Kolay gelsin…

“Kolay gelsin” sözü ve bu dileğin içten hissedilerek söylenildiğinde havayı da yüreği de yumuşatan tınısı bana hep çok iyi gelmiştir. Her duyduğumda çocukluğumdan sahnelere taşır beni bu iki kelime. Annemin de babamın da çok sık ve severek kullandıklarını hatırlarım.

O kadar fazla örnek gelir ki aklıma bu dileğin onların dudaklarından döküldüğü anlara ilişkin. Ben ders çalışırken bana söylediklerini anımsarım, tamirata gelmiş ustaya, sarmaşık budayan bahçıvana, badana boyaya girişmiş acemiye, zor bir tarifi denemek için kolları sıvayıp mutfağa dalmış bir hevesliye… Ses tonundaki yumuşaklık bakıştaki samimi destekle birleşmiş olarak, bir bütün halinde…

Bu sözün gerisinde koskoca bir felsefenin var olduğunu düşünmüşümdür hep… Şöyle ki, sadece iki sözcükle birine “yaptığın iş kolay değil farkındayım” diyorsunuz önce.  Sonra ekliyorsunuz: “ama bunu yapmak sana düşüyor, bu böyle”. Derken güç veriyorsunuz ona: “halledeceğine inanıyorum ben ve bu bunu başarmak da iyi gelecek sana”.

Dikkat yalnız “bırak ucundan da ben tutayım” tarzı bir girişimden bahsetmiyoruz burada. Yapılması gereken her neyse o kişinin görevi, sorumluluğu.  Yürünecek bir yol var, o da bireyin kendi yolculuğu. Biz onu cesareti için kutluyoruz (çünkü üstünde çalışmaya başlamış bile).  Ardından da kendisine bu konuya en doğru şekilde yaklaşmasını ve onu en uygun biçimde sonuçlandırmasını diliyoruz.

*

Babam yıllar önce “değiştiremeyeceğin şeyler için üzülmeyi bırak kızım” demişti bana. “Ben denedim ama her zaman yapamadım, sen yapmaya gayret et” diye devam etmişti samimiyetle.  Kulağıma küpe olmakla kalmadı bu sözler, elimden geldiğince rehberim de oldular.

Sonraki senelerde makalelerde, konuşmalarda, kitaplarda hatta filmlerdeki diyaloglarda hep karşıma çıktı bu öğüde yakın görüşler. “Başımıza neyin geleceğini kontrol edemeyebiliriz ama onu nasıl algılayacağımıza ya da değerlendireceğimize biz karar veririz” ana fikri babamın da seveceği cinsten diye düşündüm bu konu üstüne kafa yorarken… Prensip olarak tamam da uygulamada zorlanır insan dediğim de çok oldu.

Hayat yolunda giderken kolay tabii böyle davranabilmek diyor insan… Dünyanız altüst olduğunda nasıl kullanacaksınız ama bu algı kozunuzu? Pollyannacılık değil mi bu düpedüz? Çocuk mu kandırıyoruz, siyaha siyah demeli, beyaza beyaz…

İlerleyen yıllarda, tam da kendi hayatım büyük bir testten geçerken benzer sorguları yine çok yakınımda gezer buldum. Yaşamın beni taşıyabileceğimden emin olmadığım bir yük ve hak etmediğimi düşündüğüm bir bedelle sınadığı günlerde her ağzımı açtığımda ya isyan ya da öfke kusuyordum. Daha ne kadar sürecekti bu zorluklar, soluğum yetecek miydi, neyi yanlış yapmıştım da bunlar böyle arka arkaya benim başıma geliyordu?

Bir gün hayat tecrübesi de gönül zenginliği de bana hep ışık olmuş dostlarımdan birine dert yanarken gözlerindeki merhametin hemen yanıbaşında birikmiş kelamı gördüm. Görür görmez de sustum cümlemin ortasında. Sustum ki o söylesin diyeceğini.

Bana yaklaştı dostum. Ellerini omuzlarıma yerleştirdi, bakışlarıyla benimkileri sabitledi ve bir soru soracağım sana dedi: “Olan biteni anlatmayı ve dert etmeyi bırak bir saniyelik. Mutlu olmayı seçiyor musun, onu söyle bana?”

Biraz bocaladım. Sonra dudaklarım kıpırdanmaya başladılar yine: “Mutlu olmak istiyorum ama…” dan girip mutluluğum önündeki engelleri saymaya giriştim. Biraz dinledi, sonra susturdu yine beni. “İstekten bahsetmiyorum” dedi. “Mutlu olmayı seçiyor musun?”

Anlamadım. Daha kötüsü onun beni anlamadığını sandım. O yüzden mutsuzluk yaratan şartları, olayları, insanları saymaya devam ettim. Mutluluğun bir seçim değil sonuç olduğuna inandığım kafa yaşındaydım.

*

2020 Mart ayının ikinci haftası (sonradan korona sürecinin başlangıcı olarak hatırlayacağım günlerde) görevli olarak İzlanda’ya gittim. Havaalanlarının bildik coşkularını kaybetmeye başladıkları, yolcuların gergin ve huzursuz bir suskunluğa büründüğü zamanları yaşıyorduk.

Dönüş yolunda Reykjavik havaalanında Brüksel uçağı için kapıya doğru ilerlerken koridorun piste bakan camlarından birine yazılı birkaç dize gözüme çarptı.  Acelem olduğundan hızlıca okuyup ilerledim.  İki adım sonra başka bir şiirden bir alıntı daha ilişti gözüme… Sonra bir tane daha, bir tane daha…

Şaşırmakla birlikte havaalanlarına şiir katma fikrini çok yakın ve sıcak bulduğumu tahmin edersiniz.  Dizelerin varlığı o koşullarda bile gülümsetmeye yetti beni… İçlerinden biriyse özellikle dokundu içime.  Telefonumu çıkarıp resmini çektim hızlıca.  Sonra da kapıya doğru koşmaya devam ettim.

O sabah insaflı şiddette bir deprem yaşamıştık – artçıların olabileceği söyleniyordu.  Yanardağ hareketliliği konusundaki beklentiler de gündemdeydi. Birkaç saat önce Trump ABD-Avrupa arası uçuşların durdurulacağını duyurmuştu. Her yerde korona riskine karşı ciddi önlemlerin alınacağı, hatta sınırların kapanmasının an/gün meselesi olduğu konuşuluyordu.

O akşam saat 21:00 gibi Brüksel’e indik. Takip eden günlerde ilk ciddi kapanma/karantina süreci başladı.  Ev-market-ekran-yürüyüş döngüsüyle tanıştık hepimiz.

*

Sonraki süreç yaşayacağımıza hiç ihtimal vermediğimiz deneyimlerle buluşturdu bizi. Öyle ya da böyle birçok ilk yaşadık. İstesek de istemesek de sürekli denendik, parçalandık, tekrar yapılandık, yara aldık, umutlandık, kapkaranlıkta çok yalnız ve hatta zaman zaman kaybolmuş hissettik. İnkar ettik, isyan ettik, yok ettik, var ettik, ucu uca ekledik. Değmeden dokunmayı öğrenmeye çalıştık. Dinlemeyi yeniden keşfettik, öze indik, derine daldık, geçmişe gitti ve geldi aklımız sık sık.

Başka asırları, diğer kıtaları, bizim yaşımızdayken anne babamızın ne yaptığını düşündük. Kolay diye bildiklerimiz zor, engelli, şimdilik imkansız oluverdi. Gündelik sandıklarımız bayramlık hatta hayallik oldu. Cepte saydığımız kanatlandı uçtu elimizden. Kesin dediğimiz bir soru işaretine sattı bizi. Güvenceler bulanıklaştı saniyesinde.

“Geçen sene bu zamanlarda…” diye başlayan cümleler bizi çok üzer oldu… “Şu ay geçsin, bu mevsim bitsin, şu köşeyi de dönelim” dedik ama hayatımızdaki bu kördüğüm çözülmek yerine dallanıp budaklandı. Uzun soluğun gerekliliğini kabul ettik sonunda. Şipşak bir çözümü çok ama çok istesek de.

Geleceğin hiç olmadığı kadar bilinmeyen ve detaylı plan yapabilme yetisinin de hayli yıpranmış hissedildiği bu süreç şimdinin değerini de -en zor anlayanımıza bile- çok güzel öğretti sanıyorum.  En direnenimiz dahil hepimiz artık anladık ki bir tek şu an (o da şimdilik) bizim ve onu yaşıyor, paylaşıyor olmak da bir şans. Ötesine, gerisine bakılacak.  Zamanı gelince yaşanacak.

Geçen sene bu zamanlardan ya da seneye bu mevsimden bahis açmak yerine “şimdi ne yapabiliyoruz, şu anı nasıl geçiriyoruz” a odaklanmak daha anlamlı değil mi öyleyse? Babamın da yıllar önce dediği gibi değiştiremeyeceklerimiz için hayıflanmayı bırakmanın zamanı gelmedi mi? Eksiklerimizi, gediklerimizi sıralayıp kendimizi bilerek ve isteyerek mutsuz etmek yerine elimizdekilerle ne yapabiliyoruz ona yönelmek çözüm olamaz mı? Doğru adımları atarak hem kendimize hem sevdiklerimize şifa olmak işe yaramaz mı sizce?

“Ne kaldı ki elimizde?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Bence çok şey. Temele, esasa inmekten bahsediyorum dostlar: sevmek en başta, sevdiğini söylemek, hissettirmek, üretmek, yaratmak, oldurmak, paylaşmak, ilham vermek, destek olmak, dinlemek, öğrenmek, keşfetmek, tamir etmek, yoktan var etmek, gönül almak, affettiğini söylemek, pişman olduğunu itiraf etmek, sen haklıydın demek, inadı bırakmak, gereksiz gururdan, anlamsız etiketten kurtulmak, kendi yarattığımız kafeslerden çıkmak, yüzleşmek, gücün/güçsüzlüğün sınırlarını kabul etmek, komşuluk etmek, yarenlik etmek, rehberlik etmek, el vermek, yetiştirmek, orta paydalarımızın sandığımızdan çok olduğunu görmek, ara ara da olsa karşılıksız vermek, birine bir sürpriz yapmak aniden, bir deli şans vermek, kendimize kocaman bir aferin demek, “bayılıyorum sana ne güçlü kadınsın/adamsın, bak nasıl da ayakta kaldın bu dönemde, aslansın sen” demek…

Bunların hepsi ve daha da fazlası gücümüz dahilinde. Aynı yıllar önce arkadaşımın bana hatırlattığı gibi bu yolu seçmek de elimizde.

Ya da? Ya da suçu 2020’ye yükleriz, tüm sorumluluğu da 2021’e teslim ederiz. 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayanın kısacık bir dakika olduğunu görmezden gelerek.  “Bu bozuk çıktı” diye bırakın bir yılı, bir günü bile çöpe atma lüksümüz yok oysaki.  Artık öğrenmiş olmamız gerekmez mi aslında?

*

Geçen Mart ayından bu yana İzlanda’ya geri gidemedim ama müzakerelerimiz telekonferanslarla devam ediyor. Çoğu evden çalışan İzlandalı meslektaşlarım arasında bir tanesiyle bu dönemde iyice yakınlaştık. Hlín’le önceleri sadece iş güç konuşurken, zamanla birbirimizi daha yakından tanıdık, özel hayatımızla ilgili detayları da paylaşır olduk.

Ondan İzlanda edebiyatı ve adalıların kitap ve okuma aşkı üstüne çok şey öğrendim. Bana önerdiği yerel yazarların eserlerine daldım ve son derece etkilendim.  Her sene yılbaşı yaklaşırken İzlanda’da yeni kitapların piyasaya çıktığını anlattı bana Hlín. Halkın da büyük bir heyecanla bu dönemi beklediğini ve birbirine yılbaşı hediyesi olarak kitap almanın çok yaygın bir gelenek olduğunu. Kendimi seyahatlere vuramayacağım bir yılbaşı tatili öncesi ben de keşif zevkimi yeni yapıtlarla buluşarak tatmin etmeye karar verdim sayesinde.

Hlín Türk dili ve edebiyatı üstüne de sorular sordu bana. Ben de çiziktirdiğimi söyleyince herhangi bir yazı ya da şiirimin İngilizce veya Fransızca tercümesi var mı diye sordu. Fransızca bir şiirimi yolladım, “sayende paslanmış Fransızcamın tozunu attım” dedi bana telefonda gülerek. Türkçe şiir kitabımın imzalı bir nüshasını da istiyor. İzlanda’da yapacağımız ilk yüz yüze toplantıya getireceğime dair söz verdim.

Biliyorum ikimiz de gözümüzde canlandırdık o resmi ve inandık o anı birlikte yaşayacağımıza. Heves ve hatta iştahla detaylandırdık o buluşmayı.  Bu ortak hayal ikimizin artık ve tam da onun varlığından dolayı, onu birlikte kurduğumuz için, hem daha yakın hem de daha güçlüyüz hayata karşı. Ve o an niye şimdi değil diye paralanmak yerine o görüşmeye kadar kendimize en iyi şekilde nasıl bakarız kısmına odaklanıyoruz hikayenin ikimiz de. O an gelecek biliyorum. Baldan da tatlı yaşanacak geldiğinde.

*

“Kolay gelsin” sözü ve çağrıştırdıkları haftalardır ışıklı bir levha misali yanıp sönüyor kafamda… Aklıma gelenleri Belçikalı bir dostumla paylaşayım derken Fransızcaya nasıl çeviririm bunu diye düşündüm ama bir türlü bulamadım. “İngilizce nasıl derim” dedim, tam dengini yine tutturamadım. Böyle tam karşılıksız ve hafif büyülü kalması da hoşuma gitti biraz niyeyse.

Tercüme üstüne düşünürken o çok sevdiğim “kolay gelsin” dileğinin içinde gizli başka bir anlam da keşfettim sanki. “Biliyorum, hiç de kolay değil bu yaptığın ama dileğim odur ki yaşadıkların sana kolay gelsin” şeklinde açabileceğim bir mesaj. “Aslında hiç de hafife alınacak bir durum olmasa da, sen algını doğru şekillendir, seçimini akıllıca yap ki sana kolay gelsin” diyen bir dost tavsiyesi.

2021 için gerçekçi, samimi ve olumlu bir dilek arayışıma da bir yanıtım var artık. Sizlere 2020 kabahatliydi, 2021 tüm dertlerimize deva olacak diyemiyorum, demem de. Ama dayanıklı iyimserliğimin ve doymaktan çok uzak yaşam iştahımın verdiği güçle ve içtenlikte “kolay gelsin” diyorum hepinize, hepimize.

Brüksel (ve biraz da Reykjavik), Ocak 2021

Not:

Gecen baharda Reykjavik havalimanında çektiğim fotoğraftaki şiir “otların hayatına ve sonsuz ilkbahara inanıyorum” diyor. Alt sağ köşedeki küçük notta “duyurun bunu” yazıyor… Ben de tam da onu yapıyorum işte bunları yazarken. İyi niyetle, inançla ve hayallerime sahip çıkmanın gururuyla.

2 thoughts on “Kolay gelsin…

  1. Yazını çok büyük bir dikkatle okudum..anlattığın ilginç noktalara tekrar değinmek istemiyorum..sadece muhteşem bir konuyu ele alıp güzelce kaleme dökmüşün diyebilirim..ablamı kaybettikten sonra bir baş ağrısı tebelleş oldu bana…bilirsin çok zorlanmadıkça ilaç kullanmam…bilim insanlarının bazı konferanslarını izlerken internette Secret isimli bir kitaba rastladım..kısaca özetlemek gerekirse evrene ne gönderirsen misli ile sana döndüğünü söylüyordu..hatta bunun Netflix de filmi bile var..beyaz bir sayfa açıp tüm negatifleri bırak söylemeyi yada dertlenmeyi aklıma bile getirmemeye çalıştım..sonraları ufak ufak rahatlama hissettim kendimde her şey iyi olacak mutlu olmak benim hakkım olacağım da zaten diye tekrar ede ede bir baktım baş ağrılarımdan eser kalmadı..eskisine oranla çok daha iyi hissetmeye başladım çarpıntılarım vardı kayboldu..bunca laflardan sonra sana da benden küçük bir dip not olsun güzel kız..hiçbir şeyi ama hiçbirşeyi kafana takma ..herşey iyi olacak de..nasıl oluyor tam bilemiyorum…ama zaten bir şekilde iyi olmaya başlıyor..yapamıyorum dersen önce kendine edeceksin.. üstelik önceden seni düşünceye boğan şeyler bin katlanıp sana dönecek. ”Ben de tam da onu yapıyorum işte bunları yazarken. İyi niyetle, inançla ve hayallerime sahip çıkmanın gururuyla.”.demişin sakın vazgeçme….hadi sevgi ve sağlıkla…Kemal YURTMAN.

    • Abim sen ne tatlı, ne yürekli insansın. Ne güzel anlatırsın. Anlatmak için zaman harcarsın. Yürekten teşekkür ederim. Yakında buluşacağız, kanunlu, sazlı, sözlü hatta Rana’lı….

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s