Ah Komşu!

image

Yunanlı arkadaşım Anna on sene kadar önce benimle İstanbul’a geldi. Boğaziçi Üniversite’sinde hoca olan başka bir arkadaşımı ziyarete gittik kampüse. Akademisyenlerin şık yemek salonunda bir de güzel öğle yemeği yedik bahçede Boğaz’a karşı.

Anna zeytinyağlı yeşil fasulyeleri yerken ağlamaya başladı. Telaş ettim, “neyin var?” diye sordum. “Aynı annemin elinden çıkmış gibi..” dedi iki hıçkırık arasında…

Annesini bir kaç yıl önce toprağa vermişti.

* * * *

Aynı Anna babamın bulamayacağımı bildiğim izini sürmeye karar verdiğimde de yanımdaydı. O, erkek arkadaşı ve eşimle birlikte Yunanistan’a gitmeyi planladığımızda, ben normal turistik geziye ek olarak Selanik’i de görmek istediğimi söyledim.

Ben de babamı yeni kaybetmiştim. Onun nüfus kağıdında doğum yeri olarak Kesriye yazardı, Selanik’e yakın olduğunu bilirdim. Babamı da, bana tanıttığı Atatürk’ü de anmaya o diyarlara uzanmak istedim.

Babam sağlığında ara ara lafını ederdi oraların, ziyaret etmek geçerdi içinden bilirim. Oysa uçmayı sevmiyordu, beni görmeye Brüksel’e gelmeyi bile aklından geçirmemişken “artık varolmayanın peşine” Selanik’e gitme hayalini çok gerçekçi bulmuyordum, ne yalan söyleyeyim.

Gelin görün ki, babamı kaybedince ben onun hayaline tutundum. Ne aradığımı bilmeden kendimi attım Selanik’e, peşimde de üç güzel insan. Şehri arşınladık, İzmir’i andıran kordonunda yürüdük, güneşin okşadığı deniz manzaralı bir terasta oturup yemek yedik. Gözlerim her yeri taradı, dahası ondan izler aradı. Bulamadı.

Atatürk’ün evine gittik sonra dördümüz. Beklediğimdem daha farklı, belki daha bakımsız. Varsaydığımız ilgi gösteriliyor mu emin değilim o mekana, ziyaretçiler umduğumdan az sayıdaymış bize verilen bilgiye göre, ağır toplar da sanki daha çok gölgelerde. Bahçe çok güzeldi ama, hani duvarların ardında saklı değerli bir mücevher misali ışıl ışıl ve berrak.

Selanik’in biraz dışındaki otelimize gitmek için kiralık arabamıza doğru yürürken içim babamın deyimiyle mayhoştu biraz. Hayalkırılığıyla buluşmuştum. “Ne bekliyordun ki?” diye azarladım kendimi gerçekçilikle ama içimdeki küçük kız biraz ağladı.

Anna dürttü beni o sırada: “Deniz, iyi ki geldik şu Atatürk’ün evine sayende. Şu siyah beyaz resimlere bakıyorum da, ne adammış ama, ne karizma! Laf aramızda, bizim Venizelos sönük kalmış yanında…”

* * * *

Çok turistik olmayan Yunan adalarından birine uğradık aynı gezi sırasında. Kiraladığımız arabayla koyları geziyoruz, kiminde denize giriyor, kiminde bir kafede mola veriyoruz.

Yolumuz beni gözüm kapalı getirseniz Türkiye olduğuna kalıbımı basacağım bir koya düşüyor. Hava oldukça rüzgarlı, deniz dalgalı. Yüzmeyeceğiz ama sahilde konuçlanmış kır kahvesinde ister Türk ister Yunan bir kahve içmek niyetimiz.

Anna siparişleri verirken benim için de sade bir kahve söylüyor. Oranın sahibi olduğunu tahmin ettiğim amca Anna’ya heyecanla bir soru yöneltiyor hemen, o da gülerek yanıtlıyor. Sonra adam bana alıcı gözüyle bakıp içtenlikle selamlıyor beni.

O masadan ayrıldıktan sonra Anna’dan tercüme rica ediyorum: “Küçük Hanım sade kahvenin ne kadar sert olduğunu biliyor mu?” diye uyarmış adamcağız. Anna da “Türktür, çok iyi bilir” diye yanıtlayınca gevşemiş haliyle, yakın saymış.

Kahveler pek leziz, dumanları üstlerinde. Sohbet de öyle güzel. Anna’nın ona İstanbul’dan hediye getirdiğim eşarbı takmış olduğunu fark edyorum o sırada. Ege’ye dalıp gidiyor bakışlarım, hangi kıyısından baksan ayrı güzel. Keşke bir sevda masalı olsaydı geçmişimiz; edebiyata yarardı, musikide çoşardı…

Son biriki kez misafir edildiğimiz için bu kez hesabı ben ödemekte kararlıyım. Biraz da bahşiş bırakıyorum, ara mevsim, bizden başka müşteri de yok, sonra ne bileyim, babamın geldiği topraklara saygı geçitim devam ediyor sanırım.

Yaşlı adam bahşişi görünce sevinip Anna’ya “doğru mu anladım” gibilerinden teyyit ettiriyor. Sonra o sevimli gülümsemelerinden birini daha takınıp geldiğinin iki misli hızla kayboluyor. İki dakikaya kalmadan da elinde taze irmik helvası tabaklarıyla geri dönüyor. Anna tercüme ederken duyuyorum hayal meyal “Hanım az önce pişirdi, tazecik. İkramımız…”

Burnumda tarçın kokusuyla ömrümde yediğim en lezzetli helvalardan birini kaşıklarken aklımda Boğaziçi’nin yeşil fasulyeleri.

Ben de biraz ağlıyorum.

* * * *

Eva ve Nikos Brüksel’de yıllar önce tanıştığımız yakın arkadaşlarımız ve komşularımız. Kızımız İspanyol, eşi Yunanlı. Biz kızlar tanıştık önce iş yerinde, anlaşınca eşlerimizi de dahil ettik muhabbete. İlk dörtlü buluşmamız Brüksel’in merkezindeki modern bir Yunan lokantasında oldu. Ben eşimi tembihledim önceden: “Bak, Eva çok tatlı bir insan, sen de eşiyle biraz kaynaşmaya gayret et lütfen…”

Kaynaştılar da nitekim. Biz dördümüz dördün her kombinasyonunda rahatça buluşup sohbet eden güzel bir ekibe dönüştük zamanla. İspanyol, Yunan, Türk vatandaşlar özellikle güneş aşkı, ağız tadı, sofra keyfi söz konusu olduğunda çok iyi anlaşıyorlar. Ancak Ege’nin tuzuna batmışların, hele de yürekleri kapanmamışsa, başka türlü bir paylaşımı var.

Dostluğumuzun emekleme döneminde bir gün Evalara giderken bir kapta ev yapımı bir tatlı götürmüşüz. Eva sonrasında kabı yıkamış, temizlemiş ve tam iade edecekken Nikos haykırmış: “Batı Avrupalı medeni ülkedenim diye geçiniyorsun, ama gelen kabın içi boş geri verilemeyeceğini bilmiyorsun!”

Gözünü sevdiğimin Ege rüzgarı…

İspanya’da birlikte tatil yaptığımız dönemde keyifli bir yürüyüş sırasında sohbet ederken konu nasılsa hayvanların çıkardığı seslere geldi. Üç dilde ötme, anırma, kişneme gibi eylemlerin nasıl seslendirildiğini karşılaştırır bulduk kendimizi başka işimiz yok gibi.

Değişik örnekleri sıraladıktan sonra ortaya çıkan tabloya göre yazılışları farklı da olsa fonetik anlamda çok yakın seslerle ifade ediyorlardı kendilerini Yunanlı ve Türk kuşlar, atlar, horozlor ve inatçı eşekler.

Nikos Eva’ya bakıp “Ne garip şu İspanyollar, hiç “piu piu” diye öten kuş gördün mü sen gerçekten hayatında?” diye kahkahalar atıyordu o sırada.

* * * *

Eşim tatlıya düşkün, Ankara’nın bilinen şekercilerinden birinin ürünü çikolatalı drajelere de meftun… Gidip geldikçe taşıyoruz oradan Brüksel’e. Nikos da tatlısız hayatı zindan sayanlardan. O da fena alıştı bizim drajelere, yakın malum damak tadı.

O aralar Nikos’un babası Atina’da, ciddi bir rahatsızlığı var. Izdırap içinde, günlerinin sayılı olduğu düşünülüyor. Malum bu “ha bugün ha yarın” bekleyişi çekeni de, refakat edeni de eriten bir süreç. Hele de ayrı memleketlerde olunca…

Talihsizlik bu ya, o dönem biz de dertler ve hastalıklarla boğuşup duruyoruz. Nikos’un başka yürek acıları da oldu üstüne. Herkes kendi sıkıntılarıyla başa çıkmaya çalışıyordu ama birbirimize kulak vermekten de vazgeçmedik.

Derinine dertleştiğimiz bir akşam laf arasında yakındım komşuma: “Huzursuzluğumuzu hissetmiş gibi evdeki çiçekler, tek bir yüzü gülen orkide kalmadı evde. En son aldıklarımız bile bir hafta zor dayanıyorlar çiçeklerinin döküp kendilerini bırakmadan önce.” Moralsizdim, cepte birikmiş umudun da çoğunu tüketmiştim.

Ertesi akşam Eva uğradı kapıdan, “eşimden emanetin var” diyerek. Miniminnacık bir orkide, incecik dallarına inat açılmış körpe çiçekleriyle göz kırpıyor. “Boyuma posuma bakıp küçümseme beni, önemli olan niyet” diyen bir havası var. Cesaretine tutunmak istiyorum, zarafetiyse gözkamaştırıcı.

Akışı tersine çevirebilir mi bu narin çiçek? Yaşamımızdaki gölgeleri yokedebilir mi? Bilmiyorum ama umut tohumları ekildi işte yüreğime. Bu nadide çiçekle beraber serpilmelerini diliyorum, dostluktan aldıkları ilhamla.

* * * *

Nikos bir dönem daha Atina-Brüksel arası mekik dokumaya devam etti. Umutsuz ve bitkindi ama mücadeleyi bırakmadı. Kendini hazırlamaya, ailesine kol kanat germeye calıştı. Ama ölümün huzurunda hepimiz her zaman hazırlıksız ve güçsüz hissetmiyor muyuz? Nitekim o an geldi, babasına veda edip döndü Brüksel’e. Çeken bilir sözü çok doğru, öyledir de.

Nikos’un babasının ölümünden birkaç ay sonra annemi kaybettik. “Nasılsın?” diyordu Brüksel’den Ankara’ya uzanan endişeli sesi Nikos’un.

“Ne bileyim..” dedim, “…araba çarpmış gibiyim.”

“İyi bir ikili olacağız desene… ” dedi yorgun ama yenilmemiş haliyle. “Ben de kamyon çarpmış gibi hissediyorum.”

Annemi toprağa verdikten biriki gün sonra Brüksel’e dönmeden tanıdık şekercimize uğradık eşimle. Orada çalışanlarla annemi andık, adeti bozmayıp biraz da draje aldık. Nikos’u da unutmadık. Çekilen acılara iyi gelecek sanki tatlı yemek.

Dönüşte Eva’yı gördük önce, hediyesini yolladık onunla eşine taze taze tadılsın diye. Akşam telefonuma bir mesaj düştü komşudan: “Siz ne güzel insanlarsınız…” yazmış, “…araba çarpmış haliniz bile düşünceli…”

Evde yeniden hayat bulan orkidelerden yana bakarken sanırım komşuluk böyle bir şey diye düşünüyorum. Bir denizin üstünden uzanıp birinin elini tutmayı bilmek, bunu becerebilmek. Acılarımızın en taze anında bile bir diğerinin kalbine bir gülücük kondurabilmek.

Belki Ege’yi tatmak, tanımak böyle bir şey…

Akyarlar (Kos’a karşıdan bakarken), Mayıs 2013

2 thoughts on “Ah Komşu!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s