeli. Uzağında da değildim ama malum vize olayı hem yıldırıyor hem seyahatten soğutuyor insanı. Şehir de değişmiş, ben de. “Hangimiz daha çok?” diye sorarken buluyorum kendimi sık sık. Acaba yeni bir ortak paydada buluşabilecek miyiz?

img_3619

Saint Pancras tren istasyonunda bizi karşılayan eflatun neon ışıklı yerleştirme “seninle zamanımı istiyorum” diyor. Hatta demiyor da haykırıyor sanki. Seçilen renk de el yazısı da dikkat çekici. Trenden az önce inmiş (bir kısmı da tünel yoluyla kıtadan adaya geçmiş) yolcular için ne hoş bir karşılama diye düşünüyorum.

Şehir bu yolla dile geliyor sanki, direkt sizinle konuşuyor. Bununla da kalmıyor; çapkınca göz kırpıyor konuklarına bu davetkar mesajla. Memleketimde görmeye alıştığım “şirin kasabamıza hoşgeldiniz” tarzı sloganlardan oldukça farklı bir selamlama bu. Size bakan, sizinle konuşan yerel yönetimin klişeleşmiş söylemi değil çünkü, adeta şehrin ta kendisi…

Londra da özlemiş beni diye düşünüyorum ister istemez. Ne iyi oldu bak geldiğim. Karşılıklıymış bu özlem; zamanıymış buluşmanın. Valizimi hızlıca otele atıp içine karışayım şehrin.

Öyle de yapıyorum nitekim. Ve ben sokaklarını arşınlamaya başlar başlamaz içimde genişliyor şehir. Adeta sıralıyor tek tek ayrı kaldığımız süre boyunca biriktirdiklerini. Anlatacak o kadar çok hikayesi var ki. Benim de ona aslında; şimdi, tam da şu an ayrımına varıyorum.

Sokaklar hem tanıdık hem sürprizlerle dolu. Bunu bildim tamam deyip ucundan çektiğim ip bazen doğru adrese götürüyor, bazen hayal kırıklığına. Kimi zaman vardığım yer hafızamdaki duyguya sadık, bazense inadına yabancı.

Yine de her adım uçarı, her kavuşma yüksek voltajda heyecan yüklü. Kavurucu anlar sarsmıyor dersem yalan olur; gömdüm sandığım anılar canlanıyor bir bir. Çarpıyor belki evet ama görüyorum ki hepsi bugünkü kimliğime taşımış beni. Selam veriyorlar sanki sağdan soldan; selamı almamak da bize yakışmaz.

Bu meydanı yirmili yaşlarımda keşfetmiştim ilk mesela. Üniversiteler arası bir yarışmayı kazanıp gelmiştim ilk Londra’ya – ışınlanmış gibi hissederek daha çok. Ne hızlı çarpıyordu kalbim keşif çığlıkları atarken.

Sponsor şirket şu karşımdaki tarihi otelde ağırlamıştı bizi. Ömrümde böyle şahane oda ve böyle rahat yatak görmemiştim. Yumuşacık havlulara tekrar tekrar sarılasım vardı.

Otel daha da yaşlanmış elbet görüşmeyeli; onarım diye inliyor. Şık meydansa bizim Ortaköy’ünkine benzer bir dönüşümden geçmiş. Karşı köşede Simit Sarayı açılmış mesela inanmazsınız. İnsan selini özetlemeye de kelime haznem yetmez. Havada hep bir tüketim telaşı; yanık şekerin kokusu kızarmış etinkine karışmış, hatta sinmiş adamakıllı.

Ah şurası da Brüksel’e yerleştikten sonraki hayatımda keşfettiğim bir adres bak. Ama o da ne; ben daha bir özenliydi bu işletme diye anımsıyorum. Bu ne karmaşa, nasıl bir keşmekeş.

Ya şu çok ışıklı lokantaya ne demeli. Zavallı annemi kolundan çektiğimle getirdiğim. Kadıncağız içerideki gürültüden şikayet edince de fena halde bozulup sinirlendiğim. Rahmetli haklıymış diyorum; dayanılacak gibi değil ki buranın havası. Akılsız olan benmişim, ya da belki logo düşkünü.

Şu ana bulvardaki tipsiz modern yapı da az biraz tanıdık geldi ama tam çıkaramadım. Aman Allahım, ilk terfimi alıp bütçeyi doğrultunca kendime ödül diye seçtiğim otel değil mi bu? Hyde Park’a yakın tamam ama onun dışındaki her özelliği yamuk; zevksizmişim vesselam.

Cidden tabi şimdi burada bağlasan durmam. Aynı bütçeyle kalınacak ne hoş yerler var. Daha gözden uzak lakin özenli adresler, daha az turistik ve daha kimlik sahibi mekanlar…

Gülüyorsunuz belki okurken ama aslında çok da kolay değil sindirmek bu gözlemleri. Biri çimdikliyor gibi kalbinizi – öyle ince bir acı, baharat yüklü bir his. Olgunlaşmak dedikleri içinde hep bir büyüme ağrısı da taşımıyor mu sanki? Az yok olmak lazım değil mi yeni keşiflerden önce? Az yer açmak gerek bazen eşikten geçip içeri girmek isteyene.

Londra’nın bu ara sokakları, kuytu köşelerindeki estetik sürprizleri pek hoş ama. Opera binası renovasyon sonrası yepyeni bir ruh bulmuş. Tarihten gelen günümüz gerçeğiyle kenetlenmiş ve tek parça olarak herkesi kucaklamış. İnsanın içindeyken de dışındayken de saatlerce bakıp düşünesi geliyor.

Tiyatrolar yine damar damar, kıpır kıpır. Bin bir küçük kalp gibi atıyorlar. Baştan sona hepsini öğütesim var hala. Fransızca’dan çeviri olan oyunları artık orijinal dilinde izleyebiliyorum diye böbürleniyorum tabii biraz.

Hemen ardından akşam yemeği için seçtiğim lokantada şarap seçerken garsonun Fransız olduğunu ortaya çıkıyor. Onun ana dilinde devam ediyoruz konuşmaya. Hemşerimi bulmuş gibi sevinirken yakalıyorum kendimi. Biraz alaya alıyorum bu halimi ama içten içe gülümsüyorum.

Üç günle bitecek bir şehir değil Londra – benim gibi kilometrelerce yürümeye hazır olsanız da. Tarihi, kültürü, gücü her adımınızda size kendini hatırlatıyor. Elbette muhteşem, elbette eşsiz ama bir şekilde beni kucaklamıyor şehir. Sanki burada olduğun için ne şanslısın diyor hep ziyaretçiye. Ne şanslısın ki sana kapımı açtım.

İster istemez Paris’le kıyaslıyor kafam onu. Paris sokaklarında günün ya da akşamın herhangi bir saatinde yine tek başıma yürürken hissettiklerimi düşünüyorum. Orasının da alçakgönüllülükle alakası yok, hatta izin verirseniz şehir üstünüze çıkar ve hatta tepinir gövdeniz üstünde. Ama aşk, aşk Paris’te her yerde. Belki Londra’da yakalayamadığım da tam da bu işte.

Pazar akşam dönüş için aynı tren garına geldiğimde neon ışıklı sloganı tekrar okuyorum yüksek sesle: “Seninle zamanımı istiyorum”. Bu kez daha farklı yorumluyorum bu mesajı. İşte Londra; ne istediğini bilen, istediğini almaya alışmış, direkt ve talepkar.

Paris Kuzey Garı nasıl karşılardı ziyaretçisini diye düşünüyorum sonra. Sanırım eflatun renk ve neon ışık kullanılmazdı öncelikle. Ve şöyle derdi şehir ona gelenlere: “Seni keşfetmeme izin ver lütfen”.

Diyeceksiniz ki amma da şiirsel. Diyeceğim ki ama bir o kadar da aşk. Diyeceğiz ki onlar olmadan var olan güç hep biraz sevimsiz, hep az topal.

Onlarsız hayat yavan.

Londra – Budapeşte – Brüksel- Paris, Kasım 2019

 

Not: Gardaki yerleştirmenin yaratıcısı sanatçıyla yapılan bir sohbeti okudum. Brexit gündemli adadan Avrupa Birliğine bir mesajmış bu aslında. Brexit karşıtı kesimin sanatsal çığlığı…