Uykular hiç olmadığı kadar ince ve ağır artık (1. Bölüm: Önsezi)

onsezi

On gün kadar önce o karanlık gökyüzünün bir noktasında fırtınayla sarsılan küçük uçakta ürperirken ölümü düşündüm. Renkler solar gibi oluyor böyle zamanlarda, gölgeler iyice koyulaşıyor. Soğuk kuşatıyor insanın bedenini, ruh çırpınışlarda. Etrafımdaki insanlar hem bana çok uzak, hem de yabancıladığım yakınlıkta. Düşüncelerim hız sınırını aştığı için şarampole yuvarlanan bir araba gibi savrulup duruluverdiler birden. Anın keskinliği bıçak yarası misali kanattı.

Dakikalar sonra uçağımızın tekerlekleri alana değdiğinde yolcular hararetle alkışladı. Ben kaskatı durdum öyle, niyeyse içim rahatlamadı. Bir zamandır gördüğüm kabuslar mı karamsar yapmıştı beni, yoksa son aylarda yaşadıklarım mı? Bitmeyen kış küreğini kapmış vuruyordu belime, bahar deseniz göz kırpıp kırpıp kaçıyordu benden. Önceki gün saçımın rengini koyultmuştum ruh halime daha çok yakıştığı için.  Bugünkü uçuş sırasında yazdığım yazıyı düşündüm, o da önüme çıkan bir duvarla savaşım üstüneydi. 

Severim oysaki ben Ankara’ya varışlarımı, eve dönüşlerimi.  Resmi karşılama komitemiz çoğunluk Eralp Ağabey ve kızı Hazal’dan oluşur. Ağabey teyze oğludur ama yüreğimdeki yerinde kuzenim olmaktan çok öte, gerçek ağabeyimdir. Hazal en güzel hayat masalımın kahramanıdır, canımdır. Onlara sarıldığımda biter gurbet, tatil o zaman başlar.

O gün de güzeldi kavuşmak ama havadaki sıkıntı hepimizi etkilemişti. Hem yağmur hem çamur yağacak demiş meteoroloji.  Trafik de yoğun, bazı yollar kapalı. Eve varışımız gecikebilir. Annem ve iki teyzem yemek hazırlığı yapıyordur şimdi.  Merak etmesinler diye haber veriyoruz.

Ev yolu beni anılara taşıyor, aklımda babam. On bir yıl önce onu kaybettiğimizde ocağımıza kor düşmüştü, canlı canlı yandık hepimiz. Sonrasında babamsız kalan ev içi çekilmiş, ruhu kaçmış gibi geliyordu bana.  Dolgun bir şeftaliyi ortadan yarıp çekirdeğini çalmıştınız, sonra da iki parçasını yeniden bir araya getirip eğreti tutturmuştunuz sanki.  Ya da, misal, çok şık bir takım elbisenin tüm dikişlerini gevşetmişsiniz, sonra da onu hala üzerinizde taşımaya devam etmeye çabalıyorsunuz gibi.  Babam hem referansımızdı, hem bizi birarada tutandı. Onsuz rehbersiz kaldık, oraya buraya dağıldık.

Hediye Hanım hazırlıksız yakalandığı bu fırtınada bir süre oraya buraya savrulduktan sonra toparlandı neyseki. Rotasını yeniden çizmeyi başardı. Kendi değerlerine, sevdiklerine, yaşamın küçük ama keyifli geleneklerine odaklandı.  Hayata tutundu demeyeceğim, yapıştı ona dört elle, adeta demir attı.

Annem bu haliyle bizi beraberliğimizin uzun soluklu olacağına inandırdı. Saçları artık iyice seyrelmişti, ellerinde, ayaklarında yaşlılık lekeleri belirmişti, ama ne saç boyasından ne de manikür pediküründen ödün vermedi.  Ara ara basan terlere rağmen boynunda renkli boncuklarını, kolunda dizi dizi bileziklerini taşımaya devam etti. Yüzükleri ellerinde öyle uzun süre ikamet etmişlerdi ki, onları misafir eden parmakları incelmişti.

Tatlıya fena halde tutkun bir şeker hastasıydı. Ara ara şekerini ölçtürür, ama bulguları bizlerden sır gibi saklardı. Fazla kiloları yıllarla incelen bacaklarına büyük eziyetti, kendi de biliyordu. Ama boğazdan kesmek sanki onun değil de başka bir gücün elindeki bir kararmış gibi davranıyordu.

Meşrutiyet Caddesi’ndeki evden kendini yokuş aşağı bırakıp Sakarya’ya aktığı, sonra da Kızılay tavafına koyulduğu günler ne yazık ki artık gerilerde kalmıştı.  Bir sarkaç misali bir sağa bir sola sallanarak yürüyordu. Şık bastonu gösterişli görünümünü tamamlayan bir aksesuar haline gelmişti.  Onu yıllara yenilmiş bir kabullenişle değil, onlara meydan okuyan bir cesaretin taçlandırdığı yaman bir asaletle taşıyordu.

Annemi mevsimine göre açılan ya da koyulan renkteki tayyörün içinde pırıldayan ipek bluzu, illa ki olacak kemeri, topuk yüksekliği son zamanlarda mecburen azalan ama asla “yaşlı işi” olarak tanımlayamayacağımız ayakkabılarıyla canlandırıyorum gözümde. Kış günlerinde üstüne kürkünü çeker, takılarıyla eşleştirdiği ipek eşarbını eksik etmezdi. Şapkaları vardı sonra annemin yaz kış kullandığı. Yazlık komşumuzun deyimiyle Cumhuriyet kadınına yakışır şekilde taşırdı onları, bir ölçü gurur, bir tutam da kendine güvenle.

O cuma akşamı bana kapıyı açtığında belki biraz heyecanlıydı, kavuşma öncesi anların duygu birikimlerinde ıslanmıştı.  Ama yüzünde renk gördüm,  gözlerinin içi gülüyordu. İki gün önce punduna getirip çok uygun fiyata aldığı yeni yatak örtüsünü beğendiğimizi duyunca adamakıllı aydınlandı yüzü. Başarmayı severdi,  alkışı da.

Leziz yaprak sarmalarından yedik, ağzınıza layık zeytinyağlı fasulyeden tattık. Bir umut kızına çiğ börek tattırmaya çalıştı tükenmeyen azmiyle, top direkten dönünce biraz bozuldu ama ısrar etmedi çok. “Pasta var!” diye duyurdu sonra müjde verir gibi. Bu habere sanırım en çok da kendi sevindi.

Laf lafı açtı, sofra sohbetine hiç doyamam zaten. Kahveler içildi sonra, aile geleneği uyarınca çevrildi fincanlar. Teyzeler, kuzenler bu kez amatör bir sese kulak vermek istemiş olacaklar ki, benden rica ettiler fal hizmetini. İlk kez iki lafı bir araya getirirken zorlandım, uçaktaki iç karartısı ile yoğruldum yeniden. Tüm fallarda yatak gördüğümü kendime bile itiraf edemedim.

İlerleyen saatlerde özlemle beklenen aydınlık günlerin umuduna bir şampanya patlattık, yanında da Hediye Hanım’ın küçük yaş pastaları servis edildi. Kendisine hafif olsun diye beyaz kremalılardan aldığını söyledi, çikolatalıları bize ikram ederken. Biz bakıştık aramızda, annemin az önce kahvenin yanında yuvarladığı Brüksel çikolatalarının anısıyla. Kimse konuşmadı bu konuda, pasta seçimini kutlamakla yetindik. Aferinleri arttıkça parlıyordu Hediye Hanım.

Pazartesi akşamı Sezen Aksu konserine gitmekten konuştuk o ara.  Kaç kişilik bilet alacağımızın hesabını yaparken hissettim canı çekti ama cesaret edemedi böyle bir maceraya. Hüzünlendi gözleri, eksik kalacağından biraz, biraz da o akşam bensiz kalacağından sanırım.

Ben biraz kendi derdimdeydim o ara, ne yalan söyleyeyim. “Sezen yine hızır gibi yetişir, ruhumu dip köşe temizler, arıtır, aydınlatır” diyordum kendime. Konserden daha bugün haberimiz olmuştu üstelik, sürpriz bir gelişmeydi. Biletlerin tükenmemiş olması da mucize gibiydi. İyileşecek hastanın ayağına gelirmiş doktor.

Akşam güzel başlamıştı, öyle de kapandı. Bol ikramlı, hoş sohbetli, kıpır kıpır bir seansın ardından misafirleri uğurlayıp odalarımıza çekildik. Ben Hazal’la aynı odada kaldım, annem de bitişikte.  Hazal taşıdığı yirmili yaş enerjisiyle ve şu ana dek birlikte geçirdiğimiz sayılı günde besleyip büyüttüğümüz, onun da benim de boyumuzu aşan dopdolu ilişkimizle bana hem enerji hem sükunet verir hep. O gece de Hazal’ın büyüsüne bıraktım kendimi. Bu kez işe yaramadı ama.  Kabuslara yatmışım meğer, allak bullak uyandım.

İç sıkıntısı akıp gider umuduyla bir duş aldım kahvaltı öncesi.  Ancak kafamda yabancı sesler konuşup durdular. Bir ay kadar önce durduk yerde “ben bir Ankara’ya gideyim” diye ayaklanıp bilet bakmamı anımsadım.  Doğru zamanda mı geldim emin değildim. Bu daraltılı halimi burada dört gün yanımda gezdirip sonra katmerlenmiş halde geri götürmekten korktum.

Hazal da kalkınca kahvaltıya oturduk. Annem dayanamamış, erkenden doyurmuş karnını ama keyif çayı için bizi bekliyormuş. O da sofradaki yerini aldı böylece.

“Dün konuşamadık Anne kalabalıkta, nasılsın?” dedim. Hemen yanıtlamadı. Kısa bir suskunluğun ardından “elmas bir yüzük aldım, göstereyim mi?” diye atıldı ve cevabı beklemeden yatak odasına koşup elinde küçük bir kutuyla geri geldi. “Ne alem kadın!” diye  geçirdim içimden. Sorumdan sonraki o sessizlik anına değil de neşeli cıvıltısına odaklanmayı seçerek.

Yetmiş dokuz yaşındaki bu genç hanım kutunun kapağını aralarken “böylesi bir elmas yüzüğe çok ihtiyacım vardı…” diyordu ciddiyetle. Bir zaman önce gözüne kestirmiş bu yüzüğü, benim gelmemi beklemek istemiş almak için, ama sonra dayanamamış. Hakikaten şahane bir yüzük, ona da çok yakışmış.

Bunu söylediğimde memnuniyeti belirgin biçimde artıyor annemin. “Su değdirmemek lazımmış yalnız yüzüğe, taşlar matlaşırmış” diye devam ediyor. Artık çıkaracak mecbur elini yıkarken… Güle güle kullansın, uzun zaman…

Derken komşumuz Saadet Teyze uğruyor. Hazal’la ben kahvaltıya devam ederken onlar da kahve içip laflıyorlar. Fal seansı sırasında aklıma akşamki fincanlarda gördüklerim geliyor birden. Rüyamı anımsıyorum sonra: Saadet Teyze yanında diğer komşumuz Türkan Teyze ile geliyormuş karşıdan. İkisi de pek şık, pek alımlı ama yüzleri asık. “Hayırdır İnşallah, biliyorsun bizim Türkan Teyzenle aramız pek iyi değil” diyor rüyamı anlatmaya başladığım Saadet Teyze. Yorumsuz gülümseyip devam ediyorum.

“Ben yanınıza yanaşıyorum merhaba demek için, oysa siz selamımı bile almıyorsunuz. Başınızı çevirip geçiyorsunuz. Anneme soruyorum, neden böyle oldu diye. O da sizin ünlü bir aşçınızın olduğunu, kendisinin bir kaç gün önce vefat ettiğini ve arayıp “başınız sağolsun” demediğim için bana gönül koyduğunuzu anlatıyor. Ben o aşçıyı tanımıyorum, vefat ettiğinden de haberim yok diyerek kendimi savunmaya çalışsam da annem dudak büktüğüyle kalıyor. Sonra uyandım…” Başka sıkıntılı rüyalar gördüğümü söylemeye gerek duymuyorum.

Saadet Teyze benim böyle saçma bir rüyadan niye bu kadar etkilendiğimi anlamaz gibi biraz şaşkın bakıyor. Hayırdır diyoruz hepimiz… İyiye yoralım, iyi olsun. Annem sessiz, yorum yapmıyor.

Komşumuz kalktıktan sonra annemden biriki tadilat rica ediyorum. Bir ceketin kolu hafif kısalacak, bir mantonun düğmelerinin yeri değişecek.  Ben ev kadınlığından sıfırdan hallice not alabildiğimden halen bu tür ihtiyaçlarımda annemin kapısını çalıyorum malum. O da “Kızım, kazık kadar oldun artık” demiyor, büyük bir zevkle yardımıma koşuyor her seferinde. Böylece Ankara ziyaretlerinde yalnız ruhumun delikleri kapanmıyor, başka söküklerim de dikiliyor, eksikliklerim gideriliyor. Zırhım yenilenince de onu yeniden kuşanıp dönüyorum Brüksel’e.

Annem ölçüleri alıyor, hemen şimdi işe koyulmaya hazır oracıkta.  “Acelesi yok diyorum, çıkıp gezelim demiştik. Sonra yaparsın.” Ve tek kolu iğnelenmiş ceketi içeri odaya asıp yola koyuluyoruz az sonra üçümüz.

Hazal’ın akılcı planı doğrultusunda, annemi çok yürütmemek adına ikiye ayrılıyoruz. Hazal annemle bankaya yöneliyor, şifre operasyonu için teknik destek sağlayacak ona. Ben de üç sokak ötedeki sinemadan 17:00 seansına bilet almaya gidiyorum. On beş dakika kadar sonra da buluşup biraz dolaşıp yemeğe gideceğiz.

Annem Kelebeğin Rüyası filmini görmek istermiş bir zamandır. Ben de birkaç hafta önce Brüksel’de Türk kanallarından birini izlerken tanıtımına denk geldiğim bu filmi pek merak ediyorum.  Parçasından gördüğüm çekimlere, müziğe, aralara serpiştirilmiş anlam yüklü dizelere vuruldum daha ilk bakışta. Bilirsiniz, bazı filmler insan yaşamının orta yerinde oturur, bir dönemin sembolü olur. Bu film o ilk karşılaştığımız andan beri çağırıyor beni niyeyse. O gün bileti erkenden alıp cebimize koyarak da olası kötü sürprizlerden korunacağız diye düşünüyoruz…

Anlaştığımız gibi Boğaziçi Pastanesi’nin önünde buluştuğumuzda banka işleri hallolmuş, sinema biletleri çantama yerleştirilmiş. Tam beraber bulvara doğru iki adım atmaya hazırlanırken nereden geldiği bilinmeyen bir yağmur musallat oluyor bize. Gittikçe ağırlaşan ve sıklaşan damlaların sert ve soğuk tokadında kendimizi ilk bulduğumuz taksiye atıyoruz telaşla. Doğru lokantaya…

Saat iki buçuk olmuş.  Annem erken kahvaltı yaptığı için acıkmıştır diye düşünüyorum, gerçi Saadet Teyze’nin getirdiği kurabiyelerin tadına baktığını fart etmedim değil…  Ne olacak annemin bu şeker durumu?

Seymenler Parkı’na bakan popüler restoran oldukça dolu, çocuklu aileler çoğunlukta. “Çok mu gürültülü? Yandaki lokantaya geçelim isterseniz?” diye soruyorum ama bizimkiler kalmak niyetinde. Pencere kenarındaki bir masaya yerleşiyoruz. Hazal ve ben mantolarımızı vestiyere teslim ederken annem biraz serin diye kürkünü çıkarmak istemiyor. Bu kararı yadırgıyorum biraz, genelde ailenin üşüyeni benimdir.

Hazal ve ben salata ısmarlıyoruz, annem pizza. İçimden bunun bir şeker hastası için ne denli uygunsuz bir seçim olduğunu geçiriyorum ama laf etmiyorum. Defalarca konuştuk bu konuları, ne beni ne başka aile bireylerini kesinlikle dinlemiyor. O değişmiyor, biz fişlendiğimizle kalıyoruz, ortamın da tadı tamamen kaçıyor. Susuyoruz haliyle bir zamandır.

Ben bunları düşünürken yemeğin yanına bir de taze sıkılmış portakal suyu ısmarlıyor annem. Ziya Bey ağzında uzata uzata “suyundan da koy…” derdi, aklıma o geliyor. Babamı anmadığım gün var mı?

Yanımızda tablet bilgisayarımızı getirdik, lokantanın internetine bağlanıyoruz siparişlerimizi beklerken. Biliyoruz ki annem birazdan resim isteyecek, ardından da sosyal paylaşım ortamına nakledilmek. İçeçekleri getiren garsondan üçlü bir fotoğraf çekmesini rica ediyoruz.

Annem resmi tablet ekranında inceledikten sonra “olmamış, siz böyleyken ben kat kat giyinik halimle sırıtmışım” diyor ve oracıkta kürkünü çıkarıp hemen yeni bir resim istiyor Hazal’dan. Bakıyorum bizimkinde şaşırma alameti yok. Hediye Babaannesi’nin son hallerini uzaklarda yaşayan kızından daha iyi tanıyor.

“Hazalcım, dikkat, biz deyince çıkartmadı kürkünü ama fotoğrafta havalı çıkmak için üşümeye razı” diyorum gülerek.

Annem hep tetikte: “Ona öyle denmez Deniz Hanım.  Annem güzelliğe değer veren bir insan, diyeceksin” sözleriyle düzeltiyor beni.

Hazal temkinli sessizliğinde bizi izliyor.  Tam resmi çekecekken babaannesi durdurup eşarbını düzeltiyor. Derin nefes, dik duruş, hafif gülümseme ve görüntüsü ekrana düşüyor işte. Bakıyor hemen, onaylıyor.

O sırada Hazal üçlü resmimizi sanal ortamda paylaşıyor. Annem malum bu aralar kim beğenmiş, kim beğenmemiş yakından takip ediyor. Hatta zaman zaman paylaşılanı görüp de “beğen”e tıklamayanlara apaçık sitem ediyor, deneyimimizden biliyoruz.

Yemekler geldiğinde annemin yüzü aydınlanıyor.  İştahla pizzasını tüketişini seyrediyorum, portakal suyunu kana kana içiyor.  Neyse arkasından tatlı ısmarlamıyor. Gariptir üstelik, her zamanki Türk kahvesi yerine bana uyup bir espresso kahve istiyor. Küçük fincanda servis edilen içeceğe bakıp “yarım doldurmuşlar” diye şikayet ediyor. Ona zaten sert olan bu kahvenin bu şekilde ikram edildiğini anlatırken bana “sen de insanin söylenme zevkini bile elinden alırsın” dercesine bakıyor.

Yağmur dinmiş, Tunalı Hilmi’ye doğru yürüyelim diyoruz, ama daha iki adım atmışken annem birden duraklıyor. Yüzünün sapsarı olduğunu ve nefes nefese kaldığını görüyorum. Bacaklarından dolayı yavaş ilerlemesine ve mola vermesine alışkınız ama bu farklı. Endişe ve merakla bekliyoruz. “İyiyim” diyor ve biriki adım daha atmaya yelteniyor ama bunun bizi korkutmamak için gayret etmesinden kaynaklandığını hissediyoruz ikimiz de. Taksi çevirelim diyoruz ama kabul etmiyor. “Gaz sancısı bu, geçer birazdan” diye telkinde bulunuyor.

Biraz sabrediyoruz ama sonunda onun itirazlarına rağmen bir taksiye binip evin yolunu tutuyoruz. Biraz düzelmiş gibi, portakal suyunu ve acı kahveyi suçluyor. Her zamanki gibi kendine dönük tek bir eleştiride bulunmuyor. Hazal’la gözgöze gelip gülümsüyoruz. Annem kendine geliyor diye sevinerek.

Hazal’ı uygun bir noktada indiriyoruz, onun başka programı var. Saat dört gibi eve varıyoruz. Anneme “sinemaya gitmek şart değil, sen dinlenmene bak” mesajını veriyorum.  Ancak görünen o ki, o şu sayılı günde kızıyla gezmek niyetinde.  Bana sevgiyle, hayata da iştahla bakmaya devam ediyor.

Ben salonda beklerken o gaz olduğunu sandığı problemini gidermeye çalışıyor. Yirmi dakikaya kalmadan da yanıma gelip “hadi gidelim” diyor. Ağırdan alıyorum ama o giyinmiş hazır kuvvet başımda bekliyor. Kapıdan çıkıyoruz. Eve hırsız girdikten sonra değiştirdiği karmaşık kilit sistemiyle başarıyla başa çıkışını izleyip toparlandığına kanaat getiriyorum.

Apartmanın dış kapısına vardığımızda yağmurun yeniden başlamış olduğunu fark ediyoruz. Yanımıza şemsiye almamışız, geri eve çıkmaya da üşeniyoruz. İşbitirici Hediye Hanım o sırada binaya girmekte olan komşusunu yakalayıp onun şemsiyesini rica ediyor. Ödünç koruyucumuzun altında kol kola yola çıkıyoruz.

Evin  bir sokak ilerisinde, Meşrutiyet’in Mithatpaşa ile buluştuğu noktaya kadar havadan sudan sohbet ediyoruz. Köşedeki bankomatikten para çekiyorum. Meraklı annem ne parası çektiğimi soruyor. Soruyu garipsiyorum biraz, dün geldiğim için yanımda çok Türk parası olmadığını hatırlatıyorum, bunun ne kadar gereksiz bir açıklama olduğunu düşünerek.

Biriki adım sonra annem aniden duraklıyor. Çok sık ve gürültülü nefes almaya başlıyor. Sağ eli göğsünün üstünde. Kasılmış yüzünde tüm çabasına rağmen saklanamayan ızdırabının izleri ve boncuk boncuk terler. Göğsü aceleyle inip kalkıyor. “Allah Allah, daha önce hiç böyle olmamıştım” derken korku var gözlerinde. Önce sarıya çalıyor, sonra bembeyaz oluyor çehresi. Eve dönmeyi teklif ediyorum, sinemaya gitmek istediğini tekrarlayıp duruyor inatla. Telaşlanıyorum ama sesim nasılsa sakin. Bastırıyorum artık ben de dönelim diye.

Çantasını elime tutuşturup var gücüyle bastonuna dayanarak sinema yönünde iki adım daha atıyor inatçı bir çocuk gibi.  O ısrardaki çaresizlik yüreğimi bir kıskaç gibi kavrıyor, sıkıştırıyor. Hayatın buz gibi anlarından birini yaşadığımızı hissediyorum midemin derinliklerinde.  Annemi durdurmaya çalışıyorum kifayetsiz sözlerimle. Artık ev değil, tam karşıdaki özel hastaneye gitme ricası var cümlelerimde.

Şiddetli itirazına devam ederken bir anda fişten çekilmiş elektrikli bir alet gibi kesiliyor dermanı. “Taksi çağır” diyor inleyerek. Karşı kaldırıma yürüyecek halinin kalmamış olması gerçeği beni perişan ediyor.  Hemen imdada yetişen ilk araba U dönüp bizi hastanenin önünde bırakıyor.

Acilin girişinde midesinin çok bulandığını söylüyor, kollarıma yıkıldı yıkılacak. Neyseki hemen odaya alıyorlar. Tahliller başlıyor. Doktor ve hemşirelerin yüz ifadeleri korkutuyor.  Annemin gözleri kaymaya başlamış, ipek bluzu terler içinde, takıları oradan oraya savrulurken garip sesler çıkarıyorlar.

Annem yatağa yakışmıyor. Ölçümler için orasına burasına konulan aletlere, koluna dolanan kordonlara, damarlarına sokuşturulan iğnelere yakışmıyor.  Sağa sola döndürülmek, indirilip kaldırılmak ona göre değil.  Bu siyah beyaz mekan, çirkin perdeler,  köşedeki üzgün masa, çiğ sarı çıplak duvarlar, soluk yüzlerdeki donuk ifadeler ona çok yabancı.  O bitik haliyle bile hala doktorlara “kızım Brüksel’den izne geldi. Biz de Kelebeğin Rüyası’na gidiyorduk…” diye laf anlatmaya çabalıyor.  Bana arafı anımsatan bu odadaki en canlı, en sıcak varlık o hala.

Ketum doktor sonunda dile gelip annemin kalp krizinin eşiğinden döndüğünü, bu yüzden hafta başına kadar yoğun bakımda tutulacağını ve Pazartesi günü anjiyoya alınacağını söylüyor bir çırpıda.  Ben bu kelimelerin hangi birini nasıl hazmedeyim diye düşünürken annemin “kızım Salı günü dönecek. Anjiyoyu erteleyemez miyiz?” diye sorduğunu işitiyorum hayal meyal. Doktor durumunun ertelemeyi kaldıramayacağını anlatmaya çalışıyor. Ben de böylece süreç boyunca yanında olacağıma dair biriki boş lakırdı ediyorum. Kabulleniyor ister istemez, ama içi buradan anında kurtulup dünyaya sarılmak istiyor.

Bir ameliyat gömleği peydah oluyor o sırada, lambadan çıkan cin misali. Hemşireler annemi onunla kuşatmaya çalışırken sol kolundaki damara sokulu iğnelerden biri atıyor, kan fışkırıyor elmas yüzüğün üstüne. Hani su değmeyecekti bu taşlara?

Onun ter içindeki vücudu ucube önlüğün içinde yerini yadırgamış huzursuz bir isyanda beklerken yüzüğün parıltısı üstüne kendi malıymış rahatlığıyla yayılan koyu kırmızı kana bakakalıyorum. Zihnime bin çekiçle çakılan o demir levhada yazıyor: Annem ölüyor.

Ankara-Brüksel TK 1933 uçağı, Mart 2013

5 thoughts on “Uykular hiç olmadığı kadar ince ve ağır artık (1. Bölüm: Önsezi)

  1. Artık asla cocuk olamayacagını bilmektir anneyi kaybetmek birazda…. Eminim uykularin yine derin olsun diye anne sefkatini gondermeye devam edecek yine sana… sevgiler

  2. yazdım sildim, yazdım sildim… olmadı… en son cümlen üstüne yapılabilecek tek bir yorum bulamadım. bir anne olarak aklımda takılı kalıp sallanıp duran tek şey hediye teyzemin evladı üzülmesin diye sarfettiği çaba. bir annenin içini en çok acıtan eminim ölmek üzere olması değil bu dünyadan ayrıldıktan sonra evladını emanet edecek birisinin olmamasıdır.
    eminim o yüzüğü senin için almıştı. sana şans getirmesini dileyerek…
    sinem

  3. Okudukça yaşadım… içimde bir şey beni tutmaya çalıştıkça boğazım düğümlendi. Zaman alacak ama aşacaksın, ölümün soğukluğu yerine geçmiş güzellikleri canlandırarak koyacaksın biliyorum.

Leave a Reply to Humeyra Erdogan Cancel reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s