Uykular hiç olmadığı kadar… (4. Bölüm: Son Vals)

Ne yalan söyleyeyim, ben daha çok babamın kızıydım. Onun bilgeliği, hitap yeteneği, prensiplerine bağlı duruşu, dürüstlüğü ilham kaynağım oldu hayatta. Tarih bilgisi ansiklopedilere sığmazdı. Edebiyat ve müziğin kapılarını o açtı bana. Analiz kapasitesi, olaylara soğukkanlı yaklaşımıyla derinden etkiledi beni.

Duygusallıkta da çok yakındır duruşumuz, babam da biliyordu bunu en az benim kadar. Nitekim, anjiyo-bypass arasındaki o gün hastane odasında yalnız kaldığımız bir anda son öğüdünü de bu yönde verdi bana: “Kızım, hayatta değiştiremeyeceğin şeyler için üzülme sakın. Bırak bildikleri gibi aksınlar.” Ben bu sözleri kafamda öğütmeye çabalarken de ekledi: “Biraz annen gibi olmaya bak, benim gibi hassas olma.”

Babam bunları söylerken yan gözle tepkimi izliyordu. Elbet biliyordu yaradılışla gelen bazı huyları değiştirmenin zor olduğunu. Ne var ki, bu özelliğinden dolayı o ne gereksiz acılar çekmişti; üstelik hem ruhunu hem bedenini hırpaladığıyla kalmıştı çoğu kez. Şimdi beni aynı işkenceden kurtarmak istiyordu. Pek de iyi tanırdı kızını. Karakterime aykırı olsa da sırf babam rica etti diye bu nasihati hayata geçirmeye gayret edeceğimi biliyordu.

* * * * *

Ben küçükken Fatih Apartmanı’nın kalorifer kazanı sık sık teklerdi. Böyle durumlarda aşırı ısınmadan dolayı borular ateş misali kızar ve koca bina deprem oluyormuşçasına sallanmaya başlardı. Başta annem olmak üzere komşular paniğe kapılır, taşınabilir bir iki değerli malı çantalarına attıkları gibi merdivenlerden aşağı koşarlardı, bir yandan da “patlayacak!” diye çığırarak.

Ben bütün kriz durumlarında olduğu gibi babama bakardım sessiz. O hiç renk vermez, anneme gereksiz yere telaş ettiğini söyler, kendi de takım elbisesinin içinde oturma odasındaki kanepenin artık çukurlaşmış köşesinde gazetesini okumaya devam ederdi. Babam sakin olduğu için ben de sakinliğimi korurdum. Annemin peşinden hiç gitmedim.

Arada sallantının kuvveti artardı, o zaman yüreğim daha hızlı atardı. Ancak babamı yalnız bırakmak söz konusu olamayacağından ben de (onu taklit ederek) elime bir kitap alır, kendimi o satırlarda anlatılanlara kaptırmaya çalışırdım. Sallantı son bulup annem nihayet evine döndüğünde babamla ikimiz “biz demedik mi sana” gibilerinden muzip bir gülümsemeyle süzerdik onu.

Annem hiç bozulmuşa benzemezdi ama. O kendi dünyasındaydı. Öncelikle bu belayı atlattığımız için Allah’a duacıydı. Bunu kutlamak için hemen bir keyif kahvesi yapar, yanına da o zamanlar çok sık içtiği sigarasını tellendirirdi. Biraz yatışınca da bize patlamadan mal kaçıranlarla ilgili komik hikâyeler naklederdi. James Bond çantalar içindeki mücevherleriyle firara hazırlanan sabahlıklı komşu teyzeler üstüne bu çeşitlemeleri dinlerken kahkahalarla gülerdim.

* * * * *

Risk almayı seven ya da bunu becerebilen biri değilim ama çocukluğumdan beri bisiklete atladım mı coşar içimdeki deli ruh. Kendimi yokuş aşağı salıvermeye bayılırım mesela, saçımı savuran rüzgârın yüzüme vuruşu kırmak şöyle dursun, kamçılar cesaretimi. Bazen çığlık bile atarım zevkten, dokunulmaz hissederim kendimi o anlarda.

Bu huyumdan dolayı çok düşmüşlüğüm vardır bisikletten çocuklukta ve yetişkinlikte. Bir seferinde, hiç unutmam, dizlerim kan içinde, kendim önde bisiklet arkada eve vardığımda dehşete kapılmıştı bizimkiler. Kolay ağlayan bir çocuk değildim, o yüzden iki gözü iki çeşme halim onları iyice telaşa verdi sanırım.

Çok net anımsıyorum; beyaz bahçıvan bir şort vardı üstümde, içinde kırmızı bir tişört. Şort kan lekeleriyle işlenmişti, tişörtümün kırmızısı avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Biraz da şoktaydım sanırım, fena uçmuştum havada beton zemine çakılmadan önce. Babam ilk yardım çantasını kapıp müdahaleye soyundu, annemi de doktor bulmaya yolladı.

Çok sesli annem veryansın edince komşular koşuştular, doktor bulup getirme işini onlar üstlendiler. Bu arada babam oksijenli suyu bulamıyor çantada, belli ki çıkarmışız bir zaman ama yerine koymamışız. Annem sağa sola bakıyor aceleyle ve “buldum” nidasıyla dönüyor yanımıza, elinde küçük bir şişe.

Babam “emin misin Hanım? Oksijenli su mu bu?” diye soruyor. Annem tereddütsüz onaylıyor. Babam “etiketini okudun mu?” diyor temkinle. Annem biraz bozuk çalarak ilk söylemini koruyor. Ziya Bey derin bir nefes alıp bu sıvıyla ıslattığı pamuğu yatırıyor yaramın üstüne. Çığlıklarım damı başımıza yıkacak kuvvette!

Babam aceleyle gözlüğünü takıp şişenin üstündeki etiketi okuyor: Amonyak! Neden o denli bağırdığım belli oldu şimdi. Bakışıyoruz, “biz ne yapacağız bu Hediye Hanım’la?” der gibi. O anneme gözleriyle bildiriyor hayal kırıklığını ve öfkesini. Annem mazeretlerini sıralıyor ama dinleyicisi kalmadı artık bu odada. Uzun süre kara listedeki yerini koruyacağının da farkında.

* * * * *

Diğer yandan, kabul etmeliyim ki, annem iyimserlikte sollar geçerdi babamı da beni de. Biz daha gerçekçiydik. Annem yasakları delendi, biz kuralına göre oynayan. Babam bana disiplini öğretti, prensiplerine bağlı yaşamayı, annem bazen nefsine yenilip bunun tadını çıkaranlardandı.

Babamla ben insanlara kucak açar ama bir kez adamakıllı kırıldık mı kolay kolay geri adım atamazdık. Annemin öfkesi saman alevi gibiydi, ona buna içerler, söylenir, sonra da iki güzel söz ve bir demet çiçeğe teslim olur, affederdi. Biz anlaşılmayı beklerdik, annem istediğini söyler ve alırdı çoğu zaman.

Hediye Hanım kalabalıkları sevdi, canlı sohbetleri, ziyafetleri. Sofralar donatmayı, yedirip içirmeyi, cümbür cemaat kutlamaları. Işıkları sevdi o, balo salonlarını, parıltılı düğünlerin görkemini. Mutlu sonla biten aşk filmlerini izledi, bir iki küçük engel çıksa da kavuşmalıydı bütün sevgililer ve ışıklar içinde yaşamalıydılar sonsuza dek Alplerin zirvesindeki heybetli şatolarında.

Belki bu yüzden bir köşeye çekilip kitap okumayı, tek başına uzun bir yürüyüşe çıkmayı, akşam güneşi alçalırken gittikçe karanlığa bürünen bir odada öylece oturup düşüncelerin akışını izlemeyi hazin bir yalnızlık olarak algıladı annem. Kapı çalınınca açılırdı, telefonlara umutla koşmak farzdı. Yazlıkta sezon sonu yaklaştığında “panjurlar kapanır ve ışıklar sönerken” onun da tadı tuzu kaçar, dönüş hazırlıklarına başlardı.

Hayata bağlıydı annem. Gezmeyi, görmeyi, tad almayı, olanların seyircisi yerine kahramanı olmayı seviyordu. Giyimine kuşamına düşkündü, çarşıya pazara makyajsız çıktığını görmedim. Aile toplantıları sırasında bir resim çekecek olsak hemen koşar, aynada kendini teftiş eder, bilinçli birkaç dokunuşla ufak eğrileri doğrultur, sonra da mesafeli gülümsemesiyle objektife hakim olurdu.

Hediye Hanım bitmez tükenmez sevgisi ve güveninden kaynaklanan beklentileriyle kuşatırdı bazen bizleri. Üniversite yıllarında kardeşlerine “bir etiket sahibi olmanın” önemini aşılamaya çalışmış mesela var gücüyle. Babam deseniz, onun gözünde mükemmel bir Cumhurbaşkanı adayı…

Ne var ki, erken emekliliği seçmiş Ziya Bey, annemin akıl sır erdiremediği nedenlerden. Kızına gelince, annesinin kahve fallarını boşa çıkarmamak için didiniyor bir zamandır. Gariptir, daha iki hafta önce, yaşam seçimlerimi gözden geçirdiğim şu dönemeçte, bana hala “durma, vazgeçme, tırmanmaktan zarar gelmez” diye akıl veriyordu bastonuna dayanarak ilerleyen annem…

Yaşamın her daim bu kadar içinde olmak ve ona söz dinletebilmek için böylesine uğraşmak için gerekli istek ve enerjiyi nereden bulduğunu bilmiyorum, ama onun bu yönüne hayran olmamak elde değil diye düşünüyorum. Belki de hızını almış giderken mola almayı bilinçli olarak reddediyordu. Durursa üstüne çökecek yorgunluktan ürküyordu. O Cumartesi öğleden sonrasında tüm sıkıntılarına rağmen Kelebeğin Rüyası’na gitmek için onca çabası ve ısrarı da bundandı sanıyorum.

* * * * *

Farklı mizaçlı insanlardı nitekim annem ve babam fakat ortak bir düzlemde buluşuvermişlerdi bir şekilde. Babam “kızım, dizginler tamamen annenin elinde artık, yoruldum ben didişmekten” derdi bazen. Annem bunu duyup “hangi dizginler?” deyip kahkahalar atardı. Belki o zararsız didişme ayakta tutuyordu onları, bir çeşit günlük idman gibi.

Annemle babamın, aralarında onbir yıl olsa da, aynı şekilde, izne gelişimin ertesi gününde başlayan bir anjiyo serüveninin bitiminde, yaşama kibarca veda edişleri bana son dansın asaletini anımsatıyor. Yaşama bakışları ve onunla başa çıkış tarzları birbirinden hayli farklı olan bu iki insan yıllarca ortak birleşenleri kızlarının iyiliği söz konusu olduğunda konuşmadan anlaştılar, tereddütsüz harekete geçtiler bir arada.

Belki içimi rahatlatmak için sadece, ancak yine de kuvvetle inanıyorum ki, gitme zamanı geldiğinde bilinçaltıma yolladıkları kısa bir mesajla beni vedaya çağırışları, ardından babamın arkasında bir son nasihat, annemin dudaklarımda bir gülücük bırakarak ayrılışları onların ortak planının bir parçası.

Hayalimde annemim meşhur şatolarından birindeler. Dans pistinde kavuştukları noktada kenetleniyor elleri, annem fırlatıyor bastonunu babam dolarken kolunu onun beline. Bakışları buluştuğunda annem gözleriyle “tamam” sinyali veriyor eşine. Akşam denizi gibi duruluyor babamın yüz ifadesi, bir dirhem azalıyor sanki özlemi. Annem burayı da er geç fethedeceğini düşünürken gülümsüyor kendinden emin. Zarafetle dönerek uzaklaşıyorlar birbirlerinin kollarında.

Venedik, Mart 2013

 20130331-231749.jpg

4 thoughts on “Uykular hiç olmadığı kadar… (4. Bölüm: Son Vals)

  1. Mekanları cennettir hiç şüphe yok…Yaradan bu acını unutturmasın sonsuz sabır versin Mumların da tümü yansın. Öpüldünüz..

  2. Canım..bir anne ve baba ancak böyle güzel anlatılırdı ..ağlattın beni..mekanları cennet olsun. seni de çok öptüm…

  3. Anne ve babanla güzel anılar biriktirdiğin ve bunların farkında olduğun için çok şanslısın.
    Mekanları cennet olsun.

Leave a Reply to Gul Seremet Cancel reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s