Tortu

Bir arkadaşım “iç dünyamla dışım arasında büyük fark olduğunda yay gibi geriliyorum” demişti.  Ne kadar çok uyum, o kadar çok huzur.  Hangi yönde, hangi tonda olursa olsun…

Belki o yüzden uzun zamandır ilk kez bir nebze duruldu ruhum sağanak yağmur altında grilerini kuşanmış bu tarihi şehirle yıllar sonra yeniden gözgöze geldiğimizde. Su taksisi tabir edilen konforlu teknelerden birine atlamıştık Venedik havalimanının hemen yanı başındaki iskeleden.

Saat yediye geliyor, hava karardı kararacak. Gökyüzü kapalı, geçit vermiyor. Yağmur bonkör bir yardımseverin hediyesiymişçesine canı gönülden dökülüyor yeryüzüne.  Sisten görünmüyor karşı kıyılar. Şehir bir kuş uçuşu mesafede ama yine de bizden ırak.

Eşimle teknenin kapalı kompartımanının rahat deri koltuklarına yerleştiğimizde kendimizi yüzen bir Limuzin’deymişiz gibi hissediyoruz.  Taşıt hareket edince dönüp arkama bakıyorum, çamur rengi suyun gökyüzüyle birleştiği çizgide ancak ince bir ton farkı seçilebiliyor.  Sudan yükselen tahta direklerin arasından geçerken bazı kolonların üstünde tünemiş bekleşen martıların sessiz bir selama durduklarını düşünüyorum niyeyse. Hüznü tanıyorlar.

Uzun süre bu gri koridorda konuşmadan ilerledikten sonra teknenin yavaşladığı noktada, bir kanalın girişinde karşılıyor şehir beni.  Asırların yorgunluğuna inat bir gururla ayakta duruşu canımı yakıyor.  Tarihi yaşamış duvarlara bakıyorum, kimleri içinde, kimleri dışında hapsetmişler acaba? Kimlere kucak açmış bu kapılar zamanında?  Yıkık dökük bir kısmı binaların, bazısı tamamen virane hatta.

Şehir onu sarıp sarmalamasına izin veriyor aralıksız yağan yağmurun.  Biliyor, su onun başlangıcıydı, bir gün de sonu olacak.  Biliyor,  hayatla geleni kaderden sayıp öyle karşılamak lazım.  Sabretmeyi kimliğine kazımış ama tövbe vazgeçmemiş anılarından.

Çok şey öğrenmiş bunca zaman suya kardeş yaşamışlığından; mesela, olsa olsa bir damla kadar ettiğini varlığımızın.  Doğrudur bazen nehirlere kapılıp aktığımız, bazen de okyanusa karıştığımızdan gücümüz var sandığımız.  Ancak gün geliyor, sıçrayıveriyoruz bir tahta masanın üstüne öğlen sıcağında. Güneşte pişip kuruduğumuzla kalıyoruz.

Teknemiz Grand Canal’a doğru ilerlerken Venedik soluk almadan konuştu, ben seyre daldım onu.  “Kaç yaşındasın?” diye sordu bir ara. Söyledim.  “Acele etme!” dedi.  “Herşey kendi zamanında…”.  Bakışlarımda sorgularımı okumuş olmalı ki ekledi: “Kestirme yolu bulacağım diye manzarayı kaçırma!”

*          *          *          *

O akşam otele yürüyüş mesafesindeki bir lokantada yer ayırtmıştık.  Odamıza yerleşip biraz da soluklandıktan sonra dertsizce ulaşabileceğimiz bir mekân olduğunu hesap ederek.  Üstelik yerel mutfağın incilerinden tadacağız,  turistlerle değil, mahallelilerle yiyeceğiz.

Dokuzu geçe anahtarı teslim etmek için resepsiyona indiğimizde otelin ikinci kapısını da keşfetme fırsatını bulduk. Bizi alandan getiren su taksisi otele yanaştığında küçük bir platforma ayak basıp hemen ardından da cam bir kapıdan geçip direkt resepsiyonda bulmuştuk kendimizi.  Otelin “kara” kapısı arka taraftaymış, üstelik de son derece şaşırtıcı.

Bu kapı bir dehlize açılıyor. İki tarafınız yüksek tuğla duvarlarla çevrili olarak, iki kişinin yanyana ancak sığabildiği bir yolda beş altı metre kadar ilerledikten sonra sola dönüyorsunuz, bir o kadar yol gittikten sonra da sağa. Derken az ilerinizde bu patikanın sokağa bağlandığı nokta beliriyor.  Sokak dediğim de genişlik açısından dehlizden hallice.

Üstüne düşünün ki hava karanlık, düşününün ki hala dinmemiş yağmur, hatta hızını bile kesmemiş.  Yollar loş, levhalardaki sokak isimlerini okumak maharet gerektiriyor.  Elimizde harita var elbet, ancak gözlerimiz de bozuldu geçen yıllarla, yakını görebilmek hırpalayıcı bir egzersize dönüştü son zamanlarda.

Venedik’in labirenti andıran daracık sokaklarında tıpkı kanallarında sürüklenen başı boş şaşkın bir varil gibi oraya buraya çarparak ilerliyoruz. Sonunda nasılsa buluyoruz lokantayı.  O kadar strese rağmen tam rezervasyon saatinde kapısına ulaşmış olmamız bir mucize.

Ortam sıcak, servis üzmüyor.  Bol sebzeli yemekleri tadarken kılçıksız yeşil fasulyenin, hormonsuz domatesin, ağızda şeker gibi eriyen havucun tanıdık tatlarına teslim etmeye  çalışıyorum  duyularımı.  Onlara eşlik eden Fruili şarabını da serinliği iç yangınıma iyi gelir umuduyla yudumluyorum.

Pencere kenarındaki masamızdan küçük kanaldaki trafiğin durulmaya başladığını fark ettiğimizde saat gece yarısına yaklaşmış bile.  Yabancı bir şehirde kaybolmuş iki çocuk gibiyiz. Kazara kapısına vardığımız bu lokantadan otele dönüş yolunu bilmiyoruz.

Biz restoranda kaldığımız sürece yağdı yağmur ve durulmak şöyle dursun, şiddeti arttıkça arttı.  Yıllardır kendini tutmuş, konuşmamış ama o arada da söyleyecek çok sözü birikmiş bir insanın dile gelişi gibi döktürüyor gökyüzü.  Kapalı kalanın gönül yükünün ağırlığıyla iniyor kurşun misali damlalar.  Sokaklar deseniz iyice karardı. Yaya trafiği de azaldığından kaybolunca yol soracak adam da kalmadı etrafta.

Garson kızdan yardım istiyoruz.  Yolda ıslandığı için paramparça olmuş haritamızı çıkarıp otelin yerini işaret edip oraya kadarki rotayı tarif etmesini rica ediyoruz, belirgin referans noktalarıyla.  Mesafe uzun değil aslında, ama yollar kıvrım kıvrım, bazı sokaklar suyla kesiliyor, devamı yok.

Biz gelirken kaybolduğumuzdan yolu oldukça uzattık.  Kız şimdi hemen kolay bir tarif sunar bize derken o düşünceli düşünceli kafasını kaşıyıp, işin içinden çıkamayınca da mutfaktaki dostlarından yardım istemeye koşuyor.  Durum belli ki oldukça karışık.  Bakışıyoruz, İbrahim esniyor hafiften.

Garson kız masaya döndüğünde harita üzerine eğilerek içinde beş karmaşık manevra ve bir de U dönüş olan tarifini bizle paylaşıyor.  O derece netlikten uzak ki anlattıkları, eşim “nasılsa kaybolacağız ama yine dolana dolana buluruz bir şekilde” havasıyla vazgeçiyor dinlemekten. Ben tamamen öteki uçtayım.  Şarabın henüz uyuşturmadığı beyin hücrelerimi seferber ettim, azimle haritayı ezberliyorum.

Lokantadan çıktığımızda gece ve yağmurun ortaklaşa yarattığı şartlar altında harita okumanın ihtimal dışı olduğu iyice aşikar.  İbrahim kendini akışa bırakmış, “bak nasıl eğleneceğiz şimdi” dercesine gülümsüyor haince.  Ben hedefe kilitlenmişim. Bütün konsantrasyonumla kafamdaki haritayı takip ediyorum ve ilk kez geçtiğim bu sokaklarda uzaktan kumandalı bir araç edasıyla ilerliyorum.

Karanlıktaki bu yolculuğumuz on, bilemediniz on beş dakika sürdü. Son dönemeci de aşınca otelin dehlize benzer girişine çıkacağımızı kurmuştum kafamda. Nitekim aynen öyle oldu.  Tuğla duvarların arasından dümdüz ilerledik, sonra sol, biraz sonra sağ ve işte otelin kocaman kapısı sevinçle göz kırpıyor bize tam karşımızda.  Vardık.

Anahtarımızı teslim alıp otelin birinci katındaki lobiye geçiyoruz.  Bu kadar uğunmanın üstüne Grand Canal manzarasının keyfini çıkarmayı hak ettiğimizi düşünüyoruz.  Geniş bir oturma kısmı, bar ve arka tarafta kahvaltının servis edildiği masalardan oluşan bu salon oldukça geniş ve ferah. Gecenin bu geç saatinde de sadece bize ait.

tortu-resim

Rahat koltuklardan birine yerleşip kanalın titreşen sularına, karşı kıyıdan bize göz kırpan ışıklara bakarken niye bu küçük serüveni bu kadar ciddiye aldığımı düşünüyorum.  Niye ölesiye korktum o sokaklarda kaybolmaktan?  Neden bu kadar önemsedim bizi lokantadan otele kavuşturan kahraman olmayı? Dizginleri ele alıp olumsuz şartlara ve bize meydan okuyan zorluklara rağmen düz yola çıkmayı?

Kendi kendime diyorum ki, annemi toprağa vereli daha iki hafta bile olmadı.  Öyle muazzam acılar, yaman sınavlar varken hayatta, bu tarz küçük meseleleri dert etmek niye? Tam da o anda buluveriyorum aslında saatlerdir kafamda gezinen ama bir türlü paketleyemediğim yanıtı:

Böylesi çetin deneyimler ne kadar aciz olduğumuzu haykırıyorlar yüzümüze o sivri dillerinden dökülen hoyrat kelimelerle.  Hayallerimizi, planlarımızı gaddarca buruşturup atıyorlar bir kenara.  Kesiliyor soluğumuz, yırtılıyor derimiz, paralanıyor yüreğimiz.  Kırık döküklük içinde kalakalıyoruz; duvarlarımız çatlamış, yerlerde cam parçaları, kırpılmış kağıtlar, ucu yanık siyah beyaz fotoğraflar.

“Söyleyeceklerim vardı” demek istiyorsunuz, sesiniz yok.  “Nasıl oldu?” diye anlamaya çalışırken bakıyorsunuz gittikçe uzaklaşıyor sizden o bir zamanlar elinizde tuttuğunuz.  Aynadaki aksinizi yakalıyorsunuz o an; görüşmeyeli eksilmiş biraz, yeni yetme çizgiler yerleşivermiş dudaklarınızın kenarına.  Ama asıl gözleriniz sizi en çok korkutan, karanlık bir boşluktaki yangına bakar gibi bakan gözleriniz.

İnsan haddini bilmeli elbet, yoksa korkunçlaşıyor. Canavarlaşıyor.  Fakat tam öteki uçta dehşetli fırtınaların soluğunda kırılgan bir oyuncak bebek gibi oradan oraya savrulurken de kanı çekilmiş bir bekleyişte üşüyor.  Aklında şu sözler:

“Yere değsin lütfen yakında yeniden ayaklarım,  ne yöne gittiğimi anımsayayım.  İki adım atayım hatta, bırakın biraz daha yaşamı ben yönlendiriyorum sanayım…”

 

Brüksel, Nisan 2013

 

3 thoughts on “Tortu

  1. hayatin aci surprizlerini gormeden,yasamadan yasadigimiz anin kiymetini anlayamiyoruz bir turlu .. Yasam denen o devasa seye kafa tutabilecegimizi saniyoruz.. Ama o kadar aciziz ki … Ve bunu anlamak icin hep kayiplar mi yasamak gerekiyor? Ellerine saglik yine cok guzel Deniz ..Sevgiler Humeyra

  2. Venedik ve duygular hiç böyle bir uyuma şahit olmamıştır..Denizciğim yine kaleminden muhteşem şeyler dökülmüş..

Leave a Reply to Didem Erdoğan Cancel reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s