Yol

Geçen yıllarla beraber insanın hayata bakışı ve beklentileri nasıl da değişiyor. Çocukluğumda hep bir sonraki cazip hedefe odaklanmış şekilde yaşardım, çok net anımsıyorum. Ankara’dan yola çıkardık babamın beyaz Ford marka arabasında, yaz tatili için Çeşme’ye kampa gidiyoruz diyelim. Ben daha ilk dakikalardan başlardım sormaya “Baba, kaç saat sürecek yolculuk? Ne zaman varacağız?” Sonrasında da yarım saate bir bozuk plak gibi tekrarlardım: “Daha ne kadar kaldı? Daha çabuk gidemez miyiz?”

Çünkü istediğim tatilin biran önce başlamasıydı ve bunun için de deniz kenarına varmak ön şart oluşturuyordu küçük kafamda. Ona kadar geçen zaman anlamsız, gereksiz bir detay, hatta bazen dayanılması zorunlu bir işkenceydi. O kadar.

Yola sabahın erken saatlerinde daha güneş doğmadan çıkmamıza rağmen İzmir’in öğle sıcağına yakalanırdık her seferinde. Beni ateşler basardı, yanaklarım al al. Üstelik o saate kadar hem sabrımın son demlerine vurmuşum, hem de uyuyup uyanmaktan hafif sarhoşum… Daha sık sormaya başlardım artık ne zaman varacağımızı.

Zavallı babam beni oyalamak adına bazen eski anılardan, bazen de etrafımızdaki manzaradan söz açardı. Çiçekleri gösterirdi mesela, zeytin ağaçlarını bazen, ne bileyim tarlaları, koyunları, köy çocuklarını, şırıl şırıl akan dereleri… Şöyle lütfen bir bakardım ama öyle anlamsız gelirlerdi ki bunlar bana, sadece içimin sıkıntısını arttırmaya yararlardı. Babam kazara mola verelim bir ağaç gölgesinde dese isyan bayraklarımı açardım.

Ben bir an önce gitmek, varmak ve yüzmek istiyorum diyorum, babam bana ya börtü böcekten bahsediyor, ya da amacıma ulaşmamı geciktirecek tekliflerle geliyor. Oysa ben o sırada dış dünyaya tamamen kapalı ve tıkabasa kendi isteklerimle dolu olarak derin düşüncelere dalmışım: Odamız bu sene hangi blokta olacak acaba, arkadaşlardan hangileriyle aynı devreye düşeceğiz, daha uzun süre plajda kalmak için anne babayla ne tür pazarlıklar yapabilirim, gece iznim bu yaz biraz daha geniş tanımlanmaz mı acaba vs. yi ölçüp biçmekle meşgulüm. Ve de tabii en önemlisi denizi düşlüyorum ve bir an önce kendimi ona teslim etmeyi. Tatilin gerçekte başladığı an benim vücudumun Ege’yle kavuştuğu an çünkü…

Çeşme kampına varırvarmaz da ilk yaptığım şey valizi yırtarcasına açıp mayomu üstüme geçirdiğim gibi sahile atılmaktı tabii. Plaja gelince de elimdekileri yere savurur, aceleyle havlu elbisemi çıkarıp öylece kumda serili bırakır, terliklerimin birini bir yana, ötekini diğer yana fırlatıp koşarak suya atlardım, hiç tereddütsüz.

O ilk dalışta zincirleri koparmak duygusu vardı, ilk kulaçta da özgürlüğün kokusu. Sonraki her devinimle hem dünyayı kucaklar, hem de ondan tamamen kopardım. Sonsuzluk ve arınmışlık duygularına sarınır, saatlerce yüzerdim. Sudan çıktığımda derim büzüş büzüş olurdu, ben nefes nefese. Ama yüzümde bir yaman gülümseme ki sormayın.

O zamanlar öyle kış tatilleri, uzun hafta sonu kaçamakları, bayramı bahane edip Akdeniz’e inme modaları yoktu bizim evin alfabesinde. Tatil yılda bir kez yapılırdı, bütün sene hayaliyle yaşar, gelsin diye gün sayar ve bir kez başladı mı da iliğini emmek için elinizden geleni yapardınız.

Rüzgar gibi geçerdi ne yazık ki o sayılı günler ve daha neye uğradığınızı anlamadan kendinizi dönüş yolunda bulur, bir zaman fotoğraflarla, sahilden topladığınız deniz kabuklarıyla, aman açılmayayım diye gözünün içine baktığınız yanık teninizle oyalanırdınız. Sonra güz gelirdi, okul başlayınca da dengeler değişir yaz anıları soluklaşırdı sessizce. Beklerdiniz siz de önce beyaz kışı, sonra müjdeli ilkbaharı ve nihayet yazı. O yeniden ilk kez denizle buluşacağınız büyülü anı, ilk suya atlayışı.

Zamanla başka büyülü anları da tattım neyseki hayatta. İstediğim okullara kabul edilişlerim kadar mezuniyet törenlerini de sevdim mesela. Hem içimde yankılanan “yaptım, başardım” duygusunu, hem de bunun dış dünya tarafından da onaylandığını gösteren sertifikaları alıp yan cebime koymayı.

Sonrasında iş hayatındaki başarıları, kariyer merdiveninde tırmandıkça keyfe gelip coşmayı sevdim. Kartvizitin açtığı kapıların ardındaki avantajları, olanakları, maceralı seyahatleri, değişik karakterlerle tanışma, farklı hayatları gözlemleme fırsatlarını.

Aşkın itiraf edildiği anları çok sevdim sonra. Hani bilirsiniz ya, soruların ve kuşkuların sonlandığı o katıksız teslimiyet tadını. Hissetmenin zayıflık değil mucizevi bir şans sayıldığı, gözlerinizin tam gaz parladığı ve içinizin ışıldadığı o dakikaları. Birine bakıp kendinizi gördüğünüz noktadaki taze ve kırılgan gizemi.

Hakkımı aldığım zamanları sevdim.  Yaşamın daha da ileri gidip önüme kırmızı halı serdiği günlerdeki heyecan başımı döndürdü. O halıda gurur ve sevinçle ilerlerken duyduğum kendine güven duygusunu tutmak istedim avuçlarımda bir ömür boyu. O anlarda bazen aynadaki aksim çarparsa gözüme daha da dikleşirdi duruşum, gülümserdim kendime ve dünyanın nimetlerine.

Hala bayılıyorum o en esaslı duyguları tam da dorukta yaşadığımız o anlara. Onlardaki yoğunluk, olağandışılık ve en duru halindeki mutluluk hala aklımı başımdan alacak kadar çekici geliyor bana. Diğer yandan, hayat onlardan ibaret değil biliyorum artık, daha önemlisi çok sık da denk gelmiyor o tarz deneyimler, o büyük kazanımlar, coşkulu duygular, cilalı başarılar.

O zaman hayatı yalnızca bu çok özel mega zafer ve ultra tatmin anlarına indirgeyecek şekilde tanımlamak ne kadar anlamlı diye soruyor insan kendine. Böyle yapıldığında yaşamın büyük kısmı ruhsuz bir beklemede mi geçiyor? Öyleyse biraz ziyan etmiyor muyuz elimizdeki onca yılı? Üstelik kaçırmıyor muyuz gündelik ve olağan görünende saklı olan mesajı?

Hani diyorum ki yolda karşımıza çıkan şu köy çocuklarına daha bir alıcı gözle bakmalıyız belki, yandaki ağaç gövdelerinin göğe yakarışındaki estetiği seçmeyi öğretebiliriz bakarsınız gözlerimize. Babamın hep istediği gibi ormanlık bir pınarbaşında mola almayı öneriyorum hepinize denize giden yolun üstünde. O serinlikte soluklanmayı azıcık sevdiklerinizle. Nereden gelip nereye gittiğimizi bir kenara koyup kim olduğumuzu anımsamak için belki sadece.

yolnice

 

Nice, Şubat 2013

 

“Tek” çocuk

tekcocuk

Tek çocukluk zor zanaat…

Adı üstünde bir kere “tek” çocuk. Hani sanki “tek çorap”, “tek küpe” gibi, eksiklik çağrıştırıyor daha ilk anda, alışılmış dışı biraz. Yazık diyorsunuz duyar duymaz, öteki teki yok. Vah vah!

İngilizcesine bakıyorum: “Only” child. “Only” kelimesinde tekilliğin yanı sıra bir de “sadece” anlamı var. Hani “sadece o kadarcık mı yiyeceksin?”, “sadece bu şiiri mi biliyorsun?” cümlelerindeki gibi. Yine bir azımsama hali, belki biraz da hayal kırıklığı söz konusu. Ayrıca İngilizce’deki bu “only” sıfatı çoğu zaman “lonely” sözcüğüyle eşleştirilip kullanılır. “Lonely” ruhun derinliklerindeki yalnızlığı betimler, karamsarlık taşır. Sonuçta zihnimizde çizilen tablodaki tek çocuk hem biraz noksan hem de muhtemelen bir başınadır.

Fransızca’ya sapıyorum hemen ardından, daha yaratıcı ve bonkör çıkıyor entelektüel dostlar; “l’enfant(e) unique” den bahsediyorlar. Buradaki teklik, nevi şahsına münhasır, özel, hatta eşsiz, istisnai anlamlarına da çekilebiliyor kolaylıkla. Şükürler olsun ki Fransızlar baştan kesmemişler tek çocuğun faturasını, ondaki potansiyeli görmüşler ve açık bırakmışlar ucunu bu maceranın. Vive l’espoir! Yaşasın umut!

Yukarıda tanımlanan nüansa rağmen, kabul etmek gerekir ki, bu üç dil ve onlar etrafında kurulu üçten çok kültür aralarında fikir birliğine varmışlar: Az rastlanır bir durumla karşı karşıyayız her şekilde. Siz de farzedin tek çocuksunuz. İlk günden biliyorsunuz haliyle; değişik bir vaziyet bu. Biraz farklısınız çevrenizdekilerden.

Diyeceksiniz ki “iyi tamam bunlar da, peki durumun onca avantajına ne demeli?” Doğrudur, torpilli yanları da vardır bu olgunun. İlgi denizinde yüzer mesela tek çocuk, boğulmasın diye de bir simit, iki kollukla desteklenir. Anne ve babasının sevgisi, dikkati ve zamanı için kimseyle rekabete girmek zorunda kalmaz. Ebeveyn onun gözünün içine bakar bütün gün: Güldü, hastalandı, yüzüne gölge düştü, iştahı kesildi. Hepsi takip edilir an be an.

Hakkınız var, şahanedir o ortam. Tek çocuk aile evreninin güneşidir, kalan herkes onun etrafında gezeler seve seve ve hayran hayran. Çocuk da ışıldadıkça ışıldar o keyifle. Ama gariban saftır, kendini bulunmaz Hint kumaşı, elalemi de en az ailesi kadar kendine meftun sanır. Dolayısıyla dış dünyaya adımını atınca fena çarpılır. En güçlüsü sarsıldığıyla kalır, kalanlar kırılır dökülür. Toparlanıp gerçek hayatın kurallarına alışmaları zaman alır.

Zira kendi havasında, kendi ritminde yaşayan bir devrandır bu. Kimseyi de iplediği yoktur. Tek çocuk orta yerinde değildir bu cümbüşün, herhangi bir parçasıdır sadece. İstedikleri için savaşmak, çekişmek zorundadır. Hem hesabı kitabı, hem usulünce pazarlığı öğrenmesi şarttır. Eksikleri acımasızca yüzüne vurulur. Alay edenleri tanır tez zamanda, insafsızları da. Açlığı, hastalığı, gönül yarası diğer olağan haller içinde kaynar gider, cihanın çorbasında tuz olur.

Gariban yalpalar, diğerlerinin üç adım gerisinde başlar bu yarışa. Bazen el bebek gül bebek yıllarını “iyi ki öyle aydınlıklar içinde yaşamışım” diye anar. Bazen “keşke beni bu kadar koruyup kollayacaklarına azıcık daha hayatın zorluklarına hazırlasalardı” diye hayıflanır. Her iki durumda da çekirdek ailesine ömür boyu yürekten bağlı kalır. Aile kaledir çünkü. Kale kozadır, kendi gözden ırak olsa da kokuları hafızada korunur, kalır.

Tek çocuk yetişkinlerin aleminin göbeğine doğar, orada büyür. Kapar tabii huyundan suyundan o ortamın. Kardeşleriyle kovalamaca oynayacağına büyüklerin sohbetlerine şahitlik eder. Onların kalıplarını, deyimlerini, kendilerini ifade etme şekillerini gözlemler, özümser. Sonra dillenir bir gün, bir zamandır algısının ağına takılanlar yansır anlatımına, tavırlarına. “Aman büyümüş de küçülmüş” derler, sinsi sinsi gülerler. Büyüdüğünün kabullenilmesine sevinir de niye yeniden küçülmüş sayıldığına akıl sır erdiremez bir türlü. Odasına kapanır kalın bir kitapla. Uzun süre haber alınamaz kendisinden.

Bir başına geçirecek sınırsız zamanı vardır tek çocuğun. Çok geçmeden tanır içindekini, bilinçle tartar artısını eksisini… Kendiyle barışıklık kurtuluşu olacaktır, erkenden sezer bu gerçeği. Kişisel gelişimi adına ciddi projeler tasarlar, deneysel tecrübeler yaşar. Hayal gücü beslendikçe yeşerir, bazen kendini bile aşar.

Ancak yaşıtlarıyla geçirilen zamanın özlemini duyar. Kalabalıkların enerjisi büyüler onu, mümkünse bir ordu arkadaşı olsun ister. Komşunun beş çocuklu kalabalık evine özenir bazen, kuzenlerle pikniğe gidip bağrış bağrış yakar top oynamak çeker canı. Bahçedeki çardakta mahallenin çocuklarıyla çekirdek çitlemeye bayılır. Tahta banka sıralanılır, bir yandan cıvıl cıvıl sohbet ederken bir yandan keyifle ayaklar aşağı sallandırılır.

Evet, tek çocuğun paylaşmayı öğrenmesi zaman alır. Susup biraz başkalarını dinlemesi gerektiğini kavraması da. Uyumlu olmak altın anahtardır insan ilişkilerinde, erkenden anlar bunu. Kenara not eder yanında iki yıldızla. Bazen kendini sevdirmek, kabul görmek adına elindekileri saçar savurur etrafına. Kapılarını ardına kadar açar ki cümbür cemaat gelsin dostlar. O kapılardan güzellik de girer ürpertiler de. Hayat dersleri sonra, gani gani.

Evet, dramaya düşkün olur tek çocuk. Kreşe yollanır, bütün mikropları toplar gelir. Siz deyin kızıl, ben diyeyim kızamık, hepsini sıradan misafir eder. Babanın hayal kırıklığıyla kalkan tek kaşından, annenin masa altı çimdiğinden harbi gururu kırılır, gözlerinden seller boşanır. Arkadaşları doğum gününü unutur, dünya başına yıkıldı sanırsınız. Yüzü yerleri süpürür mumlarını üflerken. Kalbi kırıldığında dipsiz kuyulara saklanır, ağlar gizlice. Ortaokuldayken beden eğitimi dersinde kasadan atlayamadığını ömrü boyu unutamaz, ona “yüzün güzel ama biraz şişkosun” diyen o çocuğu da.

Drama merakının her daim kendiyle uğraşıyor olmak kadar duyarlılıkla da bağlantısı vardır. Tek çocuk seyreder, izler, gözlemlerini kaydeder. Bazen diğerlerinin kaçırdığını okur ifadelerde, jestlerde gizli olanı söker alır. Belki gördükleri dert olur içine, belki fena kanar yüreği sırf bu yüzden ama itiraf edelim ki saklı güzellikleri de yakalar çıkarır kovuğundan aynı devriye gezen bakışlar. Cılız filizleri mesela, henüz onlar baş çıkarmadan topraktan. Çünkü umuda saygılıdır tek çocuk. Umudu ciddiye alır.

Kim bilir belki aynı drama eğiliminden, belki de üretken hayal gücünden kaynaklanır yaratıcılıkla arasındaki bağ. Şarkıları arka arkaya sıralayarak özetleyebilir bazen yaşamını, melodilerin kucağında soluklanmıştır çoğu kez, sözleriyse ezberler, kendine mal eder. Kitaplardaki hayatları bildikleriyle harmanlamayı sever. Yüreği gümbür gümbür çarpar her perde açılışında, sahnenin görkemli tozunu içine çeker. Filmlerdeki aksiyon da trajedi de kaynatır kanını, hafif sarhoş eder bazen. Bir tabloya hayranlıkla bakarken fark etmeden içine saklanır, onun renklerini kuşanır. Bir köşesine ilişir resmin usulca ve içindeki o sese dalar gider.

Tek çocuk sabıkalı doğar, alnına yapışmış etiketiyle peşin hükmünün insanların. Aksini ispat edene dek şımarıktır, kıymet bilmez, kendinden başkasını düşünmez ve paylaşmaktan hiç haz etmez. Bu önyargıyı yalanlarcasına yaşamayı seçenler çabuk silkelerler üstlerinden o tek çorabın hüzünlü ve katıksız yalnızlığını. Tenhalarda bir başlarına durduklarında bile kimsesiz kalmazlar. Müstesna bir anlam, gizemli bir işaret ararlar günlük yaşamın detaylarında.

Belki bulurlar, belki bulamazlar. Neyseki kolay usanmazlar.

Brüksel, Şubat 2013

Not: Selam olsun buradan kalbimin orta yerine yerleşmiş bütün sevgili “tek” çocuklara…

Birlikte sonsuza dek genç kalabileceğin bir dost…

sonsuzadekgenc

Bazı dostlarla konuşmak aynaya bakmanın sevgiyle yontulmuş hali gibidir. Gerçeği söyler dudakları ve gözleri ama sizin yüreğinizi burkmayacak bir asaletle. Sarıldığınızda kollarında soluklanırsınız, evrenin sesleri durur, zamanın hainliği de. Anı avuçlarsınız, tutarsınız öylece sevecen. Özümser ve sonra kendi haline bırakırsınız.

Karşılaştığınızda size “hoşgeldin, gözümde tütüyordun nicedir” der bakışları. Sizi içer konuşurken, içine çeker havanızı ve ayrılırken sizi sevgiyle salıverir. Zira o başınabuyruk, dizgin görmemiş halinizi kendi ruhundan da iyi bilir.

Kavuşmalarınız hep yüklüdür, vedalarınız biraz incitir ama hep yeni başlangıçlara gebedir. Dostluğunuzun bu üretken valsini seversiniz ikiniz de; uslanmaz romantikler saklıdır yüreklerinizin derinliklerinde. Her bakan görmese de.

Birlikte olduğunuz zaman gayretsizce akar, sizindir, sizdendir. İştahla kendinizden bahsedersiniz, dünyanın kalan kısmı yıllardır figürandır bu filmde. Zayıf noktalarınız en az eski aşklarınız kadar aşinadır. Onları da ne affedebilir ne de tamamen silebilirsiniz. “Biraz daha az sevsek kendimizi, daha az acı çekeceğiz” dersiniz ikiniz bir ağızdan. Sonra gülersiniz, zordur çünkü kendini hafife almak. Üstelik ikiniz de dozunda acıyı seversiniz.

Güzeldir kendini gayretsizce anlatmak, yargısız dinlenildiğini bilmek. Bazen içinden “gerçekte ona mı konuşuyorum yoksa bana mı?” demenin lüksünü yaşarsınız. Gelişigüzel bir konudan bahsederken en olmayacak anda kendi gerçeğinin anahtarını düşürür biriniz masaya. Sarsılır kulakları işittiğinde ağzından çıkanları… Bulmaca çözülmüştür.

Ama unutmayalım ki yüzyıl gibi gelen bir tanışıklık vardır bu işin temelinde, birini olduğu gibi görmek öylece en yalın haliyle. O bir şiirse örneğin, siz onu ezberinizden okumuşsunuzdur yıllarca kürsülerde, kumsallarda güneş doğarken ve çok esmer gecelerde. O bir resimse, içindeki ışık-gölge dansını yalayıp yutmuşsunuzdur bunca zaman ama baktıkça hala yeni bir rengini yakalarsınız. Keşfettiğiniz bazen bir alevi çağrıştırır, bazen kuytudur, sessiz ve soğuk.

Buralara kolay gelmemişsinizdir, yaman iniş çıkışlarla sınanır gerçek dostluklar. Siz mesela bir keresinde çok uzaklara savrulduğunuzda zor olsa da üstünüze gitmemiş, beklemiştir sabırla. Size istediğiniz kadar zaman ve rahat nefes alabileceğiniz bir alan vermek adına kendini sınırlamıştır. Dönemem dediğiniz noktadan döndürmüştür sizi özverisi ve emeğiyle.

Başka insanlar, başka mekanlar, başka şehirler sizi meşgul etmiştir yıllar boyunca. Egonuz önde siz arkada yorucu yarışlara katılıp, bunlardan bazen kazanç bazen batan gemilerle dönmüşsünüzdür. Buluştuğunuzda birbirinizi tamir etmek için değildir çabanız, malum ava giden bazen avlanır. Hayat yolculuğundan bir mola almaktır daha çok kavuşmalarınız ve artıyı da eksiyi de yalansız konuşmak fena halde ferahlatır. Ferahlayınca da gülersiniz ona buna deli deli. Evet, siz beraberken dehşetli gülersiniz. Gençtir kahkahalarınız ve birbirlerine çok yakışır.

Hayal kırıklıkları da olmuştur bu ilişkide ama işin güzeli onlardan da bahsedersiniz. Bazen bunu hoyratça yapar o zaman zaman dizginleri ele alan duygusal yanınız. Zor bir döneminde üstelik, kafası da adamakıllı bulanıkken yüzüne sizi şu gün şu yerde nasıl paramparça ettiğini haykırıverirsiniz mesela. Yok, özür dilesin diye değil. O bazen çok acımasızlaşan vurdumduymaz yönünü tanısın da ürksün ondan diye. Sevdiklerini de kendini de bu görüntüsünden korusun kollasın diye.

Şaşalar biraz şiddetiniz karşısında, inanmazlıkla bakar gözleri. Siz başlamışken bitirmek gayretiyle son darbeyi de vurursunuz. O iki büklüm olur, sizin canınız yanar. Sessizlik bir zaman koca cüssesiyle aranızda oturur kalır. Neyseki Akdeniz çok uzağınızda değildir ve geçmemekte direnen bir son yaz havası burun deliklerinizde gezinir.

Siz “çok mu yüklendim acaba?” dediğiniz noktada o niye onu böyle şiddetle sarstığınızın ayrımına varır. Bakışlarına bir dinginlik çöker, siz de duruluverirsiniz. Bir süre kendi halinizde seyredersiniz, rüzgar nereye itelerse o yana gidersiniz. Öylece sürüklenirken acemi ümitler bitmeye başlar inatçı yabani otlar misali hayallerinizde.

Ayrılık dakiktir, gelir hep hiç bekletmeden. Bir zor sınavdan daha geçtik diye sevinir o hamarat kafalarınız ama dile dökülmez tabii bu çıkarımlar. Gevşer, edebinizle derin bir nefes alırsınız. Bir zafer sarhoşluğu sarar bedenlerinizi, ne de olsa ikiniz de kazanmayı seversiniz…

Aylar sonra denk düşer, bir yaz akşamı gider Harbiye’de Sezen Aksu’yu dinlersiniz. Sizin üstünüzde yavruağzı bir elbise vardır coşkuyla taşıdığınız, sol göğsüne tutturulmuş kocaman bir çiçeği olan. O minder serer açık hava tiyatrosunun basamaklarına. Sezen eskilerden söylerken uçan halıya dönüşür o minder. Çocukluğunuzdan bugüne anılar nehri üstünde gezeler hafızalarınız.

Yüz ifadelerinizde yaşamışlık vardır, bir de birbirine mecbur olacak kadar çok sevmek. Gençtir kahkahalarınız ve birbirlerine çok yakışır.

İstanbul, Ocak 2013

Beyaz Atlı Prens

Beyaz atlı prensi beklemekten vazgectim” diye bir çıkış yaptı arkadaşım. Kırkını birkaç yıl önce geçmiş, eşinden yeni ayrılmış, iki de çocuğu var. İçimden “eh, zamanıydı…” demek geldi. Söylesem mi söylemesem mi diye düşünürken, o devam etti: “Artık beygirli seyisine de razıyım…”

Simdi insan gülüyor belki önce, ama sonra aklına takılıyor bu söz. Bizi bu sonsuz bekleme haline hapseden nedir? Bu romantizm açlığımız, bitmeyen umudumuz (ki hunharca budandıkça azar) ve en önemlisi bu kurtarılmayı bekleyen pasif, kırılgan yapımız nereden gelir? Daha önemlisi nereye gider?

İlk başlarda bir kahraman bekliyoruz, dört dörtlük. Bu karakterde boy pos desen var; ünvan, para, mal, mülk desen o da var… Yüreği tabiiki bizim için çarpıyor. Ademoğlu rüzgarları arkasına alıyor ve –dikkatiniz çekerim geçen yıllara ve gelişen teknolojiye rağmen- hep at üstünde geliyor. At da beyaz (saf duygulara işaret eder), safkan haliyle (bize de öylesi yaraşır), yeleleri pırıl pırıl (hani biraz da temizlik ve düzen hastasıyızdır malum.)

Prensimiz gelene kadar bizim tüm yapacağımız sabredip, güzel kalıp beklemek. O kutlu güne dek geçen hayatımız fasulyeden, o dönemde yaptıklarımız önemsiz. Diyeceksiniz ki, o kadar hatun kişi ve onları almaya gelen o kadar prens trafiği varken birbirimizi nasıl bulacağız? Ya, Allah korusun, başkasının prensine kayarsa gönlümüz kazara? Malum, ne kadere meydan okumak ne de -zorunlu bırakılmadıkça- hemcinslerimizin kısmetini çalmak geçer aklımızdan.

Oysa paniğe hiç gerek yok, cevap çok basit: Kendi prensimiz karşımıza çıktığı anda onunla bakışlarımız birbirine kilitleniyor ve içimizdeki ses retina okuyup kimlik belirleyen becerikli bir bilgisayar kadar doğru ve kesin bir analiz yapıyor. O sırada zaten tüm gökyüzü isteristemez pembeye boyandığından ve arka planda mırıldanarak çalan melodi de duygu selimizi coşturur vaziyette kuvvetlendiğinden bütün taşlar yerini buluyor. Tüm yapacağımız bize uzatılan eli yakalayıp onun atının arkasına atlamak. Sonra zaten hemen hayatımızda yeni bir sayfa açılacak. Canımızı sıkan, bizi kaygılandıran, korkutan ne varsa arkamızda bırakıp dörtnala gideceğiz aşk, mutluk ve servet diyarına doğru. Atta arkasına yerleştiğimiz ve kollarımızı sımsıkı beline doladığımız o andan itibaren onun korumasında (ve gölgesinde)yaşamaya seve seve imzamızı atacağız.

Şimdi arkadaşımın seyis hikayesine geri döner ve bu fenomeni nasıl açıklayacağımızı düşünürsek, aklıma gelen şu: Eğer ki hatun kişi “prens bekleme” sürecinde biraz saçmalarsa (örneğin kendine iyi bakmadığından dış görünüşten kaybederse ya da içindeki o umuda gece gündüz tutunmak yerine ara ara aklı başka konulara kayarsa) kendini suçlu hissediyor demek. Bu durumda da “beni bu saatten sonra prens ne yapsın? ben onu haketmiyorum” havasına girdiğinden seyise fit olmaya hazır ama beklemeye devam ediyor her koşulda.

Yanında bir erkek olmadığı sürece kendini yarım hissettiğini söyleyen bir sürü kız arkadaşım var. Sırf bu yüzden yaşadığı ilişki artık suyunu çekse de yeni birini bulmadan “ellerindeki” adamı (çok pardon) terk etmeye çekinen birçok kadın, hatta genç kız tanıyorum.  Kendini tek başınayken eksik hissetmek muhtemelen insan hayatının her anını ve her kararını etkileyen çok sarsıcı bir farkındalık. Diğer yandan, sırf ikilikte kalmak adına kendini ölü doğmuş ya da yolda ciddi yara almış ilişkilere hapsetmek yürek dağlayıcı bir trajedi. Üstelik içinizin derinliğinde biliyorsunuz ki o kişi yanıbaşınızda duruyor gibi görünse de esasında orada değil. Tribünlere oynarken kendinizi de kandırıyorsunuz. Gerçekte siz tek başınıza olduğunuzdan da fazla yalnızsınız.

Prenste sizi bütünleyecek ideal tamlayanı görmeniz olayın sadece bir boyutu. Öteki boyut (ki en az ilki kadar yürek yakıcı) bu kurtarılmayı isteme hali. Bilmiyorum kadınlar genelde erkeklerden bir adım geride durmaya odaklı yetiştirildiklerinden mi, yoksa ihtilaftan sakındıklarından mı kendilerinden güçlü saydıkları birilerine yöneliyorlar.  Belki de hayatın yorucu denklemleri sizi biraz hırpalamaya başladı mı, kolları sıvayıp onlarla boğuşmak yerine hepsinden bir çırpıda kurtulmayı hayal ediyorsunuz. Prens karakteri de biçilmiş kaftan tabii böyle durumlar için… Bu şahsiyet maddi sorunlara anında çözüm sunuyor, her türlü lojistik destek sağlıyor, hayallerinizi kolay yoldan gerçekleştirmeniz için bütün olanakları seriyor ayağınızın altına.

Sonra prens dediğimiz uzun dönemli bir yatırım. Siz gönlü bir prensten ötekine atlayan prenses masalı duydunuz mu hiç? Olmaz. Çünkü kadınlarımızın hayalindeki gerçek aşk bulundu mu cuk oturur ve milim oynatamazsınız yuvasından. Böylece prens ideali hem şimdi için hem gelecek için bir güvencedir. Aşkın kadını yaşatan, gözlerini ışıldatan, onu yemeden içmeden kestiği için kilo problemine de çözüm bulan bir merhem olduğunu da gözönünde tutarsak, prensle gelen sonsuz aşktan daha çok kazandıran bir hayat sigortası hayal bile edemez hatun kişi.

Beyaz atlı prensi gelmeyenlere dönersek yeniden, arkadaşımın seyis hikayesinden anlaşılan o ki, yıllar geçtikçe, zaman aşımı ve yaşanan deneyimler birleşgesinin etkisiyle o ilk cüretkar rüya mütevazılaşmaya başlıyor, beklentiler de daha gerçekçi boyutlara indirgeniyor. Ama o “gel beni al, gel beni kurtar” teması her daim gücünü korumaya devam ediyor. Halbuki umuyorsunuz ki, zamanla sabretmekten ve kurtuluşunun gökten zembille inmesini beklemekten bıkacak kadın ve köşeden bir taksi çevirecek, araca atladığıyla da toz olacak.

Tam bu noktada içinizden “taksi şoförü yakışıklı mı bari?” sorusu geçiyorsa ya da “onu bırak da, asıl beyaz atlı prensle giden kızlardan naber?” diye soruyorsanız, o ıslah edilmez yüreklerinizi sevgiyle selamlıyorum.

Antalya, Aralık 2012

Mektup

mektup

SMS çağına doğanlar mektuplarda gizli büyüyü bilmiyorlar. Sevdiklerinin el yazısını tanımadan yaşıyorlar aşkı. Bir A4 kağıt nasıl ikiye katlanır, ondan nasıl önlü arkalı dört sayfa yapılır haberleri yok. Oysa sağ üst köşeye tarih atarsın mesela herşeyden önce, sonra bir hitap düşünürsün, hem sevgi dolu olsun, hem orijinal diyerekten… O sözün kağıda dökülüşünü izlersin sessizce.  Onun adı geçiyorsa içinde, tam da o kelimeyi yazarken titrer yüreğin ve kalemin. Virgülü koyar biraz beklersin satırbaşına akamadan.

Sonra yeniden başlarsın yazmaya, tehlikesi olmayan kolay konulardan bahis açarsın. Yazın ürkek ama düzgün ve okunaklıdır; noktalama işaretlerine dikkat edersin. İlk paragrafı kesik kesik solumak gibi düşüne düşüne yazarsın, bir ileri bir geri gidersin bazen. Havadan sudanla başlayayım derken yavana teğet geçiyorum diye hırpalarsın kendini. Karalarsın yazdıklarının üstünü. Sonra bu müsvedde olsun çok çirkin görünüyor, sonra temize çekerim nasılsa dersin.

İkinci paragraftan itibaren akarsın artık. Laf lafı açmaya görsün yazın da değişir. Harflerin büyür ve yuvarlaklaşır, kuralları çiğnemeye de başlarsın. Çok heyecanlıysan bazen düz çizgiyi dahi tutturamazsın, satır sonlarında tepeye tırmanır sözcüklerin. Yüreğin de yükselir onlarla birlikte. Özlemişsindir onu.

Kendinden bahsedersin önce, neler yaptığından. Okuduğun kitaplar vardır hayatının göbeğinde, izlediğin oyunlar, yeni çıkan kasetler. Sonra Cuma akşamları CSO konserleri, arkadaşlarla hareketli Cumartesi geceleri, ODTÜ kampüsünün çayırlarından ve dersliklerinden son haberler. Bazen bu anlattıkların yaptıklarından çok içindeki boşlukları açığa vurur. O kitabın üçüncü cümlesinde seni düşündüm demek istersin, konserde keşke yanımda sen otursaydın o akşam ve elimi tutsaydın, o gece partide en sevdiğim şarkı çalarken keşke seninle dans ediyor olsaydım… Sensizlik canımı acıtıyor demek istersin. Bazen dersin, bazen diyemezsin. Satır aralarından sezsin istersin. Sezer mi hiç bilemezsin.

Ona da sormak istersin: ne yapar, kimlerledir, seni düşünür mu ara ara? Bir yanın hayatını yaşamasını, yeni dünyaların keyfini çıkarmasını ister. Bir yanın yeniliklere çok dalar da buraları unutur mu, hatta döndüğünde beğenmez mi diye korkar. Onu boğuyor gibi görünmek istemezsin, zaten boğmak da değildir niyetin. O özgür olsun, kendi seçimini yapsın ama o seçim illa sen ol diye beklersin.

Bunları düşünürken kafanda nasılsa kurduğun bir dengeyi yansıtan satırlar döşersin kağıda. Bazen yarım sayfan kaldığını hayretle görürsün, oysa diyeceklerin bitmemiştir. İkinci A4e geçmek adamı kasar diye düşünürsün. Çaresiz gibi görünmemek lazım, üstelik onun dışında bir hayatın olduğunu da görmeli. Dozunda bırakalım Denizcim der, kendini ikna edersin.

Son paragraf önemlidir ama, hem akla hem kalbe hitap etmelidir, özgün olması ve illaki senden bir iz bırakması gerekir. Beynine çakılacak bir çivi, uzun zaman da orada kalacak bir iz. Sabah uyandığında zihninde sallanacak bir cümle, gece başı yastığa değdiğinde seni hatırlatacak bir fısıltı, belki bir umut geleceğe dair, çok net olmayan. Belirsiz, kışkırtıcı ve çekici. Hani şimdilerin “bizi izlemeye devam edin” mesajı gibi.

İmzadan önceki sevgi sözcüğü önemlidir, son paragrafın yenilikçi temasıyla uyum içinde olması gerekir. Aksi halde sırıtır, sahte izlenimi verir ve okuyanı buz gibi soğutur. İmzan zaten değişmez, etine dolgun ve tamamı küçük harflerle attığın deniz dalgaları gibi yükselen bu özgün desen adeta “ne kendimi beğenmişliğim var ne de dünyadan saklayacaklarım” der gibidir. O bunu bilir.  Sırf bunun için seni sevdiğini düşünürsün bazen.

Mektubun sonuna geldin. Müsvedde yaptıysan özenle temize çekersin yazdıklarını bir kez baştan sona okuyup son düzeltmeleri de ekledikten sonra. Temize çekerken de tüm dikkatine rağmen biriki küçük hata daha yapıverirsin, ufaktan karalarsın, o kadar kusur kadı kızında da olur misali. Sonra ikiye katlarsın mektubunu.  Zarfın içine kaydırırsın. Yolculuğa çıkmaya hazırlanan birinin valizini kapatmasına benzer bu duygu. Beden hala buradaysa da ruh yola düzülmüştür çoktan.

Bazen son anda bir ilham gelir, zarfın içine küçük bir ek de katarsın; bir kart üstünde bir alıntı, bir resim, bir şiir. Yalayarak kapatırsın zarfı, zamkın tanıdık ve nahoş tadı biraz mideni kaldırır. Ev yapımı bombamız hazırdır işte.

Zarfın üstüne onun adını yazarken yeniden hızlı çarpar yüreğin. Üstelik önüne “Sayın” yazıyorsun, ardına da onun soyadını ekliyorsun. Bu mecburi resmiyet halini niyeyse son derece baştançıkarıcı bulursun. Kendine şaşarsın. Pes yani Deniz!

Bir anlık zihin boşluğunu takiben kendine geldiğinde, adını zarfın sol üst köşesine mi yoksa arkasına mı yazsam diye bir iki dakika harcarsın. Fark eder mi isimlerinizin zarfın aynı ya da ayrı yüzlerinde durması? Hiçbir zaman emin olamadın bu konuda. O günlük seçimi iç sesine kulak verip yapar ve olayı noktalarsın.

İşlem daha bitmedi ama. Mektup elde postaneye doğru uzanma zamanı simdi. Pulun yoksa gidip gişenin önünde sıraya da gireceksin üstelik. Bütün bu süreç boyunca yazdıklarını, onun yazdıklarını okuyunca nasıl hissedeceğini, senin elinden çıkmış satırlara onun ellerinin ve gözlerinin değeceğini düşünmek için bol bol zamanın olur.

Kendine acısan mı gülsen mi bilmezsin. Yine de ışıldar için, gözlerin. Bedelini öder, mektubunu gişeye teslim edersin. Veda vaktidir, ürperirsin. En derin duygularının paketlendiği bu küçük hazineyi yabancılara geçici de olsa teslim ettiğin için yerli yersiz bir sızı duyarsın.

Postaneden eve dönerken hala aklındadır mektup. Yazmasa mıydım şunu, demese miydim böyle, aman çok mu açık oynadım kartlarımı diye hayıflanır durursun. Sonunda kendini de bezdirir, kısa devre yaparsın. Neyseki vitrinde güzel bir kıyafet takılır biranda gözüne, aklın anında kayar, kadınlık işte. Şimdi bunu annene göstereceksin heyecanla ama o sana “kızım ne var ki bunda bunca para verecek, ben sana aynısından dikerim” diyecek biliyorsun. Yine de…

Yolunun üstündedir madem, bir de Dost Kitabevine uğramak çeker canın. Kapısından girergirmez sarmalar seni bu tanıdık mekan. Yeni çıkmış yayınlara dalarsın hemen, gönlünün kaydığı birini satın almak planıyla. Dükkanda sakin bir huzurla gezinir, kitapları karıştırırken fonda çalan şarkıyı mırıldanır, ara ara da sevgilileri gözetlersin kıskanç bir merakla.

Dost’un çıkısında soğumuştur hava, karnın da acıkmış, hissedersin ansızın. Kestane kokuları gelir burnuna, eve doğru yürürken adımlarını sıklaştırırsın. Annem ne pişirmişti diye düşünürsün, akşam TV de ne var (çok kanal olmadığından kolaydır bu sorunun yanıtını bulmak.)

Apartmanın girişinde ister istemez gözün sol duvardaki posta kutularına kayar. 14 numarada gizli iki zarf görürsün; yüreğin kabarır. Telaşla çantana dalarsın, herşey çıkar çantandan bir türlü anahtarı bulmazsın. Çıldırır, bazen küçük bir çığlık bile atarsın o sinirle. Yanından komşu Rıza Amca geçmektedir o sırada, hal hatır sormak icap eder. Gerekeni yaparsın da aklın uzayda, bilincin yörünge dışındadır.

Posta kutusu açılır, mektupları iştahla kaparsın. “Hadi hadi nolur lütfen” tarzı bir yakarış dökülür dudaklarından. İlki babana gelmiş. Soluğunu tutarsın. Ötekisi senin. El yazısı haykırır adeta, yüreğinde yankılanır. Yazmış, hem de senin mektubunu beklemeden. Bacakların eridi sanırsın. Zarf sana bakar, sen ona. Kımıldayamazsın. Avcunda yangın çıkmıştır.

Antalya, Aralık 2012