“Tek” çocuk

tekcocuk

Tek çocukluk zor zanaat…

Adı üstünde bir kere “tek” çocuk. Hani sanki “tek çorap”, “tek küpe” gibi, eksiklik çağrıştırıyor daha ilk anda, alışılmış dışı biraz. Yazık diyorsunuz duyar duymaz, öteki teki yok. Vah vah!

İngilizcesine bakıyorum: “Only” child. “Only” kelimesinde tekilliğin yanı sıra bir de “sadece” anlamı var. Hani “sadece o kadarcık mı yiyeceksin?”, “sadece bu şiiri mi biliyorsun?” cümlelerindeki gibi. Yine bir azımsama hali, belki biraz da hayal kırıklığı söz konusu. Ayrıca İngilizce’deki bu “only” sıfatı çoğu zaman “lonely” sözcüğüyle eşleştirilip kullanılır. “Lonely” ruhun derinliklerindeki yalnızlığı betimler, karamsarlık taşır. Sonuçta zihnimizde çizilen tablodaki tek çocuk hem biraz noksan hem de muhtemelen bir başınadır.

Fransızca’ya sapıyorum hemen ardından, daha yaratıcı ve bonkör çıkıyor entelektüel dostlar; “l’enfant(e) unique” den bahsediyorlar. Buradaki teklik, nevi şahsına münhasır, özel, hatta eşsiz, istisnai anlamlarına da çekilebiliyor kolaylıkla. Şükürler olsun ki Fransızlar baştan kesmemişler tek çocuğun faturasını, ondaki potansiyeli görmüşler ve açık bırakmışlar ucunu bu maceranın. Vive l’espoir! Yaşasın umut!

Yukarıda tanımlanan nüansa rağmen, kabul etmek gerekir ki, bu üç dil ve onlar etrafında kurulu üçten çok kültür aralarında fikir birliğine varmışlar: Az rastlanır bir durumla karşı karşıyayız her şekilde. Siz de farzedin tek çocuksunuz. İlk günden biliyorsunuz haliyle; değişik bir vaziyet bu. Biraz farklısınız çevrenizdekilerden.

Diyeceksiniz ki “iyi tamam bunlar da, peki durumun onca avantajına ne demeli?” Doğrudur, torpilli yanları da vardır bu olgunun. İlgi denizinde yüzer mesela tek çocuk, boğulmasın diye de bir simit, iki kollukla desteklenir. Anne ve babasının sevgisi, dikkati ve zamanı için kimseyle rekabete girmek zorunda kalmaz. Ebeveyn onun gözünün içine bakar bütün gün: Güldü, hastalandı, yüzüne gölge düştü, iştahı kesildi. Hepsi takip edilir an be an.

Hakkınız var, şahanedir o ortam. Tek çocuk aile evreninin güneşidir, kalan herkes onun etrafında gezeler seve seve ve hayran hayran. Çocuk da ışıldadıkça ışıldar o keyifle. Ama gariban saftır, kendini bulunmaz Hint kumaşı, elalemi de en az ailesi kadar kendine meftun sanır. Dolayısıyla dış dünyaya adımını atınca fena çarpılır. En güçlüsü sarsıldığıyla kalır, kalanlar kırılır dökülür. Toparlanıp gerçek hayatın kurallarına alışmaları zaman alır.

Zira kendi havasında, kendi ritminde yaşayan bir devrandır bu. Kimseyi de iplediği yoktur. Tek çocuk orta yerinde değildir bu cümbüşün, herhangi bir parçasıdır sadece. İstedikleri için savaşmak, çekişmek zorundadır. Hem hesabı kitabı, hem usulünce pazarlığı öğrenmesi şarttır. Eksikleri acımasızca yüzüne vurulur. Alay edenleri tanır tez zamanda, insafsızları da. Açlığı, hastalığı, gönül yarası diğer olağan haller içinde kaynar gider, cihanın çorbasında tuz olur.

Gariban yalpalar, diğerlerinin üç adım gerisinde başlar bu yarışa. Bazen el bebek gül bebek yıllarını “iyi ki öyle aydınlıklar içinde yaşamışım” diye anar. Bazen “keşke beni bu kadar koruyup kollayacaklarına azıcık daha hayatın zorluklarına hazırlasalardı” diye hayıflanır. Her iki durumda da çekirdek ailesine ömür boyu yürekten bağlı kalır. Aile kaledir çünkü. Kale kozadır, kendi gözden ırak olsa da kokuları hafızada korunur, kalır.

Tek çocuk yetişkinlerin aleminin göbeğine doğar, orada büyür. Kapar tabii huyundan suyundan o ortamın. Kardeşleriyle kovalamaca oynayacağına büyüklerin sohbetlerine şahitlik eder. Onların kalıplarını, deyimlerini, kendilerini ifade etme şekillerini gözlemler, özümser. Sonra dillenir bir gün, bir zamandır algısının ağına takılanlar yansır anlatımına, tavırlarına. “Aman büyümüş de küçülmüş” derler, sinsi sinsi gülerler. Büyüdüğünün kabullenilmesine sevinir de niye yeniden küçülmüş sayıldığına akıl sır erdiremez bir türlü. Odasına kapanır kalın bir kitapla. Uzun süre haber alınamaz kendisinden.

Bir başına geçirecek sınırsız zamanı vardır tek çocuğun. Çok geçmeden tanır içindekini, bilinçle tartar artısını eksisini… Kendiyle barışıklık kurtuluşu olacaktır, erkenden sezer bu gerçeği. Kişisel gelişimi adına ciddi projeler tasarlar, deneysel tecrübeler yaşar. Hayal gücü beslendikçe yeşerir, bazen kendini bile aşar.

Ancak yaşıtlarıyla geçirilen zamanın özlemini duyar. Kalabalıkların enerjisi büyüler onu, mümkünse bir ordu arkadaşı olsun ister. Komşunun beş çocuklu kalabalık evine özenir bazen, kuzenlerle pikniğe gidip bağrış bağrış yakar top oynamak çeker canı. Bahçedeki çardakta mahallenin çocuklarıyla çekirdek çitlemeye bayılır. Tahta banka sıralanılır, bir yandan cıvıl cıvıl sohbet ederken bir yandan keyifle ayaklar aşağı sallandırılır.

Evet, tek çocuğun paylaşmayı öğrenmesi zaman alır. Susup biraz başkalarını dinlemesi gerektiğini kavraması da. Uyumlu olmak altın anahtardır insan ilişkilerinde, erkenden anlar bunu. Kenara not eder yanında iki yıldızla. Bazen kendini sevdirmek, kabul görmek adına elindekileri saçar savurur etrafına. Kapılarını ardına kadar açar ki cümbür cemaat gelsin dostlar. O kapılardan güzellik de girer ürpertiler de. Hayat dersleri sonra, gani gani.

Evet, dramaya düşkün olur tek çocuk. Kreşe yollanır, bütün mikropları toplar gelir. Siz deyin kızıl, ben diyeyim kızamık, hepsini sıradan misafir eder. Babanın hayal kırıklığıyla kalkan tek kaşından, annenin masa altı çimdiğinden harbi gururu kırılır, gözlerinden seller boşanır. Arkadaşları doğum gününü unutur, dünya başına yıkıldı sanırsınız. Yüzü yerleri süpürür mumlarını üflerken. Kalbi kırıldığında dipsiz kuyulara saklanır, ağlar gizlice. Ortaokuldayken beden eğitimi dersinde kasadan atlayamadığını ömrü boyu unutamaz, ona “yüzün güzel ama biraz şişkosun” diyen o çocuğu da.

Drama merakının her daim kendiyle uğraşıyor olmak kadar duyarlılıkla da bağlantısı vardır. Tek çocuk seyreder, izler, gözlemlerini kaydeder. Bazen diğerlerinin kaçırdığını okur ifadelerde, jestlerde gizli olanı söker alır. Belki gördükleri dert olur içine, belki fena kanar yüreği sırf bu yüzden ama itiraf edelim ki saklı güzellikleri de yakalar çıkarır kovuğundan aynı devriye gezen bakışlar. Cılız filizleri mesela, henüz onlar baş çıkarmadan topraktan. Çünkü umuda saygılıdır tek çocuk. Umudu ciddiye alır.

Kim bilir belki aynı drama eğiliminden, belki de üretken hayal gücünden kaynaklanır yaratıcılıkla arasındaki bağ. Şarkıları arka arkaya sıralayarak özetleyebilir bazen yaşamını, melodilerin kucağında soluklanmıştır çoğu kez, sözleriyse ezberler, kendine mal eder. Kitaplardaki hayatları bildikleriyle harmanlamayı sever. Yüreği gümbür gümbür çarpar her perde açılışında, sahnenin görkemli tozunu içine çeker. Filmlerdeki aksiyon da trajedi de kaynatır kanını, hafif sarhoş eder bazen. Bir tabloya hayranlıkla bakarken fark etmeden içine saklanır, onun renklerini kuşanır. Bir köşesine ilişir resmin usulca ve içindeki o sese dalar gider.

Tek çocuk sabıkalı doğar, alnına yapışmış etiketiyle peşin hükmünün insanların. Aksini ispat edene dek şımarıktır, kıymet bilmez, kendinden başkasını düşünmez ve paylaşmaktan hiç haz etmez. Bu önyargıyı yalanlarcasına yaşamayı seçenler çabuk silkelerler üstlerinden o tek çorabın hüzünlü ve katıksız yalnızlığını. Tenhalarda bir başlarına durduklarında bile kimsesiz kalmazlar. Müstesna bir anlam, gizemli bir işaret ararlar günlük yaşamın detaylarında.

Belki bulurlar, belki bulamazlar. Neyseki kolay usanmazlar.

Brüksel, Şubat 2013

Not: Selam olsun buradan kalbimin orta yerine yerleşmiş bütün sevgili “tek” çocuklara…

2 thoughts on ““Tek” çocuk

  1. ‘tek corap’ benzemesi cok hos 🙂
    Bence tek cocuk hem aile hem de cocuk icin en ideali.Hep boyle dusundum, hala da boyle dusunuyorum. pek kimse itiraf etmese de :)))

Leave a Reply to Sadettin Bayraktutar Cancel reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s