Elli kuruşluk…

 

Sen hangi kelebekleri gördün

Dedi düşlerinde

Hangi sahillerde yüzdün?

Süzmeye gelir miydi düşlerin

Coşkuların dur durak bildi mi?

Sesini kısabildin mi gecenin?

 

Yüzün kendi seçtiği zamanda kızardı

Malum zamanlarda baş verdi asi sivilcelerin

Tırnakların yemini bozup gittiler ağzına

Tutam tuman saç yoldu parmakların

Bedenin bedenini deşti

Ruhun çalkanırken mağrur…

 

Sen hangi kelebekleri gördün

Dedi düşlerinde

Hangi hayalleri kurarken

Uyanık yattın döşeklerde?

Göresin mi vardı

Diyesin gani gani

En çok da gidesin

Hem düşe kalka

Hem sahici…

 

Senin için yazmıştı

Orhan Veli

Hayatın detayında saklı güzelliği

Yeni Türkü ile yoğuruldun

Sendin yağmurun o küçük elleri…

Özdemir Asaf

Bilmişti yalnızlığını senden önce

Müşfik Kenter’in sesinde şiir

Genco’nun sahnesinde piyes

Şenlikti hayat

Hayat ziyafet!

Dilin dokunduğuyla kaldı

Tutsaklık haktı

Kilit yasak yüklü

Nazım dizeleri

Vurdu ki ne vurdu

Kayboldun da bulundun

Yumuldun, yumru oldun

Yürek gümbür gümbür…

 

Sen hangi kelebekleri gördün

Dedi düşlerinde?

Hangi yeminleri gerçek sandın

Ürperdin mi ansızın

Sarı sıcak sahillerde

Yana yana üşümeyi tattın mı?

Kuma gömdüğün başın

Salınmaktan yorulan sarkacın

Rulonun sonuna gelen sargın

Acıttılar mı?

Davacı oldular mı senden

İnsansın diye harbiden?

Telve dibe çökünce

Teyel adamakıllı sökülünce

Kilitte kırılınca anahtar

Efkar efkar döküldün mü?

 

O küçük kız Sıla

Hani kuruyemişçideki; gözlüklü, sıska

Bir an yandı söndü sözleri aklında:

“Elli kuruşa neyin var amca?”

Ölçülük değil hayat Sıla

Ben diyeyim kaprisli

Sen de asi, sanatkar!

İyisi mi sen

Elinin yettiğinden değil

Gönlünden geçenden başla

Kısma, kesme, budama

Dile, iste pür telaş

Çatır çatır

Gamsız, inançla

Olasılıklara inat

Matematik bilmez gibi

Kafan basmaz, anlamaz gibi

Sağır duymaz, uydurur gibi

Gümbür gümbür ve aşkla…

 

Küçüksün, körpesin

Çıtır biber

Kiraz domates

Ve Eymir var gözlerinde

Kaldır başını o oyundan

Yapbozun parçasını arama

Yetinmelik değil hayat Sıla

Aşk dilenme

Aşk yaz!

Ankara-Brüksel, Aralık 2015

İçinde bir yerinde

Sabahın erken saatlerinde yüzyıllık yorgun kapıyı gıcırdatarak girdiğim resepsiyon Noel arifesinde alıştığımız yoğunluktan fersah fersah uzaktı. Dar kesim takım elbiseli zayıf Fransız beni neredeyse hazır ol vaziyette karşıladı. Bir gecelik rezervasyonum olduğunu söyledim, tam soyadımın tüm harflerini tek tek saymaya hazırlanıyordum ki masasının üstünde adıma hazırlanmış bekleyen formu gördüm.

Noel’e bir hafta kala dünyanın en turistik şehirlerinden birinde, Fransız entelektüellerinin beşiği sayılan bu gözde muhitte seçtiğim şu otele bugün giriş yapacak tek kişi benim sanırım. Olağan zamanlarda tam kapasite çalıştıkları için öğleden sonra üçten evvel ağzınızla kuş tutsanız giriş yapamazsınız odalara. Olur da sabah erken varırsanız valizinizi bırakıp çıkarsınız sadece.

“Odanız elbette ki hazır” diyor dar kesim kostümlü Fransız ve “bu ara çok da dolu olmadığımız için inisiyatifimi size daha büyük ve daha güzel bir oda vermek yönünde kullandım” diye ekliyor ardından. Hafifçe gülümsüyorum, Fransızcanın kültürlerine tercüman olan bu “sessiz ve derinden” kullanımı beni her seferinde tutsak etmeyi başarıyor.

Odalar “küçük” değil mesela, sadece “yeterince büyük değil”. Hayat kötü gitmiyor, gidişat “pek de şahane değil”. Sizin için sizin iyiliğinize de olsa kendi kendilerini aldıkları bir kararı duyururken de ‘bakın nasıl kıyak çektim, anlayın artık’ havasıyla değil de; ‘sizin adınıza bu adımı atmak için izninizle kendimi yetkili kıldım’ üslubuyla konuşuyorlar.

Teşekkür ettim. “Ekim ayında geldiğimde Ankara’da, Kasım gelişimde burada bombalar patladı, masum insanlar öldü. Hemen ardından yaşadığım şehirde terör tehdidi altında soluduk. Bugün buraya geldiğim için bana aranıyorsun diyenler oldu. Ama korkmuyorum. Paris yaşamak için olduğu kadar ölmek için de güzel bir şehir” dedim bir solukta, ant içer gibi. Niye bilmem, mütemadiyen şiir gibi konuşuyorum bu aralar. Ağzımdan çıkanı da sonradan duyuyor kulaklarım…

Fransız görevli odamın anahtarlarını ve küçük valizimi alıyor. “Odanıza kadar size eşlik etmeme izin verin lütfen” diye mırıldanıyor. Ekliyor ardından: “Balkonunuzu beğeneceğinizi umuyorum…”

Asansörde üçüncü bir yolcu daha var. “Yağmur yağacak mı sence bugün?” diye soruşundan görevliyi senli benli olacak kadar tanıdığını düşünüyorum. Dar kostümlü Fransız “ne bileyim, artık hava durumunu takip etmiyorum” diye kestirip atıyor.  Dikkat kesildiğimi görünce ekliyor: “Baksana bahar havası yaşıyoruz. Ömrümde böyle sıcak görmedim Aralık ayında!”

Üçüncü katta asansörden çıkıp odamın kapısını açıyoruz. Bu mahallede gömme dolap büyüklüğünde odalarda yatmış bedenim metrekare ve tavan yüksekliğini hesaplayıp coşkuyla parıldıyor. “Beğendiniz mi?” diyor otel görevlisi.

“Beğendim!” diyorum gözlerinin içine bakarak.

“Beğenmeniz de beni mutlu etti” diyor yine mırıldanır gibi.

Kapıyı sessizce kapatıp terk ediyor odayı. Hemen balkona çıkıp miniskül terasın çiçeklerine bakıyorum sevecen. Hakkı var adamım, yirmi yıldır böyle sıcak bir Aralık ayı görmedim Paris’te!           * Saint Germain semtinin yeni gözde lokantalardan birinin önündeki kaldırımdaydım. Çabasız şıklık ve otantik mutfak prensibi üstüne kurulmuş mekan rezervasyon kabul etmiyor. Burada yemek yemek istiyorsanız bir zahmet bekleyeceksiniz.

Bugün en büyük lüksüm zamanım. Rastgele adımlarımın tam da karnımın zil çaldığı bu saatte beni kapısına taşıdığı bu mekanı deneyeceğim gün bugün. Hissediyorum.

Elektrik ocaklarının ısıttığı sokak kaldırımı terasta oturmak hem mümkün hem de tercih edilir şu inanılmaz kış havasında. Çevreci dostlar canıma okuyacak biliyorum ama yılbaşı üstü üşümemek enteresan bir duygu… Bugünlük bencil olup tadını çıkaracağım.

Mönüyü incelemem tüm açlığıma rağmen araştırmacı kişiliğime ihanet etmeyen bir hızda gerçekleşiyor. Genç, çok genç ve bir filiz kadar kırılgan, bir o kadar da umut dolu bir genç kız içecek siparişlerini alıyor. Ondan beş yaş kadar büyük olduğunu tahmin ettiğim en az üç dil konuşan, kendinden emin ve soğukkanlı genç adam da yiyecek konusunda yardımcı oluyor.

Lokanta ağzına kadar dolu, kaldırımda ayakta bekleyenler var. Ona rağmen sizin aceleye getirmeden memnun etmeye çalışıyorlar. Terasın en popüler köşesindeki İki kişilik masayı bir başıma kapladığım için şikayet etmediler, beni ‘arka tarafa’ taşımayı önermediler.

Yan masaya üçü kadın, biri erkek dört Japon turist geldi. Her hallerinden harcayacak paraları olduğu belli. Buna rağmen onlara “yolunacak kaz” muamelesi yapılmadığını görmek öyle güzel ki!

“Emin misiniz?” diyor genç garson çocuk Japon misafirlere. “Zaten dört kişi için yeterince ana yemek ısmarladınız. İsterseniz bir onları getireyim. Eğer yeterli gelmezse yine söylersiniz!”

Yemeğimin sonuna doğru ilham perime yenilip yazmaya başlıyorum. Yarım saati geçtiğini düşündüğüm bir süreçten sonra garson kız bitmemiş olduğu halde yemeğimi almak üzere geliyor. Garson çocuk tam da zamanında ve kibarca durduruyor onu, çatal ve bıçağın pozisyonlarına işaret ediyor kafasıyla. “Belli ki Madame henüz bitirmemiş” diyor yumuşak olduğu kadar keskin bir ses tonuyla.

Kız ekmek çalarken yakalanmış gibi kızarıp özür üstüne özür diliyor. Dakikalar sonra son lokmasına kadar silip süpürdüğüm tabağı almaya geldiğinde göz göze gelip gülümsüyoruz. Kahvemi özenle getiriyor ardından da.

Ayrılırken garson çocuk masamı hafifçe geri çekip yan komşularıma hasar vermeden kovuğumdan çıkmama yardımcı oluyor. Aynı anda Japon turistlere mönüdeki tatlıları tek tek anlatıyor; biraz İngilizce, bir miktar beden dili, bir tutam da yan masalara görsel referansla…           * “Paris’te zamanın azsa gezmek yerine şu bulvar üstündeki kafelerden birinde otur ve bırak Paris senin önünden geçsin” der hızlı turistiklerin rehber kitapları. Paris için zamanım hep var ama itiraf ediyorum ki her gelişimde bir kaç saatimi yol üstü bir kafeye yerleşip gelen gideni izlemeye ayırıyorum. Yerlisi, göçebesi, turisti, tekili, çoğulu, bilmişi, yitmişi, kaybolmuşu, aşığı, delisi, sapığı, bilgesi, cahili, kaçığı – yalanım varsa gözüm çıksın- hepsi burada.

Demin kaldırıma çökmüş dilenen kadın “bir sütlü kahve ve krovsan” almak için para istiyordu gelip geçenden. Sanırsınız kafeye çökmüş de sipariş veriyor. Memleketimin ekmek parası referanslı açları geliyor ister istemez aklıma.

Az önce rüya gibi bir genç kız kaldırımdaki masalara servis için koşturan yakışıklı garsona tosladı kazara. Garson kısaca özür dileyip yürüdü gitti sıradaki siparişi almaya. Kız durdu, bakakaldı ardından. Yandı oracıkta.

Masamdayım. Ben moladayım ama Paris geçiyor önümden. Kırmızı ışıkta bekleyen genç kız hala kafeden yana bakıyor. İpeğimsi uzun saçları, incecik silueti, taba kaşmir mantosu, leopar desenli yüksek ölçekleriyle ölesiye güzel ve buruk. Garson döner kapıdan geçip içerideki masaların siparişlerine koşuyor, hafızasız.

İster yadırgayalım, ister zamanla huyundan suyundan kapalım; başka bir evren bu şehir. Sarsan, bocalatan ve hep biraz durdurup düşündüren. Az biraz ya da sil baştan başkalaştıran.

İster entegre olun, ister sonsuza dek Fransız kalın. Çekinmeyin ama, bakın. Dokunun. Bir bağ yaratın.

Gördüğümü göreceksiniz:

İçinde bir yerinde hep aşk var…

Paris, Aralık 2015

 

 

Bir susamışlık ki sorma…

IMG_3489-2

Boşluktu

Yoktu

Sis perdesi

Yersiz lakırdı

Toz duman

Dikenli tel

Çekiç, münasebetsiz

Matkap, keser

Kelepçe oldu gövdem

İradem tutsak

Ruhum yem…

*

Bir filiz yeşerdi bir sabah

Bir adım attım şafakla

Nereye dedi

Adımı dedim

Soluk aldım

Soluğunu verdim

Borcum yok

Alacakları hibe ettim…

*

İstifasını sundu sessizlik

Kırıklıklar o siyah çirkin torbada

Halsizliğin yanında

Eşikte bıraktım

Kapım kapandı suratlarına…

Üfledim titrek mum alevine

Korkuları kaçırdım

Savruldu kuruntu kırıntıları

Şelalelere dadandım

İçtim, bir içtim ki inanmazsın

Öyle bildiğin gibi değil

Bir susamışlık ki sorma

Adamakıllı sihir!

*

Ak yelkenlerimi şişirdi gamsız rüzgar

Diri diri kabardılar çıtır

Gençtik yeniden, ayaklandık

Bir havalı hışım

Bir cilalı cümbüş ki bilemezsin

Aralık Ağustos’a doydu

Deniz her Deniz oldu

İlhamı beklerken

Bir şiir okudum ezberden

Nazım’ın Karadeniz’i döküldü avucuma

Deniz her Deniz oldu…

*

Dost sohbetine bandım ekmeğimi

Zeytinin yeşiline doladım sesimi

Çekirdeğini emdim ağır ağır

Gözünü sevdiğim limon ekşisi…

Küçük yeşil biberler umutla çıtırdadılar

Tuz tanecikleri değerken derilerine

Patates derdini fısıldadı baharata

Sarımsak kulak kabarttı

Yandık, bir alev bastı ki şaşarsın

Öyle bildiğin gibi değil

Bir susamışlık ki sorma

Adamakıllı sihir!

*

 

Doğruldum dedim

Ayaklandım ben artık

Önüm deniz

Göğüm mavi

Doğrum belli…

Adımı dedim

Soluk aldım

Soluğunu verdim

Yüreğimde ürpertisi yeşil biberlerin

Tuz tanecikleri dokunurken bedenlerine

Kulağımda sırları olgun patateslerin

Yaban gülleri gibi açan

Sarımsağın koynunda

Mevsimsizler benim

Unutulanlar

Zamansızlar

Şaşkın ve kayıp ruhlar

Bir de sapına kadar aşıklar…

*

Çıkınım yürek

Yüreğim yelken

Yelkenim ak

Yelkenim çıtır

Yoldayım

Yolcuyum

Yolum

Diri

Bir susamışlık ki sorma

Adamakıllı sihir!

Barselona, Aralık 2015

 

 

Tıkaç

IMG_3237

Kim çaldı ki

Açtın

Kim vurdu ki

Kaçtın

Göze görünen meçhul

Susuyorlar sanmıştın

İnat mı, öç mü belli değil

Çığlıklara uyandın…

          *

İnkarlardalar diyordun

Körler, toklar!

Ağızları kalabalık

İster dururlar

Sen dedin itiraz

Ben diyeyim isyan

Yekün kavşağında susan,

Göz yumanlar

Şenliklere gelince çoklar

Efkar basınca yoklar

Zihinlerinde bin tilki

Yürekleri çok dar…

          *

Kim dürttü ki

Kalktın

Kim deşti ki

Kanadın

Düne kadar oysa

Duymaz oldum sandın

Vardın da yoktun hani

Görünmezdin göze

Gitmelerdeydin her an

Mütemadiyeni tanıdın

Kaskatı kalırken…

          *

Çetrefilli söylemleri

Söküp atınca dilinden

Çıplak kaldı kelam

Örtünemedi dilek

Suya baktın

Kendin oldun

Tıkacını çekip attı yürek…

          *

Çalmıyorlar diyordun

Vurmuyorlar

Umursamazlar çünkü

Tuzları kuru

Körler, toklar!

Susuyorlar sanmıştın

Göz yumanlar

Çığlıklara uyandın

Sen de itiraz

Bende isyan

Tık etti sayaç

Söndü mum

Durdu boş yere koşan

Tıkacını çekip attı yürek…

Paris-Brüksel Kasım 2015

 

Paris, bugün…

Ayda bir kez iki gün, bir gece geçiriyorum Paris’te. Ruhumu beslediği için, bana tarihin ve sanatın gücünü unutturmadığı için. Bakmaya doyamadığım bir şehir bu; kendimi sokaklarına bıraktığım koşulsuz. Aşka çok benzetiyorum teslimiyetimi.

Geçen ay Paris’e vardığım gün Ankara’da bombalar patladı. Doğduğum şehre tanımadığım güçlerin hakim oluşunu izlerken en derinimden ürperdim. İsyan deyin buna isterseniz, öfke deyin kırmızı, kara keder deyin. Çaresizlik demeyin ama nolur; nefes aldığımız sürece çaresiz değiliz.

Dün sabah erken vardım Paris’e. Cuma sabah işe gitme telaşındaki yetişkinler ve okula koşan gençlerle aynı havayı soludum metroda. Lüksemburg bahçelerine komşu otelime yerleştim. Daracık terasından çatılarına yandığım bu şehre baktım. Aşkla yaratılmış, aşk için yapılmış ve aşkla korunmuş.

Lüksemburg bahçeleri her mevsim ayrı güzel. Sonbaharı krizantemlere bezenmiş. Yüzyıllık vazolar tazecik çiçekleri yeşertiyor koyunlarında. Morlar sarılara replik veriyor.

Bahçeye komşu müzede Fragonard sergisi var. Aklıma yazıyorum. Bugün hava güzelken yolları arşınlayayım, yarın kahvaltıdan sonra gelirim diyerek…

Sevimli bir dükkanın önünden geçiyorum az ileride. El emeği ürünleri var, özgün, samimi tasarımlar. Yaratıcılığın sınırı yok bu şehirde ve sanki her malın bir alıcısı var.

Saint Germain-Alma hattını yürüyorum akşamüstü tiyatro yolunda. Işıl ışıl kent bu ılık Kasım akşamında. Tiyatroya komşu kafede bir kadeh şarap içiyorum; bir yanda meraklı ve şaşkın turistler, diğer yanda iş çıkışı hafta sonunu karşılayan yorgun yetişkinler. Alelade bir cuma … sanıyorum…

Molière ödüllü piyes antraksız bir buçuk saat sürüyor. Soluksuz izliyorum altı eşsiz oyuncunun üç asrı kapsayan bir süreçte geçen değişik ama bağlantılı olayları kesintisiz bir akış içinde yansıtmalarını. “Hayat bir çizgi değil, bir daire” diyor anlatıcı…

Oyun çıkışında tiyatro seyircisin bir kısmıyla beraber yakındaki otobüs durağında bekliyorum. Kültürlü ve özenli bu grup ilgimi çekiyor. Prada çantalı hanımlar, takım elbiseli beyler hiç de gocunmadan otobüse binip sol yakadaki evlerine geçiyorlar. Yol boyu usul usul oyun hakkında konuşuyorlar aralarında.

Odeon durağında inip otele giden yokuşu çıkarken St Germain atmosferinde hiç bir anormallik sezmiyorum. Aynı kalabalık, aynı coşkulu cümbüş ve hayat! Odeon tiyatrosunun çatısına “dünya senin” yazmışlar.

Neon ışıklı panonun resmini çekerken yan kaldırımdaki polislerin güvenlik önlemleriyle ilgili konuştuğunu duyuyorum. Beş dakika kadar sonra otele varıp internete bağlandığımda ardı ardına gelen “iyi misin?” mesajlarından şüphelenip haberlere bakıyorum.

O zaman tüm çirkin çıplaklığıyla önüme seriliyor saldırılar. Nefes alamıyorum. Terasa atıyorum kendimi. Eiffel kulesi ışıklı elbisesinde yanıp sönüyor, Sacre Coeur kilisesi geçen ve gelecek yıllara meydan okurcasına beyaz giymeye devam ediyor. Renovasyonu tamamlanmış St Sulpice’in sütunlarına dayıyorum kırılgan gövdemi.

Bu kadar kin hangi ara birikti bilmiyorum. Ölümlü dünyanın zaten yeterince sınırlı çerçevesinde birbirimizden nasıl bu denli uzaklaştık? Terörün dini yok yazmış arkadaşlarım sosyal medyada, doğru.

Bugün bu olağanüstü şehrin müzeleri kapalı. Müzelerinin önünde kuyruklar olan bir kent için bir arter tıkanıklığı bu. Dün önünden geçtiğim orijinal tasarım dolu dükkan olağanüstü şartlar yüzünden kapalı. Öldüler mi cenazedeler mi diye düşünüyor insan.

Okuyanların aklına gelir mi bilmiyorum ama rica ediyorum “bize olurken” lere, “onlar da ama” lara girmeyelim. Başımıza ne geliyorsa o küçük hesaplardan geliyor. İnsanlar vardılar dün, şimdi yok oldular. Kurtulanlar da yaşadıklarının iziyle kaldı.

Otel resepsiyonu sabahtan beri iptal edilen rezervasyonlarla uğraşıyor. Şehirden erken ayrılmak için çırpınalar var etrafımda. Bazıları için Paris’in modası da büyüsü de kaçtı.

Ben şu anda Meclis’in arkasındaki meydandaki kafede Fransız bayraklarına ve askerlere karşı oturuyorum. Benim de miniskül direnişim bu sanırım… Kaderci yanım atın ölümü arpadan olsun diyor.

Bilmiyorum hangisi daha korkunç: en yakınının insanın canını acıtması mı yoksa ömründe görmediğimiz birinin kininden kurşunlanmak mı? İkisi de ayrı yakar diyeceksiniz, doğru. Ancak şanslıyım ki bu şehir bana soğukkanlılıkla ve kendim kalarak direnmeyi öğretti…

Hayat bir çizgi değil de bir daireyse gerçekten, sıramız gelecek eminin. Elimizi de o zaman oynayacağız işte. Aradaki zamanda da dünya bizim olmaya devam edecek, en karanlık anda da, gün aydınlanırken de.

Rüyalarımızın dokunulmazlığı geleceğimizin garantisi. Bırakın kirli eller sığınsın eldivenlerinin kuytusuna.

Sacre Cœur kilisesi haklı; ben beyaz giymekten vazgeçmeyeceğim sırf sokaklar zift koktu diye.

IMG_3443

Paris, Kasım 2015

Lades

 

 

 

IMG_3323-0

Sana kır çiçekleri

Getirdim dedi küçük kız

Ve çocukluğunda çiziktirdiklerini

Tazelikler olsun dedi

Misler gibi koksunlar…

Doğa korkuya kök söktürür

Dik dur ki saysınlar

Gelenler duysun

Anımsasın gidenler

Parçalar yudum

Yudumlar damla

Kesikler susuz

Hafızan nehir

Umudun dalgalar

Umudun şiir

Dik dur ki saysınlar…

 

Tazelikler olsun dedi

Küçük kız

Yükseliverdi kuytudan sesi

Meydan okur gibi…

Islığını kesti delikanlının

Kırbaç gibi inen gülümsemesi

Gözlerinin derin

O kaybolunası derin

Mavisi…

Mırıldanmalık değil, dedi hayat

Gürlemeli

Sözleri çekip alma şarkıdan,

Cesaret et de anımsa;

Ne dediydi sevdiğin

Nerede,

Nasıl dediydi…

 

Eskidendi ama bilirsin

Zaman geçti

Lakin sen sensin

Hani vardı ya o malum kişi

Arsız, kavurucu, kıymetli

Hani adı geçerdi de cümlede

Cümle gider

Sen kalırdın oracıkta

Mırıldanmalık değildi aşk

Sen de çığ düşüşü,

Gök gürültüsü

Ben diyeyim hortum,

Sel baskını

Hazırlıksız da yakalardı

Kanardın her seferinde

Dişlerin takırdardı, donardın

Severdin çıplak, kırılgan

Gülerdi

Hınzır, çapkın

Çıtırdadı kemik

Bölündün

Bir parçan ötekinden kısa

Lades

Bile bile…

 

Antalya, Ekim 2015

 

 

 

… Geldi Aklına

  IMG_3019

Bazen o tanıdık heves

Çoktandır işitmediğin ses

Yakına gelir

Uzağa düşünce yolun…

Sil baştan yapan

Korkusuz kelam

Duyulmak için

Arınmanı bekler

Gündeliklerden…

Çıkman gerekir dışarı

Korunmalı kalelerden

Atılan suya

Doğru erken boğulur bazen

Denemeyen hiç

Baştan kaybeden…

          *

Kıpırdayamam sanırsın

Uzanmaz, seyrettiğinle kalırsın

Dikenli tellerle sarılı çömelmişken sessiz

Rehberinde çizikler

Kalbin sedyede

Hep aynı nakarat ezberinde:

Kimi kimden alıp

Kime sattılar

Zaman tüccarları gaddar

Kaşifler bencil

Yollarına giderken

Artlarına bakmadılar…

          *

Çıkının hafif

Yolluğun sade

Dizlerin titredi

Hem acemi

Hem biçare

Bir arpa boyu yol

Gidemem sandın

Sen yola vardın

Yol sana kaçtı

Belli sende

Gönlü vardı

Gece uyumadan

Gün ağırdı

Silkindin sabahın ışığıyla

Peşine takılıp gelen

Uçuştuğuyla kaldı…

          *

Karşılanmadın

Sorgulanmadın

Kimliğin sindi köşeye

Umursamadın

Sensiz konuştular

Sensiz koşuştular

Kaç bisiklet geçti yanından

Kaç narin kadın şemsiyeli

Seslenmediler

Sen karışmadın

Merkezde değildin

Umursamadın…

          *

Soluğunu tutmalık değildi

Uzun geldi aklına

Senfoni ve destan

Yazılacağı vardı efsanenin

Yaşanılası anın

Kopası kıyametin…

Kahkahası yırttı geceyi

Gıcırtısı tekerleğin

Göğün gürültüsü

Karpuz geldi aklına

Kırmızı hayat gibi

Çimenin yeşili…

          *

Derken anın içine yürüdü kadın

Pırıltısı meydan okudu kedere

Gençliği gümbürtü

Gençliği alkış

Yapmıştı, yapacaktı

Mazeret kalmadı

Konuştu, anlattı

Aşılandım sandın

Gözleriniz tanışmıştı eskide

Gelecek ha desen

Zaman sindi köşesine

Saygın geldi aklına

Bilge ve aydın

          *

Bazen o toy heves

Çoktandır işitmediğin ses

Dünyanın ucunda gizlidir

Sil baştan yapan

Korkusuz kelam

Saat dilimleri ötesindedir

Mazeret kalmadı

Aşılandım sandın

İnsan geldi aklına

Diri, mücadeleci ve yakın…

Pekin, Eylül 2015

Bir sabah şafakla uyandım…

 safakcicek

Ben sevdiğimde seni

Önce uzun süre saklar

Kalemle tartar

Sonra

Kağıda yazardık hisleri…

Gözün bebeğinde yıkanırdı söz

Dökülmeden dile

Boğazda düğüm beklerdi aşk

El değmeden ele…

Düşünmek vardı adımdan evvel

Taslağında pişerdi mektup

Çay misali demlenirdi yürek

Ürkek

Tereddüt toydu kükrerken

Kelebek kadar narin

Ateşin acelesini kesen…

Ben sevdiğimde seni

Uzaktan kumandalı değildi

Arabaların kapı kilitleri

Buyur edilmek ön koltuğa

Törendi, sınavdı, deneydi

Anahtarlar şahit ve

Kaportaların çizikleri

Parmakların teması şiirdi…

Ben sevdiğimde seni

Bazen haftalar geçerdi

Bakışmadan

Çektiğimiz fotoğraflarla

Anı tutmak böylesine basit değildi

Bir çırpıda çoğaltamazdık ifadeleri…

Filtrelerle süzmek

Kırpıp biçmek yoktu

Aklımızdan dahi geçmezdi

Gölgelere hükmetmek!

İçerlesek de

Çare bulamazdık kırmızı gözlere

Arka plandaki yabancı teyze

Sonsuza dek kalırdı o karede…

Ben sevdiğimde seni

Uzundu kollarım

İştahım gençti;

Azıcıktım, çoğalasım vardı

Tektim, uzanasım vardı

Sabır kaçtı

Macera çekti

Hepsini bir solukta

Yaşayasım vardı…

Ben sevdiğimde seni

Takvimlerin yaprakları

Telefonların kordonlarına fısıldardı

Kurulmayınca dururdu saatler

Geriye sarmak

İleri almak

İşti, emekti…

Ben sevdiğimde seni

Uzundu kollarım

İştahım gençti

Bir dilek tuttum

Bir soluk koştum

Bir söz verdim kendime

Sabır kaçtı

Macera çekti

Göz açıp kapayıncaya kadar

Asırlar geçti üstünden

Bir sabah şafakla uyandım

Çözüldü boğazımın düğümü

Gözbebeğimde yıkadım

Kalemle tarttım

Kağıda yazdım hisleri…

Paris-Brüksel, Eylül 2015

Doğduğum andan itibaren…

IMG_3261

Aklınıza pek gelmeyecek bir mekanda, havaalanında, minimalist bir sanat buluşması bu…

Uçaktan indiniz. Valizinizi kapıp hedefiniz olan şehrin merkezine ulaşmaya odaklandınız. Taksiler doksan avro istiyor diye hiddetlenip anında çevreci damarınızı kabarttınız. Toplu taşıma sağolsun; tren alternatifine sıcak bakıyorsunuz.

Okları takip edip alt kata indiniz. Araba kiralamak için kuyruğa giren yolcuların yanından hızlı adımlarla geçtiniz. Siz önde küçük kırmızı tekerlekli valiziniz arkada ilerliyorsunuz.

Trene bir kala ara bir salonda buluyorsunuz kendinizi. Alice Harikalar Diyarında sözleri geliyor aklınıza. Bir müzeden kaçıp kendini buraya entegre etmiş gibi duran mekan biraz gerçek biraz sahici.

Solunuzdaki ekranda yürüyen yolcuların arkadan gösterildiği bir yerleştirme var, sağınızda başka bir sahne. Kalan kısım simsiyah, ortadan serin bir duman üflüyor. İçinden yürüyüp geçmek mümkün.

Şaşırıyorsunuz şaşırmasına ama durmuyorsunuz bile. Aklınız her yirmi dakikaya bir kalkan trene yetişme derdinde. Sabah dört buçukta kalkmışsınız, altı buçuk uçağında az kestirmişsiniz, bu şehirde otuz saatiniz var. Sanatın gücü dahi tutamaz sizi, şehre doğru koşuyorsunuz gözünüzün çapağıyla.

Otuz saat kadar sonra peşinizde aynı tekerlekli valiz, üstünüzde biraz daha özenli seçilmiş bir elbise ve dün gece uykusunu almış yüzünüzdeki hafif makyajla aynı salondan bu kez ters yönde geçiyorsunuz. Son otuz saatte tarihe ve estetiğe bulandınız. Sanat kokan sokaklarda gezdiniz, tasarım harikası objelerle bakıştınız. Özeni gördünüz. Aşkla yeniden tanıştınız.

Sakin sokaklarda kendiliğinden yavaşlayan adımlarla yürüdünüz. Olgun bir incirin özenle dörde kesilmesine şahit oldunuz. Sabah kahvaltınızı canlı klasik müzik eşliğinde yaptınız. Sabah kahvenizin yanına iliştirilen ikram kurabiye sıcacıktı ve tarçındı buram buram.

Önceki akşam Duomo’ya karşı iki saat hareketsiz oturdunuz. O anlattı, dinlediniz. Sizin konuşasınız yoktu, sessizce kaydettiniz. O iki İtalyan genç galerilerde çarptı gözünüze.

Çocuk tertemiz ütülü bir gömlek ve kumaş pantolon giymişti. Kızın uzun siyah saçları gür ve dalga dalga düşmüştü omuzlarına. Gözleri birbirinden hiç ayrılmadı, gülümsemeleri öylesine genç ve açtı. Portakal sularını ağır ağır yudumladılar. O gördüğünüz de araftı, perdeyi açıp içine süzülmek istediniz.

Fırtına koptu sabah erken. Yağmur, gök gürültüsü tüm ihtişamlarıyla geldiler. Önceki akşamın durgunluğu yanıltıcıydı belki. Kuzey sert yüzünü anımsattı. Düş mü gerçek mi bilemediniz.

Güneş açtı sonra. Azar azar ve zamanla okşayıp ısıttı meydanları. Asırlık binaların kapıları o yorgun gıcırtıyla açıldı. Avlular el ettiler arkalarından. Çabasız ve mağrur keşfedilmeyi beklediler.

Otuz saat kadar sonra yine havaalanındasınız işte. Peşinizde aynı tekerlekli valiz, üstünüzde biraz daha özenli seçilmiş bir elbise ve dün gece uykusunu almış yüzünüzdeki hafif makyajla aynı araftan bu kez ters yönde geçiyorsunuz. Eşikte bir an durup olur da biri bir an mola verir de bakarsa diye yazılmış o açıklamayı okuyorsunuz: “doğduğum andan itibaren şu ana kadar attığım her adım beni bu dakika, buraya getirmek içindi”.

Gözleriniz doluyor. Solunuzdaki sahnede ilk geçişinizde varlığını bile hissetmediğiniz sunumu izlerken. Arkanızda beş yaşlarında bir kız çocuğu üç tekerlekli bir bisiklet üstünde durmadan dönüp sevinç çığlıkları atıyor.

Yolculuklar gençleştirir yüreği. Yolculuklar büyütür. Sorgulamalar biter, olunur.

Gezgin doğaya ve tarihe dokunur. Sanatın ihtişamında titrer. Yeniden, yeniden aşık olur.

 

Milan – Brüksel, Eylül 2015

Çocuklar bizi…

  IMG_3224

Hak dediler, adalet

Eşitlik dediler!

Demokrasi taç,

İnsanlık esas

Beraber yapalım

Kotaralım dediler!

Dayanışma temel

Ana değerler sabit

Modern dünya aciz değil dediler

Paranın, makamın sözü geçmez

Gök aynı gök

Dünya tek dünya

Köklerimiz aynı kara toprak dediler…

          *

İfade özgürlüğünü savundular

Yazarlara sahip çıkanlar

Tablolar içindi savaşları

Çabaladılar, kanadılar…

Ağladılar operaların loş

Ve şarap rengi kadife koltuklarında…

Heykelleri nasıl konumlandıralım ki

En şahane ışığa bansınlar

Diye düşündüler gecelerce

Bienallerde buluştular

Zirvelerde tartıştılar

Bildiriler boyu haykırdılar

Hak, hukuk, insanlık!

          *

Kimlik dediğimiz kartvizitten derin

Karakter yürekte, diploma gafil!

Ne kral, ne imparator kaldı canlı

Yazılı resmi tarih ayrı

Zihni yaşanan anlar şekiller!

Kimlik dediğimiz kartvizitten derin

Sindiremediğimiz kitaplar

Hazinemiz değil

Uygarlığın göstergesi

Ne milli gelir

Ne okuma yazma oranı

Bencil zenginlik kıskaç

Görgüsüz para hep aç

Ötekisi diye bakan kör

Sınırını kuşanan çıplak

Asıl sınav borsada değil dostlar

Çocuklar bizi seyrediyor…

          Milan, Eylül 2015