Birlikte sonsuza dek genç kalabileceğin bir dost…

sonsuzadekgenc

Bazı dostlarla konuşmak aynaya bakmanın sevgiyle yontulmuş hali gibidir. Gerçeği söyler dudakları ve gözleri ama sizin yüreğinizi burkmayacak bir asaletle. Sarıldığınızda kollarında soluklanırsınız, evrenin sesleri durur, zamanın hainliği de. Anı avuçlarsınız, tutarsınız öylece sevecen. Özümser ve sonra kendi haline bırakırsınız.

Karşılaştığınızda size “hoşgeldin, gözümde tütüyordun nicedir” der bakışları. Sizi içer konuşurken, içine çeker havanızı ve ayrılırken sizi sevgiyle salıverir. Zira o başınabuyruk, dizgin görmemiş halinizi kendi ruhundan da iyi bilir.

Kavuşmalarınız hep yüklüdür, vedalarınız biraz incitir ama hep yeni başlangıçlara gebedir. Dostluğunuzun bu üretken valsini seversiniz ikiniz de; uslanmaz romantikler saklıdır yüreklerinizin derinliklerinde. Her bakan görmese de.

Birlikte olduğunuz zaman gayretsizce akar, sizindir, sizdendir. İştahla kendinizden bahsedersiniz, dünyanın kalan kısmı yıllardır figürandır bu filmde. Zayıf noktalarınız en az eski aşklarınız kadar aşinadır. Onları da ne affedebilir ne de tamamen silebilirsiniz. “Biraz daha az sevsek kendimizi, daha az acı çekeceğiz” dersiniz ikiniz bir ağızdan. Sonra gülersiniz, zordur çünkü kendini hafife almak. Üstelik ikiniz de dozunda acıyı seversiniz.

Güzeldir kendini gayretsizce anlatmak, yargısız dinlenildiğini bilmek. Bazen içinden “gerçekte ona mı konuşuyorum yoksa bana mı?” demenin lüksünü yaşarsınız. Gelişigüzel bir konudan bahsederken en olmayacak anda kendi gerçeğinin anahtarını düşürür biriniz masaya. Sarsılır kulakları işittiğinde ağzından çıkanları… Bulmaca çözülmüştür.

Ama unutmayalım ki yüzyıl gibi gelen bir tanışıklık vardır bu işin temelinde, birini olduğu gibi görmek öylece en yalın haliyle. O bir şiirse örneğin, siz onu ezberinizden okumuşsunuzdur yıllarca kürsülerde, kumsallarda güneş doğarken ve çok esmer gecelerde. O bir resimse, içindeki ışık-gölge dansını yalayıp yutmuşsunuzdur bunca zaman ama baktıkça hala yeni bir rengini yakalarsınız. Keşfettiğiniz bazen bir alevi çağrıştırır, bazen kuytudur, sessiz ve soğuk.

Buralara kolay gelmemişsinizdir, yaman iniş çıkışlarla sınanır gerçek dostluklar. Siz mesela bir keresinde çok uzaklara savrulduğunuzda zor olsa da üstünüze gitmemiş, beklemiştir sabırla. Size istediğiniz kadar zaman ve rahat nefes alabileceğiniz bir alan vermek adına kendini sınırlamıştır. Dönemem dediğiniz noktadan döndürmüştür sizi özverisi ve emeğiyle.

Başka insanlar, başka mekanlar, başka şehirler sizi meşgul etmiştir yıllar boyunca. Egonuz önde siz arkada yorucu yarışlara katılıp, bunlardan bazen kazanç bazen batan gemilerle dönmüşsünüzdür. Buluştuğunuzda birbirinizi tamir etmek için değildir çabanız, malum ava giden bazen avlanır. Hayat yolculuğundan bir mola almaktır daha çok kavuşmalarınız ve artıyı da eksiyi de yalansız konuşmak fena halde ferahlatır. Ferahlayınca da gülersiniz ona buna deli deli. Evet, siz beraberken dehşetli gülersiniz. Gençtir kahkahalarınız ve birbirlerine çok yakışır.

Hayal kırıklıkları da olmuştur bu ilişkide ama işin güzeli onlardan da bahsedersiniz. Bazen bunu hoyratça yapar o zaman zaman dizginleri ele alan duygusal yanınız. Zor bir döneminde üstelik, kafası da adamakıllı bulanıkken yüzüne sizi şu gün şu yerde nasıl paramparça ettiğini haykırıverirsiniz mesela. Yok, özür dilesin diye değil. O bazen çok acımasızlaşan vurdumduymaz yönünü tanısın da ürksün ondan diye. Sevdiklerini de kendini de bu görüntüsünden korusun kollasın diye.

Şaşalar biraz şiddetiniz karşısında, inanmazlıkla bakar gözleri. Siz başlamışken bitirmek gayretiyle son darbeyi de vurursunuz. O iki büklüm olur, sizin canınız yanar. Sessizlik bir zaman koca cüssesiyle aranızda oturur kalır. Neyseki Akdeniz çok uzağınızda değildir ve geçmemekte direnen bir son yaz havası burun deliklerinizde gezinir.

Siz “çok mu yüklendim acaba?” dediğiniz noktada o niye onu böyle şiddetle sarstığınızın ayrımına varır. Bakışlarına bir dinginlik çöker, siz de duruluverirsiniz. Bir süre kendi halinizde seyredersiniz, rüzgar nereye itelerse o yana gidersiniz. Öylece sürüklenirken acemi ümitler bitmeye başlar inatçı yabani otlar misali hayallerinizde.

Ayrılık dakiktir, gelir hep hiç bekletmeden. Bir zor sınavdan daha geçtik diye sevinir o hamarat kafalarınız ama dile dökülmez tabii bu çıkarımlar. Gevşer, edebinizle derin bir nefes alırsınız. Bir zafer sarhoşluğu sarar bedenlerinizi, ne de olsa ikiniz de kazanmayı seversiniz…

Aylar sonra denk düşer, bir yaz akşamı gider Harbiye’de Sezen Aksu’yu dinlersiniz. Sizin üstünüzde yavruağzı bir elbise vardır coşkuyla taşıdığınız, sol göğsüne tutturulmuş kocaman bir çiçeği olan. O minder serer açık hava tiyatrosunun basamaklarına. Sezen eskilerden söylerken uçan halıya dönüşür o minder. Çocukluğunuzdan bugüne anılar nehri üstünde gezeler hafızalarınız.

Yüz ifadelerinizde yaşamışlık vardır, bir de birbirine mecbur olacak kadar çok sevmek. Gençtir kahkahalarınız ve birbirlerine çok yakışır.

İstanbul, Ocak 2013

Bir yabancının dokunuşu

biryabanci

Brüksel’de soğuk ve yağmurlu bir Pazartesi sabahı mahallenin kuaförünün kapısında birkaç hanımla birlikte dükkanın açılmasını bekliyorum. Burada müşterilere önceden randevu verilmiyor, ilk gelen ilk hizmet görür prensibiyle çalışıyorlar. O yüzden açılış saatinden beş on dakika erken gelerek ön sıralara yerleşmek ve işinizin hemen görülmesini sağlamak mümkün. Tabii bu taktik sizden başkalarının da aklına geldiğinden her sabah azimli küçük bir grup kapı önünde bekleşiyor oluyor.

Bayanlar birbirlerini kibar ama mesafeli bir “bonjour” (günaydın) ile selamlıyor, sonra kendi suskunluklarına gömülüyorlar. Mecbur olmadıkça da bir iletişime girmeye yeltenmiyorlar. Kapı açıldığında herkes bir diğerinin sırasına özen göstererek içeri geçiyor ve operasyon başlıyor.

Ben de yıllardır tekrarlanan bu rutine fena halde alıştığımdan benden önce gelmişleri en saygın ses tonumla selamladıktan sonra asıl duruşta beklemeye geçiyorum. Kimseyle gözgöze gelmiyorum. Kafamda “Bedenim burada ama ruhum özgür” sloganını tekrarlayarak yağmurdan kaçmak için sığındığım bu saçak altında ürperen düşüncelerimi çok uzaklara ilham avına yolluyorum.

Hanımlardan birinin dikkatle beni süzdüğünü fark edince ister istemez ona doğru dönüyorum. Benden on yaş kadar büyük olduğunu zannettiğim ince yapılı spor ama şık giyimli biri karşımda gördüğüm. Üstelik bakışlarını benden kaçırmak yerine gözlerinde samimi bir ışıltıyla gülümsüyor kendiyle barışık insanlara özgü o çabasız rahatlıkla. Bu sıcak ve doğal hali yüz ifademi anında yumuşatıyor. Bakıyorum ruhum da geri gelip bedenime kavuşuvermiş yeniden. Henüz tek söz etmedik birbirimize ama artık daha az yabancıyız.

“Ne hoş bir bayansınız” diyor görgülü bir incelikle, “tarzınızı, duruşunuzu çok beğendim”… Şaşalıyorum beklenmedik anda gelen bu iltifat karşısında. Teşekkür ediyorum önce, sonra işi şakaya vurup “saçlarım hariç, onların acil föne ihtiyacı var” diyorum. “Görüyorum” diyor kibar bayan dürüstçe “ama bu halledilemeyecek bir sorun değil”… Başını kuaförden yana sallıyor muzip bir edayla. Aynı anda gülümsüyoruz birbirimize, uyumlu bir birlik oluşturduk bile.

Derken kapı aralanıyor, müşteriler içeri davet ediliyor ve teker teker ilgileniyorlar bizimle. Benim işim kolay, müdavim de olduğumdan çok fazla sorgu sual gerekmeden saçımı yapmaya koyuluyorlar. Salonun başka bir köşesine yerleştirilmiş yeni arkadaşımla ara bakışıyoruz. Onun varlığı bütünüyle tanımlayamayacağım bir nedenle rahatlatıyor beni.

Yarım saat içinde hazır oluyorum. Kasaya doğru yönelmişken başımı ondan yana çeviriyorum veda etmek niyetiyle. Aynı içten gülümsemeyle bana bakıyor ve eliyle “şahane” anlamında bir işaret yaparak “artık hiçbir eksiğiniz yok, dünyayla başa çıkmaya hazırsınız” diyor. Bakışlarındaki sevecenlik içime işliyor. “Günümü aydınlattığınız için teşekkür ederim. Siz de güzelliklerle yaşayın…” diyorum minnettarlıkla.

Arabama doğru ilerlerken düşünüyorum: Bugün özellikle yüreklendirilmeye ihtiyacım olduğunu sezdiği için mi söyledi o sözleri ? Gözlerimdeki kederi, ruhumdaki bezginliği görmüş olabilir mi? Yoksa tamamen rastlantısal bir diyalog muydu aramızda geçen?

Önceki tutuk halime kıyasla çok daha dik ve tempolu yürüdüğümü fark ediyorum o anda. Sözleri ve inceliğiyle yüreğimi ısıtan bu yabancı gizli bir elle sırtımı sıvazlamış gibi hissediyorum. Ve gün boyu sabahki o şanslı karsılaşmayı anımsadıkça yeniden yeniden aydınlıyor yüzüm.

Çok sevdiğim biri “İnsan düşündüğü zaman, düşündüklerini yazıya döktüğü zaman, hele bir de bunları paylaştığı zaman hiç yalnız olmaz” demişti. “…ama unutmayalım ki cesaret de ister böyle yüreğini açmak.”

Tüm kalbimle katılıyorum bu sözlere… Diğer yandan “kendi hayat labirentinin dışına çıkıp hiç tanımadığı birine saygı ve içtenlikle dokunabilen insanlar da yalnız olmaz” diye düşünüyorum “… ama unutmayalım ki cesaret ister böyle bir adımı atabilmek, ve hepsinin ötesinde cömert bir yürek.”

Ankara, Ocak 2013

Kapanış

kapi

Aşkın ve ışığın şehri Paris’teydik ama onun gözü yürek acısından neredeyse kör olmuştu.  Beni de Paris’i de hafif flu görüyordu. Aşkı belki ilk günkü tazeliğinde değildi, yıpranmıştı ama asıl gururuydu incinen. “Gitmeyi seçmiş” birinin ardında kalan oluvermişti bir anda. Bugün dönse ona kucak açar mıydı, yine heyecanla sever miydi, her şeyden öte onu affedebilir miydi bilmiyorum.

Terk edilen etiketini hazmedemiyordu. Bunu onun o güzel alnına yapıştırıp hazır yola çıkmışken kendini Avrupa kıtasının öteki ucuna atan adama tepkiliydi. Onu hem özlüyor hem de eline geçirse bir kaşık suda boğacağını hissediyordu.

Güzel kadındı, akıllı ve alımlıydı. Genç yaşında dünyayı fethetmediyse de buna çok yaklaşmıştı. İşte eline su dökemiyorlardı, parmakla gösteriliyor, genelde erkeklerin borusunun öttüğü ortamlarda sorgusuz kabul ve itibar görüyordu. Oğluyla ilişkisi zeka ve dinamizmle örülü, gittikçe çeşitlenen, çoğalan bir ağa benziyordu. Koruyan ama hapsetmeyen sevgisi onları hem bağımsız bireyler olarak tanımlıyor, hem de birleştiriyordu.

Hayatta kazanmayı öğrenmişti. Ölçüyor, biçiyor, sonra da uygulamaya geçiriyordu. Doğru düşünce, planlama ve sıkı çalışmayla aşamayacağı engel olmadığına inanıyordu. Beyin gücü ve disiplini sayesinde hayallerini bir bir gerçekleştirmeye başlamıştı. Aklına koyduğu erkekle evlenmişti, birlikte kurdukları yaşamı seviyordu, çocuklarını beraber büyüteceklerdi.

Ama sonra bir şeyler fena halde ters gitmeye başladı, kontrolü kaybetmek üzere olduğunu gördü şaşkınlıkla. Sakinliğini koruyup durumu toparlamaya çalıştı içtenlikle, biraz sağ biraz sol yaparsın, sonra düze çıkarsın diye düşünüyordu. Olmadı, kaydı gitti elinden kumanda, onca istek, emek ve iyi niyete rağmen hasar kontrol çalışmaları başarısızlıkla sonuçlandı.  Gitmeyi seçen kararından dönmedi.

Marais’nin sokaklarında gezerken zaman zaman kendini Paris’in büyüsüne kaptırmayı başarsa da yürek sızısı ve öfkesi sık sık su yüzüne vuruyor, konsantrasyonunu biranda dağıtıyordu. “Anlamıyorum ki, nasıl bu kadar kolay bambaşka bir hayat kurabilir?” dedi aniden. “Benden, bizden hiçbir iz taşımayan yeni ortamına ışık hızıyla giriş yaptı. Bense halen onunla aldığımız evde yaşıyorum, aynı mobilyaları kullanmaya devam ediyorum, çerçevelerde ailecek birlikte çekilmiş resimlerimiz duruyor…”

Böyle konuşmaya başladığında onu durdurmaya çalışmak anlamsızdı. İçini boşaltmasını bekledim, cümle aralarına sakinleştirici küçük sözcükler, bazen de irili ufaklı soru tanecikleri serpiştirmeye çalışarak. Ateşi yok saymak en büyük hata olurdu; hele böyle harlı yandığı zamanlarda.

Kıvılcım yüklü monoloğu dakikalarca sürdü. Bir yandan acı çekişine tanıklık etmekten öteye gidemediğim için kendimi çaresiz hissediyordum.  Diğer yandan da onun duygularını böyle tüm boyutlarıyla kabullenişinde ve en keskin, en yüklü kelimeleri seçerek kendini ifade edişinde olağanüstü bir güzellik görüyordum.

Paris’i iyi bildiğimden kendini bana emanet etmişti. O şehirde turist olmamıza rağmen haritasız dolaşmanın rahatlığını yaşıyorduk. Durulduğu anlarda ona sevdiğim bir köşesini gösteriyordum şehrin, bakmaya doyamadığım sokaklarında gezeliyor, bazen şık bir butikte ya da sempatik bir kafede duraklıyorduk.

Gözlemleriyle ilgili ufak tefek yorumlarını paylaşıyordu benimle, içi ne denli kararmış olsa da ruhu dünyanın güzelliklerine kapılarını tamamen kapatmamıştı. Yalnızca duyuları biraz rölantide çalışıyordu. Havası da az bulutludan yoğun sisliye doğru ani geçişler yapıyordu çoğu zaman, beklenmedik anlarda kopan sert fırtınalar da cabası. Tedbirliydim.

Benim anahtarlık almam lazım” dedi aniden, ses tonundaki aciliyete kulak verdiğinizde “ambulans çağırmam lazım” diyor sanırdınız… “Peki” dedim nedenini sorgulamadan ve onu anahtarlık bulabileceğimiz mağazalara doğru yönlendirdim. Epey bir zaman aldı istediği anahtarlığı seçmesi, arada bana da fikrimi soruyordu.  Söz konusu objenin ana konumuz kapsamında yüklendiği rolü henüz algılayamadığımdan görüş beyan etmekte zorlanıyordum. Sonuçta seçimi kendisi yaptı, ben de bilinçsizce onayladım.

Sonra anlaşıldı durum: Paris infaz yeri olarak seçilmişti günler öncesinden. Ortak hayatlarının birikimlerini sembolize eden anahtarları yıllarca taşımış emektar anahtarlığı buraya gömecekti.  Bu sembolik cenaze töreni için bir de mekan bulunması gerekiyordu ki, buna da karar vermiş zaten: Hedefimiz Le Jardin des Tuileries, Louvre’un bahçeleri.

Marais’den Louvre’a doğru yürüdük sonra. Cenaze alayından halliceydik. Bir ağırlık çökmüştü üstümüze. Kesik kesik konuştuk, uzunca susuştuk. Belliki onun aklı eskilerdeydi; iki insanın bir yaşamı beraber kurarkenki heyecanlarında, ortak kalp atışlarında, çabalarında.

Biten ilişkilerle vedalaşmak kaybettiklerimizin ardından tuttuğumuz uzun yasları sonlandırmaya benziyor. O dönüm noktasını biz belirlemiyoruz, uzun ve boğucu bir sürecin ardından kendiliğinden geliyor. Halbuki hiç bitmeyecek sanmıştık o dönem, sonsuza dek kopartılmıştı kanatlarımız, oyulmuştu gözlerimiz…

Yanlış anlaşılmasın, o ana gelindiğinde çektiğimiz azap biranda yitip gitmiyor, sadece dayanılır hale geliyor. Ağda canlı balık misali çırpınmaktan ve paralanmaktan vazgeçiyor ve acımızla yüzleşiyoruz ilk kez. Onu karşımıza alıp gözünün içine bakıyoruz. O da bizi süzüyor, yaralarımızı, parçalanmışlığımızı tüm çıplaklığıyla görüyor. Aldırmıyoruz, biz de bunca zaman bu yürek sancısıyla yata kalka onu nasıl da yakından tanıdığımızı fark ediyoruz aniden. Karşılıklı kabulleniş zamanı bu. Yaşanması şart bir son, kapanış, sırf yeni başlangıçlar olabilsin diye.

Parka geldiğimizde havuzun çevresindeki yeşil sandalyelerden iki tane seçip yerleştik. Hemen işe koyuldu, eski anahtarlığa takılı anahtarları tek tek söküp çıkarışını izledim. Herbirinde yılların yükü vardı sanki. Anahtarlıktan ayrılışlarıysa bir yanda kopuş bir yanda özgürlüktü. Bu tezat bulunduğumuz anı ağırlaştırıyordu. Anahtarların şıkırtısı ve havuzda uzaktan kumandalı botlarını yüzdüren çocukların çığlıkları artık birbirine karışmıştı.

Yeni anahtarlık biraz sertti, iki bacağını ayırıp arasından anahtarların deliklerini geçirmek epey güç gerektiriyordu. O şimdi hedefine kilitlenmiş bir savaşçı gibiydi, parmakları kıpkırmızı olmuştu, tırnakları da darbe alıyordu ama o yaşamı buna bağlıymışçasına uğraşıyordu. Anahtarları yeni sahiplerine teslim etmeden rahat yüzü görmeyecekti.

İşlem tamamlandığında bir oh çektim. Metalle insanın bu sembolik savaşını daha fazla izleyemeyeceğimi düşünüyordum. Yeni anahtarlığı kısa bir an havada salladı, jestinde zaferden eser yoktu. Eskisine kaydı gözlerimiz aynı anda, bakışlarımız onun üstünde buluştu. Yorgun görünüyordu, şimdi ucunda sallanan anahtarlar olmadan makyajı temizlenince gerçek yaşını gösteren olgun hanımlara benzemişti.

Bahçenin bir köşesini mezar yeri olarak belirledi arkadaşım. Hangi kriter doğrultusunda almıştı bu kararı bilmiyorum, soramadım. Törenin son aşamasını da biran önce tamamlamak adına tereddütsüz gömdü eski anahtarlığı… Başı eğik, yüzü toprağa dönüktü. Ben niyeyse bakamadım o yana, gözlerim uzaklara kaçtı. Başka hayatlar, başka hikayeler görmek ihtiyacındaydım.

Tuileries bahçeleri her zamanki gibi hem yerel halk hem de çok çeşitli bir turist topluluğundan oluşan canlı bir kalabalığa ev sahipliği ediyordu. Yüzlerce insan vardı etrafımızda, hepsinin yaşamları şu dakika birbirine teğet geçiyordu. Onlar bizim manzaramızın parçasıydılar, biz onların anı fotoğraflarına kazara da olsa sızabilirdik.

Bakışlarım bu renkli insan seli üstünde usta bir sörfçü edasıyla gezindi ve bir noktada dondu, kilitlendi. Uzun beyaz bir elbise giymiş genç bir kadın takılmıştı objektifime, çok güzeldi ve gülerek, sevgiyle bakıyordu yanındakine. Yanındakinin kim olduğunu merak etmedim, önemli olan genç kadının yüzündeki ifadeydi, o ifadenin hikayesiyse sadece onu alakadar ederdi.

Arkadaşıma kaydı yeniden gözlerim, yasını böylesine asi bir zarafetle taşımasına saygı duyuyordum. Ona “demin onca insan arasında gözüme çarpan neşeli güzel kadın senin geleceğin için bir işaret, biliyorum sen de çok mutlu olacaksın” demek istedim.

Ama onun bakışları hala uzaklardaydı.  Gittiği o diyarlardan da yine kendisi çıkıp gelmeliydi. O yüzden sustum haliyle.

 

Antalya, Aralık 2012

 

Patatina

hazalpatatinadeniz

Oyuncak bebeklerle insanlar arasındaki canlı-cansız farkını öğrendiğimdeki şaşkınlığımı unutamam. Aslına bakarsanız pek de iyi kavrayamamıştım ilk anda. Çok sevdiğim bir bebeğim vardı: Patatina. Patatina Portekiz’in Porto limanından alınmış, iki-üç yaşında bir çocuk büyüklüğünde, oldukça şişko, sarı saçlı, tombul kollu ve tombul bacaklı bir bebekti. Akdeniz mavisi gözleri pırıl pırıl, yünle doldurulmuş vücudu bir yastık kadar yumuşaktı. Kendi haline bırakıldığında iki yana açık duran kolları ve dudaklarındaki sevimli gülümsemesiyle her karşılaştığı insana sarılmak ister gibi bir hali vardı. Kalın bacaklarına aldırmadan mini bir elbise giyiyordu ve tüm bebeklerde olduğu gibi iç donu elbisesinin etek boyundan daha uzundu. Ayakkabıları kim bilir hangi komşunun evinde unutulduğundan çıplak ayakla geziyordu bir süredir. Ayakları dikdörtgendi, yani genç bir bayana göre fena halde taraklı. Bir kez ayak tırnaklarına  oje sürmeye çalıştığım ve de bu işi de elime yüzüme bulaştırdığım için tırnaklarında o başarısız deneyiminden kalma kırmızı ufak lekeler taşıyordu ne yazık ki…

 Mutfaktaydık. Annem bulaşıklarıyla boğuşuyordu.

Ama anlamıyorum.” dedim. “Nasıl yani? Milyonlar milyarlar ve katırlarca (çok büyük bir miktardan bahsettiğimi sanıyordum) yıl geçse bile Patatina hiç büyümeyecek mi?

Annem sıkıntıyla kıpırdandı. Son yarım saattir bana benim büyüyeceğimi ama Patatina’nın aynı kalacağını anlatmaya çalışıyordu. Ama ben inanamıyordum bir türlü. Kendimi bildim bileli Patatina vardı, hep yanımda olmuştu, benim arkadaşım, bebek dostumdu. Beraber büyüyeceğimizi düşünüyordum o ana dek, tüm hayallerim orta yerinden çatladı ve kabullenmezlikle devam ettim ısrarlarıma:

Yani küçücük azıcık miniminnacık bile de mi uzamayacak boyu?” Bir taraftan da yalvarırcasına anneme bakıyordum ve de ufak tombul baş parmağımı işaret parmağıma iyice yaklaştırıp parmaklarımla sözlerimle anlatmaya çalıştığım uzama miktarını göstermeye çabalıyordum.

Annem usanmıştı ama daha çok benim hayal kırıklığım ve mutsuzluğuma üzülüyordu. Sonunda bana yalancı da olsa bir ümit vermeye karar verdi sanırım ve

Belki” dedi. “Belki çok çok çok yıllar sonra o kadarcık büyüyebilir…

 Patatina’nın konuşamayacağını, ben elinden tutup gezdirmezsem dolaşamayacağını ya da ağzına verdiğim lokmaları çiğneyip yutamayacağını kabullenmiştim de onun büyümeyeceğine neden inanamıyordum bilmiyorum. Belki tek çocuk yalnızlığımdan. Patatina benim yirmi dört saat yanımda olabilen tek arkadaşımdı. Yani  çoğu kez onun annesi konumuna girip onu gezdirmeye, yıkamaya  ya da saçını taramaya kalkışsam da aslında onu bir çocuktan çok bir arkadaş olarak gördüğüm kesindi. Annem  ve babamla yaşadığım bu evde eteği donundan daha kısa olan ve de kucakta gezdirilmeyi yerinde oturmaya tercih eden sadece ikimizdik; Patatina ve ben.

Annem umut kapılarımı sonuna kadar kapamamıştı ama bir şekilde anlamıştım Patatina’nın benden farkını… Birimizin insan bebek, diğerininse oyuncak bebek olduğunu kavramamla birlikte görülmez bir çit çekildi sanki aramıza. Saf bebeklik düşlerinden, her şeyin mümkün olduğu sınırsız ve kuralsız dünyamdan çıkıyorduk yavaş yavaş…

 Canlı-cansız ayrımından sonra ölümü öğrendim. Anladığımı iddia etmeyeceğim -şimdi bile- sadece varlığından haberdar oldum. Patatina ile ikinci ayrı noktamız da böylece ortaya çıktı. Büyümeyeceği gibi ölmeyecekti o, hep böyle kalacaktı: tombul, sevimli, ölümsüz bir oyuncak bebek!

 …

 Brüksel’deki evin yeşil sessiz bir bahçeye bakan ufak balkonunda oturmuş hayal kuruyorum. Rahat bir şezlonga yayılmış, ayaklarımı balkon demirlerine atmış, gözlerimi yarı kapamış bir halde geçmişin yansımaları ve geleceğin umutlarını karıştıran imgeler peşindeyim. Kötü düşüncelerden kaçmaya çalışıyor, “ölümü aklıma getirmezsem beni üzemez” diye avutuyorum kendimi.

Çocukluğumdan beri vazgeçmedim hayallerden…Sevdiğim biri “işin gücün uydurmak” demişti anlattığım hikayelerden pes edip… Başka bir tanesi de “Heidi gibisin” demişti, hani çizgi filminin başlangıcında Heidi göklerden sarkan ipe asılı salıncakta çıplak ayak sallanır, kendini rüzgara bırakırken ağzı keyifle açılır, minik dişleri görülür ya, o aklıma gelmişti hemen…

Gülümsüyorum bunları düşünüp. İçeri odaya geçip eskilerden bir kaset takıyorum teybe. Gerisingeri balkona döndüğümdeyse neye uğradığımı şaşırıyorum. Ömrümde yaşadığım ilk gerçeküstü deneyim bu: Patatina bizim balkonda, şezlongun yanındaki tahta sehpanın üzerine oturmuş bekliyor. Benim geldiğimi görünce hoplayarak (Aman Allahım) yerinden kalkıyor bir çırpıda, tombul kolları her zamanki gibi iki yana açık, sevgiyle boynuma sarılıyor. Korkuyla sevinci bu kadar içiçe yaşadığım tek bir an daha hatırlamıyorum. Ben de ona sarılıyorum, yumuşacık hala, tıpkı bir yastık gibi…

Ne diyeceğimi bilmiyorum, tek söz bulup da çıkaramıyorum ağzımdan. Çocukluğum benimle buluşmak için geri gelmiş gibi… En olmaza övgü hayallerime taş çıkartacak bir gerçek var karşımda…

Patatina benden daha olgun sanki.

Seni iyi gördüm.” diyor. Sevimli bebek sesini ilk kez duyuyorum ama yadırgamıyorum nedense.  Öyle güzel görünüyor ki gözüme varlığı, yaşamda kaybettiğim ne varsa dönüp geri geliyor sanki Patatinamla birlikte…

Ayaklarını tahta sehpadan aşağı sallandırarak konuşuyor…

Nasıl buldum ama seni değil mi?”

Gerçekten de öyle. İnanılır gibi değil!” diye mırıldanıyorum. Şaşkınlıktan öleceğim ama mutlu öleceğim…

Aslında baban yolladı beni” diye dürüstçe itiraf ediyor sonra, “Adresi de o verdi”. Yoksa bu bebek halimle buralara nasıl gelirdim. “Üstelik biliyorsun, je ne parle pas français…” Sonra kıkırdıyor: “Nasıl buldun ama aksanımı? Yol boyu çalıştım bu cümleyi, “r” lerim yeterince gürlüyor mu?

Ben hala gözlerimi Patatina’nın ışık fışkıran suratına dikmiş kıpırdamadan bakıyorum. Aklım sorularla dolu, hiçbirini cümlelere dökemiyorum. Susuyorum ve yardım istercesine Patatina’ya bakıyorum.

Seni merak ediyorlar.” diyor. “Şey..hmmm…biliyorsun işte…dayın…yani sana kötü haberi telefonda vermek onlar için yeterince zor oldu zaten. Ondan sonra da seni merak edip durdular…Annen çok ağladı bu aralar. Baban da derin derin düşüncelere daldı. Sonunda da dedi ki ‘gel hanım, biz şu Patatina’yı yollayalım kızımıza, en sevdiği bebeğidir, görünce mutlu olur, içi açılır, yüzü güler.”’ Annen de bir umut onayladı.  “Sonra senin şu sevimli küçük yeğenine gittiler beraberce. Hazal’a… Ve Hazal’dan beni bir süreliğine Brüksel’e yollamasını rica ettiler.”

Dur bir dakika” dedim. “Sen artık Hazal’ın bebeği misin?

Biraz kırgınca gülümsedi önce, sonra boşverircesine şen bir kahkaha patlattı. “Sen büyüdün Deniz” dedi. “Şimdi sıra başkalarında…”

Adımı ilk kez duydum dudaklarından, ürperdim bir an. Meraka kapılıp “sana iyi bakıyor mu bari Hazal?” diye sordum.

Güldü. “Elbette” dedi. “Bana yeni de bir isim taktı: Küçük Hazal

Küçük Hazal mı?” dedim biraz düşünceli. Bebeğimin sahibi değişince ismi de değişmişti demek.  İçim acıdı biraz niyeyse ama belli etmedim. “Ne ilginç şu bizim kız, kendisi Hazal, bebeği Hazal…” diyerek güldüm. Sonra sordum: “Eğleniyor musunuz birlikte?

Tabii tabii…Ne oyunlar oynuyoruz bilsen… Üstelik en az seninki kadar geniş bir hayalgücü var bu kızda…Ne hikayeler anlatıyor bana, ne senaryolar yazıyor inanmazsın…Nefis bir çocuk o, pırıl pırıl, sevecen, akıllı…

Hazal’ı anlatırken gözlerinin dolduğunu gördüm. “Biliyorum” dedim. “…ben de çok özlüyorum onu…

Belli” dedi bilmiş bilmiş, “evin her yanı onun resimleriyle dolu.  Belki senin de artık bebek yapma yaşın geldi.” dedi sonra küt diye.

Patatina!” diye çıkıştım. “Sen neler diyorsun öyle!!!

Gene şen kahkahalarından birini attı. “Tamam tamam” dedi “Biliyoruz, daha hazır değilsiniz” ve kıkır kıkır gülmeye devam etti.

Oyuncak bebeğimin karşıma geçip olmamış bebeğim üzerine yorum yapması pek münasebetsiz geldi bana. Suratımı astım. Patatina huzursuzluğumu anladı. Gülmeyi kesti.

Vapur yolculuğunu hatırlıyor musun?” diye sordu ansızın. Güleç yüzüne bir gölge düşmüştü.

Akdeniz turunu diyorsun…” dedim. “İşte o yolculuk sırasında Porto’ya uğradığımızda seni bulup almışız. Ben tam hatırlamıyorum. Çok küçüktüm o zaman.”

Evet” dedi. “Küçüktün, hatırlamazsın tabii.” Tereddüt dolu kısa bir suskunluktan sonra devam etti : “Fırtınayı hatırlıyor musun peki?

“Hayır” dedim kısaca. “Ama annemler anlatmışlardı. Herkes çok korkmuş batacağız diye, gemi oradan oraya savruluyormuş…

Evet, çok kötüydü gerçekten” dedi Patatina. “Sen korkudan ağlıyordun...”

Ve ‘dada dada, gel bizi kurtar’ diye bağırıyormuşum, değil mi?” dedim sözü ağzından alarak…

Ne düşündüğümü anlamak ister gibi gözlerime baktı. “‘Dayı’ bile diyemiyordun o zaman, kendince ‘baba’’ya benzetip ‘dada’ yapmıştın kelimeyi…”  Gülmeye çalıştı sonra ama tıkandı, kahkahası boğazında düğümlenip kaldı.

Biliyor musun, niyeyse ben son zamanlarda o olayı çok düşündüm.” dedim. “Üstelik fırtınayı hatırlamıyorum bile, sadece anlatılanlar var aklımda.  Yine de merak ediyorum: Denizin ortasında deli bir fırtınaya yakalanmışken bizi kurtarması için dayımı çağırmak fikri nereden gelmiş aklıma kim bilir? Üstelik niye başkası değil de dayım?  Sonra, adamcağız koşsa gelse ne yapacak sanki? Onda nasıl bir güç bulmuşum ki fırtınayı bile durdurup bizi kurtarabileceğine inanmışım. Belki de güçten çok sevgiden ya da yakın hissetmekten kaynaklanan bir beklenti…

Bunları anlatırken ağlamaya başladım. Oysa haberi aldığımdan beri kaskatı kesilmiştim, herşey içimde birikmiş, tıkanmıştı…Patatina bana yaklaşıp tombul kolunu boynuma attı. Kolu kısa geldiğinden bu hareketi yapması için kucağıma tırmanması gerekmişti. Öbür eliyle de saçlarımı okşadı…

Sen onu  kurtaramadığın için üzülüyorsun değil mi?” dedi usulca.

Patatina’ya sarıldım. Yeşil sessizliğe bakan balkonda oyuncak bebeğimin kollarında kendimi onunla en son oynadığım günlerdeki kadar çocuk ve savunmasız hissederek hıçkıra hıçkıra ağladım.

 …

 Gözlerimi açtığımda yatağımdaydım. Herşeyin rüya olduğuna inanmak üzereyken odanın kapısı açıldı ve elinde tepsisiyle Patatina göründü. “Sana kahvaltı hazırladım.” dedi. Demek hala bitmemişti hayal, yüreğim kabardı, tüm sevgimle gülümsedim.

Gelip yatağın ucuna oturdu. Çay ve kurabiye getirmişti. Sesine yalancı bir otorite takıp “haydi bakalım, uslu uslu ye şimdi” dedi. Ben de kibarca söz dinledim.

Balkonda uyuyakaldın” dedi hemen.  Ne soracağımı önceden tahmin etmişti. “Ben de seni buraya taşıdım.

Sen tek başına beni nasıl taşırsın ki?” dedim isyanla.

İnsaf yani” dedi omuz silkerek. “Oyuncak bebeğin dillenip konuştuğuna ve hatta Belçika vizesini kaptığı gibi soluğu Brüksel’de aldığına inanıyorsun da…” diye başladı gülerek.

Peki peki Patat-Nasreddin” dedim ben de neşeyle, “oyunun kurallarını benimseyeceğim.”

Patat-Nasreddin, Patat-Nasreddin” diye diye güldü kendi kendine. “Sen de hep bir şey uydurup duruyorsun…” Sonra bir şey hatırlamış gibi durdu. “Çocukken yazdığın şu eski Türk filmlerine benzer mucizelerle ve zengin kız-fakir erkek ikilemleriyle dolu hikayeni bulmuş geçende annen” dedi.

Evet” dedim.  “Biliyorum, bana da yolladılar hatta sonra. Epey güldüm, ne yazdığımı kendim bile hatırlamıyorum.”

Dayın da çok sevmişti o hikayeyi” dedi. “Çok çok gülmüştü…”

Dayımla yengemin hikayesiydi zaten” dedim. “Dayım son Türkiye’ye gidişimde bana gene o hikayeyi hatırlatmış, ‘hani, daha devamı yok mu?’ demişti.”

Patatina durakladı. Kaşlarını kaldırdı. Soran bakışlarla baktı bana. “Hani” dedi, “daha devamı yok mu?

 …

 Patatina küçük valizini toplayıp veda ederken içim burkuldu ama belli etmemeye çalıştım.

Hazal’ın hediyelerini unutma sakın!” dedim kim bilir kaçıncı kez.

Her şey tamam, meraklanma sen.” dedi bilmiş bilmiş. Sonra ekledi “biliyor musun, büyüdükçe annene benziyorsun!”

Kızdırma beni bak!” dedim. “Zaten ikide bir yaşımla ilgili göndermeler yapıp duruyorsun…

Gülümsedi gene sıcacık. “Bu şehir seni asabi yapıyor belli” dedi. “Şöyle güneşli bir yerlere gidin, azıcık deriniz ısınsın, yüzünüze renk gelsin…

Baksana” dedim muzipçe “bence asıl sen gittikçe anneme benziyorsun!…”

 …

 Havaalanında ayrılırken kucaklaştık.

Acele etmeliyim” dedi. “Daha çikolata alacağım…’’ Durdu. “Zaten bu güneşsiz memleketin bir çikolatası iyi” dedi.

Babama söyle, bana yolladığı elçi çok makbule geçti.” dedim gülerek.

Ee..akıllı adam, ne de olsa Mülkiyeli!” dedi büyümüş de küçülmüş havasıyla…

Gülsem mi ağlasam mı bilemiyordum. Kucağıma alıp bir kez daha sarıldım yumuşacık bebeğime…Sonra onu yavaşça yere koydum.

Pasaport kontrole doğru ilerleyişini seyrettim. Usulca kuyruğa girdi ve sakin sessiz sıranın kendisine gelmesini bekledi.  Sonra pasaportunu ve uçuş kartını uzattı görevli polise ve nazikçe gülümsedi.

 Dayanamayıp arkasından seslendim:

Hey Küçük Hazal! Sen hiç merak etme sakın, devamı gelecek!”

Yüzü bir başka türlü aydınlandı, gözleri daha da büyüdü, zıpladığı gibi gişedeki polis memuruna sarılıp adamı öpücüklere boğdu. Herkes onu seyrediyordu şimdi, bir grup Japon turist fotoğraf makinelerine sarılıp Patatina’yı ve şaşkın polisi resmettiler.

Hoplaya zıplaya kapıdan geçişini gördüm en son, kendi kendine “gelsin çikolatalar” diye bağırıyordu, “bekle beni güneşli ülkem!”…

Eve dönerken “devamını” düşünüyordum. Devamını yazacağımı biliyordum, yaşadığım, unuttuğum ya da hiç bilmediğim fırtınaların aşkına …Ama en çok da Dadam için…

 

 Brüksel, 90lı yıllar