K… Günlerinde Aşk

Ezberin bozuldu

Çok hızlı ilerliyor her şey haklısın

Hep bildim sandıkların sorguda

Deneyim küpün su alıyor

Güç bela oturttukların ayaklandı

Bir ömür dizdiklerin sallantıda

 

Bildik güç yaman fire veriyor

Etiketler yirmi dört saatte çöp

Neonlar nasıl da göz alırdı hatırlarsın daha dün

Buraya kadarmış

Kimi sloganların ömrü

Şimdi şu virajda

Biri usulca frene basacak diyorsun

Bir soluk belki, hadi nolur

Kurtaracaklar hepimizi

 

Mavi göğe bile başka gözle bakar oldun artık

Hani ilk kez karşılaşmış gibi

Güne uyanışların sarsıcı şimdilerde

Sabahlar hiç tanımadığın bir renk

Çok gaddar bu bahar diyeceksin biliyorum

Sağ gösterip

Her yerden vuruyor

 

Ezberin bozuldu

Çok hızlı ilerliyor her şey haklısın

Deneyim küpüne kurt düştü

İçin basbayağı yanıyor

Hep çalışan çözümlerin?

Hiç sorma

Bir yere kadarmış işte

Mavi göğe bile başka gözle bakar oldun

Değer üstüne saatlerce düşünüyorsun

Arda kalan üstüne

 

Şairler bugün hiç olmadıkları kadar yakın sana

Saksafon solo muazzam dokundu bu pazartesine

Ortancanın tomurcukları

Çocukluk arkadaşının sesi telefonda

Kilometrelerce uzaktan

Rahmetli olmuş babası birkaç gün önce

Baharatları tek tek koklayasın var törenle

İsyankar çığlık

Hiç bu kadar yakın olmadı sana

 

Bilinmeyenlerle dolu bir dünya bu kabul

Sağ gösterip

Her yerden vuruyor

Alt üst olan bin bir kavram

Evet yürekler her gün yanıyor

Mavi göğe bile başka gözle bakar oldun artık

Biliyorum acıtıyor

Benim içim de benzer kanıyor

 

O acemilikteki diriliğe sarıl ama sen yine

En sıkısından sarıl, dinle

Yeniden öğren hepsini gerekirse

Belki düz

Belki tepe taklak

Kıvran madem anlamı var

Topyekün sınan

Karşılıksız aşka benziyor biliyorum

Ummak bu ara

Hayal kurmak yaşama dair

Olsun, umurumda değil

O sevmedi diye vazgeçilmez ki sevdadan

Sevdasız bir hayattan

Deliliktir aşk, adı üstünde

Hesaptan, olasılıktan anlamaz

Cesarettir aşk

Sahip çıktıkça yaşar

Yaşayacak

En muazzam aşkım

Aşkımız

Hayat…

 

IMG_4254

 

Brüksel, Mart 2020

 

Dut

Sıyır at üstünden şu an

At, hatta akıt yol yorgunluğunu

Yorgunluğunu gönlün, gönlümüzün

Durak de istersen buraya

İstersen soluk

Bekle

Sensizliğimde ben ol

Bekle

Ne ört ne de harlandır sen o ateşi

Bırak

Kendi bildiği gibi yansın

*

Islah olmaz sorgularımı

Oturt bir köşeye

Oturt ve terk et

Ölümüne unut bugün hepsini

Yıllardır yanın sıra yaşlanan

Sabrını da çıkar üstünden

Korkman anlaşılır

Korkum öylesine biz

Acıtacak elbette o çıplaklık

Kaçışı kaderi saydığını anlaması insanın

Canımız yanarken büyüyeceğiz

*

Dilinin ayarını da bırak, ricacınım bu gece

O kibirli temkinle beraber salla at

Salıver akışına zamanın

Kavuşma acemisi kimlikler

Kimliklerimiz

Eriyip gitsinler hükmünde yazgının

Özgür irade eğsin başını

Yeşermese de keyfetsin ümit bir an

Göz kırpsın

Bilelim ki o kazandı

*

Göz kararı bir sen koy şimdi ortaya bak

Çalakalem de bir ben çiziktir yanına

Yetecek göreceksin

Hatta iyi gelecek

Sabah mahmurluğuna karışan tanımsız hüznüne

İlaç olacak

Uykuya teslim olmadan önceki saniyendeki sızıya

Unuttukların da gelecek buraya, söz

Yaşamadıklarım da

Her neyse

Her kimsek

Ne olmuşsak birlikte

Neye dönüştüysek zamanla

Hepsi gelecek şu ana

Çok ama çok olacağız hepimiz

Göreceksin o kalabalıkta

*

Gözün kavuştuğunda gözüme

Açlığın doyumsuzluğuma değecek

Birden

Her şey

O ölümüne sevdiğim gök gürültüsü olacak

En korkup en sevdiğim

Islanmayı dileyeceksin için için

Islanmayı

Karış karış

En derininden

Hiç olmadığın gibi

*

Yaslan artık arkana, güven

Ben varım, buradayım

Söz

Düşmeyeceksin

Üç saatim varsa üç saat

İkiyse iki ama

Söz sana

Düşmeyeceksin

Zamanıdır

Salla gövdesini

O sır küpü dut ağacının şimdi

Dalda tutunanlar sana emanet

Dizime dökülenler

Benden bilinir…

Paris, Ocak 2020

 

Seninle zamanımı istiyorum

On seneyi geçmiş Londra’ya gelmeyeli. Uzağında da değildim ama malum vize olayı hem yıldırıyor hem seyahatten soğutuyor insanı. Şehir de değişmiş, ben de. “Hangimiz daha çok?” diye sorarken buluyorum kendimi sık sık. Acaba yeni bir ortak paydada buluşabilecek miyiz?

img_3619

Saint Pancras tren istasyonunda bizi karşılayan eflatun neon ışıklı yerleştirme “seninle zamanımı istiyorum” diyor. Hatta demiyor da haykırıyor sanki. Seçilen renk de el yazısı da dikkat çekici. Trenden az önce inmiş (bir kısmı da tünel yoluyla kıtadan adaya geçmiş) yolcular için ne hoş bir karşılama diye düşünüyorum.

Şehir bu yolla dile geliyor sanki, direkt sizinle konuşuyor. Bununla da kalmıyor; çapkınca göz kırpıyor konuklarına bu davetkar mesajla. Memleketimde görmeye alıştığım “şirin kasabamıza hoşgeldiniz” tarzı sloganlardan oldukça farklı bir selamlama bu. Size bakan, sizinle konuşan yerel yönetimin klişeleşmiş söylemi değil çünkü, adeta şehrin ta kendisi…

Londra da özlemiş beni diye düşünüyorum ister istemez. Ne iyi oldu bak geldiğim. Karşılıklıymış bu özlem; zamanıymış buluşmanın. Valizimi hızlıca otele atıp içine karışayım şehrin.

Öyle de yapıyorum nitekim. Ve ben sokaklarını arşınlamaya başlar başlamaz içimde genişliyor şehir. Adeta sıralıyor tek tek ayrı kaldığımız süre boyunca biriktirdiklerini. Anlatacak o kadar çok hikayesi var ki. Benim de ona aslında; şimdi, tam da şu an ayrımına varıyorum.

Sokaklar hem tanıdık hem sürprizlerle dolu. Bunu bildim tamam deyip ucundan çektiğim ip bazen doğru adrese götürüyor, bazen hayal kırıklığına. Kimi zaman vardığım yer hafızamdaki duyguya sadık, bazense inadına yabancı.

Yine de her adım uçarı, her kavuşma yüksek voltajda heyecan yüklü. Kavurucu anlar sarsmıyor dersem yalan olur; gömdüm sandığım anılar canlanıyor bir bir. Çarpıyor belki evet ama görüyorum ki hepsi bugünkü kimliğime taşımış beni. Selam veriyorlar sanki sağdan soldan; selamı almamak da bize yakışmaz.

Bu meydanı yirmili yaşlarımda keşfetmiştim ilk mesela. Üniversiteler arası bir yarışmayı kazanıp gelmiştim ilk Londra’ya – ışınlanmış gibi hissederek daha çok. Ne hızlı çarpıyordu kalbim keşif çığlıkları atarken.

Sponsor şirket şu karşımdaki tarihi otelde ağırlamıştı bizi. Ömrümde böyle şahane oda ve böyle rahat yatak görmemiştim. Yumuşacık havlulara tekrar tekrar sarılasım vardı.

Otel daha da yaşlanmış elbet görüşmeyeli; onarım diye inliyor. Şık meydansa bizim Ortaköy’ünkine benzer bir dönüşümden geçmiş. Karşı köşede Simit Sarayı açılmış mesela inanmazsınız. İnsan selini özetlemeye de kelime haznem yetmez. Havada hep bir tüketim telaşı; yanık şekerin kokusu kızarmış etinkine karışmış, hatta sinmiş adamakıllı.

Ah şurası da Brüksel’e yerleştikten sonraki hayatımda keşfettiğim bir adres bak. Ama o da ne; ben daha bir özenliydi bu işletme diye anımsıyorum. Bu ne karmaşa, nasıl bir keşmekeş.

Ya şu çok ışıklı lokantaya ne demeli. Zavallı annemi kolundan çektiğimle getirdiğim. Kadıncağız içerideki gürültüden şikayet edince de fena halde bozulup sinirlendiğim. Rahmetli haklıymış diyorum; dayanılacak gibi değil ki buranın havası. Akılsız olan benmişim, ya da belki logo düşkünü.

Şu ana bulvardaki tipsiz modern yapı da az biraz tanıdık geldi ama tam çıkaramadım. Aman Allahım, ilk terfimi alıp bütçeyi doğrultunca kendime ödül diye seçtiğim otel değil mi bu? Hyde Park’a yakın tamam ama onun dışındaki her özelliği yamuk; zevksizmişim vesselam.

Cidden tabi şimdi burada bağlasan durmam. Aynı bütçeyle kalınacak ne hoş yerler var. Daha gözden uzak lakin özenli adresler, daha az turistik ve daha kimlik sahibi mekanlar…

Gülüyorsunuz belki okurken ama aslında çok da kolay değil sindirmek bu gözlemleri. Biri çimdikliyor gibi kalbinizi – öyle ince bir acı, baharat yüklü bir his. Olgunlaşmak dedikleri içinde hep bir büyüme ağrısı da taşımıyor mu sanki? Az yok olmak lazım değil mi yeni keşiflerden önce? Az yer açmak gerek bazen eşikten geçip içeri girmek isteyene.

Londra’nın bu ara sokakları, kuytu köşelerindeki estetik sürprizleri pek hoş ama. Opera binası renovasyon sonrası yepyeni bir ruh bulmuş. Tarihten gelen günümüz gerçeğiyle kenetlenmiş ve tek parça olarak herkesi kucaklamış. İnsanın içindeyken de dışındayken de saatlerce bakıp düşünesi geliyor.

Tiyatrolar yine damar damar, kıpır kıpır. Bin bir küçük kalp gibi atıyorlar. Baştan sona hepsini öğütesim var hala. Fransızca’dan çeviri olan oyunları artık orijinal dilinde izleyebiliyorum diye böbürleniyorum tabii biraz.

Hemen ardından akşam yemeği için seçtiğim lokantada şarap seçerken garsonun Fransız olduğunu ortaya çıkıyor. Onun ana dilinde devam ediyoruz konuşmaya. Hemşerimi bulmuş gibi sevinirken yakalıyorum kendimi. Biraz alaya alıyorum bu halimi ama içten içe gülümsüyorum.

Üç günle bitecek bir şehir değil Londra – benim gibi kilometrelerce yürümeye hazır olsanız da. Tarihi, kültürü, gücü her adımınızda size kendini hatırlatıyor. Elbette muhteşem, elbette eşsiz ama bir şekilde beni kucaklamıyor şehir. Sanki burada olduğun için ne şanslısın diyor hep ziyaretçiye. Ne şanslısın ki sana kapımı açtım.

İster istemez Paris’le kıyaslıyor kafam onu. Paris sokaklarında günün ya da akşamın herhangi bir saatinde yine tek başıma yürürken hissettiklerimi düşünüyorum. Orasının da alçakgönüllülükle alakası yok, hatta izin verirseniz şehir üstünüze çıkar ve hatta tepinir gövdeniz üstünde. Ama aşk, aşk Paris’te her yerde. Belki Londra’da yakalayamadığım da tam da bu işte.

Pazar akşam dönüş için aynı tren garına geldiğimde neon ışıklı sloganı tekrar okuyorum yüksek sesle: “Seninle zamanımı istiyorum”. Bu kez daha farklı yorumluyorum bu mesajı. İşte Londra; ne istediğini bilen, istediğini almaya alışmış, direkt ve talepkar.

Paris Kuzey Garı nasıl karşılardı ziyaretçisini diye düşünüyorum sonra. Sanırım eflatun renk ve neon ışık kullanılmazdı öncelikle. Ve şöyle derdi şehir ona gelenlere: “Seni keşfetmeme izin ver lütfen”.

Diyeceksiniz ki amma da şiirsel. Diyeceğim ki ama bir o kadar da aşk. Diyeceğiz ki onlar olmadan var olan güç hep biraz sevimsiz, hep az topal.

Onlarsız hayat yavan.

Londra – Budapeşte – Brüksel- Paris, Kasım 2019

 

Not: Gardaki yerleştirmenin yaratıcısı sanatçıyla yapılan bir sohbeti okudum. Brexit gündemli adadan Avrupa Birliğine bir mesajmış bu aslında. Brexit karşıtı kesimin sanatsal çığlığı…

 

Çekmeceler

Yıllar önce gittiğim bir konserinde iki şarkı arasında anlatmıştı Sezen: Ne zaman “Adı Bende Saklı” yı söylemeye başlasam salon yana yakıla eşlik eder bana demişti. Öyle böyle değil ama, sanırsınız yürekler yırtılıyor.

Hemen herkesin gizli bir çekmecede sakladığı bir hikayesi olsa gerek demeye getirmişti. O yüzden lütfen kimse tuzum kuru demesin, kusursuzu oynamasın. Az önce inceden inlerken kendinizi ele verdiniz.

Cidden yürek ambarımız kendimizden uzak tutmaya çabaladığımız gerçekler ve sindiremediğimiz yaşanmışlıklarla mı dolu? Yüzleşmedikçe kabarıyor mu katman katman burada biriktirdiklerimiz, yok saydıkça ağırlaşıyorlar mı?

Yaşamak, yoluna gitmek cidden bu kadar zor bir zanaat mı? Yoksa biz mi seçimlerimizle karmaşıklaştırıyoruz gündeliğimizi? Daha dürüst, daha korkusuz (en azından daha az korkulu) davranmak niye bu kadar güç?

Elbette kurallar var.  Çerçeveler ve sınırlar var. Gelenekler, öğretiler. Bizden beklenenler. Bize yakışanlar, yakıştığını düşündüklerimiz.

Ateş böceği ve karıncanın hikayesi beyinlerimize işleyen. Beyaz değilsen siyah mısın gerçekten, çalışkan değilsen tembel? Bir de ölümüne başkalarıyla karşılaştırma, ölçme, değerlendirme düzeni niyeyse normal gösterilen.

Yolumuzu bulmak aslında biraz bu dış sesleri kenara koyabilip kendimizi görmekten ve gördüğümüzü sahiplenmekten geçiyor. Eğrisiyle doğrusuyla. Eksiklerimizi bilerek ama aynı anda gücümüzü de keşfederek yaşayabilmek esas.

Bu uyanış tabii hemencecik gerçekleşmiyor. Ne yazık ki yaş almakla da doğru orantılı gelişmiyor bu süreç. Sırf kendiyle yüzleşmemek adına bir ömrü kaçak geçiren öyle çok insan var ki…

Düşününce ne inanılmaz ve ne yazık diyorsunuz. Bir tek hayatı ve sayılı günü kendini ve istediklerini bilmeden yaşamak akıl almaz bir bilinçsizlik ve savurganlık değil mi? Nasıl felaket reçetesi bir öncelik sıralaması insanı bu tür bir seçime iten?

Derinimize inince keşfedeceklerimizden bu kadar mı korkuyoruz? Çok biriktirdiğimiz için mi? Yoksa nelerden vazgeçtiğimizi görmek hayat karnemizdeki notları gölgeler diye rahatsızız?

Öyle ya da böyle yaşanıyor ama hayat diyecekseniz. Doğru. Yüzeyde pek de ustaca idare ediyoruz hepimiz.

Hasıraltı ettiklerimiz ziyaretimize geliyorlar arada ama. Gece uykularımızı deliniyor bazen. Gülünesi bir dil sürçmesi düşündürüyor. Bir çağrışım sarsıyor, masum bir koku allak bullak etmeye yetiyor.

Bir şekilde başa çıkıyoruz bu hayaletlerle. Günlük hayat koşturması içinde yapılması gerekenler listesine odaklanmışız. Yola devam edebilmek niyeyse hep en önemlisi.

Londra’da bir cuma akşamı. Yeni sahnelenmeye başlanmış ve oldukça da olumlu yorumlar almış bir müzikali izlemeye geldim. Salon ağzına kadar dolu.

Seyircilerin büyük kısmının kadın ve bir kısmının da oldukça genç olduğunu gözlemliyorum oyun başlamadan. Tanıtımda kullanılan “romantik ve müzikal bir komedi” sloganına bağlıyorum bunu biraz. Hani bilirsiniz az Julia Roberts (Pretty Woman okuyun), az Jennifer Lopez (Maid in Manhattan tarzı).

Genç neslin olaya ilgisi de kadroya yakınlarda eklenen ünlü bir vloggerı kanlı canlı görme isteğiyle açıklanabilir belki. Zaten bazıları öyle süslenmişler ki sanırsınız çocuğu izlemeye değil onunla buluşmaya gelmişler. Beklenti yüklü nidalarla şakalaşıyorlar kendi aralarında, heyecan diz boyu.

Açılış sahnesi eğlenceli, aktörler göz alıcı, dekor dinamik. Müzik içine çekiyor, sesler salonu çınlatan cinsten. Şarkı sözleri özenli, orijinal – hatta bir müzikal için oldukça derin.

Hikaye gelişirken bildik romantik komedi çerçevesinin dışında başka temalar da su yüzüne çıkıyor: Psikolojik şiddete maruz kaldığı halde sesini çıkaramayan ve eyleme geçemeyen bir baş kadın karakter var karşımızda. Üstelik akıllı ve sağduyulu biri.

Bu duruma düşmüş olması da, bunu bir kader gibi kabul etmesi de şaşırtıcı geliyor. Hastalıklı ilişkisinde takılmış kalmış. Ölesiye mutsuz ama kurtuluşun elinde olduğunu dahi anlayamamış.

Çekip çeviren, yoktan var eden, sosyal bağları da sağlam bir kadın. Müktedir fakat kendi gücünün farkında değil. Çevresine gösterdiği ilgi ve merhameti kendinden esirgiyor.

Ara ara bu girdaptan çıkmanın hayalini kuruyor kadın. Sonra sarıp sarmalayıp kenara koyuyor bu düşünceleri ve hayatın akışına bırakıyor kendini. Kuma gömüyor başını utanarak kendinden, savruluyor adeta.

Üstüne bir de aşık oluyor yeni birine. Adam da ona. Deliler gibi. Yaşanan duygunun gücü açısından birbirleri için bir ilkler. Başka bir zaman diliminde, farklı şartlarda mükemmel bir ikili olabilirler. Ama şimdi değil, bu hayat düzleminde kesiştiklerine şükretmekle yetinmeliler belki de.

Oyundaki yardımcı karakterlerin de dilemmaları var. Gönlünün dilediğini yapmak yerine kendi deyimleriyle “ortalama mutlulukla” yetinmeyi seçen biraz kaderci, biraz ürkek başka insanlar tanıyoruz. Bazısı bunu gerçekçilik olarak tanımlıyor ve kabulleniyor durumu. Bazısı küçük parantezlerde (kaçamak mı demeli) soluklanıyor, kimisi de bir cesaret bir adım atıyor.

Diyaloglar kadar şarkı sözlerine de yansımış karakterlerin zor seçimleri. Hayatın gençlikte planlandığı gibi gitmemesiyle başa çıkmaya çalışma çabasından bahsediyor hepsi. Ayakta kalmak, yol almak, kimseyi hayal kırıklığına uğratmamak için çırpınırken zamanın geçip gittiğini fark etmenin yürek yükünü anlatmışlar.

Günlerin getirdiği ya da kendilerinin üstlendiği ağırlıklarla yaşayan bu insanlarının bir noktada artık dayanamayıp isyan edişlerini de işlemişler müziğe. Birkaç saatlik de olsa yüzde yüz canlı ve adeta evrenin merkezindeymiş gibi özel hissetme ihtiyacını dile getirmişler. “Kanın damarlarımda engelsiz aktığını hissetmeye ihtiyacım var” diye haykıran karakter düşündürüyor sizi. Aralıksız bir hıçkırık halinde kesik soluklarla mı geçiriyoruz sahiden yeryüzündeki süremizi?

Hikaye geliştikçe içine alıyor beni. Bir yandan da izleyicilerin tepkilerini gözlemliyorum ister istemez. Gençler kıpır kıpırlar ve tabii meşhur vlogger sahneye adımını atar atmaz rock konserindeymiş gibi çığlık çığlığa alkışlıyorlar. Bazen dakikalarca ve çoğu kez içerikten bağımsız olarak.

Çocuk sahneden çekildikten sonra bile bir süre sakinleşemiyor kızlar. Birbirlerine ah ne tatlı / dur kalbim duracak valla tarzı işaretler yapıyorlar. Derken beklenti yüklü o kıpırtıyla genç adamın bir sonraki sahnesine kadar oyuna yeniden bağlanmaya çalışıyorlar.

Daha ileri yaşlardaki seyirciler gençlerin bu haline eğlenerek bakıyor. Bir yandan da bu vlogger çocukta bu denli olay yaratacak ne nitelik var gerçekten diye düşünüyor gibiler. Ben biraz imreniyorum gençlere. İlkokuldayken Tarık Akan’a aşıktım diye hatırlıyorum; ama adamı sahnede görsem bırakın hayranlığımı böylesine açık etmeyi muhtemelen heyecandan düşer bayılırdım diye geçiriyorum aklımdan.

Orta yaş grubundaki izleyiciler oyunun özüne kaptırdılar kendilerini. Karakterlerin hayat tıkanıklıklarından çıkmak için cesur adımlar atmalarını umuyorlar belli. Kalıpları kırdıkları sahneler bir oh nihayet rahatlaması yaratıyor. Çizgi dışı delilikleri anlayışlı ve sevecen kahkahalara sarılıp sarmalanıyor.

Müzikalin baş kadın oyuncusu ona duygusal işkence yapan işe yaramaz adamı püskürttü sonunda hayatından. Söylenmesi gereken her şeyi söyledi yüzüne en esaslı sözcükler ve içinde kuşku kırıntısı barındırmayan bir ses tonuyla.

Aşık olduğu adama gelince, ona da veda etti kadın bu kez yumuşacık. Ona yaşattıkları için teşekkür ederek. Sayesinde tattıkları önceden varlığından haberdar bile olmadığı hislerdi çünkü. O hislerde önce bocalamış ama sonunda büyümüştü.

Tam olmazsa hiç olmasın diyordu artık kalbi. Adama da aynen bunu dedi. Kendine yakışanı yaşamaya karar vermişti bundan böyle. Eksiği, yamalıyı, delik deşiği değil.

İlk adamdan ayrılış sahnesinde güçlü bir alkış koptu salonda. İkinci adamla vedada inledi salon. Bildik romantik komedi finallerine hiç benzemeyen başka türlü bir mutlu sonu destekledi seyirci.

Kim bilir kaç Adı Bende Saklı hatırası yanıp söndü zihinlerde perde inerken. Varlığını unutmaya çalıştığımız bazı çekmeceler açıldı yüreklerde. Karıştı biraz içleri ama bir gayret kapatmaya yeltendik hepsini gerisin geri.

Bazıları dirençli çıktı. Onlar biraz aralık kaldı…

img_0565 

 Londra- Brüksel, Ekim 2019

Hafif

Hafif şeyleri seviyorum ben

Rüzgarı mesela

Uçurtmaları

Yükselişini ayın

Yıldız kayışını

Damlaları sonra

Saydamını tutkulu suyun

Akmak delisi olanları

Ne pahasına olursa olsun gidenleri

Kalmak artık gurursuzlukken

*

Yelkenin macera vadeden dokusunu seviyorum

İpek fularların asaletindeki meydan okuyuşu

Kelebek kanadını

Cırcır böceğini

Parmak ucuna yükselişlerini balerinlerin

Köstekli saatlerin asırlık zincirlerde sallanışını

Ölümüne klasik

*

Çıtır salatalık kokusunu seviyorum yaz basarken

Üstüne düşen tuz tanelerinin kıpırtısını

Beklerken

Limon suyunun ansızın yağışını tepeden

Zeytinyağının bağlaştırıcı çağrısını, sarmalayan

Sokuluşunu dağ kekiğinin kırmızı toz bibere

Hikaye ettiklerini burnuma

Unutturmadıklarını en çok

*

Hafif şeyleri seviyorum ben

Ortancaların çıtır yapraklarına dokunduğumda biliyorum bunu

Çakıllara değdiğimde bir sabah

Çıplak ayak gezelediğimde sahilde

İçinden ben geçmeyen bir cümlede arındığımda

Dostun sesindeki tanıdık tınıyı seviyorum

Kulaklarımı avuçlayan sıcaklığı

Bizliği işte, bilirsin

Ruhum bir beşiğe yatırılıp avutuluyor sanki

*

Fısıltıları seviyorum

Göze alabilmeği

İmkansız sanılanı

İçtenlikle anlatmaya çabalama cesaretini

Yüreğin ağırlığını dökmüş

Bedenleri seviyorum; sızısız ve hesapsız

Söyleyen dile kurbanım

Uzanan ele

Atılan adıma

Bir seferlik gibi başlayan itirafın

Geleceği yazdığı o anı seviyorum

Muhteşem sadeliğini

Küçücük bir çiziğin

Bin yaşanmışlığı silebilme cüretini

Hayranıyım aklı başa getiren deliliklerin

Hafif şeyleri seviyorum ben

Oldurabilmenin keyfini mesela

Yer açabilmeyi hayata

Kucaklaşmalarımızı en çok

Tek tek

Ve ayrı ayrı

*

Bir yer var bu aralar hep aklımda

Su üstünde ahşap bir iskele, sakin

Çilek mevsimi geçmiş diyorlar

Umurumda değil

Kirazın sonuna yetiştik elbet

İncir dediğin de

Bugün yarın gelir

Hem de tam senlik

Tek gözlü bir kedi sürünüyor sol ayağıma

Ay tutulması diyor

Yağmur bereketi

Maviye açıyorum gözümü her sabah

Doğaçlama akıyor gerisi

Her gün bir kavuşma var

Gözüm açıldı diyelim

Takvimleri şezlonga serdim ki yansınlar

Dilek kiplerim izinde

Yüzmek şimdiki zaman

Yüzmek birinci tekil şahıs şimdi…

 

Brüksel – Selimiye, Temmuz 2019

Derin Mavi

Haberlerim var dedim

Sürprizlerim

Çoğaldılar, kabarcıklarda atıyor hepsi göz göz

O bir tek sana anlatabileceklerim

Önemsiz sayılanlar da birikti

Gösterişsiz detaylar örneğin

Hani kimsenin dönüp bakmadığı sadelikler

Sadece sana hoş görünen

İyi ki dedirten anlar işte bilirsin

Kokuları siner ya tenine

Hafızan keser, yapıştırır…

*

Birikti, işte diyorum ya

Çarpışan çapkın sözcüklerin uçarı beklentisi

Yaşamın ta kendisine dönüşen hayallerim

Günlerim, aylarım

Hem katman katman

Hem çarçabuk geçen

Yersiz yol yorgunluğu toy düşüncelerin bazen

İşitmeyen kulaklara anlatmaktan vazgeçtiklerim

İçimde bir yerlerdeler

Taştıkça dürtüyorlar elimi yaz diye

Yazasım da var ne yalan söyleyeyim

Anların soluğunu, alınterini aşkın…

*

Keşif gibi yaşadığım uyanışlar artıyor

Birebir çıkan rüyalarım

Gittikçe gerçekçi

Sezginin buğusu, demi; nasıl da derin

Çivi bile başka türlü batıyor artık ayağa

Deneyim mi bilmiyorum

Yaş almak da diyorlar

Hani önüne geçilemeyen o sel

Sararken sarsan bedeni

Ürkütürken göz açtıran akış…

*

Şiirsel rastlantılarsa gani gani

Sana hep oluyor diyorsun fakat

İnan abartıyorsam namerdim

Bir çeşit salgın sanki iyi niyetlisinden

Yok artık daha neler

Dedikçe oluyorlar

İnadına gümbür gümbür bu işgal

Uydursam hayal gücüm isyan eder

Kendim yazsam böylesine süsleyemem…

*

Mucizelerim birikti en önemlisi

Bildiğin gibi değil üstelik

Gittikçe daha da sık basıyorlar

Haşmetli ve apansız

Gece vakti inen derin mavi gök misali

Teksin biliyorsun o anda

Eşsiz

Çoğalıp çoklaşıyorsun sonra

Bağlantılar var aklında

İnsanın insana dokunuşu

Çorap söküğü gibi çözülen gizem

Gevşeyen nasırlaşmış düğümler

Denklemlerin paramparça oluyor

Akışkan kırıkları…

*

En sevdiğim şehirdeyim bu akşam

Bir ben

Bir de sırları efsanenin

Anlat diyorum, nolursun anlat Şehir

Yaşanmışlığın dinleyeyim

Yaşattıklarının şahitliğini

Bilinçaltını merak ediyorum asıl

Kim bilir orada neler gömülü, gizli?

*

Haberlerim var sana diyor Şehir

Sürprizlerim

Şiirsel rastlantılarım

Mucizelerim

Bağlantılar geliyor aklıma

İnsanın insana dokunuşu

Ruhun ruha

Baktığın yerde olurum deyişin ansızın

Gösterişsiz detayları yaşamın

Anların soluğu

Alınteri aşkın

Çoğalıp çoklaşıyorlar

Derin mavi göğün altında

Yazasım var

Sabaha kadar…

Brüksel- Paris, Haziran 2019

Nane ve Çilek

Mart ayında İstanbul’daydım. Maçka Parkı’nın üstünden uçup Boğaz’a bakan bir teras var sevdiğim. Ona tırmandım. Güneşli lakin fena rüzgarlıydı hava.

Garsona gurbetçiyim ben, serin baharlara alışkınım diye de böbürlendim biraz, soğuk beni çok vurmaz gibisinden. Ne var ki adamcağız ısrarla uyarınca camekanla korumalı kısma yerleşmeye karar verdim sonunda. Yazasım da vardı biraz, hissediyordum ki uzun oturacağım.

Çok sevdiğim biri getirmişti beni ilk buraya. O ve ailesiyle özleştirdiğim bir üzüm çeşidinden üretilen şaraptan ikram etmişti bana. Öğlen vakti demeyip ikimiz de keyifle içmiştik. Derin ve zor konulardan konuşmuştuk o gün. Ne lezzetli bir öğleden sonraydı, ne muazzam bir ruh dokunuşu…

Yakında öleceğini biliyor olamazdı. Son derin sohbetimiz olacağını aklıma bile getirmemiştim elbette. Ne garip değil mi? Ölümün evrendeki en mutlak gerçek olduğunu en derinimizden bilsek de çocuksu, hatta saftirik bir inatla bizden ırak olacağını varsayıyoruz arsızca ve mütemadiyen.

İkinci bir bardak ister misiniz? diye sordu garson. Gülcihan Abla da benimle içecek varsayıp istedim. Üşümediniz değil mi? dedi sonra. Uzaklardan gelmişsiniz, hasta edip yollamayalım sizi.

Acı patlıcanın efsanesini bilir misin der gibi baktım yüzüne. Gülümsedi.

Bir şeyler çiziktirmeye başladım derken. Dış dünya önce flulaştı sonra hepten yok oldu. İkinci bardağı masaya koyarken çilek de getirdim yanına dedi garson. Üstüne iki yaprak da taze nane koymuş.

Çilek de nane de pek içime dokundu. Yazıya dalınca dünyaya dönmek zor ama özen hep minneti körüklüyor bende. Başımı kaldırıp yüzüne baktım adamın.

Dört gözün birbirlerini değdiği o kısacık saniyede nasıl da çoğalıyor varoluş keyfimiz, insan olma gururumuz. Belki sırf bunu yaşamak için bile değer gerisi, ötesi berisi. Kalecik Karası şahit; o anı yaşamayı da paylaşmayı da çok sevdim.

*

Çocukluk hayallerimde gelinlikler, düğünler ve beşikler olmadı hiç. Beyaz atlı prensler de. Kendi annem dahil çok kimseyi buna inandıramasam da…

Rüyalarım hep keşif, seyahat, bilinmeyeni bildik yapmak ve yoktan var etmek üstüneydi. Aşkı hep istedim, ondan hep beslendim ama onu kafese koymaya hiç yeltenmedim. Kimseye de sonsuza kadar sevmek için söz vermedim. Sonsuz kim ben kim…

Elli yaşını vurunca bir zahmet durup düşünüyor insan. Neredeyim, ne yaptım? Değiştim mi? Yolumu mu yitirdim? Çocukluk halim kahveye gelse çat kapı, şimdiki kendimi ona beğendirebilir miyim?

Kendi adıma bu değerlendirmeden (pekiyi olmasa da) iyi notla geçtiğimi düşünüyorum bu ara. İçinden şehirler, diller, insanlar geçen ve sanatın kıyısına kurulu bir günlük hayatım var. Uçaklara dokunan, bağlantılar yaratmaya yarayan bir iş yapıyorum, paralelde de içimdekini düzyazı ya da dizeye döküyorum. İçimden geldiği gibi.

Lakin bu ara istediğim kadar kitap okuyamıyorum diye kızıyorum kendime. Düşünce depolarım yeterince dolmuyor, beslenmiyorum. Daha çok temiz kan lazım hem beynime hem de imgeme.

Dijital iletişimin değerini azımsamıyorum ama onun çaktırmadan eritip götürdüğünü göremeyecek kadar da kör değilim. Telgraflardaki çığlığı, kartlardaki masumiyeti, en çok da mektupların büyüsünü özlüyorum. Zarf tutkalına dili dokunmadan ölmemeli insan bence…

İstanbul’dan Brüksel’e doğru yola çıktığım o Mart akşamüstü bir karar aldım. Elimdeki yeni kitaba uçağın tekerlekleri bu canım şehri terk etmeden başlayacak ve onu bir hafta içinde bitirecektim. Kaybetmekten korktuğum güzel alışkanlıklara yeniden kavuşmak için ufak bir deneydi bu anlayacağınız.

Günlerden pazardı. Bir sonraki hafta sonunu Paris’te geçirecektim üstelik. Bu kitap deneyiminin İstanbul’da başlayıp Brüksel’den geçip Paris’te tamamlanması düşüncesi de hoşuma gitti.

İlk sayfayı kokladım. İlk üç cümle el salladılar bana ailecek. Tarttık biraz birbirimizi; kim kimi parselleyecek uçağımız zaman dilimi değiştirirken? Üçüncü sayfada sarıldık kitapla. Ego savaşımızın sonlanmasıyla beraber aktı içime diyecekleri.

Yol boyu okudum. Hafta içi de Brüksel’de durakta otobüs beklerken, metroda yol alırken, uykuya teslim olmadan önce. Nereden ve nicedir benim olduğunu hala kestiremediğim bir refleksle telefona giden elimi bilinçli bir kararla kitaba yönelttiğimde aslında hala okumaya ayırabileceğim ne kadar zamanım olduğunu gördüm. Hayret ettim buna; kıvamında keyifli ve oldukça kızgındım kendime daha önce niye uyanmadım diye.

*

Bir hafta geçti aradan. Sonraki Pazar Paris’te güneşli bir sabaha uyandım. Kitabımı koluma takıp en sevdiğim kafeye yürüdüm biraz mahmur, oldukça kararlı. Şansıma cam kenarı bir masa da boşalmıştı, yerleştim.

Garsonla göz aşinalığımız vardı önceki gelişlerimden. Siparişi özenle aldı. Beş on dakika içinde de getirdi istediklerimi. Özenle koydu küçük yuvarlak masaya.

Geç kahvaltı eşliğinde ağır ağır ve çok derinimden okudum. Son otuz sayfa iyice tatlanmıştı. Kendi kendime gülümsüyor olabilirdim o keyifle. Hücrelerimdeki bayram havası kanımca gözle görünür bir hal almıştı.

Çıtır ekmeğin tadının da farkındaydım aynı anda. Çilek reçeli parmağıma bulaşınca iştahla yaladım. İnce porselen fincandaki kahve kıvamındaydı, içine kattığım sıcak sütü küstürmeden kucakladı.

Kitabın sonuna gelince katıksız bir tatmin duygusu kapladı içimi. Bir arkadaşın hediyesiydi. Birkaç hafta önce havadan sudan sohbet ederken rastgele sarf ettiğim bir söz üzerine adını söyleyip okudun mu demişti; tam da senin dediğin durumdan bahsediyor…

Yazarı tanıyordum fakat adı geçen eserini bilmiyordum. Kafamın bir köşesine yazdım ilerde alır okurum diye. Gerek kalmadı zira iki gün sonra arkadaşım elinde hediye paketiyle çıkageldi.

Son sayfayı da tüketince kapattım kitabı. Önümdeki pencereden dışarı baktım bir süre hangi şehirde olduğumun yeniden ayrımına vararak. Mevsimi, günü ve saati de tam da bu sırada hatırlayıp performans öncesi vestiyere bıraktığım objeler gibi geri alıp kuşanarak.

Paris ve İstanbul çok yakın yerlerdeler gönlümde. Direkleri bu iki şehirde kurulmuş bir salıncakta ileri geri giderek büyüdüğümü düşünüyorum bazen. Birinde okunmaya başlanıp öbüründe tamamlanan bu kitap da bir bağ daha yarattı sanki bu iki kök arasında ve tabii aramızda üçümüzün.

Çocuk halim tam da şu an çıkagelse sevinirdi diye geçirdim aklımdan. İçinden seyahat, macera ve edebiyat geçen bu haftayı beğenirdi. Bana yüreğime dokunacak bir kitap bulup getiren hem kültürlü, hem de düşünceli bir arkadaşım olduğu için de sıvazlardı sırtımı, kutlardı beni.

Kahve deyince canım da çekmedi değil. Baktım fincanının dibinde kalan soğumuş tek yudum kesmeyecek. İşaret ettim garsona bir yenisi için, kafasıyla onayladı.

Yeni fincanı masaya koyarken izin verirseniz bir şey söylemek istiyorum dedi. Buyurun dedim, tabii. Sizi izliyordum diye başladı söze. Öyle saf bir keyifle okudunuz ki saatlerdir; çay kahve servisini bırakıp bir kitap da ben almak istedim elime. Yan masanıza yerleşip saatlerce okumayı çekti canım

İstanbul’daki garsonun çileklerinin kokusu esti burnuma. Farkındalık ve kendini ifade etme cesareti hem içime dokunuyor hem de coşku şelalesine atıyor beni. Taze nanenin yeşili çileğin kırmızısını belirginleştiren.

Fransız garson kahvenin yanına çokça kara çikolata eklemiş. Küçük tabağın etrafına sıra sıra dizmiş. Başka bir dostun önerisi bir kitabı okumaya başlıyorum o keyifle. Demiş miydim bilmem size; Nisan en sevdiğim ay.

*

Nisan ortası bir Paris kaçamağı daha yaptım eski dostlarla. 14 Nisan Pazar akşamı Brüksel’e döndüm. Ertesi gün Notre Dame Katedrali cayır cayır yandı. Beni gömdükten sonra daha yüzyıllarca ayakta kalacağını düşündüğüm bir dünya harikasının ateşe, ise ve dumana teslim oluşunu izlemek kavurdu yüreğimi. İki gün önceki bakışmamız sonmuş aslında. Hakkını veremediğime yandım.

Ölüm evrendeki en mutlak gerçek, doğru. Her veda, her lokma, her kitap, her yudum, her sevda belki sonuncu. Bunun travmasıyla değil bilinciyle yaşamalı insan.

Ölüm bize adres sormayacak. Randevu da almayacak. Bunu böylece kabullenmek en temizi, en onurlusu insan için. Lakin unutmayalım ki ondan önceki zaman bizim.

Bahanelerinizi fırlatıp atın derim. Sevdiğiniz bir kitap verirse size, açın hemen kapağını ve içine akın. Hala mektup yazanınız varsa şükredin şansınıza, el yazısını okşayarak okuyun. Hep bir haşarı umut taşıyın cebinizde ve bir tutam cahil cesareti.

Samimi değilseniz söz vermeyin derim. Görmek için bakın yalansız. Tüketmeden önce tadın.

Zaman biz vermek istersek var. An biz yaratmak istersek anıya dönüşecek. Kalecik Karası şahidim.

Nisan 2019, İstanbul – Paris – Brüksel

Bağlar

Günlerdir yazmak ihtiyacı kabarıyor içimde. Lakin çok da seyahat ediyorum bu ara. Hep bir hareket hali, sevimli bir göçebelik.

İki sevgili arasında kalmış gibiyim. Hem çok keşfedesim var, hem çok anlatasım. Hem taban tepesim var bildik ve bilmedik sokaklarda, hem kelimelerin ellerinden tutup yeni hikayeler yazasım. Kim kime söz geçirecek acaba? Yaşayıp göreceğiz.

Porto’ya hep yeniden gitmek istemişimdir biliyorsun. Annemle babam ufacıkken götürmüşler beni oraya. Hem de vapurla.

Daha okulu tanımadan Porto’yla bakışmışız yani. Öncesinde denizler aşıp hem de. Baştan sona şiirsel bir durum anlayacağın. Tam benlik.

Pek de küçükmüşüm bu tarz bir yolculuk için ama Aslan Babam ‘kızım olmadan asla’ dediği için beni de yanlarına almış bizimkiler. Annem muhtemelen biraz burun kıvırmıştır. Gözümün önüne geliyor o hali.

Lakin konu ben olunca kimseye kulak asmazdı Ziya Bey. Kızı bir yana, dünya öteki tarafta bir başına. O yüzden yokluğu hala çok acıtıyor.

Birkaç limanda durmuş haliyle vapur Cebelitarık yolunda. Kısa molalar almışız, hızlısından şehir turları yapmışız. En genç yolcu ben olduğumdan da yetişkinler imece usulü ve az biraz da eğlenerek bakmışlar bana.

Benim tabii bunları pek hatırladığım yok. Tombul bacaklı ve mini etekli birkaç fotoğrafım var bizimkilerle. Onlardan yola çıkıp kafamda yeniden yaratıyorum muhtemel anıları.

Günlerdir yazmak ihtiyacı kabarıyor içimde. Lakin çok da seyahat ediyorum bu ara. Hep bir hareket hali, sevimli bir göçebelik.

İki sevgili arasında kalmış gibiyim. Hem çok keşfedesim var, hem çok anlatasım. Hem taban tepesim var bildik ve bilmedik sokaklarda, hem kelimelerin ellerinden tutup yeni hikayeler yazasım. Kim kime söz geçirecek acaba? Yaşayıp göreceğiz.

Porto’ya hep yeniden gitmek istemişimdir biliyorsun. Annemle babam ufacıkken götürmüşler beni oraya. Hem de vapurla.

Daha okulu tanımadan Porto’yla bakışmışız yani. Öncesinde denizler aşıp hem de. Baştan sona şiirsel bir durum anlayacağın. Tam benlik.

Pek de küçükmüşüm bu tarz bir yolculuk için ama Aslan Babam ‘kızım olmadan asla’ dediği için beni de yanlarına almış bizimkiler. Annem muhtemelen biraz burun kıvırmıştır. Gözümün önüne geliyor o hali.

Lakin konu ben olunca kimseye kulak asmazdı Ziya Bey. Kızı bir yana, dünya öteki tarafta bir başına. O yüzden yokluğu hala çok acıtıyor.

Birkaç limanda durmuş haliyle vapur Cebelitarık yolunda. Kısa molalar almışız, hızlısından şehir turları yapmışız. En genç yolcu ben olduğumdan da yetişkinler imece usulü ve az biraz da eğlenerek bakmışlar bana.

Benim tabii bunları pek hatırladığım yok. Tombul bacaklı ve mini etekli birkaç fotoğrafım var bizimkilerle. Onlardan yola çıkıp kafamda yeniden yaratıyorum muhtemel anıları.

IMG_2596

Bir fotoğrafta babamın kucağında tasasız bir edayla lolipop yalıyorum objektife bakarken. Bu resim şimdilerde mutfağımda duruyor, pencerenin önünde. Hiç hatırlamasam da yaşadığım için şükrettiğim anlardan birinin yansımasına bakmak itiraf edeyim ki az kırılgan ama masum bir zevk.

Öğleden sonra güneşinin o metalik çerçevenin üstüne düşmesini seviyorum. Akdeniz basıyor Brüksel’i böylece ve sonsuza kadar sevildiğimi bilmenin huzuru. İçimiz ısınıyor ikimizin de.

Uzattım lafı bak. Halbuki Patatina’ya bağlayacaktım. O masalsı yolculuğun bende kalan en somut izine. Kendisi sarışın, etine dolgun ve güler yüzlü bir oyuncak bebek.

Porto doğumlu bildiğim. Cebelitarık’tan sonraki bu duraktan almışlar bizimkiler onu bana. Vapura attığımızla da memlekete getirmişiz bebeğimi, evimize buyur etmişiz.

Sonrasında başka bebeklerim de oldu tabii ama Patatina’nın gönlümdeki yeri hep ayrıydı. O hep ön planda, en çok sevilen ve bence beni en çok sevendi. Niye desen anlatamam, tek çocuklar biraz değişiktir. Bilirsin.

Patatina kendi tek yaş almadan beni büyüttükten ve Amerika’ya yolcu ettikten sonra yeğenime devrolmuştu. Hazal da onu en az benim kadar sevdi biliyorum. Gönül bağı kurmaya erkenden başlayabilmek ne muazzam bir şans aslında hayatta. İnsan çok derinden mutsuz yetişkinleri tanıdıkça daha derinden kavrıyor bu gerçeği.

Ben ABD’de bir yandan mastır yapıp bir yandan da kendimi ararken Hazal Ankara’da ilk adımlarını atıyordu doksanlı yılların başında. Okul çağına geldiğinde odasına kurduğu küçük yazı tahtasının önünde öğretmencilik oynarken Patatina ve diğer bebeklerini karşısına dizdiği rivayet olunur ailede. Bir de niyeyse bayram harçlığını Patatina’nın iç çamaşırına sakladığı…

Hazal’la bana onlarca yıl farkıyla yoldaş olan Portolu bez bebek o dönemde bizi birbirimize daha da yaklaştırdı diye düşünürüm oldum olası. Okyanus’un öteki tarafında yaşarken de Hazal’laydım. O da beni çok bilmezken de tanıdı sanki.

Sonraki yıllarda iş sahibi olup Brüksel’e taşındıktan sonra ailem yaprak dökümünün ilk kurbanlarını verirken çok düşünmüştüm sevgili bebeğimi. Onunla birlikte de yaşamın akışını, dengesini ve tabii sonunu. Ölümüm zamanlı zamansız gelişini. Doğumda da yitişte de ne sıra ne de adalet kavramlarının işlemediğini.

O günlerde uzaktan aldığım yakıcı bir kayıp haberiyle başa çıkmaya çalışırken Patatina’nın canlanıp Brüksel’e beni görmeye gelmesini anlatan bir öykü yazmıştım[1]. İyi gelmişti. Sonrasında da başka vedaları kabullenmemi, gücümüzün ya da güçsüzlüğümüzün sınırlarını öğrenmemi kolaylaştıracak bir kararın doğuşuydu bu kabulleniş sanırım.

Ne kadar acı, ne kadar yabancı, ne kadar zor olsa da içimdeki hisse doğru gitmem gerekti.   İstisnasız. Her zaman. Onun gözünün içine bakmak, onu olduğu gibi kabul etmek şarttı.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde hem masumiyet hem de uyanışı sembolize etti bebeğimin hayal ürünü ziyareti ve bu deneyimin öğretisi. Hem gani gani sevgi seliydi, hem mutlak sondaki mecbur veda.

Dalganın defalarca yıkadığı çakılın felsefesini kabul ettim böylece. Bazen acıdan geçer serpilmenin yolu. Hırpalanmanın sorumlusu olan adamakıllı aydınlatır seni.

*

Portekiz’e defalarca gitmiş ama Porto’yu yetişkin halimle görmemiştim. Derken bir gün (ister yıldızların dizilişine ver, ister bilinçaltıma) doğru zaman göz kırptı bana. Doğru yol arkadaşı da çaldı kapımı. Bir Mart sabahı atıldık birlikte yola.

Patatina’nın memleketi şaşırtmadı beni ne yalan söyleyeyim. En az bebeğim kadar alçakgönüllü ve samimiydi şehir. İhtişamını ve birikimini ziyaretçisinin yüzüne vurmayan cinsten. Senin gözlerin mühürlü değilse görüleceğinden emin.

Patatina’nınki gibi açık kolları Porto’nun. Sokulursan kucaklayacak seni. Aksinde ısrarı yok. Kimse dışlanmayacak ama, kimse unutulmuş hissetmeyecek kendini. O kısım öylesine kesin.

Otel odam küçük bir meydana bakıyor. Üç dört katlı tarihi binalar var etrafta. Cephelerin hepsi her açıdan, her ışık açısında doya doya seyredilmeye değer. Kendinde başlayıp biten bir evren sanki. Olana da olmayana da saygı dolu, biraz gizemli, belki bir parça yorgun.

baglar meydan

Meydanın gün ve ay ışığını karşılayışı da büyülü. Sokak ahalisinin yirmi dört saat içinde değişen çehresi, sabah burun deliklerimi saran taze ekmek kokusu, ilerleyen saatlerde yüksek perdeye tırmanan şen atışmalar lokanta teraslarından yükselen.  İçe dokunan bir özen, bir tutam yakışıklı nostalji. Telaşsız devinimler herkeste ve bir ‘dert değil, hallederiz” hali.

İlk akşam gece yarısını geçe ansızın uyandım. Çağrılmışım gibi pencereye yöneldim kalkıp. Barlar kapanmış artık o saatte, kalabalık çekilmiş. Sokak sakin.

Kilisenin hemen önündeki sokak lambasının ışığı altında el ele yürüyen bir çift gençten. Ayaklarının altındaki Arnavut kaldırımı tıkırdıyor, duydum. Film karesi gibi bir görüntü; belki bu benim rüyam.

Nasıl da aşık bunlar düşüncesi değiyor aklıma. Ne ilginç değil mi bu saniyeler içinde hükme varma halimiz. Kimse kimseyle tanışmadı henüz ama kalıbımızı basacak kadar eminiz aşktan.

Aklımla dalga geçer gibi duruyorlar tam da o an. Bana bakacaklar sanıyorum dümdüz. Bir saniye olsun göz göze gelelim istiyorum nedense, ne garip. Özellerine sokulmak değil isteğim, yalnızca anın rüya olmadığına inandırılmak istiyorum.

Ruhları duymuyor. Anın şahidinden habersiz birbirlerinde kayboluyorlar. Şimdi o mutlak sessizlik anı, o en derin mola. İki kişiden ötesine haram olan.

Umudun yolluğu hazırlanıyor…

*

Ertesi gün dar sokakları arşınlamak, ağaçlaşmış kamelyaların heybeti önünde eğilmek ve suya yakın olmaktan keyif almakla özetlenebilir kısaca. İçinden üzüm, portakal ve zeytin geçen şehirleri sevdiğimi düşünüyorum o ara. Pazar yerindeki yeşil biberleri çıtlatmak geçiyor aklımdan. Kahve molasına da, edebiyata da hakkını veren kültürleri, resmi ve heykeli ustalıkla meydanlara, parklara, günlük hayatın soluğuna yerleştiren özeni alkışlıyorum.

Keyifli teraslarda Porto şaraplarını tadıyoruz. Yerlisiyle turistiyle, genciyle yaşlısıyla tek beden yoğrulup dertsizce eğlenen bu kalabalığa hayranlıkla bakıyorum. Yüreği havasız bırakan sınırları yıkmak için en mükemmel an şimdi. Yol arkadaşıma bakıyorum yan gözle. Sormama gerek yok ki soruyu, benimle aynı yanıtı çoktan verdiğini seziyorum.

Fadoyla ilk Lizbon’da tanışmıştım. Porto’ya da yakıştığını düşünüyorum şehri adım adım keşfederken. Hüzün yüzünden değil ama. Özgün ve derin duruşundan.

Terastan manzaralar iştahımız açmış olmalı ki bir ara teleferiğe atlayıp şehrin üstünden kayıyoruz ikili. Bir kablonun ucunda sallanan cam bir kabinde farklı mı çalışır insan beyni diye düşünüyorum o sırada. Dil de gönül de susar mı, konuşkanlaşır mı yoksa o yükseklikte?

Uçuş sonrası su kıyısında yürüyüşü takiben tavsiye üzerine antika tramvayı yakalıyoruz. Taşıt deprem sarsıntısını anımsatan bir çalkantıyla ilerlerken ilk iş kendimi sabitliyorum. Sonra önüme serilmiş suya bırakıyorum gözlerimi. İstanbul düşüyor aklıma durduk yerde. Biraz da sen; ne yalan söyleyeyim…

Şehrin batı kanadına ulaştığımızda kamelyalar karşılıyor bizi yine her köşe başında. İniş çıkışlı sokaklarda yürürken çocukluğumun lunaparklarındaki bugi bugilerde yaşadığıma benzer hisler doluyor içime. Tam da bu sırada yol arkadaşım kendi aile pikniklerini anlatıyor.

Türkiye’den görüntüler yanıp sönüyor aklımda onu dinlerken. Artık hayatta olmayan anne babasının gençlik hallerini hayal etmeye çalışıyorum o zamanların mizanseninde. O an kafamda iki Akdenizli ülke el sallıyorlar birbirine yıllar ötesinden. Aynı bebekle büyümüş iki ayrı neslinkine benzer bir bağ oluşuyor aralarında. Önceki gece kilisenin önünde öpüşen çift dönüp beni selamlıyor ansızın.

Kesik kesik solumaktan ibaret olmasın hayatın diyor Porto. Kamelyalarına izin ver ki saksılarını kırsınlar. Bugi bugilerde mideni hoplatmaktan, telin ucunda sallanmaktan, tarih yaşamış tramvayda sarsılmaktan hiç korkma. Denizi ve aşkı kaybetmediğin sürece dert yok. Hallederiz.

Patatina’nın bir bildiği varmış diyorum Brüksel’e dönerken. Ben onu doğduğum şehre taşıdım yıllar önce. O beni kendime getirdi bir bahar sabahı. Porto’da, memleketimizde.

baglar fields

 

Porto-Brüksel, Nisan 2019



Not: Patatina’nın yeni çekilmiş bir resmini yollamış kuzenim ben yoldayken. Yol arkadaşıma gösterdim. ‘O hep bebek kalmış’ dedi. Niye doğru yol arkadaşı demiştim onun için – sen anladın.

 

patatina 2019

[1] https://denizdenhikayeler.com/2012/12/27/patatina-2/

Taş

Yazamadım epeydir sana. Düşünmediğimden değil bilirsin. Solumak kadar bendendir seni gezdirmek kendimle beraber.

Lafın gelişi de değil ha o gezdirmek. Paris’teydik önce, bir ay kadar oldu. Senin belki haberin bile yok.

Ayaz fakat güneşli bir Pazar sabahıydı. Epey de yürümüştüm açı açına erken saatinde beni tutsak alan şehrin. Madame sokağında bir kafenin terasını gözüme kestirdim.

Yerleştim bir masaya. Garson çocuk koştu geldi. Kahvemi söyledim reçelli ekmek yanında. Siparişi alırken gözlerime bir övgü yazdı ayaküstü. Aldım kabul ettim.

Gazetemi açtım önüme. Geçirdiğim haftayı da gelecek zamanı da rafa kaldırdım. Yalnız rüzgar harbi esiyor. Üşüdüm başta az ama belli etmedim. Bilirsin satır aralarında olmayı severim.

Karşı köşedeki fırına ekmek almaya gelenlere bakıyorum ara ara. Bayram telaşı havası ne güzel o sabah açlığının. Belki işimiz gücümüz önce doymak, sonra yola devam etmek.

Baktım köşede gençten bir çocuk tezgah açmış. Kafede oturanlara gazete satıyor. Kalın eldivenler giymiş ve kulaklarını kapatan komik bir şapka. Muhtemelen üniversite öğrencisi diyorum. O gazetelerde yazılan bütün haberleri daha dün gece okumuş da hazmetmiş gibi bir hali var.

Burnu kıpkırmızı olmuş yalnız. Sıska da bir çocuk, incecik bacaklı. Telefonuna bakıyor sık sık. Beklediği mesaj gelince gözlerini önce kısıp sonra ışıldatmasına tanık oluyorum. Aşk bulaşıcı sevdiğim, ben bunu artık biliyorum.

Garson kız (çocuktan belki on yaş büyük) bir kahve ikram edeyim sana, üşüdün diyor ona. Fransız kadınlarının bu doğal çapkınlığını kopyalamak mümkün değil sanıyorum. Yoksa inan öğrenmeyi çok istiyorum.

Sevinirim diyor çocuk. Ne kadar düşüncelisin. Büyük boy mu istersin, yoksa sert bir espresso mu diyor kadın. Misafirimsin diyor yani, öylesine sormadım, umursuyorum seni.

Çocuk hafif şaşkın (lakin keyifli) büyüğünden o zaman diyor, oldukça üşüdüm. Bir filmde olsa bu sahne hangi müzik çalardı arka planda diye düşünüyorum o anda. Bir tiyatro oyununda olsa – havada sadece taze ekmek kokusu.

İki saat geçti aradan. Uzun zamandır ilk kez bir gazeteyi baştan sona okumayı başardım. Ne dinlendiriciymiş bunu yapabilmek. Kızdım kendime; ben bunu nasıl unuttum.

Rüzgar yoluna gitmeye karar verdi o sıra. Hava da mevsime ters köşe yapıp yumuşadı. Terastaki ısıtıcıları kapatıyor çalışanlar biz müşterilerin de onayıyla. Tepemizdeki tente açılıyor iyice ki vursun yüzümüze güneş.

Saatime bakıyorum. Yavaştan kalkmam lazım, öğleden sonra bir oyun göreceğim. Pazar 15:00 seansına emekliler geliyor bazen gruplar halinde. Tayyörler, kravatlar ve takım elbiseler dolduruyor salonu. Gözlük, fular ve baston yoğunluğu. Sevimli buluyorum bu deneyimi ve öğretici.

Tiyatro yolunda gökyüzünün mavisine değiyor gözüm. Dar bir sokaktan geçiyorum. İki yanımda dost binalar. Beni ben yapan şehir.

Köşedeki çiçekçi dükkanın önünü yıkıyor. Saksılar coşasım var diyen fidelere şimdilik yataklık ettiklerinin bilincinde. Ben de aşka doymayacağımın.

Ayaklarım yolu biliyor. Gözlerimi yumdum. Yüzümde güneşle yürüyorum öyle bir süre. Gülümsediğimi söylememe gerek yok herhalde. Bildin sen.

O tek güneşin dokunduğu bir sürü taşı düşündüm o an. Ve Ara Güler’in fotoğrafını. Bak gösteriyorum sana aşağıda.

Korkma – unutmana da izin vermem.

Not: Sonra Porto’ya gittik – anlatacağım az bekle…

 

Paris-İstanbul, Mart 2019

Ruh Tutuşması

Ceviz kabuğunu kırdığınla

Çıtladı içim

Bir sürü özlemden geçip geldim dedim

Bir cilt zamandan vazgeçip

Bilirsin

Olağanı uzak tuttum hep aşktan

Biz demeye de korkarım hep

Lügatımda yok, hayalim değmez

Tekilde gezer

Tekilde severim

*

Bu kadar yaşamışlık yokken de

Kayıtsız deliydim

Şimdi de öyleyim

Değişmedi his

Gıdım değişmedi çılgınlığımın cürreti

Anları damıtmayı seçtim hep

Ucu ucuna eklemeyi gönlümün zaman diliminde

Ölümlülerin saatinden bağımsız

Uyutup uyandırmayı düşleri

Hesapsız vermeyi

Göze alarak esrarı

Bilinmeyenin denklemini

*

Uçuk, ölçüsüz hissetmeyi seçtim hep

Savurdukça yeşerten

Öğüttükçe büyüten

Akla zarar çoğunluk, harbiden serseri

Gürlemeler tutkunusun demiştin

Hem çocuk, hem kaçırılmış anların hakimi

Neyse o

Neysem o

Oyun yok

Hep sahici

*

Güvensizliklerini ser önüme şimdi

Bırak kabuslarıma sürtünsünler

Endişe bassa da soluğumuza

Yine de gülelim

Denemek genç tutar ruhu

Bayılmak yaşadığımız karmaşaya

Uyakları çağırsın şenliğimiz istersen

Makam tanıdılar mı, soralım

Kanunla ney düşsünler aklımıza

Sonra elektrogitar

İyi ki diyelim

Neyse ki

Olağan tövbe yerleşmedi gönlümüze

Keşfetmekten hiç yılmadık

*

Bildiğin

Ruh tutuşması bu

Yanarak doğuyorsun yeniden

Anları damıtmayı seçtim hep

Bir sürü özlemden geçip geldim dedin

Bir cilt zamandan vazgeçip

Biz demeye de korkarsın ya

Lügatında yok, hayalin değmez

Tekilde gezer

Tekilde seversin

*

Yalnız

Bazı bağlar

Ses de, inkar da götürmez dedin

Ruh tutuşması işte

Ölümlülerin saatinden bağımsız

Savurdukça yeşerten

Uçuk, ölçüsüz, öncesiz hissettiren

Bildiğin

Ruh tutuşması bu

Ya da bilmediğin…

 

Brüksel-Paris, Şubat 2019