İzninle sana sen…

Kaliforniya Eyaleti’nin on bin nüfuslu küçük bir sahil kasabasına düşüyor yolumuz bir öğleden sonra. Yaz sıcağından ve turist çoşkusundan uzak bu ara mevsimde martı çığlıkları ve dalga sesleri eşliğinde iniyoruz arabadan. Hava gitmek kokuyor. Törensiz, vedasız geride bırakıp gitmek.

Kumsala komşu kafenin giriş kapısına doğru ilerliyoruz. Bahar havasının nahoş sürprizlerinden defalarca nasibimizi almış olsak da şallarımızı kuşanıp terasta oturacağız. Gök uçarı bir mavi, rüzgar kendini hatırlatan cinsten. Namlu ucunda soluklanma zamanı. 

Masamıza yerleşince ruhumu sol yanımda fokurdayan Pasifik Okyanusu’nun dalga seslerine emanet ediyorum. Gözlerim on senedir kavuşmayı beklediğim gözlere kilitlenmiş. İki arkadaş hasret gidereceğiz.

Happy Hour’un zengin seçeneklerini adeta bir şenlik havasında sıralayan garson çocuğa ayrı bir saat dilimine aitmiş gibi hayretle bakıyorum. Onca hevesle yaptığı reklama rağmen içinde kuşku kırıntısı bile barındırmayan bir ses tonuyla klasik seçimimizi ısmarlıyoruz. Arandığımız yıllar ardımızda kalmış. Şu an sadece bulduğumuzu paylaşmanın peşindeyiz.  

Genç adamın masadan ayrılışıyla sohbete daldığımız an arasındaki o utangaç saniyede kumsalda gezinen şaşkın martıyla bakışıyorum. Masaların birinden uçmuş karton mönü yanıbaşına konuvermiş. Şeker deposu kokteyllerde dişe dokunur kum izleri…

Hepimiz biraz deneyimle sabitlemişizdir; dostluklarda uzun soluklu esler kış güneşi etkisi yapar kalbe bazen. Uzaktan yollanınca en samimi ışıltılar bile iç ürpertisini dindirmeye yetmez kimi zaman. Göz kırparlar, el sallarlar. Ne var ki çare olamazlar yürek akıntısına.

İşte biraz da o yüzden yıllar sonra gerçekleşen buluşmalar bir tutam tasa ve bir ölçü korku taşır. Hafıza da insanlık da olağan sorgusunu bekler. Cebinde çakıl taşlarıyla suya atlamaya benzer o ilk cümleleri sarf etmek.

Hamurun sağlam olduğuna güvenirsin güvenmesine de, sensizken yaşadıkları girer sinsi bir gölge gibi aranıza. Onun yokluğunda aldığın yaraları göstermekten çekinirsin ilk anda. Sorularına bir çekidüzen vermeden açılmaz ağzın.

Tenha terasta tek sıra dizilmiş yedi sekiz küçük masa var. Az ilerimizdeki çifte takılıyor gözüm; konuşmamıza kulak misafiri olamayacak kadar uzaktalar. Arkamdaki sessizlikten anladığım o cephenin de korunaklı olduğu. 

Garson içkileri masaya bırakıp kapalı alandaki müşterilerle ilgilenmeye koştu az önce. Kadehin kadehe değdiği “şerefe” anı kendiliğinden bir açılış sanki. İlk yudumun telaşı çocuksu. Boğazdan akışı beklentilere gebe.

Gelişigüzel gözlemler, iz bırakmamış kişilere dair son haberler ve günlük telaşın izlerini taşıyan girizgah bir süre ağzımızı oyalıyor. En olmadık yerde diyalog seyrini değiştiriyor. Eteğimizdeki taşlar usulca dökülüyor masaya.

Yirmi altı yaşımda tanıştık. O zaman yetişkin olduğumuzu sanıyorduk, zaman içinde beraber büyüdüğümüzü anladık. Yirmi senedir ayrı kıtalarda yaşıyoruz. Haberleşsek de yüz yüze gelemiyoruz.

En son on sene önce, bu kıtanın doğu yakasında ikimizin de evi olmayan bir şehirde buluşmuştuk. Üç gün kadardı elimizdeki toplam zaman. Sabahlara kadar konuşmuştuk arayı kapatmak çabasıyla. Orada bıraktığımız ipi tekrar yakalamaya çalışıyoruz bugün.

Laf lafı açarken tarihin akışı resmedildiği gibi ayrı geçirilen yılların göz altlarımızda, mide kramplarımızda ve saç diplerimizde birikmiş izleri dilleniveriyorlar ansızın. Doğduğumuz andan itibaren attığımız her adımın bizi getirdiği o andayız. El dokunmadan ele değiyor.

Zincirleme cümleler uçuşuyor şimdi havada. Dönme dolap misali inip çıkıyorlar. Dipsiz kuyuları düşünüyorum niyeyse ve ölümüne sessizliği.

Muhabbet koyulurken kafenin mızıltısı da koca okyanusun çağrısı da belirsizleşip algımın tablosundan siliniveriyorlar. Sözcüklerin başıboş rüzgarı diniyor. Yüklerine yakışan bir tempoda alçak sesle gezeliyorlar artık.

Gözlerini ayırmıyor yine de gözlerimden. Telefonuna bakmıyor. Masadan kalkmıyor. İhtiyaç duyulan da o koşulsuz kenetlenme sanırım. Akış kesilmeden ve dış etkenlerden bağımsız konuşabilmek hortlaklarımızdan korkmayacak kadar bilenmiş bir yürekle.

İçine kapanık çalkantılardan ve boğuk sesli fırtınalardan bahsediyoruz. Bulup da yitirmekten daha zor belki de inşa ettiğinin temelinden çöküşünü izlemek? Gerçekte ne kadarını hazmettik yaşananın? Gerisi nereye gitti?

Avutulmak değil işitilmek istiyor insan bazen. Bırakalım da çıksın buhar, aksın zehir. İsyan edelim soluksuz kalana kadar. 

Neden sonra bir nebze durulup da saate göz attığımızda kalkış zamanının geldiğini görüp hesabı istiyoruz bir telaş. Anadilimizi bırakıp üçüncü bir şahısla İngilizce konuşmaya geçmek, o akşam için planlanmış davete az kalsın geç kalacağımızı fark etmek kendimize getiriyor bizi. Bildik dünyaya dönüş anı bu.

Saatlerdir kesintisiz süren sohbetimizin yarattığı iki kişilik kozamızdan isteksizce de olsa çıkmaya hazırlanırken yakalıyor bizi genç kız. Artık bir saniye daha sabredemeyeceğini hissettiren adrenalin yüklü sesiyle

“Affedersiniz, istemeden kulak misafiri oldum konuştuklarınıza” diye giriyor damardan. 

İki arkadaş ne denli kişisel konulardan hangi ince detayla konuştuğumuzu anımsayıp geriliyoruz haliyle. Aynı zamanda, dünyanın bir ucundaki bu küçük sahil kasabasındaki şu sakin kafede üçüncü bir Türk’e rastlama olasılığını hesaplamaya çalışıyoruz şaşkın şaşkın. Tam bir ‘olmaz olmaz’ durumu.

“Birkaç yıl önce taşındım Amerika’ya. Sıfırdan bir düzen kurdum” diye anlatmaya başlıyor genç kadın.

Kaç yaşında acaba? Otuz var mı emin değilim. Körpecik bedeni, anlatımı diri.

“Şu ara büyük bir kararın eşiğindeyim” diyor. “Epeydir derin derin düşünüyorum seçeneklerim üstüne. Hangi yöne gideceğimden emin değilim.”

Bir çırpıda son beş yılını özetliyor sonra; işi, aşk hayatı, hayalleri… Bahsettiği kararın ne olacağını anlamak pek zor değil. Saklama çabası da yok zaten. O da biliyor aslında yanıtını sorusunun. Belki sadece yüksek sesle söylemeye hazır değil.

Anlatmaya devam ediyor: “Evde duramadım bugün. Duvarlar üstüme üstüme geldi. Kendimi buraya attım, belki açılırım, belki bir yol bulurum diye. Sonra da konuşmanıza kulak misafiri oldum işte…”

Sesindeki içtenlik, el kol hareketleriyle olduğu yerde hafif yaylanarak konuşması, bir nebze utangaçlık taşıyan medeni cesareti hatırlattıklarıyla canımı yakıyor biraz. Aynı anda hayranlık duyuyorum bu kendine güvenli, ne istediğini bilen, sorgulamaktan ve yeniden yönlendirmekten korkmayan genç kadına.

O içini açıyor, sorgularını paylaşıyor. Karşısındaki bu iki olgun kadından deneyimleri doğrultusunda ona ışık olmalarını bekliyor belliki. Şimdi, mümkünse hemen ve anadilinde.

Bu öğleden sonra şu terasta dinledikleri sayesinde hakkımda ciltlerce bilgi sahibi bir yabancı var şu an karşımda. Beni kendi anlatımımla benden dinlemiş, ancak yirmi yıllık dostuma açabileceğim derinliklerimi işitmiş biri. Bu durumu sindirmen biraz zaman alıyor.

Neden sonra kendimi hazır hissedip de ağzımı açabildiğimde önce ismini soruyorum ona.

“Pınar” diyor dudağında yanıp sönen bir gülümsemeyle.

“Pınarcım…” diyorum peşinden

“… şu son birkaç saat süresince farkında olarak ya olmayarak o kadar çok şey paylaştık ki, izninle sana sen diye hitap edeceğim”

Az daha mahcup gülümsüyor “elbette” derken.

Bu okyanusta da bizim memleketteki gibi yan giden balıklar var mı diye düşünüyorum işte tam da o an. Yine de kararım karar. Elimi omzuna koyup devam ediyorum:

“Şimdi senin asıl soruna gelirsek…”


San Jose – Washington, Nisan 2016

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s