Gece Yürüyüşü: Susan Kuş, Kanayan Ekmek

Bahar göz kırpmaya başladı birkaç haftadır. Günler azıcık daha uzun, güneş yüzünü gösterir oldu; ısıtmasa da gülümsüyor. Doğa henüz coşmadı ama uyandı artık uzun uykusundan.

Saat dokuz buçuk. Akşam yemeğini hafif geçtim. Bütün gün iş yerinde aynı havayı solumuş ruhum, hareketsizlikten mustarip gövdem sokağa çıkmak istiyor. Yürüyüş ayakkabılarımı kuşandım, üstümde ince bir manto, kulağımda müzik, attım kendimi dışarı.

Önce biraz serin geldi hava ama iki adım attıktan sonra ısındım. Mahallenin bakımlı ve çoğu her gün el değmiş, özen gösterilmiş izlenimi veren bahçeli evlerinin sıralandığı sokaklarda belli bir rotayı takip etmeden dolanmaya başladım. Temizlik, düzen ve sessizlikle çevriliyim.

Tenha sokakları yadırgamıyorum artık. Belçikalıları da, zamanla onlara benzer tarzda yaşamaya alışan yabancıları da biraz tanıdım artık. Mahallemizin sakinleri genelde evli, çok dil konuşan, çok çocuklu, birden fazla arabalı ve meşgul insanlar. Çocuklar okuldan alınıyor, arabalar garaja çekiliyor, evlerinin arka cephedeki bahçeye bakan yemek salonlarına çekiliyorlar sonra.

Sokağa bakan tarafta perdeler sıkı sıkı kapalı, bazen aradan sızan çiliz bir ışık belirtisi gözünüze çarpıyor, o kadar. Fideler ekilmiş ve sulanmış, posta kutuları boşaltılmış. Çöpler ayrıştırılmış, ayrı renk torbalara konulmuş.

Yemekte çocukların kayak anıları konuşuluyor, karnaval maceraları anlatılıyor. Temmuz ve Ağustos aylarındaki yaz tatilleri için uçak ve otel rezervasyonları tamam. Hatta yavaştan Noel’de ne yapsak acaba diye fikir yarıştırıyorlar ailecek.

Herkes evinde, sokaklar boşalmış. Gezme programları, çocukların bale, piyano, tekvando kursları hafta sonuna sıralanmış. Köpeğini gezdirmeye çıkanlar var tek tük, bir de jogging sevdalıları. Nadiren kol kola yürüyüşe çıkmış orta yaşlı bir çift, hafif şaşkın, hafif de kaybolmuş duruşları. Katiyen konuşmuyorlar.

İpod’u “kafana göre çal” komutuyla yönlendirdiğim için Bülent Ortaçgil’i takiben Metallica çığırıyor birden. Bach sakinleştirirken Linken Park isyana telkin ediyor. Lale Devri çocukları New Age tınılarla avutulmaya çalışılıyor. Sökmüyor tabii.

Stan Getz benim diyor. Dire Straits hep o okul çıkışlarındaki simit kokularını taşıyor burnuma niyeyse. Erik Satie insanı hem nirvanaya hem de intihara taşıyabilecek o gerçeküstü müziğini çalınca her seferinde soluğum kesiliyor.

Arkamdan koşan birinin ayak seslerini işitiyorum belli belirsiz. Spor için değil bir yere yetişmek ya da birinden kurtulmak için koşuyor belli. Müziğin sesini kısıp arkama bakıyorum, otobüs durağına doğru gidiyor genç kız. Varınca da tarifeyi tarıyor ve bir oh çekiyor. Bir iki dakikası olmalı.

Güzelce aydınlatılmış durağın canlı renkli ergonomik banklarından birine çöküp bekliyor. Ondan başka yolcu yok. Birazdan eli yüzü düzgün bir otobüs gelip alacak onu, boş koltuklardan birine yerleşecek. Cep telefonunu kurcalayarak akacak caddelerde. Sadece genç kafalarda gezinen o düşüncelerle.

Çiçek kokulu bahçelerin önünden geçerken sabah erken saatte geçecek çöp kamyonu için çıkarılmış torbaları görüyorum evlerin önünde. Hediye paketi misali özenle kapatılmış, ağızları sıkıca bağlanmış. Ne koku var, ne delik, ne sızıntı.

Mahallenin spor salonunun önünden geçerken halı sahadaki maçtan ayrılan grupla kesişiyor yolum. Lise öğrencileri olmalı, rekabet ertesinden beklenmeyecek bir sükunet içindeler, sanki hisler bile planlı programlı. Onları almaya gelmiş aileler sessizce arabalarında bekliyorlar. Ne korna sesi, ne slogan, ne yüksek sesle konuşma.

geceresim

Memleketimin sokaklarını anımsıyorum akşamlarda. Sokakların taşıdığı yükü, yorgunluğu, heyecanı. Bitkin olsa da yürek çarpıntısını yitirmeyen adımları, gecedeki gizemi, beklentiyi, olmazsa olmaz büyüyü. Sokak satıcılarının kıpırdanışını, kedilerin deştiği çöp torbalarından sokağa akan atık kokusundaki felsefi mesajı. Ellerinde kitaplar saçlarını savurarak yürüyen kotlu genç kızların peşinden savrulan esmer erkek çocuklarının hevesli, cıvıltılı lakırdıları.

Dükkanların evlere, insanların birbirine sokulduğu sokakları düşünüyorum. Yaşın yanında kurunun da yandığı dünyaları, keşmekeşi, gürültüyü, karmaşayı. Zıtlıkların kol kola gezdiği, renklerin ve kokuların birbirine geçtiği, beş parasızla kalantorun yanyana geçtiği sokakları düşünüyorum.

Büfeleri, neon ışıklarını, gece yarısına kadar açık kalan manav vitrinlerinde karpuzların üstüne dizilmiş domatesleri düşünüyorum şimdi. Sokakta bağrış çağrış yürüyenleri, gece on birde de tıka basa binilen belediye otobüslerini, umulmadık insanların cebinden çıkan son model cep telefonlarını. Sarı taksileri vızıldayan, arı kovanı misali kaynayan bar girişlerini, lüks lokantaların önünde parfüm kokusunda yüzen lüks araba trafiğini.

“Bu akşam eve gelince doya doya kızıma sarıldım ve ağladım” diyen arkadaşımı düşünüyorum sonra. “Çocuğumu ekmek almaya göndermem herhalde bundan böyle” diye yazan dostumu. İfade özgürlüğünün kökünün kazınmasından açıkça bahsedilen forumları. Gerçeğin çarpıtıldığı, loşlaştırıldığı, alaşağı edildiği ortamları düşünüyorum.

“Yaptım, oldu” lar, “buna da alışırlar” a karışıyor. Utanç beklerken öfke, özür gelecek yerden şiddet, bir yersiz meydan okuyuş ki akıllara sığmıyor. Zavallı kurbağa ısısı her gün yavaş yavaş artan sıvıda pişmeye devam ediyor. Gönüller kırık, yürek yüreği iter oldu, ne keder!

Duvarlar yükseliyor, perdeler çekiliyor. Kara panjurlar kapanıyor gün ışığı süzülemesin diye. Gözler bağlı, kulaklar sağır, deriler çok ama çok kalın. Yalnızca kendi sesini duymaktan feyiz alan beyinler gittikçe daha da bağırarak konuşuyorlar. Yargılar da kelimeler kadar keskin. Sağduyu çekip gitmiş, uzaklarda kuytu bir köşede saklanıyor.

Lastik gerildikçe geriliyor, üstünde parmak uçlarındayız ip cambazları misali. Boğazlardaki düğümler, yürekteki ateşler, ortak değerlerimizin hıçkırıkları şimdi elele. “Olmaz artık” denen ertesi günkü gazetenin manşeti.

Kuş susmuş, ekmek kanıyor.

Brüksel’de gece yürüyüşü bahar umuduyla yeşillenmeye başlamış ağaçlar ve iki güne kalmadan iyice kuduracak tomurcukların oluşturduğu ortamda şehir insanını doğanın dokunuşuyla sarıp sarmalıyor. Yüzeydeki bu görüntü rahatlatıyor, birkaç saate kalmaz basacak uykuya hazırlıyor.

Satie insanı ya intihara ya da nirvanaya taşıyacak müziğini yeniden akıtırken kulaklarıma etkenler ne olursa olsun kararın hep bizim olduğunu düşünüyorum.

Evin önüne gelmişim ama sanırım biraz daha yürüyeceğim bu akşam.

Kuş susmuş, ekmek kanıyor çünkü. Vakit uyunacak vakit değil.

Brüksel, Mart 2014

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s