Sen bas sel misali buraları

Öyle sarılasım var ki
Sana
Zaten oldum olası…biliyorsun
Daha bu sabah da konuştuk ya
Delik deşik biraz
Ondan bundan
Uzansam değebilirdim sanki özenilesi merhametine
Kırılganlığını desen
Kendi yüreğimden biliyorum
Uykunu bölen kaygılar tanıdık bana
İkilemlerin
Ne çok zamandır iç cebimde geziyor benimle
Rüyalarıma katık
Seni isyanlara sürükleyen O sonra
Hani ömürler dolusu kapıldığın
Kendine rağmen
Kendinin de çözemediği bir nedenden
Ya da bile isteye de
Ne fark edecekse
Ah o anlattığın var ya
Başkasına desen hani
Üçüncü heceden sekecek olan
O dediğin
Ezberimdeki şiir benim, yazgım, yazdığım

laleler)

Bir de üstüne
Laleleri yollamışsın öylesine masumane
İyice doldun içime bak renk renk
Mayıs’tan önce sen yerleştin takvime
Hakkın da ne diyeyim
Kendine dalışın yeter be Delilik
Nasıl pür Cesaret
Ürksen de sahiplendiğin sorguların yeter
Seni de
Beni de
Büyüten
Köpürmelerin beklenmedik anda
Geri çekilmelerin uysal
Gitmelerin bir boy
Dünyanın öbür ucundan dönmelerin
Kafa tuta tuta kabuslarına evrenin
Deşen, arıtan ve avutansın
Atarken de
Anarken de
Yüreksin
Koskocaman ve mucizevi

Bak gördün mü
Şiir oldun yine emeksiz
Yüreğin anlatmayı seçtiyse yüreğime
Bir bildiği var
Ve belki de ondan
Bu denli içime işliyor söylediklerin
Mesafeleri buruşturup atasım var bu akşam
Maskeleri de özenle yırtıyorum şuracıkta
Bir deli yağmur insin istiyorum ardından
Yalasın-yıkasın-uğurlasın bu kiri
Bu birikmiş çamurunu içimizin eli değmişken
Aramıza giren ne varsa haddini bilsin gayrı
Ve çekilsin sahneden
Sen bas sel misali buraları
Ansızın ve yoğun
Mayıs’tan önce sen yerleş takvime
Yaza da kal, güze de
Pür Cesaret diren
Pür Delillik
Sen bas sel misali buraları
Sarılalım…

Mayıs, Brüksel 2020

Bu Bahar Bu An

Aylardan Nisan

İçlerinde en sevdiğim bilirsin

Uçuk pembe kokar sabahlar

Yeşil limon sarhoşluğunda gelir akşamüstleri

Bir kız çocuğu gülümsemesi

Sektirmez, canlanır her seferinde

Burnuma değerken olmadık bir çiçeğin meramı

Güneş gibi asılı kalır tepemde o gülüş

O koku

O fısıltının paylaştıkları…

 

Masum olduğu kadar cesurdur Nisan

Çatlaklarından sızıp dürter derinindekini

Yara mı desem emin değilim

Bilmece mi diyorsun sen şimdilerde ona

Ne çekip gidendir hani

Ne de gönüllü kalıcı

Sessizce var kılandır seni

İsim de adres de kayıp

Sınıflandırılamayanlarda sisli

 

Aylardan Nisan

Kışın artçısını kovalayan hani

Gölge savan o ısrarcı esinti

Sanırsın ki sırf sen

Sanırsın ki blr tek sen

Coşkulan

Müjdelen

Diye var

Sansürsüz hayallerinin suç ortağı Nisan

Ne kaybedersin? cin hani

Hep yanıbaşındaki

Seni dosdoğru görmekten yılmayan

Sardığıyla akıtan deli

 

Aylardan Nisan

Yeşil çok başka vuruyor gözbebeğime bu sefer

Sirenler geçerken leylak kokularından

İhtişamlarına söz yok tomurcukların

Lakin ürkütücü bu eğik başlı sükûnet

Çelişki desem de anlatamam ki tam

Daha çok bir

Uzanıp da tutamamak hikayesi

Kavuşma hasreti en içteninden

Ya da

Düpedüz

Sadece

Bilinmeyen

 

Aylardan Nisan

Herkes

Her an

Her şey

Nisan dahil

Biraz var

Simdi var

Bir bakmışsın var

 

Sabrım yorulmadı desem yalan sevdiğim

Ama an

An hiç bu kadar dolmamıştı öncesinde

Böyle işlememişti içime

An

Hiç bu kadar

Benim olmamıştı…

  • AnCicek

 

Brüksel, Nisan 2020

Takke

Michalis on bir yaşında; arkadaşlarımın yıllarca umutla, ilaçla, adakla bekledikleri çocuk, evlat. Bir yıl kadar önce annesiyle babası anlaşmalı boşanma kararı aldılar. Evler ayrıldı.  Haftada bir mekan değiştiriyor o da, neyse ki iki ev de ayni mahallede.

Yaşıtları arasında benzer deneyimler yaşayanlar var. O anlamda kendini yalnız hissetmiyor Michalis ama az iniş çıkış da yaşamadı son zamanlarda. Neyseki sevildiğinden hiç şüphesi yok, hiç olmadı.

Korona sürecinde o da bizler gibi yeni düzene uyum sağlamaya çalışıyor. Ebeveynleri bu ara sürekli annesiyle kalmasına karar vermişler. Onun için de uygun böylesi. Annesi de zaten evden çalışıyor şimdilerde. Derslerin de biraz ucundan tutar – malum babasının sabrı daha dar.

Dupleks bir dairede yaşıyorlar. Üstte yatak odaları, alt katta salon ve mutfak. Giriş katında büyük de bir terasları var. Hem önlerindeki caddeden gelen geçeni hem de ilerideki yeşil alanı görebiliyorlar.

Şubat ayı çok soğuk geçti Brüksel’de bu sene. Sürekli yağmur, sürekli rüzgar. Ne bisiklete binebildi istediği gibi ne de arkadaşlarıyla okul bahçesinde azabildiler. Hava tam ısındı virüs yasağı geldi. Arkadaşlarının evine gitmesi de yasak, eve misafir çağırması da.

Önce fena isyan etti bu duruma. Annesi tekrar tekrar anlattı. Anlamaya çalışıyor ama içi hala biraz isyanlarda. Ne olur sanki… ye vurması çok kolay oluyor bazı günlerde. Sonra hasta düşenleri, işsiz kalanları düşünüp utanıyor heveslerinden. Allahtan annesi harika yemekler yapıyor…

Süreç uzayacak belli. Eğitim sanal ortamdan eve geliyor. Ana oğul salondaki yemek masasını karargaha çevirdiler. Dizüstü bilgisayarlarıyla karşılıklı geçip çalışıyorlar.

Laf aramızda annesini doya doya görmek ona çok iyi geliyor. Birikmiş özlem yüzeye vuruverdi sanki şu anki sıradışı gelgitte. İki kişilik bu yeni düzende annesini kimseyle paylaşmasına da gerek kalmıyor. Hatta ara ara nazlanmasına da izin var gibi. Öyle hissediyor.

Zaman zaman krizi tutuyor ama. Hoca bazen dersi uçarak anlatıyor sanki. Takip edemiyor Michalis. Sorusunu doğru zamanda soramıyor, gecikiveriyor.  An kaçıyor elinden.

Sinirleniyor tabii bu duruma. Ürküyor da biraz. Annesine dönüyor yardım için. O da telekonferans uğruna yan odaya kapanmış tam da o an. Kapıyı tıklatıyor.

Kadıncağız açıp acil bir durum var mı diye soruyor. Olmadığını görünce birazdan konuşma bitince onunla ilgileneceğini söylüyor. Haklı aslında ama ona hak vermek şu anki iç sıkıntısını hiç mi hiç gidermiyor.

Annesi işini bitirip yanına geldiğinde biraz olay çıkarıyor. Anlamıyor işte bu dersi, olmuyor, başaramayacak, çok mutsuz. Müthiş karışık bu denklemler, baksana ebeveynler bile anlamıyor, çocuklar nasıl yapsın. Hem yetişkin olunca zaten unutulacaksa hangi akla hizmet şimdi öğreniliyor?

Azıcık dışarı çıksak ne iyi olurdu diyor. Yürürdük biraz güzel havada. Anne bir gayret YouTube’da bir egzersiz videosu açıyor. Hadi gel birlikte yapalım, hareket istiyordum işte, adımları takip etmek yeterli.

Önce hiç niyetli değil fakat müzik kanına girince katılıyor o da. Dans etmeyi seviyor oldum olası. Biraz ileri biraz geri, şimdi sağ ve dön ve hopla ve şimdi kol hareketlerini de ekleyelim. Derken bir kahkaha. Bir tane daha. Sarılıyorlar. İyi ki var annesi.

Evdeki ikinci haftanın sonuna gelirken öğretmenleri bir ödev veriyor. Her gün bulundukları ortamı betimleyen bir resim yapacaklar kara kalem. Üstüne de o anki hislerini not edecekler.

Gözlem ve ifade yeteneklerini artıran bir egzersiz elbette. Psikolojik rahatlama da yanında hediyesi. Tabii insan kendisiyle de karşısındakiyle de dürüst olabildiği sürece.

Michalis bu amaçla yaptığı resimlerden üçünü benimle paylaştı. İlkinde onu ve annesini evin salonunda çalışırken görüyoruz. Muhtemelen dersleri takibe çalışıyor, sırtı bize dönük. Şöyle yazmış ruh haliyle ilgili: “Biraz korkuyorum ve endişeliyim. Durum beni üzüyor.”

Michalis1

İkinci resimde dupleks dairenin merdivenlerinden salona inmiş halde görüyoruz onu. Masabaşı işi yapmasa da meşgul belli ki. Şöyle yazmış: “Bugün daha iyi hissediyorum çünkü sanat (dersim) var. Aslında (etrafımda) sanat olunca hep rahatlıyorum.”

Michalis2

Son resimde terastan manzarasını paylaşmış bizimle. Bu sefer ev halkı dışındakileri de görüyoruz ilk kez. Uzaktan da olsa bize selam yollayan, bizimle iletişim içinde olan güleryüzlü insanlar. Saksılarda büyüyen bitkiler sonra. Açan çiçekler.

Michalis3

Yemek saati olmalı üstelik. Havada tatlı bir telaş seziyoruz, sofra başında bazı komşular. Michalis şöyle anlatmış o anki hislerini: “İyi hissediyorum çünkü hem hava hem de güneş alıyorum. Ve yemeğimi balkonda yiyorum.”

Çok dokundu bana bu resimler ve üstlerine düşülmüş önce basit gibi görünen ama insanın  içine işleyen itiraflar. Belki şimdilerde yapabileceğimiz en anlamlı şey de bu gerçekten: Takkeyi önümüze koyup düşünmek.

Çok kavramın alt üst olduğu bu dönemde kendimiz için asıl ve gerçek olanı bulmak için düşünmek. Kaçmadan, saklanmadan, ruhumuzu ona buna banıp kalkanlar oluşturmadan düşünmek.  Derinimizdeki birikimden, üstü örtülmüş hayallerimizden, bir türlü kabuk tutmayan yaralardan korkmadan. Yarın yokmuş cesaretiyle…

Ekranla, karbonhidratla, yalan yanlış haberlerin egzoz dumanıyla sarhoş olmayı bırakın isterseniz şimdi. Günlük dezenfeksiyon sınırınızı da aştıysanız bir resim çizin siz de hadi. Ya da bir fotoğraf çekin hiç değilse. Durduğunuz yerden.

Sonra da sağ elinizi koyun bir sol göğsünüzün üstüne. Koyun ama gerçekten. Yirmi
saniye kadar da kapatın rica ediyorum o gözleri.

Sorun şimdi kendinize: On bir yaşında bir çocuğun cesareti var mı bende? Çoktan hak etmedim mi onu (yeniden) keşfetmeyi?

 

Brüksel, Nisan 2020

 

Not: Michalis’e resimlerinin bana ilham kaynağı olduğunu söyledim ve sayfamda kullanmak için iznini rica ettim. Bana WhatsApp’tan yolladığı mesajda bundan onur duyacağını belirtmiş ve eklemiş: “Sadece adımı kullanman yeter Deniz, soyadıma gerek yok. Bir de Türkçe yazdığını biliyorum ama en azından tekstin özetini Fransızca olarak benimle paylaşmanı rica ediyorum.”

K… Günlerinde Aşk

Ezberin bozuldu

Çok hızlı ilerliyor her şey haklısın

Hep bildim sandıkların sorguda

Deneyim küpün su alıyor

Güç bela oturttukların ayaklandı

Bir ömür dizdiklerin sallantıda

 

Bildik güç yaman fire veriyor

Etiketler yirmi dört saatte çöp

Neonlar nasıl da göz alırdı hatırlarsın daha dün

Buraya kadarmış

Kimi sloganların ömrü

Şimdi şu virajda

Biri usulca frene basacak diyorsun

Bir soluk belki, hadi nolur

Kurtaracaklar hepimizi

 

Mavi göğe bile başka gözle bakar oldun artık

Hani ilk kez karşılaşmış gibi

Güne uyanışların sarsıcı şimdilerde

Sabahlar hiç tanımadığın bir renk

Çok gaddar bu bahar diyeceksin biliyorum

Sağ gösterip

Her yerden vuruyor

 

Ezberin bozuldu

Çok hızlı ilerliyor her şey haklısın

Deneyim küpüne kurt düştü

İçin basbayağı yanıyor

Hep çalışan çözümlerin?

Hiç sorma

Bir yere kadarmış işte

Mavi göğe bile başka gözle bakar oldun

Değer üstüne saatlerce düşünüyorsun

Arda kalan üstüne

 

Şairler bugün hiç olmadıkları kadar yakın sana

Saksafon solo muazzam dokundu bu pazartesine

Ortancanın tomurcukları

Çocukluk arkadaşının sesi telefonda

Kilometrelerce uzaktan

Rahmetli olmuş babası birkaç gün önce

Baharatları tek tek koklayasın var törenle

İsyankar çığlık

Hiç bu kadar yakın olmadı sana

 

Bilinmeyenlerle dolu bir dünya bu kabul

Sağ gösterip

Her yerden vuruyor

Alt üst olan bin bir kavram

Evet yürekler her gün yanıyor

Mavi göğe bile başka gözle bakar oldun artık

Biliyorum acıtıyor

Benim içim de benzer kanıyor

 

O acemilikteki diriliğe sarıl ama sen yine

En sıkısından sarıl, dinle

Yeniden öğren hepsini gerekirse

Belki düz

Belki tepe taklak

Kıvran madem anlamı var

Topyekün sınan

Karşılıksız aşka benziyor biliyorum

Ummak bu ara

Hayal kurmak yaşama dair

Olsun, umurumda değil

O sevmedi diye vazgeçilmez ki sevdadan

Sevdasız bir hayattan

Deliliktir aşk, adı üstünde

Hesaptan, olasılıktan anlamaz

Cesarettir aşk

Sahip çıktıkça yaşar

Yaşayacak

En muazzam aşkım

Aşkımız

Hayat…

 

IMG_4254

 

Brüksel, Mart 2020

 

Dut

Sıyır at üstünden şu an

At, hatta akıt yol yorgunluğunu

Yorgunluğunu gönlün, gönlümüzün

Durak de istersen buraya

İstersen soluk

Bekle

Sensizliğimde ben ol

Bekle

Ne ört ne de harlandır sen o ateşi

Bırak

Kendi bildiği gibi yansın

*

Islah olmaz sorgularımı

Oturt bir köşeye

Oturt ve terk et

Ölümüne unut bugün hepsini

Yıllardır yanın sıra yaşlanan

Sabrını da çıkar üstünden

Korkman anlaşılır

Korkum öylesine biz

Acıtacak elbette o çıplaklık

Kaçışı kaderi saydığını anlaması insanın

Canımız yanarken büyüyeceğiz

*

Dilinin ayarını da bırak, ricacınım bu gece

O kibirli temkinle beraber salla at

Salıver akışına zamanın

Kavuşma acemisi kimlikler

Kimliklerimiz

Eriyip gitsinler hükmünde yazgının

Özgür irade eğsin başını

Yeşermese de keyfetsin ümit bir an

Göz kırpsın

Bilelim ki o kazandı

*

Göz kararı bir sen koy şimdi ortaya bak

Çalakalem de bir ben çiziktir yanına

Yetecek göreceksin

Hatta iyi gelecek

Sabah mahmurluğuna karışan tanımsız hüznüne

İlaç olacak

Uykuya teslim olmadan önceki saniyendeki sızıya

Unuttukların da gelecek buraya, söz

Yaşamadıklarım da

Her neyse

Her kimsek

Ne olmuşsak birlikte

Neye dönüştüysek zamanla

Hepsi gelecek şu ana

Çok ama çok olacağız hepimiz

Göreceksin o kalabalıkta

*

Gözün kavuştuğunda gözüme

Açlığın doyumsuzluğuma değecek

Birden

Her şey

O ölümüne sevdiğim gök gürültüsü olacak

En korkup en sevdiğim

Islanmayı dileyeceksin için için

Islanmayı

Karış karış

En derininden

Hiç olmadığın gibi

*

Yaslan artık arkana, güven

Ben varım, buradayım

Söz

Düşmeyeceksin

Üç saatim varsa üç saat

İkiyse iki ama

Söz sana

Düşmeyeceksin

Zamanıdır

Salla gövdesini

O sır küpü dut ağacının şimdi

Dalda tutunanlar sana emanet

Dizime dökülenler

Benden bilinir…

Paris, Ocak 2020

 

Seninle zamanımı istiyorum

On seneyi geçmiş Londra’ya gelmeyeli. Uzağında da değildim ama malum vize olayı hem yıldırıyor hem seyahatten soğutuyor insanı. Şehir de değişmiş, ben de. “Hangimiz daha çok?” diye sorarken buluyorum kendimi sık sık. Acaba yeni bir ortak paydada buluşabilecek miyiz?

img_3619

Saint Pancras tren istasyonunda bizi karşılayan eflatun neon ışıklı yerleştirme “seninle zamanımı istiyorum” diyor. Hatta demiyor da haykırıyor sanki. Seçilen renk de el yazısı da dikkat çekici. Trenden az önce inmiş (bir kısmı da tünel yoluyla kıtadan adaya geçmiş) yolcular için ne hoş bir karşılama diye düşünüyorum.

Şehir bu yolla dile geliyor sanki, direkt sizinle konuşuyor. Bununla da kalmıyor; çapkınca göz kırpıyor konuklarına bu davetkar mesajla. Memleketimde görmeye alıştığım “şirin kasabamıza hoşgeldiniz” tarzı sloganlardan oldukça farklı bir selamlama bu. Size bakan, sizinle konuşan yerel yönetimin klişeleşmiş söylemi değil çünkü, adeta şehrin ta kendisi…

Londra da özlemiş beni diye düşünüyorum ister istemez. Ne iyi oldu bak geldiğim. Karşılıklıymış bu özlem; zamanıymış buluşmanın. Valizimi hızlıca otele atıp içine karışayım şehrin.

Öyle de yapıyorum nitekim. Ve ben sokaklarını arşınlamaya başlar başlamaz içimde genişliyor şehir. Adeta sıralıyor tek tek ayrı kaldığımız süre boyunca biriktirdiklerini. Anlatacak o kadar çok hikayesi var ki. Benim de ona aslında; şimdi, tam da şu an ayrımına varıyorum.

Sokaklar hem tanıdık hem sürprizlerle dolu. Bunu bildim tamam deyip ucundan çektiğim ip bazen doğru adrese götürüyor, bazen hayal kırıklığına. Kimi zaman vardığım yer hafızamdaki duyguya sadık, bazense inadına yabancı.

Yine de her adım uçarı, her kavuşma yüksek voltajda heyecan yüklü. Kavurucu anlar sarsmıyor dersem yalan olur; gömdüm sandığım anılar canlanıyor bir bir. Çarpıyor belki evet ama görüyorum ki hepsi bugünkü kimliğime taşımış beni. Selam veriyorlar sanki sağdan soldan; selamı almamak da bize yakışmaz.

Bu meydanı yirmili yaşlarımda keşfetmiştim ilk mesela. Üniversiteler arası bir yarışmayı kazanıp gelmiştim ilk Londra’ya – ışınlanmış gibi hissederek daha çok. Ne hızlı çarpıyordu kalbim keşif çığlıkları atarken.

Sponsor şirket şu karşımdaki tarihi otelde ağırlamıştı bizi. Ömrümde böyle şahane oda ve böyle rahat yatak görmemiştim. Yumuşacık havlulara tekrar tekrar sarılasım vardı.

Otel daha da yaşlanmış elbet görüşmeyeli; onarım diye inliyor. Şık meydansa bizim Ortaköy’ünkine benzer bir dönüşümden geçmiş. Karşı köşede Simit Sarayı açılmış mesela inanmazsınız. İnsan selini özetlemeye de kelime haznem yetmez. Havada hep bir tüketim telaşı; yanık şekerin kokusu kızarmış etinkine karışmış, hatta sinmiş adamakıllı.

Ah şurası da Brüksel’e yerleştikten sonraki hayatımda keşfettiğim bir adres bak. Ama o da ne; ben daha bir özenliydi bu işletme diye anımsıyorum. Bu ne karmaşa, nasıl bir keşmekeş.

Ya şu çok ışıklı lokantaya ne demeli. Zavallı annemi kolundan çektiğimle getirdiğim. Kadıncağız içerideki gürültüden şikayet edince de fena halde bozulup sinirlendiğim. Rahmetli haklıymış diyorum; dayanılacak gibi değil ki buranın havası. Akılsız olan benmişim, ya da belki logo düşkünü.

Şu ana bulvardaki tipsiz modern yapı da az biraz tanıdık geldi ama tam çıkaramadım. Aman Allahım, ilk terfimi alıp bütçeyi doğrultunca kendime ödül diye seçtiğim otel değil mi bu? Hyde Park’a yakın tamam ama onun dışındaki her özelliği yamuk; zevksizmişim vesselam.

Cidden tabi şimdi burada bağlasan durmam. Aynı bütçeyle kalınacak ne hoş yerler var. Daha gözden uzak lakin özenli adresler, daha az turistik ve daha kimlik sahibi mekanlar…

Gülüyorsunuz belki okurken ama aslında çok da kolay değil sindirmek bu gözlemleri. Biri çimdikliyor gibi kalbinizi – öyle ince bir acı, baharat yüklü bir his. Olgunlaşmak dedikleri içinde hep bir büyüme ağrısı da taşımıyor mu sanki? Az yok olmak lazım değil mi yeni keşiflerden önce? Az yer açmak gerek bazen eşikten geçip içeri girmek isteyene.

Londra’nın bu ara sokakları, kuytu köşelerindeki estetik sürprizleri pek hoş ama. Opera binası renovasyon sonrası yepyeni bir ruh bulmuş. Tarihten gelen günümüz gerçeğiyle kenetlenmiş ve tek parça olarak herkesi kucaklamış. İnsanın içindeyken de dışındayken de saatlerce bakıp düşünesi geliyor.

Tiyatrolar yine damar damar, kıpır kıpır. Bin bir küçük kalp gibi atıyorlar. Baştan sona hepsini öğütesim var hala. Fransızca’dan çeviri olan oyunları artık orijinal dilinde izleyebiliyorum diye böbürleniyorum tabii biraz.

Hemen ardından akşam yemeği için seçtiğim lokantada şarap seçerken garsonun Fransız olduğunu ortaya çıkıyor. Onun ana dilinde devam ediyoruz konuşmaya. Hemşerimi bulmuş gibi sevinirken yakalıyorum kendimi. Biraz alaya alıyorum bu halimi ama içten içe gülümsüyorum.

Üç günle bitecek bir şehir değil Londra – benim gibi kilometrelerce yürümeye hazır olsanız da. Tarihi, kültürü, gücü her adımınızda size kendini hatırlatıyor. Elbette muhteşem, elbette eşsiz ama bir şekilde beni kucaklamıyor şehir. Sanki burada olduğun için ne şanslısın diyor hep ziyaretçiye. Ne şanslısın ki sana kapımı açtım.

İster istemez Paris’le kıyaslıyor kafam onu. Paris sokaklarında günün ya da akşamın herhangi bir saatinde yine tek başıma yürürken hissettiklerimi düşünüyorum. Orasının da alçakgönüllülükle alakası yok, hatta izin verirseniz şehir üstünüze çıkar ve hatta tepinir gövdeniz üstünde. Ama aşk, aşk Paris’te her yerde. Belki Londra’da yakalayamadığım da tam da bu işte.

Pazar akşam dönüş için aynı tren garına geldiğimde neon ışıklı sloganı tekrar okuyorum yüksek sesle: “Seninle zamanımı istiyorum”. Bu kez daha farklı yorumluyorum bu mesajı. İşte Londra; ne istediğini bilen, istediğini almaya alışmış, direkt ve talepkar.

Paris Kuzey Garı nasıl karşılardı ziyaretçisini diye düşünüyorum sonra. Sanırım eflatun renk ve neon ışık kullanılmazdı öncelikle. Ve şöyle derdi şehir ona gelenlere: “Seni keşfetmeme izin ver lütfen”.

Diyeceksiniz ki amma da şiirsel. Diyeceğim ki ama bir o kadar da aşk. Diyeceğiz ki onlar olmadan var olan güç hep biraz sevimsiz, hep az topal.

Onlarsız hayat yavan.

Londra – Budapeşte – Brüksel- Paris, Kasım 2019

 

Not: Gardaki yerleştirmenin yaratıcısı sanatçıyla yapılan bir sohbeti okudum. Brexit gündemli adadan Avrupa Birliğine bir mesajmış bu aslında. Brexit karşıtı kesimin sanatsal çığlığı…

 

Çekmeceler

Yıllar önce gittiğim bir konserinde iki şarkı arasında anlatmıştı Sezen: Ne zaman “Adı Bende Saklı” yı söylemeye başlasam salon yana yakıla eşlik eder bana demişti. Öyle böyle değil ama, sanırsınız yürekler yırtılıyor.

Hemen herkesin gizli bir çekmecede sakladığı bir hikayesi olsa gerek demeye getirmişti. O yüzden lütfen kimse tuzum kuru demesin, kusursuzu oynamasın. Az önce inceden inlerken kendinizi ele verdiniz.

Cidden yürek ambarımız kendimizden uzak tutmaya çabaladığımız gerçekler ve sindiremediğimiz yaşanmışlıklarla mı dolu? Yüzleşmedikçe kabarıyor mu katman katman burada biriktirdiklerimiz, yok saydıkça ağırlaşıyorlar mı?

Yaşamak, yoluna gitmek cidden bu kadar zor bir zanaat mı? Yoksa biz mi seçimlerimizle karmaşıklaştırıyoruz gündeliğimizi? Daha dürüst, daha korkusuz (en azından daha az korkulu) davranmak niye bu kadar güç?

Elbette kurallar var.  Çerçeveler ve sınırlar var. Gelenekler, öğretiler. Bizden beklenenler. Bize yakışanlar, yakıştığını düşündüklerimiz.

Ateş böceği ve karıncanın hikayesi beyinlerimize işleyen. Beyaz değilsen siyah mısın gerçekten, çalışkan değilsen tembel? Bir de ölümüne başkalarıyla karşılaştırma, ölçme, değerlendirme düzeni niyeyse normal gösterilen.

Yolumuzu bulmak aslında biraz bu dış sesleri kenara koyabilip kendimizi görmekten ve gördüğümüzü sahiplenmekten geçiyor. Eğrisiyle doğrusuyla. Eksiklerimizi bilerek ama aynı anda gücümüzü de keşfederek yaşayabilmek esas.

Bu uyanış tabii hemencecik gerçekleşmiyor. Ne yazık ki yaş almakla da doğru orantılı gelişmiyor bu süreç. Sırf kendiyle yüzleşmemek adına bir ömrü kaçak geçiren öyle çok insan var ki…

Düşününce ne inanılmaz ve ne yazık diyorsunuz. Bir tek hayatı ve sayılı günü kendini ve istediklerini bilmeden yaşamak akıl almaz bir bilinçsizlik ve savurganlık değil mi? Nasıl felaket reçetesi bir öncelik sıralaması insanı bu tür bir seçime iten?

Derinimize inince keşfedeceklerimizden bu kadar mı korkuyoruz? Çok biriktirdiğimiz için mi? Yoksa nelerden vazgeçtiğimizi görmek hayat karnemizdeki notları gölgeler diye rahatsızız?

Öyle ya da böyle yaşanıyor ama hayat diyecekseniz. Doğru. Yüzeyde pek de ustaca idare ediyoruz hepimiz.

Hasıraltı ettiklerimiz ziyaretimize geliyorlar arada ama. Gece uykularımızı deliniyor bazen. Gülünesi bir dil sürçmesi düşündürüyor. Bir çağrışım sarsıyor, masum bir koku allak bullak etmeye yetiyor.

Bir şekilde başa çıkıyoruz bu hayaletlerle. Günlük hayat koşturması içinde yapılması gerekenler listesine odaklanmışız. Yola devam edebilmek niyeyse hep en önemlisi.

Londra’da bir cuma akşamı. Yeni sahnelenmeye başlanmış ve oldukça da olumlu yorumlar almış bir müzikali izlemeye geldim. Salon ağzına kadar dolu.

Seyircilerin büyük kısmının kadın ve bir kısmının da oldukça genç olduğunu gözlemliyorum oyun başlamadan. Tanıtımda kullanılan “romantik ve müzikal bir komedi” sloganına bağlıyorum bunu biraz. Hani bilirsiniz az Julia Roberts (Pretty Woman okuyun), az Jennifer Lopez (Maid in Manhattan tarzı).

Genç neslin olaya ilgisi de kadroya yakınlarda eklenen ünlü bir vloggerı kanlı canlı görme isteğiyle açıklanabilir belki. Zaten bazıları öyle süslenmişler ki sanırsınız çocuğu izlemeye değil onunla buluşmaya gelmişler. Beklenti yüklü nidalarla şakalaşıyorlar kendi aralarında, heyecan diz boyu.

Açılış sahnesi eğlenceli, aktörler göz alıcı, dekor dinamik. Müzik içine çekiyor, sesler salonu çınlatan cinsten. Şarkı sözleri özenli, orijinal – hatta bir müzikal için oldukça derin.

Hikaye gelişirken bildik romantik komedi çerçevesinin dışında başka temalar da su yüzüne çıkıyor: Psikolojik şiddete maruz kaldığı halde sesini çıkaramayan ve eyleme geçemeyen bir baş kadın karakter var karşımızda. Üstelik akıllı ve sağduyulu biri.

Bu duruma düşmüş olması da, bunu bir kader gibi kabul etmesi de şaşırtıcı geliyor. Hastalıklı ilişkisinde takılmış kalmış. Ölesiye mutsuz ama kurtuluşun elinde olduğunu dahi anlayamamış.

Çekip çeviren, yoktan var eden, sosyal bağları da sağlam bir kadın. Müktedir fakat kendi gücünün farkında değil. Çevresine gösterdiği ilgi ve merhameti kendinden esirgiyor.

Ara ara bu girdaptan çıkmanın hayalini kuruyor kadın. Sonra sarıp sarmalayıp kenara koyuyor bu düşünceleri ve hayatın akışına bırakıyor kendini. Kuma gömüyor başını utanarak kendinden, savruluyor adeta.

Üstüne bir de aşık oluyor yeni birine. Adam da ona. Deliler gibi. Yaşanan duygunun gücü açısından birbirleri için bir ilkler. Başka bir zaman diliminde, farklı şartlarda mükemmel bir ikili olabilirler. Ama şimdi değil, bu hayat düzleminde kesiştiklerine şükretmekle yetinmeliler belki de.

Oyundaki yardımcı karakterlerin de dilemmaları var. Gönlünün dilediğini yapmak yerine kendi deyimleriyle “ortalama mutlulukla” yetinmeyi seçen biraz kaderci, biraz ürkek başka insanlar tanıyoruz. Bazısı bunu gerçekçilik olarak tanımlıyor ve kabulleniyor durumu. Bazısı küçük parantezlerde (kaçamak mı demeli) soluklanıyor, kimisi de bir cesaret bir adım atıyor.

Diyaloglar kadar şarkı sözlerine de yansımış karakterlerin zor seçimleri. Hayatın gençlikte planlandığı gibi gitmemesiyle başa çıkmaya çalışma çabasından bahsediyor hepsi. Ayakta kalmak, yol almak, kimseyi hayal kırıklığına uğratmamak için çırpınırken zamanın geçip gittiğini fark etmenin yürek yükünü anlatmışlar.

Günlerin getirdiği ya da kendilerinin üstlendiği ağırlıklarla yaşayan bu insanlarının bir noktada artık dayanamayıp isyan edişlerini de işlemişler müziğe. Birkaç saatlik de olsa yüzde yüz canlı ve adeta evrenin merkezindeymiş gibi özel hissetme ihtiyacını dile getirmişler. “Kanın damarlarımda engelsiz aktığını hissetmeye ihtiyacım var” diye haykıran karakter düşündürüyor sizi. Aralıksız bir hıçkırık halinde kesik soluklarla mı geçiriyoruz sahiden yeryüzündeki süremizi?

Hikaye geliştikçe içine alıyor beni. Bir yandan da izleyicilerin tepkilerini gözlemliyorum ister istemez. Gençler kıpır kıpırlar ve tabii meşhur vlogger sahneye adımını atar atmaz rock konserindeymiş gibi çığlık çığlığa alkışlıyorlar. Bazen dakikalarca ve çoğu kez içerikten bağımsız olarak.

Çocuk sahneden çekildikten sonra bile bir süre sakinleşemiyor kızlar. Birbirlerine ah ne tatlı / dur kalbim duracak valla tarzı işaretler yapıyorlar. Derken beklenti yüklü o kıpırtıyla genç adamın bir sonraki sahnesine kadar oyuna yeniden bağlanmaya çalışıyorlar.

Daha ileri yaşlardaki seyirciler gençlerin bu haline eğlenerek bakıyor. Bir yandan da bu vlogger çocukta bu denli olay yaratacak ne nitelik var gerçekten diye düşünüyor gibiler. Ben biraz imreniyorum gençlere. İlkokuldayken Tarık Akan’a aşıktım diye hatırlıyorum; ama adamı sahnede görsem bırakın hayranlığımı böylesine açık etmeyi muhtemelen heyecandan düşer bayılırdım diye geçiriyorum aklımdan.

Orta yaş grubundaki izleyiciler oyunun özüne kaptırdılar kendilerini. Karakterlerin hayat tıkanıklıklarından çıkmak için cesur adımlar atmalarını umuyorlar belli. Kalıpları kırdıkları sahneler bir oh nihayet rahatlaması yaratıyor. Çizgi dışı delilikleri anlayışlı ve sevecen kahkahalara sarılıp sarmalanıyor.

Müzikalin baş kadın oyuncusu ona duygusal işkence yapan işe yaramaz adamı püskürttü sonunda hayatından. Söylenmesi gereken her şeyi söyledi yüzüne en esaslı sözcükler ve içinde kuşku kırıntısı barındırmayan bir ses tonuyla.

Aşık olduğu adama gelince, ona da veda etti kadın bu kez yumuşacık. Ona yaşattıkları için teşekkür ederek. Sayesinde tattıkları önceden varlığından haberdar bile olmadığı hislerdi çünkü. O hislerde önce bocalamış ama sonunda büyümüştü.

Tam olmazsa hiç olmasın diyordu artık kalbi. Adama da aynen bunu dedi. Kendine yakışanı yaşamaya karar vermişti bundan böyle. Eksiği, yamalıyı, delik deşiği değil.

İlk adamdan ayrılış sahnesinde güçlü bir alkış koptu salonda. İkinci adamla vedada inledi salon. Bildik romantik komedi finallerine hiç benzemeyen başka türlü bir mutlu sonu destekledi seyirci.

Kim bilir kaç Adı Bende Saklı hatırası yanıp söndü zihinlerde perde inerken. Varlığını unutmaya çalıştığımız bazı çekmeceler açıldı yüreklerde. Karıştı biraz içleri ama bir gayret kapatmaya yeltendik hepsini gerisin geri.

Bazıları dirençli çıktı. Onlar biraz aralık kaldı…

img_0565 

 Londra- Brüksel, Ekim 2019

Hafif

Hafif şeyleri seviyorum ben

Rüzgarı mesela

Uçurtmaları

Yükselişini ayın

Yıldız kayışını

Damlaları sonra

Saydamını tutkulu suyun

Akmak delisi olanları

Ne pahasına olursa olsun gidenleri

Kalmak artık gurursuzlukken

*

Yelkenin macera vadeden dokusunu seviyorum

İpek fularların asaletindeki meydan okuyuşu

Kelebek kanadını

Cırcır böceğini

Parmak ucuna yükselişlerini balerinlerin

Köstekli saatlerin asırlık zincirlerde sallanışını

Ölümüne klasik

*

Çıtır salatalık kokusunu seviyorum yaz basarken

Üstüne düşen tuz tanelerinin kıpırtısını

Beklerken

Limon suyunun ansızın yağışını tepeden

Zeytinyağının bağlaştırıcı çağrısını, sarmalayan

Sokuluşunu dağ kekiğinin kırmızı toz bibere

Hikaye ettiklerini burnuma

Unutturmadıklarını en çok

*

Hafif şeyleri seviyorum ben

Ortancaların çıtır yapraklarına dokunduğumda biliyorum bunu

Çakıllara değdiğimde bir sabah

Çıplak ayak gezelediğimde sahilde

İçinden ben geçmeyen bir cümlede arındığımda

Dostun sesindeki tanıdık tınıyı seviyorum

Kulaklarımı avuçlayan sıcaklığı

Bizliği işte, bilirsin

Ruhum bir beşiğe yatırılıp avutuluyor sanki

*

Fısıltıları seviyorum

Göze alabilmeği

İmkansız sanılanı

İçtenlikle anlatmaya çabalama cesaretini

Yüreğin ağırlığını dökmüş

Bedenleri seviyorum; sızısız ve hesapsız

Söyleyen dile kurbanım

Uzanan ele

Atılan adıma

Bir seferlik gibi başlayan itirafın

Geleceği yazdığı o anı seviyorum

Muhteşem sadeliğini

Küçücük bir çiziğin

Bin yaşanmışlığı silebilme cüretini

Hayranıyım aklı başa getiren deliliklerin

Hafif şeyleri seviyorum ben

Oldurabilmenin keyfini mesela

Yer açabilmeyi hayata

Kucaklaşmalarımızı en çok

Tek tek

Ve ayrı ayrı

*

Bir yer var bu aralar hep aklımda

Su üstünde ahşap bir iskele, sakin

Çilek mevsimi geçmiş diyorlar

Umurumda değil

Kirazın sonuna yetiştik elbet

İncir dediğin de

Bugün yarın gelir

Hem de tam senlik

Tek gözlü bir kedi sürünüyor sol ayağıma

Ay tutulması diyor

Yağmur bereketi

Maviye açıyorum gözümü her sabah

Doğaçlama akıyor gerisi

Her gün bir kavuşma var

Gözüm açıldı diyelim

Takvimleri şezlonga serdim ki yansınlar

Dilek kiplerim izinde

Yüzmek şimdiki zaman

Yüzmek birinci tekil şahıs şimdi…

 

Brüksel – Selimiye, Temmuz 2019

Derin Mavi

Haberlerim var dedim

Sürprizlerim

Çoğaldılar, kabarcıklarda atıyor hepsi göz göz

O bir tek sana anlatabileceklerim

Önemsiz sayılanlar da birikti

Gösterişsiz detaylar örneğin

Hani kimsenin dönüp bakmadığı sadelikler

Sadece sana hoş görünen

İyi ki dedirten anlar işte bilirsin

Kokuları siner ya tenine

Hafızan keser, yapıştırır…

*

Birikti, işte diyorum ya

Çarpışan çapkın sözcüklerin uçarı beklentisi

Yaşamın ta kendisine dönüşen hayallerim

Günlerim, aylarım

Hem katman katman

Hem çarçabuk geçen

Yersiz yol yorgunluğu toy düşüncelerin bazen

İşitmeyen kulaklara anlatmaktan vazgeçtiklerim

İçimde bir yerlerdeler

Taştıkça dürtüyorlar elimi yaz diye

Yazasım da var ne yalan söyleyeyim

Anların soluğunu, alınterini aşkın…

*

Keşif gibi yaşadığım uyanışlar artıyor

Birebir çıkan rüyalarım

Gittikçe gerçekçi

Sezginin buğusu, demi; nasıl da derin

Çivi bile başka türlü batıyor artık ayağa

Deneyim mi bilmiyorum

Yaş almak da diyorlar

Hani önüne geçilemeyen o sel

Sararken sarsan bedeni

Ürkütürken göz açtıran akış…

*

Şiirsel rastlantılarsa gani gani

Sana hep oluyor diyorsun fakat

İnan abartıyorsam namerdim

Bir çeşit salgın sanki iyi niyetlisinden

Yok artık daha neler

Dedikçe oluyorlar

İnadına gümbür gümbür bu işgal

Uydursam hayal gücüm isyan eder

Kendim yazsam böylesine süsleyemem…

*

Mucizelerim birikti en önemlisi

Bildiğin gibi değil üstelik

Gittikçe daha da sık basıyorlar

Haşmetli ve apansız

Gece vakti inen derin mavi gök misali

Teksin biliyorsun o anda

Eşsiz

Çoğalıp çoklaşıyorsun sonra

Bağlantılar var aklında

İnsanın insana dokunuşu

Çorap söküğü gibi çözülen gizem

Gevşeyen nasırlaşmış düğümler

Denklemlerin paramparça oluyor

Akışkan kırıkları…

*

En sevdiğim şehirdeyim bu akşam

Bir ben

Bir de sırları efsanenin

Anlat diyorum, nolursun anlat Şehir

Yaşanmışlığın dinleyeyim

Yaşattıklarının şahitliğini

Bilinçaltını merak ediyorum asıl

Kim bilir orada neler gömülü, gizli?

*

Haberlerim var sana diyor Şehir

Sürprizlerim

Şiirsel rastlantılarım

Mucizelerim

Bağlantılar geliyor aklıma

İnsanın insana dokunuşu

Ruhun ruha

Baktığın yerde olurum deyişin ansızın

Gösterişsiz detayları yaşamın

Anların soluğu

Alınteri aşkın

Çoğalıp çoklaşıyorlar

Derin mavi göğün altında

Yazasım var

Sabaha kadar…

Brüksel- Paris, Haziran 2019

Nane ve Çilek

Mart ayında İstanbul’daydım. Maçka Parkı’nın üstünden uçup Boğaz’a bakan bir teras var sevdiğim. Ona tırmandım. Güneşli lakin fena rüzgarlıydı hava.

Garsona gurbetçiyim ben, serin baharlara alışkınım diye de böbürlendim biraz, soğuk beni çok vurmaz gibisinden. Ne var ki adamcağız ısrarla uyarınca camekanla korumalı kısma yerleşmeye karar verdim sonunda. Yazasım da vardı biraz, hissediyordum ki uzun oturacağım.

Çok sevdiğim biri getirmişti beni ilk buraya. O ve ailesiyle özleştirdiğim bir üzüm çeşidinden üretilen şaraptan ikram etmişti bana. Öğlen vakti demeyip ikimiz de keyifle içmiştik. Derin ve zor konulardan konuşmuştuk o gün. Ne lezzetli bir öğleden sonraydı, ne muazzam bir ruh dokunuşu…

Yakında öleceğini biliyor olamazdı. Son derin sohbetimiz olacağını aklıma bile getirmemiştim elbette. Ne garip değil mi? Ölümün evrendeki en mutlak gerçek olduğunu en derinimizden bilsek de çocuksu, hatta saftirik bir inatla bizden ırak olacağını varsayıyoruz arsızca ve mütemadiyen.

İkinci bir bardak ister misiniz? diye sordu garson. Gülcihan Abla da benimle içecek varsayıp istedim. Üşümediniz değil mi? dedi sonra. Uzaklardan gelmişsiniz, hasta edip yollamayalım sizi.

Acı patlıcanın efsanesini bilir misin der gibi baktım yüzüne. Gülümsedi.

Bir şeyler çiziktirmeye başladım derken. Dış dünya önce flulaştı sonra hepten yok oldu. İkinci bardağı masaya koyarken çilek de getirdim yanına dedi garson. Üstüne iki yaprak da taze nane koymuş.

Çilek de nane de pek içime dokundu. Yazıya dalınca dünyaya dönmek zor ama özen hep minneti körüklüyor bende. Başımı kaldırıp yüzüne baktım adamın.

Dört gözün birbirlerini değdiği o kısacık saniyede nasıl da çoğalıyor varoluş keyfimiz, insan olma gururumuz. Belki sırf bunu yaşamak için bile değer gerisi, ötesi berisi. Kalecik Karası şahit; o anı yaşamayı da paylaşmayı da çok sevdim.

*

Çocukluk hayallerimde gelinlikler, düğünler ve beşikler olmadı hiç. Beyaz atlı prensler de. Kendi annem dahil çok kimseyi buna inandıramasam da…

Rüyalarım hep keşif, seyahat, bilinmeyeni bildik yapmak ve yoktan var etmek üstüneydi. Aşkı hep istedim, ondan hep beslendim ama onu kafese koymaya hiç yeltenmedim. Kimseye de sonsuza kadar sevmek için söz vermedim. Sonsuz kim ben kim…

Elli yaşını vurunca bir zahmet durup düşünüyor insan. Neredeyim, ne yaptım? Değiştim mi? Yolumu mu yitirdim? Çocukluk halim kahveye gelse çat kapı, şimdiki kendimi ona beğendirebilir miyim?

Kendi adıma bu değerlendirmeden (pekiyi olmasa da) iyi notla geçtiğimi düşünüyorum bu ara. İçinden şehirler, diller, insanlar geçen ve sanatın kıyısına kurulu bir günlük hayatım var. Uçaklara dokunan, bağlantılar yaratmaya yarayan bir iş yapıyorum, paralelde de içimdekini düzyazı ya da dizeye döküyorum. İçimden geldiği gibi.

Lakin bu ara istediğim kadar kitap okuyamıyorum diye kızıyorum kendime. Düşünce depolarım yeterince dolmuyor, beslenmiyorum. Daha çok temiz kan lazım hem beynime hem de imgeme.

Dijital iletişimin değerini azımsamıyorum ama onun çaktırmadan eritip götürdüğünü göremeyecek kadar da kör değilim. Telgraflardaki çığlığı, kartlardaki masumiyeti, en çok da mektupların büyüsünü özlüyorum. Zarf tutkalına dili dokunmadan ölmemeli insan bence…

İstanbul’dan Brüksel’e doğru yola çıktığım o Mart akşamüstü bir karar aldım. Elimdeki yeni kitaba uçağın tekerlekleri bu canım şehri terk etmeden başlayacak ve onu bir hafta içinde bitirecektim. Kaybetmekten korktuğum güzel alışkanlıklara yeniden kavuşmak için ufak bir deneydi bu anlayacağınız.

Günlerden pazardı. Bir sonraki hafta sonunu Paris’te geçirecektim üstelik. Bu kitap deneyiminin İstanbul’da başlayıp Brüksel’den geçip Paris’te tamamlanması düşüncesi de hoşuma gitti.

İlk sayfayı kokladım. İlk üç cümle el salladılar bana ailecek. Tarttık biraz birbirimizi; kim kimi parselleyecek uçağımız zaman dilimi değiştirirken? Üçüncü sayfada sarıldık kitapla. Ego savaşımızın sonlanmasıyla beraber aktı içime diyecekleri.

Yol boyu okudum. Hafta içi de Brüksel’de durakta otobüs beklerken, metroda yol alırken, uykuya teslim olmadan önce. Nereden ve nicedir benim olduğunu hala kestiremediğim bir refleksle telefona giden elimi bilinçli bir kararla kitaba yönelttiğimde aslında hala okumaya ayırabileceğim ne kadar zamanım olduğunu gördüm. Hayret ettim buna; kıvamında keyifli ve oldukça kızgındım kendime daha önce niye uyanmadım diye.

*

Bir hafta geçti aradan. Sonraki Pazar Paris’te güneşli bir sabaha uyandım. Kitabımı koluma takıp en sevdiğim kafeye yürüdüm biraz mahmur, oldukça kararlı. Şansıma cam kenarı bir masa da boşalmıştı, yerleştim.

Garsonla göz aşinalığımız vardı önceki gelişlerimden. Siparişi özenle aldı. Beş on dakika içinde de getirdi istediklerimi. Özenle koydu küçük yuvarlak masaya.

Geç kahvaltı eşliğinde ağır ağır ve çok derinimden okudum. Son otuz sayfa iyice tatlanmıştı. Kendi kendime gülümsüyor olabilirdim o keyifle. Hücrelerimdeki bayram havası kanımca gözle görünür bir hal almıştı.

Çıtır ekmeğin tadının da farkındaydım aynı anda. Çilek reçeli parmağıma bulaşınca iştahla yaladım. İnce porselen fincandaki kahve kıvamındaydı, içine kattığım sıcak sütü küstürmeden kucakladı.

Kitabın sonuna gelince katıksız bir tatmin duygusu kapladı içimi. Bir arkadaşın hediyesiydi. Birkaç hafta önce havadan sudan sohbet ederken rastgele sarf ettiğim bir söz üzerine adını söyleyip okudun mu demişti; tam da senin dediğin durumdan bahsediyor…

Yazarı tanıyordum fakat adı geçen eserini bilmiyordum. Kafamın bir köşesine yazdım ilerde alır okurum diye. Gerek kalmadı zira iki gün sonra arkadaşım elinde hediye paketiyle çıkageldi.

Son sayfayı da tüketince kapattım kitabı. Önümdeki pencereden dışarı baktım bir süre hangi şehirde olduğumun yeniden ayrımına vararak. Mevsimi, günü ve saati de tam da bu sırada hatırlayıp performans öncesi vestiyere bıraktığım objeler gibi geri alıp kuşanarak.

Paris ve İstanbul çok yakın yerlerdeler gönlümde. Direkleri bu iki şehirde kurulmuş bir salıncakta ileri geri giderek büyüdüğümü düşünüyorum bazen. Birinde okunmaya başlanıp öbüründe tamamlanan bu kitap da bir bağ daha yarattı sanki bu iki kök arasında ve tabii aramızda üçümüzün.

Çocuk halim tam da şu an çıkagelse sevinirdi diye geçirdim aklımdan. İçinden seyahat, macera ve edebiyat geçen bu haftayı beğenirdi. Bana yüreğime dokunacak bir kitap bulup getiren hem kültürlü, hem de düşünceli bir arkadaşım olduğu için de sıvazlardı sırtımı, kutlardı beni.

Kahve deyince canım da çekmedi değil. Baktım fincanının dibinde kalan soğumuş tek yudum kesmeyecek. İşaret ettim garsona bir yenisi için, kafasıyla onayladı.

Yeni fincanı masaya koyarken izin verirseniz bir şey söylemek istiyorum dedi. Buyurun dedim, tabii. Sizi izliyordum diye başladı söze. Öyle saf bir keyifle okudunuz ki saatlerdir; çay kahve servisini bırakıp bir kitap da ben almak istedim elime. Yan masanıza yerleşip saatlerce okumayı çekti canım

İstanbul’daki garsonun çileklerinin kokusu esti burnuma. Farkındalık ve kendini ifade etme cesareti hem içime dokunuyor hem de coşku şelalesine atıyor beni. Taze nanenin yeşili çileğin kırmızısını belirginleştiren.

Fransız garson kahvenin yanına çokça kara çikolata eklemiş. Küçük tabağın etrafına sıra sıra dizmiş. Başka bir dostun önerisi bir kitabı okumaya başlıyorum o keyifle. Demiş miydim bilmem size; Nisan en sevdiğim ay.

*

Nisan ortası bir Paris kaçamağı daha yaptım eski dostlarla. 14 Nisan Pazar akşamı Brüksel’e döndüm. Ertesi gün Notre Dame Katedrali cayır cayır yandı. Beni gömdükten sonra daha yüzyıllarca ayakta kalacağını düşündüğüm bir dünya harikasının ateşe, ise ve dumana teslim oluşunu izlemek kavurdu yüreğimi. İki gün önceki bakışmamız sonmuş aslında. Hakkını veremediğime yandım.

Ölüm evrendeki en mutlak gerçek, doğru. Her veda, her lokma, her kitap, her yudum, her sevda belki sonuncu. Bunun travmasıyla değil bilinciyle yaşamalı insan.

Ölüm bize adres sormayacak. Randevu da almayacak. Bunu böylece kabullenmek en temizi, en onurlusu insan için. Lakin unutmayalım ki ondan önceki zaman bizim.

Bahanelerinizi fırlatıp atın derim. Sevdiğiniz bir kitap verirse size, açın hemen kapağını ve içine akın. Hala mektup yazanınız varsa şükredin şansınıza, el yazısını okşayarak okuyun. Hep bir haşarı umut taşıyın cebinizde ve bir tutam cahil cesareti.

Samimi değilseniz söz vermeyin derim. Görmek için bakın yalansız. Tüketmeden önce tadın.

Zaman biz vermek istersek var. An biz yaratmak istersek anıya dönüşecek. Kalecik Karası şahidim.

Nisan 2019, İstanbul – Paris – Brüksel