Bize Biraz Aşk Lazım

Ben Sezen’i dinleyerek büyüdüm… İlk tanıştığımda  “Serçe” diyorlardı ona.  Aynı isimli bir uzunçaları vardı, döner dururdu bizim evde.  “Kaybolan Yıllar” dan bahsederdi Sezen o albümde.  Bu konu bana çok uzaktı o zaman, hiç üstünde durmadım. Aslına bakarsanız Sezen’in o genç yaşına da biraz ağır geliyordu sanki bu sözler.

Bir sonraki albümün dilime takılan şarkısı “Hata”ydı. Albümün çıkış tarihi benim oniki yaşıma denk geliyor ve düşünün ki ben “hatalar yalan duygularda başlıyor” sözüne kapılmış gidiyorum.  Birilerini düşünüp “sen en güzel duyguların katilisin” diye haykırabiliyorum.  Yaşadıklarımı özümseme yeteneğime mi hayal gücüme mi şapka çıkaracağını bilemiyor tabii insan!

Sonraki yıl “Ağlamak Güzeldir”le dokundu Sezen yüreklerimize.  Başkalarının zayıflık saydığı bu eylemin aslında “…öfke, delice nefret, doruklarda aşk, doyumsuz sevinç, kahreden keder, kısaca hayat ve nefes…” anlamına geldiğini fısıldıyordu kulaklarımıza ve eksisiyle de artısıyla da kara dünyada varolmaktan vazgeçmemekten ve duygularımızdan utanmamaktan söz ediyordu.

1982’de “İkinci Bahar” ile tanıştı Türkiye.  Sözlerinin sırrını çözemiyordum ama anlamadığım bir şekilde sarıp sarmalıyor ve teslim alıyordu bu şarkı beni.  Böylesine içten ve cesaretli bir aşk çağrısı, daha duygularını ilan etme aşamasının çok öncesindeki kabulleniş döneminde tökezlemiş ruhuma bir devrim çağrısı gibi geliyordu.  Kalbimi daha hızlı arttırıyor,  arkasına takıp sürüklüyordu beni.

“Sen Ağlama” diyordu Sezen iki yıl sonra.  Ben o zaman başka birini onun yerine ağlamayı seçecek kadar sevebilmenin ne demek olduğunu anlayacak olgunlukta değildim tabii.  Birine “gözbebeğim” dediğinde, “kıyamam” dediğinde insanın içinin nasıl eriyebileceğini hayal bile edemezdim.

Kimsenin yerine ağlayacak göz yoktu bende o sırada, birileri benim için ağlıyorsa da onların problemiydi bu.  Toy, bencil ve dikbaşlıydım.  Kırılan yürek nasıl içten içten acır bilmiyordum.

Yirmi yaş fırtınama az kala  “Git” şarkısı muazzam bir çıkış yaptı, malum bedeni deler geçer o şarkı.  Sezen nedenleri sıralar, durumu açıklar, sonra da işte onca yaşanılandan sonra Git derdi sevgiliye, gölge etme ve git… Çünkü kaldıkça paralayacaksın beni,  kanırtıp duracaksın bıçağı sapladığın yerde. Daha çok acıtacaksın canımı. Git.

Şarkıyı kulağınız kadar yüreğinizle de dinlerken siz de Sezen’le beraber değerlendirirdiniz durumu, listenin üstünden şöyle bir geçerdiniz. Hasar belli, yürümeyecek belli, daha fazla kırılmasın artık bu kalp, haklı kadıncağız. Yol yakınken dönülmeli, çekip gitsin artık bu kişi…

Ama Sezen sürprizlerle doludur, sağ gösterip sol vurabilir bazen.  Nitekim, o şarkıda da Gitleri inatla arka arkaya sıralar, sizi kararlılığına ve davasına iyice inandırır ama son anda Gitme diye inlerdi. Hem de öyle bir Gitme derdi ki yola çıkan siz olsaydınız geri dönerdiniz.

Sezen o çıkışın ardından da neden sevdiğinin kalmasını istediğini anlatırdı bize.  Yarım kalmışı kabullenemiyordu, ayrılığa hiç hazır değildi, daha şimdiden özlemişti işte.  Böyle hissettiği için de utanıyor gibi bir hali yoktu.  Hislerine de aşkına da sahip çıkıyordu.

Ben o yaşlarda Git diyenlerdendim. Gururum hep ağır basardı. Beynim çoğu kez sustururdu yüreğimi.  Sezen’in “Gitme” deyişini acınılası bulurdum demiyorum ama -nasıl desem- bana göre değildi. Sezen’e istediğinin peşini bırakmadığından dolayı saygı duyarken, kendimi de başımı eğmediğim için tebrik ederdim.

Seksenlerin sonlarında biraz biraz büyümeye yüz tutmuş, insanların kurşun askerlerden daha kırılgan olduğunu ve hataların bedelleri de beraberinde getirdiğini öğrenmeye başlamışken tanıştım “El Gibi”yle.  Dolu dizgin koşmaktan ibaret değildi hayat, kaybetmek acıtıyordu işte.  Düşünme, tartma ve özeleştiri zamanıydı artık.

Doksanlı yıllara yaklaşırken bu kez Sezen “Gidiyorum” diyordu.  Ve alıp başını gidiyordu.  Geçmişi inkar etmiyordu, yaşanılmış güzelliklerin hatırasını sarıp sarmalamış, cebine koymuştu özenle.  Korkuyordu biraz elbet ama umutsuz değildi.  Ardında bıraktığına bela okuyarak değil, “yeni başlangıçlar” dileyerek ve üstünde hala onun kokusuyla çıkıyordu yola.

Muazzam mert bir cesaret vardı bu güftede.  Benim de çok gidesim vardı o zamanlar…  “Bir kendim, bir ben…” çıkacaktım yola aynen onun dediği gibi. Nitekim gittim de.

Gitmeyi seçmek hayallerinin peşinde koşarken bazı kayıpları göze almayı da gerektirir.  Belki bu yüzden Sezen “Vazgeçtim gözlerinden…” diye her başladığında içimde her daim toz bulutu misali uçuşan bir sürü duygu birbirine kavuşur, kenetlenir, bir garip aşık yumağına dönüşür.

Dünyanın dizginlerini elimizde tutmadığımızın kabullenişini bulurum o şarkının sözlerinde ve yanık bestesinde.  Mükemmele, dörtdörtlüğe veda dönemindeyizdir artık.  Yine de asi duygular, başınabuyruk istekler durulmazlar.  Bilakis bir başka türlü coşarlar bu yeni olgunlukta.  “Yok olmak anıdır şimdi”.

1993’te “Küçüğüm”le özeleştiriye davet ediyordu Sezen.  Kendini dev aynasında görenlere tatlı uyarılar vardı şarkının sözlerinde.  Çok yol aldım sanırken aslında yolun başında olmaktan, bu yüzden duyduğumuz endişelerden, güvensizlikten yine açıklıkla bahsediyordu.  Nerede olduğumuzu görüp kabullenince telaşa gerek kalmıyordu aslında.  “Oyuncak zaferlerimizin” sarhoşluğundan kurtulup büyümek için biraz daha çaba sarf etmemiz gerekiyordu sadece.

Doksanlı yılların sonunda Turgut Uyar’ın sözlerine döşenmiş güzelim Gürel-Aksu bestesini mırıldanmaya başladım: “Sizin alınız al, inandım. Sizin morunuz mor, inandım…”  Ben de dünyaya dönüp “benim dengemi bozmayınız” dediğim döneme yaklaşıyordum.

Kendi doğrularımı, gerçeklerimi buluyor ve onları sahipleniyordum.  “Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı” durup “iyi niyetle gülümserken” içtenlikle ” hiçbirinizle dövüşemem” diyordum. Şiirdeki gibi gizli bir bildiğim olduğuna inanıyor ve deniz hala dalgalı olduğu için kendimi şanslı sayıyordum.

“Rumeli Havası” beni daha  ilk dinleyişimde tutsak etti, kendine bağladı.  Eskinin insanlarının yalınlığı, saygıdeğer saflığı ve emsalsiz zarafeti vardı o şarkıda.  “Sevdanın en karası” nasıl bir asaletle taşınıyordu o notalarda… Ve onca yoğunlukta yaşanan duygulara kıyasla son derece mütevazı kalan bir talebi dile getiriyordu “ihtimal ya fikrinize düşersem…” sözleriyle.

Şarkının piyasaya çıkışından iki sene sonra Selanik doğumlu babamı kaybettiğimden beri bu parça başka türlü dokunur oldu yüreğime.  Babamı özlemle andım onu her dinleyişimde, babam aklıma düştükçe dinledim o şarkıyı.  Ve gerçekten anladım ne kadar hazinmiş kalakalmak “yüreğin vurgun yediği o terk edilişte”…

Sezen “İstanbul İstanbul olalı…”  diye isyan ettiğinde artık ben de kederi tanıdığım yaşa gelmiştim.  Umutlu başlangıçların bile hayat sigortası olmadığını görmüş, ilişkilerin de insanlarla beraber değiştiğine şahit olmuştum.  İlk gün samimiyetle edilen aşk yeminlerinin içi boşalıveriyordu bazen zamanla.  Birbirinin gözbebeklerinde kaybolan iki insanın yolları ayrılıveriyordu zamanı geldiğinde.

Sezen anlarım diyordu üstelik, gönül başkasına kayabilir. Bilirim diyordu, “yeni bir ten, yeni bir heyecan” aklı baştan alabilir.  O yüzden artık Gitme diye seslenmiyordu terk etmeyi seçenin ardından ama acısını haykırmayı en doğal hakkı sayıyordu.  Üstelik o acıyı azımsamadan,  küçümsemeden, cilalamadan olduğu gibi yansıtıyordu bize: Geberiyordu işte aşkından, sövüyordu acısından.  Anlayan anlardı zaten.  Hem kimin umurundaydı artık herkesten kabul görmek, herkes tarafından sevilmek?

Aşk acısı kadar onu şehre anlatma hali de etkiyordu beni. Bir “omuz” değil bir “lodos” arıyordu Sezen, bir kürek ve kayık, kayıkçı değil. Şarap deseniz “birkaç şişe”… Belli ki kendi yaralarımızı kendimiz sarmaya alışmıştık artık. Belki anlatmaktan yorulmuştuk, belki işitilmemekten.

2003’te “Şu Saniye” şarkısında yine aşk vardı.  “Belki bu da gelir geçer” bilinci işlemişti ama artık içimize.  Masallardaki gibi değildi aşk belki, o da bazen düşe kalka ilerliyor, günün birinde azalabiliyor, hatta tükeniyordu.  İşte tam bu yüzden de şu an, şimdi yaşanılan ve hissedilen esastı.

Aşkı eksiği ve gediğiyle tanıyıp kabul ederken, onun en hırpalanmış, en yorgun halinin bile yaşamdaki bir sürü anlamsızlıktan daha kıymetli olduğunun da ayrımına varıyorduk artık. Hayat ancak aşkın süzgecinden geçirildiğinde yumuşuyor, yenilir yutulur hale geliyordu.  Aşkın dokunmadığı karanlık köşelerde hoşgörü yoktu, şiddet ve zulüm hüküm sürüyordu.

İki yıl sonra gelen “Eskidendi” şarkısı beni elimden tutup çocukluğumun masumiyetine taşıdı.  İhaneti, aldatılmışlığı tanımadığımız, “arkadaş” etiketini en kapsamlı ve lekesiz haliyle taşıdığımız, sevdiklerimizi sonsuza dek kaybetmenin ne demek olduğunu henüz bilmediğimiz günlere.  Anısı bile sarsıyordu insanı.  Filmi başa alamazdık, geçen geçmişti. Kalbimizin gücü yetecek miydi peki “geceyi söndürmeye”?

2008’e geldiğimizde “Yol Arkadaşım” parçasında içine sindiremediği dünya halini paylaşıyordu Sezen artık yanında olmayan “son İstanbul beyi”yle.  Gördüklerini sevmiyordu,  korkularla dolu bir ortamda yalnızlıkları içine gömülüp yaşayan beklentisiz insanları anlatıyordu kederle.  Bu uğursuz değişimle başa çıkmak zaten başlı başına zordu. Bir de kaybettiklerimizin acısı ekleniyordu üstüne.  İnsanın isyan edesi geliyordu bazen.

Benim de “babam iyi ki görmedi, çok üzülürdü” dediğim olaylara tanıklık ettiğim bir dönemdi.  Bir yanım bu düşünceyle teselli bulmaya çabalarken, öteki yanım sallanan zemin üstünde ayakta kalmaya çalışıyordu.  En büyük desteğimi kaybetmiş olmaktan dolayı hem kırgın, hem öfkeliydim. “Nazım senden başka kime geçer?” söylemini çok yakından tanıyor, her gün yaşıyordum.

Sezen’in “Sayım”la Cemal Süreya’yı dillendirişini ilk işittiğimde Bozcaada’daydım.  “Hayat aşkla ve şiirle ve mümkünse deniz kenarında yaşanmalı” diye düşündüm o anda.  Bugün de Sezen’in birbirinden farklı “öptüm” lerini dinlerken olgunluk hiç değilse nüansta saklı gücü ortaya çıkardığı için teşekkürü hak ediyor kanısındayım.

Görüyorum ki, arabesk yanım ağır bastığından, ya da oldum olası aşkın hayalini kendisinden daha esaslı bulduğumdan, kavuşamayanların şarkılarını coşkulu aşk sarhoşluğu yaşayanlarınkine kıyasla daha çok sevmişim hep. Yüreğimin telini onlar başka türlü titretmiş diyelim. Boğazım düğümlenir hala onlar çalındığında, buğu basar gözlerimi.

Ancak geçen hafta İstanbul’dan döndüğümden bu yana farklı  bir şarkı mırıldanır oldum gençlerimizden aldığım ilhamla:

“Bende zincirlere sığmayan o deli sevdalardan

Kızgın çöllerde rastlanmayan büyülü rüyalardan

Kolay kolay taşınmayan dolu dizgin duygulardan

Yalanlardan dolanlardan daha güçlü bir yürek var.”

  maskelidans

Brüksel, Haziran 2013

Sınır

Hangi noktada karar verir insan ki bu iş bitmiştir? Bilir ki artık filanca konunun hesabı dürülmüş, dosyası mühürlenmiştir? Bardağı taşıran son damla hangisidir? Çiziklere ve kesiklere dayanır dayanır da bir noktada “yeter Allah!” der ya insan,  işte o an tam olarak ne zaman gelir? Sınır nerededir?

Azar azar gıdım gıdım mı ilerler bu ince meseleler ve gerçekten denene denene bilenen sabır bir gün tüm keskinliğiyle ustura çevikliğinde keser koparır mı bir bağı? Yoksa ortada hiçbir iz ve koku yokken bir gün ansızın olanca şiddetiyle mi atılır köprüler? O ana leke gibi düşen tek söz, ya da tek bir anlamlı kelama hasretken basan sükunet sonun başlangıcını belirleyen fişek olabilir mi?

Yoksa siz hiç ses edemez misiniz? Yıllardır sineye çektim, “eski köye yeni adet getirmeyelim” diyenlerden misiniz? Onları Allah’a mı havale edersiniz? İçinizde oluşan yarıklar göçükler doğursa da o karmaşada, o eksiklikte yaşamayı göze alanlardan mısınız? Öyleyse eğer, söyleyin, kendinizi kahraman mı yoksa korkak mı sayarsınız?

Kim bilir, belki de siz gözleriniz kapalı yaşarsınız. O kadar uzun kapalı kalır ki gözleriniz bir rüyaya dalarsınız çok geçmeden. Hem öyle bir dalarsınız ki, bir bakmışınız gerçek hayatın ta kendisi sanıyorsunuz  o gördüklerinizi, masal aleminde artık sizin adresiniz.

Masal alemi de hoştur Allah için, süslüdür, görkemlidir. Her yaş için esaslı oyuncaklar vardır. En dayanıklı olan bile sonunda çekilir, dener,  hatta bağlanır.  Yüklerden kurtulmak hafifletir. Çoğunluk da aynı aleme çekilebilirse bu toplu rüyaya yatma eyleminin zevki daha bir katmerlenir. Katılımcılar arttıkça düş perdesi kalınlaşır, üstünüze tamamen örtülür.

Siz belki hiç dalmadınız o düşlere ama dersiniz ki “gücüm yalnızca bana yeter” ve dünyanın derdini yine dünyaya havale edersiniz anında. “Bana mı sordu o bu hale gelirken, niye bana düşsün ki yılların birikmiş çöpünü temizlemek?” diye sorarsınız biraz da hiddetle.  Geçmişte kahramanlığa soyunup da olmadık haksızlığa uğrayan, kendi yandığıyla kalanları anımsatırsınız sonra da arka arkaya.

“Değmez..” demeye getirirsiniz bilirim.  İnsanların bencilliğini, kadir bilmezliğini, dönekliğini hatırlatıp kendi bacaklarından asılan koyunların hikayesini yinelersiniz altını çize çize.  Eteğinizi silkip, dönüp sırtınızı gidersiniz belki. Ruhunuz huzur bulur mu acaba, cidden kendinizi koyunlarla eş tutabilir misiniz?

Tepki veresiniz var bazınızın belki ama çoğunluğa göre daha temkinlisiniz.  Önden gidenler yolu bir açsın hele, siz de biraz daha değerlendirin durumu o fırsattan istifade, gelişmelere göre son kararınızı vereceksiniz.

Baktınız fos çıktı bu hareket, gürledi gök epey bir zaman ama tek damla düşmedi toprağa, siz de boş heveslere kapılmadığınız için kendinizi tebrik edersiniz.  Öte yandan taka sandığınız araba itile kakıla da olsa çalıştıysa sonunda, siz de atlar içine  ilerlersiniz.  İşte elleriniz tozlanmadı bile.

Sahi, hangi noktada karar verir insan ki bu iş bitmiştir? Bilir ki artık filanca konunun hesabı dürülmüş, dosyası mühürlenmiştir? Bardağı taşıran son damla hangisidir? Çiziklere ve kesiklere dayanır dayanır da bir noktada “yeter Allah!” der ya insan,  işte o an tam olarak ne zaman gelir? Sınır nerededir?

O sınıra erkenden varıp tepkisini verenler kimine göre önder, kimi içinse acelecidir.  Öfkeyle kalkan zararla oturur denir, önce düşünmek, tartmak gerekir.  Zamansız çıkan cılız sese belki kimse kulak vermez.  Belki arada kaynar, yiter tezden, geri de gelemez.  Uzun sessizliklerse sinmişlik, ya da mutlak kabulleniş olarak algılanabilir.  Üstelik bir zaman sonra gözler açılsa, gidenler dönse, temkinliler hareket kararı alsa da bazen çok geç kalınmış olabilir.

Umalım ki arada bir yerde bir ortak payda var ve çoğunluk orada buluşacak. Erken kalkanlar henüz sıkılmamış ve hala inançlı olacaklar, hatta arada biraz düşünme fırsatı bulduklarından planlı adımlar atacaklar.  Satranç misali oynanacak bu oyun, zekayla ve ölçüyle.  Çok da geç kalınmadığından neyseki hala kurtarılacaklar kalmış olacak; herkesin kıymetlisi güzellikler, hepimiz için ortak değerler.

Atamızı, babamızı anacağız işte o değerlere yeniden heyecanla tutunurken. Çocukluğumuzla barışacağız, kendi çocuklarımızın yüzüne başımız dik bakacağız.  Ortak paydada buluşmak bize çeşitliliğimizin, renklerimizin biraraya gelince ne göz kamaştırıcı bir buket olduğunu gösterecek yeniden. Kendimizi yürekten seveceğiz.

El ele tutuşurken bir zamandır alnımıza yapıştırılmaya çalışan yapay etiketler patır patır düşecekler yere. Biz onların üstüne basıp ilerleyeceğiz.  Umut basacak ortalığı, gençleşeceğiz.  Köşeye çekilmek değil varolmak isteyeceğiz bu sahnede yeniden.  Sırf daha dik yürüdüğümüz için daha iyi göreceğiz önümüzü.

Kendimize ve birbirimize güvenimiz arttıkça kuşandığımız zırhlardan kurtulacağız.  İnsanlığımız çıkacak altından pırıl pırıl. Işıldayacak.

sinirciekleri

 İstanbul – Brüksel TK 1939 Seferi, Haziran 2013

Duru

image

Duru
Pırıl pırıl, saydam
Korkusuz
Sade ve katıksız
Süssüz, oyunsuz
Göründüğü gibi
Bulanmamış, karışmamış, bozulmamış
Duru
Sakin
Genç
Ve masum

Günlük yaşamımız
Kirli ve kalabalık şehirlerin gürültülü ortamında
Aklımızdan geçenleri açıklıkla ifade edemediğimiz yetişkinler dünyasında
Hep saklayarak, gölgeleyerek, çoğu zaman bastırarak
Nüanslara sığınıp, kelime oyunlarından medet umarak
Gölgelerde, loş sokaklarda çok katlı pazarlıklar yaparak
Çoğunluk koşarak, hatta soluklanmaktan korkarak geçiyor.

Durduğumuz nadir anlarda
Teknolojik gürültüyü bir yorgan gibi çekip başımızın üstüne
Huzur değil kaçışta uyuşmak, uyutulmak istediğimizden
Asıl sorularla yüzleşmek yerine
Sahte sorunları çözdük diye övünmeyi tercih ediyoruz.

İnsan hamurumuzdan kaybettiğimizi bile bile
Bulanık sularda yüzmeyi seçiyor
Sırf eksiklerimiz görünmesin diye
Sırf zayıf noktalarımız su yüzüne çıkmasın diye
Kendimizi paketleyip tavanarasına kaldırdığımızla kalıyoruz.

Bizi arayan olursa o ilk hevesle, hatta aşkla
Bulamayacak oysa artık
O enüst katın derinliklerinde
Nasıl bir korku bürümüşse gözümüzü aman keşfedilmeyelim diye
Dünyayı kaçırsak umrumuzda olmuyor, ne yazık!

Çocukluğun, gençliğin de sonu bu diyoruz
Masumiyete vedamız
Yetişkinlik aynen böyle bir macera sanıyoruz
Kılıf kılıf üstüne, kabuk kabuğa değecek şekilde
Kat kat yaşıyoruz
Yaşadığımızı sanıyoruz.

İçten bir tepkiye burun kıvırıyoruz bazen
Yazık, kendine hakim olamadı
Duygusal davrandı
Kartlarını gösterdi
Vah vah diyoruz
Oyuna hakim değildi, belli de etti.

Yüzüne güle güle ve en tatlı diliyle
Tezgah altından vuracaktı oysa abalıya
Kimse ondan şüphe etmeyecekti
Elleri tertemiz, ismi pak kalacaktı
Geceleri uyur muydu bilinmez ama
Onun da çaresi var, düşünülmüş
O ilaçlardan alacaktı işte
Vicdan susturmaya yarayan renkli drajelerden…

Binbir işi aynı anda yaptım diye seviniyoruz
Telefonda sevdiğimizle konuşurken gözlerimizle ekranı tarıyoruz aceleci
Çocuklarımız bizden beter
Azar işitirken arkadaşlarına sms atmayı öğretmişler hünerli parmaklarına
İmla nedir bilmiyorlar ama ne önemi var
Edebiyatı tv dizisi kıvamına geldiğinde keşfediyorlar
En saf haliyle vermeyin onlara mazallah şiiri
Eroin etkisi yapmazsa ne olayım, alışık değiller aşkın en damar haline
Gereksize koşuyorlar
Çok erken büyüyorlar
Geri gelmeyecek hiç görmedikleri.

Süslere düşkünüz, markalarla tapıyor, taptırıyoruz
Ünvanlara doymuyor, içlerinde bir o yana bir bu yana yuvarlanıyoruz
Allanıyoruz, pullanıyoruz, paralanıyoruz
Evlerimiz ve arabalarımız var, çoğullar dikkat
Bahçelerimize bahçıvanlar, çocuklarımıza dadılar bakıyor
Refah içinde bazen yoksullaşıyoruz

Çok aldım, az verdim
Ben ötekilere kıyasla süperim
Şaçlar biraz azaldı ama son yıllarda
Göbeği bir miktar içeri çekiyorum
Hayat böyle bir şey zaten
Çok da abartmayacaksın
Fazla kafana takmadan yaşayacaksın
Ona üzül, bunu dert et, tek gün mutlu olmazsın
Bencillik şart biraz, yoksa kaçırdıklarınla kalırsın

Çözdüm sanıyoruz bilmeyeceyi
Anladık rüzgarın hangi yönden estiğini
Baktık yelkenlerle halledilecek gibi değil durum
Motoru çalıştırdığımızla kaçıyoruz
Mazot kokusu yayılıyor mavi deniz üstüne
Arkada kalan yıkım, arkada kanayan kıyım.

Sonra Duru çıkıyor bir gün karşınıza
Adına bu kadar yakışır insan görmedim.
Beş yaşın diri cesaretiyle gözünüzün içine bakıyor
Sırf yüreğinizi okusa neyse, bir anda
Mazinizi yalayıp yuttu sanıyorsunuz.

At kuyruğunu sallıyor şöyle bir sağdan sola
Gözleri derini nasıl bu kadar bilir, şaşıyorsunuz
Duru beyaz elbisesi içinde bakıyor size
Usul usul konuşurken ürkütmüyor
Yaşamışlığına şahitsiniz artık
Nutkunuz tutuluyor
En keskin sorgusu gözlerinde
Gözlerini kırpmıyor
Size unuttum sandığınız birini anımsatıyor.

Duru
Pırıl pırıl, saydam
Korkusuz
Sade ve katıksız
Süssüz, oyunsuz
Göründüğü gibi
Bulanmamış, karışmamış, bozulmamış
Duru
Sakin
Genç
Ve masum

Size unuttuğunuzu sandığınız birini anımsatıyor…

Bodrum Marina, Mayıs 2013

Veda

image

Biliyorsun bir zamandır; buralar haram sana artık. Gitme zamanı, seni çağırıyor yine uzaklar. On sekiz yaşını anımsıyorsun, walkman vardı o yıllarda. Takardın kulağına, yürürdün Ege sahillerinde çıplak ayak. Yeni Türkü kulağına fısıldardı: “Burası gibi değil gideceğim memleket…” Sen de eşlik ederdin; neye gittiğini bildiğinden değil, kalamayacağını anladığından.

Yaşamın bir roman değil, daha çok bir öyküler dizisi olarak tanımlanabilir. Her öykünün sonunda bir soluklanırsın önce, aynadaki aksine bakarsın alıcı gözüyle, bu macera benden ne aldı ne kattı diye. Sonra arkana bakarsın, bu çorbada benim de tuzum oldu mu diye, çorbayı içenlerin hem karınları hem yürekleri ısınıyor mu diye. En çok da çorbayı hala içen var mı diye…

Sen bu molalarda “Bugün tanışsaydım kendimle, sever miydim bu insanı, bağrıma basar mıydım?” diye düşünürsün. “Beş yaşındaki halim gelse karşıdan dönüp bakar mı bana?” sorusunu sorarsın samimiyetle. Hala ortak noktalarınız olduğunu umarsın.

Gideceğini bilmekle kalkıp gitmek arasındaki zaman zordur. Bildiğin araf işte. Ne buradasın ne orada. Çetin bir savaşa girersin kendinle: Son ana kadar buradaki sorumluluklarımı yerine getireyim, gevşemeyeyim, yayılmayayım. Kendim olayım, tutarlı davranıştan şaşmayayım.

Ne var ki aklın uçar gider ara ara, ya bu öykünün geçmişini didikler, ya yazılmamış olan üzerine spekülasyona soyunur. Ya arkada kalırsın, ya önden gidersin, şimdiki an senden kaçar. Oysa sen anı yaşamayı çok seversin.

Çevrenin de bakışı değişir sana, araf hali onların tavırlarına da yansır. Kimi seni “zaten gitti” kabul eder, kimi “senden sonra” ya odaklanır. Bazısı direnir, illa kal diye yalvarır. Boştur çabası, o da bilir, sen de. Israr uzadığında can acıtır ama sevildiğini bilmek insana çok yakışır.

Zaman yine de geçer. Sen onun hakkını veremediğini hissederken, kendini daha az duygusallığa, daha çok kabullenişe teşvik ederken geçer. Zaman seni hiç takmaz aslında, sen niyeyse onun umrunda olduğunu sanırsın. Hep de aldanırsın.

Gitme vakti yaklaşırken toparlanırsın, neler çıkar o uzun zamandır açılmamış çekmecelerden ve uğranmamış dolap diplerinden. Hikayeni sanki ağır çekimde yeniden yaşarsın. Onu yeniden yazarsın. Başkişi sandıkların figürana dönüşür bazen, arka plandaki bir gelişme artık hayati önem kazanmıştır. Öykünün birbaşka türlü tadına varırsın.

Atılacaklara ve tutulacaklara karar verme zamanıdır şimdi. Niye sakladığına anlam veremediklerini hemen atarsın. Bazıları eline yapışır dokunduğunda, silkelersin inatla. Çırpınırlar ama çöpe düşüşleri fısıltı gibidir. Kimse duymaz.

Kalanlar zaten kalacaklarını bilirler, sana da sormazlar. Yargılayamazsın onları. Mükemmel değillerdir elbet, kırık döküktür çoğu, ya da buruş buruş ama senden olmuşlardır zamanla. Üstelik kimi zaman haksız yere. Savaşmazsın artık onlarla, savaşmazsın kimliğinle.

Üstünde düşündüklerin vardır sonra; bir yanın “aman, at gitsin” der, öteki yanın ne me lazımcıdır. Onların kaderi o gün yatağın hangi tarafından kalktığına bağlıdır. Bazıları fırlatıldığıyla kalır, diğerleri bir umut hayata yapışır.

“Sıyırttık” derler sessizce ve kendi aralarında, bir kolinin derinliklerine gömülürken. Belki açarsın o kutuyu bir gün, belki karanlıkta uyumaya devam ederler.

Arafı sevmezsin ama o beceriklidir, zamanla bir perde gibi gözlerinin önüne inmeyi bilir. Alışıverirsin bu ara mevsime. Keten gömleklerinin üstüne yün hırkalar çekersin, yazlık pabuçlarının içine çorap giyersin. Yuvanda değilsin, huzurda değilsin ama ayaktasın işte.

Sonra bir gün bakarsın tüm dolaplar boşalmış, tüm paketler toplanmış, bu mekanda senden hiçbir iz kalmamış. Bilirsin, bilgeler ne der: “arkana bakma”, ama sen kendine yenilir, döner bakarsın. Gariptir için öyle kötü acımaz, gitmek anı kendini hissettirir.

Tam o sırada insanlar keser yolunu, çiçekler, kelimeler, şampanyalar ve geçmişten fotoğraflar getirmişlerdir yanlarında. Samimi sürprizler kır çiçeklerini anımsatır sana, sen en çok onlardaki yalınlığı seversin.

Biri tek bir cümle söyler en beklenmedik anda, dünyan aydınlanır. Kollarına koşarsın, sarılırsınız. Bu öykünün en başındaki sarılışınızı hatırlarsın aniden. Ne mutlu ki bazı güzellikler çoğalarak saklanır. Yeniden şimdiyle barışma zamanıdır.

“Bu olgunluk çok yakıştı sana” der eski bir dost. Gözlerinde akmayı bekleyen yaşlarıyla. Hüzün değil gurur görürsün o bakışlarda. İlaçtır. Çok iyi gelir sana.

Sözler, jestler, dokunuşlar hem sesli hem sessiz anlatır duyguları. Öyküne bir daha dönersin o insanlarla. Bir daha ve bir solukta baştan sona, onlarla okursun yaşananı.

Yüreğin hafifler, gülümsersin. Tam o sırada ve ansızın yeni öykünün başkahramanlarından biri çıkagelir. “Araf bu kadar uzun sürdüğü için üzgünüm” der, “ama bekle gör, bu gelen heyecanlı bir macera olacağa benzer, içime doğdu bak” der.

Gider sonra, yokolur sahneden. Sen merakınla kalırsın. İçin kıpır kıpır.

Başlangıçlardaki acemiliği seversin, beklentinin çırpıntısı hayata bağlar seni. Çocukluğunda okulun ilk gününde giydiğin yeni rugan ayakkabılar gelir gözünün önüne. Her adım anlam taşır, sen istediğinde.

Ayrılmak zamanıdır artık. Tam kapıya gelmişken biri tutar kolundan, “henüz değil” der bakışları. Yalnız geçme ister belki bu eşikten, belki bir iki metre daha seninle yürümek çeker canı. Seni uğurlayayım derken o da taşar biraz dışarı bu hikayeden.

Zaman temposunu düşürür azıcık, ince yağan yağmurda ıslanır. Öyküler başlar, öyküler biter. Bazı kahramanlara veda edemezsin…

Brüksel – İstanbul TK 1938 seferi, Mayıs 2013

Boşlukları doldurmak

doldurmakvf

Orta okulda İngilizce öğrenmeye başladığımız yıllarda pek sevdiğim bir dil egzersizi vardı: “Fill in the blanks” (boşlukları doldurun).  Bu egzersiz kapsamında yolunuza fiili, nesnesi, hatta öznesi eksik cümleler çıkardı.

Sizden beklenen bu yerinde yeller esen parçaya rağmen tümcedeki anlamı kavramanız ve bulmacanın kaçak elemanını bulup yerine takmanızdı.  Bir kez doğru kelimeyi yakalayıp yerine yerleştirdiniz mi, o biraz şaşalamış, hafiften ayarı bozulmuş cümle anında kendini toparlar ve yeniden can bulurdu. O saate kadar flu görünen bir imajın kaşla göz arasında netleşip gözbebeğinizi fethetmesi gibi.

 *    *   *   *

Annemin ölümünden kırk gün kadar sonra ilk kez onun yaşadığı şehre, Ankara’ya, gideceğimi öğrenen kuzenim “evde kalmak zor gelirse, bana gel” diye yazmış bana.  Odasını bana tahsis etmeyi önermiş, “annen kadar olamasa da elimden geldiğince iyi bakarım sana” demiş. Biliyorum bakar.

Figen beni avucunun içi gibi bilir.  Dahası “aniden anne kaybetmek” nedir, onu sanırım benden de iyi bilir.  Duygusaldır ama metindir.  Hislerine sahip çıkarken gerçekçidir. Dünyanın o on beş yaşımızda hayal ettiğimiz yer olmadığını çok erkenden anlamıştır.

Şaşıracaksınız belki ama Figen’in bilmeceyi çözmüş hali karamsar değildir.  Sevdiklerini ve önceliklerini belirlemiş ve asla kabul edemeyeceklerini listelemiş insanların huzuru yansır bakışlarına.  Aynı bilge bakışlar itirazsız kabul eder “çok sağ ol ama ben evde kalayım” dediğimde.

O erken basan yaz havasının etkisinde kara ikliminin kaprislerini unutup lokantanın terasında ürperdiğimiz Ankara akşamında karşı karşıya otururken aslında yanyanaydık. Meze tabaklarını benden tarafa boşaltırken pembe ufuklar vadetmiyordu Figen.  Hatta iç yanmasının uzun yolculuğunun izlerini buldum sessiz gözlerinde.

“Bu da hayattan” diyordu tek söz etmeden.

Sevmediğimi bile bile bir sigara yaktı sonra. Duman anlattı da anlattı…

*    *   *   *

Fatih Apartmanı’nın kapıcısı İlyas beni kapıda karşıladı.  Anneme ve aileye sahip çıkışıyla bizi zaten kendine bağlamış bu iyi yürekli şahsiyet valizimi kapıp asansöre taşırken “iyi ki geldin Abla, ben o kapı kapalıyken çok fena oluyorum” diye iç geçirdi.  Tekerlekleri olduğu halde valizi sürmek yerine taşıdığını gözlemledim.

Ben kırık dökük bir şeyler söyledim bağları koparmayacağıma dair. Asansör dördüncü kata yaklaşırken “benim için yazdıkların için teşekkür ederim Abla” dedi aynı samimiyetle, biraz da çekingen.

Annemin ölümünden sonra yazdığım dört bölümlük yazıyı okuduğunu anladım sözlerinden. Teyzem bahsedecekti biliyordum ama kendini bir internet kafeye atıp biran önce okumasını beklemiyordum sanırım. İçimde kelebekler uçtu.

“Okudun mu hepsini İlyas?” dedim.

“Okumam mı Abla?” dedi.

Öyle bir dedi ki, keşke duysaydınız…

*    *   *   *

Totoş Teyzem, kuzenlerim Engin, Eralp ve kızı Hazal Ankara’daki o “ilk” akşamda benimle beraber annemin evindeydi.  Sahiplerinin yokluğunda o evde olmak duygusu gençlikte ebeveynden izinsiz araba kaçırma haline benziyor.  Bir huzursuz heyecan, bir yetim suçluluk duygusu.

Totoş bize özenli bir sofra kurdu, güzel yemeklerinden sundu. Hazal kahvelerimizi yaptı. Eralp Ağabey benim yokluğumda benim adıma koşturduğu işlerde ne kadar zaman harcadığını ve ter döktüğünü anlatmadı. Engin normal bir buluşmaymış gibi yaptı. Ben bazı kahve fallarına baktım annemin yokluğunda.

Konuştuk ama çok çok konuşmadık. Bazen sustuk ama suskun kalmadık. Hazal “valizini açtıysan şu bana getirdiğin topuklu ayakkabılara bir göz atayım” dedi en yumuşak sesiyle.  Onun yirmili yaşlarının enerjisine ve sevecen karakterine pili bitmeye yatmış aletler gibi ihtiyaç duyduğumuzu düşündüm o an.

“Hazal, biz uzun zaman sensiz kalınca şarjı tükenmiş halde can vermeye yatıyoruz, o yüzden yamacımızda olman çok mühim” dedim.  O sırada annemin cep telefonunu tekrar hayata kazandırmak için Turkcell’le yaptığı savaşı zaferle sonuçlandırmıştı. Bundan bahsediyorum sandı. “Yok canım, ben ne yaptım ki?” dedi yalın ve saf.

O da bir gün bilecek…

*    *   *   *

On bir yıldır görmediğim arkadaşım İstanbul’dan kalkıp gelmiş.  Gazi Osman Paşa’da bir lokantanın bahçesinde gittikçe soğuyan bir Ankara akşamında karşılıklı oturuyoruz.  İnsan on bir yılın dökümünü nasıl sığdırır birkaç saate?  Üstelik de ölümün gölgesinde.

Özetlemeye çalışmak zor, parantez parantezi kovalıyor. Başka yollarda bazen bir başımıza bazen diğerine yabancı insanlarla yol almışız. Heveslere kapılmışız, aşık olmuşuz, burnumuz önce büyümüş, sonra sürtülmüş. O erkek ama saçları neredeyse benden uzun. Ben onun bıraktığı sertlikte değilim.  Saçım kısaldıkça durulmuşum belki de.

Yıllardır görmediğim, hatta bilinçli olarak izini de sürmediğim arkadaşım onca zaman sonra sarsıcı bir kayıpla başa çıkmaya çalıştığım şu noktada yanımda olmayı seçmiş. Şimdi de üşüyeceğim korkusuyla garsondan üçüncü şalı istiyor benim için. “Omzunu sıkı ört” diyor el işaretiyle.

Ben üşümüyorum.

 *    *   *   *

Bir dostum var, bir zamandır çok derinlerde.  Zor maceralar çıkardı hayat önüne, çetin mücadeleler. Sarsıldı, belki yaralandı ama alnının akıyla çıktı o sınavlardan. Ruhu yorgun ama, belki bedeni de. Yine de şefkat ve sorumluluk duygusu dolu kalbi onu hala “diğerleri” için çırpınmaya iterken o kendisi için bir mola almakta zorlanıyor.

Nicedir halini hatırını sormak istiyorum. Ama aynı şehirde değiliz, aynı ülkede bile değiliz. Ben henüz bir Skype insanı da olamadım, telefon sohbetinden bile haz etmiyorum.

Biz yüzyüze konuşacaktık önceki gelişimde, dertleşecektik plana göre. Ama annem öldü.  Ben dostumu dinleyecektim, ama sonuçta o benim yanıma koştu, desteğim oldu. Varoldu.  Ben bir zaman çok konuşmadım, o benim demediklerimi dedim saydı, ben onun içtenliğinde güç buldum.

O akşam sonunda ondan bahsedebildik.  Çarelerim de yoktu ki, paket paket vereyim ona.  Aklım başımdayken daha güzel konuşurum ama bir zamandır düşüncelerim parçalanmış, cümlelerim kesik kesik.

Yine de denedim. En formsuz, en beceriksiz halimle ve sadece samimiyetimi sezeceğini umarak denedim.  Fena halde yetersiz kaldığımı düşünüp hayıflanarak döndüm eve, içimde kalın bir sıkıntı.

Ertesi gün bir mesaj atmış, “bu halin bile iyi geldi” diyen.  Kendi acımızla kavrulduğumuz en yitik anımızda bir başka yaraya bir nebze merhem olabilmekten duyduğum cılız avuntu utangaç bir umut ışığı misali sızdı kalbimden içeri.

*    *   *   *

Biz eskiden çok konuşurduk, herşeyden saatlerce konuşurduk. Anlatmak kolaydı, birbirimizin beynine akmak kolaydı, karakterlerimiz benzemezdi ama yanyana çok güzel dururduk. Sonra bir rüzgar esti, biz önce devrildik, sonra kırıldık, ve fena halde savrulduk.

Aradan geçen yıllarda önce sadece sustuk, sonra ara ara dokunduk birbirimize ama kaybettiklerimizin heybeti gölgeledi hep bu dokunuşları.  Biraz boşta kaldık, biraz sahte hissettik.  Oysa ikimiz de enayi dürüstlerdendik.

Ve olana bitene aldırmadan gelmiş arkadaşım, işte karşımda.  Sislerden de gölgelerden de dem vurmadan, hesap sormadan, sarsmadan, yıpratmadan bakıyor bana.  Sabah uçağını kaçırmış, alandan Kızılay’a kadar da 1 Mayıs trafiğine takılmış, üstelik bir boğaz enfeksiyonu geçirdiğinden sesi de yoka yakın düzeye inmiş halde karşımda oturuyor.

Kelimeler benim dilimde, onun gözlerinde.

Totoş şehriye çorbası, Hazal bitki çayı hazırlıyor.  İkrama geçiyorlar.  O sessizce önüne getirilenleri tüketirken ben söyleyemeyeceklerimi de anlayacak umuduyla konuşmaya devam ediyorum…

*    *   *   *

Hani derler ya, insan önceliklerini belirleyecek, seçimlerini de ona göre yapacak.  Herşeyi aynı anda yapmak mümkün değil, bir takım işler yapılmadıklarıyla, bazı insanlar hiç aranmadıklarıyla kalacaklar. Bazı hayaller hiç gerçekleşmeyecek.  Önemli olan isabetli seçim ve ona uygun davranış.

Hepiniz bilirsiniz kap doldurma hikayesini; önce büyük taşlarla başlarsınız, ki sizin için olmazsa olmazlar onlar. Sonra aralara küçükleri serpiştirirsiniz, kalan boşluklara da kumu.  Bu işleme kumla başlayanlarınsa vay haline,  sayıda fazla önemde az bir sürü iş yaptıklarıyla kalır ve hayatı kaçırırlar.

Ara ara durup taşları gözden geçirmeniz de şarttır; hala aynı anlamı ifade ediyorlar mı diye. Sonuca göre revizyonlar yapılabilir yaşamda. Ne var ki, bazen hayatın akış hızı insana düşünecek zaman bırakmaz. Ya da siz akışa öyle bir teslim olursunuz ki, sıradakini yapmayı gerekeni yapmaya tercih ediverirsiniz. Kendinizi sırtınızdan hançerlersiniz.

Bazen böyle durumlarda bu boş akışı kesip o özlenen, ihtiyaç duyulan molayı almanıza ön ayak olacak biri gerekir size. Kendi kendinize söz geçiremediğiniz o anlarda imdadınıza yetişir. Sizi bilen, kendini bilen ve gösterişten uzak bir cesaretle hem kendine hem de size saldırabilen bir dost.

Yaman sorgular, kırık emeller, eğrilmiş tutkular, o hala deli heyecanlar sağa sola fırlatılır.  İsyanla pazarlığa oturur kabulleniş.  İç önce boşalır, ekşir, yanar.  Derken ince ince umutla dolar.

Bazen uzun geceler gerektirir bu süreç, bazen güneşli havada üstüste iki gün iki güzel öğlen yemeği.  Baktım masanın üstündeki kağıt peçeteye uzanıyorum çaktırmadan,  sol gözümün köşesi sağanak yağmur altında bakımsız bir çatı gibi akıtıyor.  O güneş gözlüklerinin koyu renkli camlarında bulmuş kuytu korunağını.

“Sen benim en kocaman taşlarımdansın!” diye seslendi yüreklerimiz birbirine o sırada ve hep bir ağızdan.

*    *   *   *

Beni Brüksel’de havalimanından eve getiren taksi şoförüm biraz acemiye benziyor. Adresi biliyor gibi yaptı ama tam olarak bilmiyor, bir önceki sokaktan döndü.  Ben kibarca hatırlatınca itiraf etti bu mahallenin yabancısı olduğunu ve genelde GPS kullandığını.  “Önemli değil” dedim, yolu tarif etmeye koyuldum, adım adım ve sakin.

Eve yaklaşırken “Madam, ben başta GPS yok diye tedirgin olmuştum ama sizin hükmetmeyen yumuşak ses tonunuzla daha bile keyifli oldu bu yolculuk!” dedi hem itiraf hem iltifat eder gibi.  Hala Ankara anılarıyla dolu ruhuma şerbet etkisi yaptı sözleri, içtenlikle güldüm teşekkür ederken.

Evin kapısına geldiğimizde borcumu ödemek için cüzdanıma elimi attım ama sadece tam para çıktı.  Şoförde pek fazla bozuk para yok.  Belçika’nın Pazar günü, memlekette dükkanlar kapalı, sokakta bir Allah’ın kulu yok, kime bozduracağız? Alın size hazır kriz malzemesi.

Adamcağız yolu da bilemediğinden mahcup, kaşınıyor para üstü çıkartmak için. Çabası çok gerçek, saygı duyulası. Sadece bozuk para olarak verebilecek, biraz da eksik kalıyor üstelik.

“Aldırmayın…” diyorum, “… bozuk para da para, farkı da bahşiş sayalım”. Adam bana minnetle bakıyor. Otuz kiloluk valizimi kuş tüyü taşır rahatlığıyla apartmanın girişine kadar çekerken “herkes sizin gibi müşteri olsa, bizim hayatımız ne kadar kolaylaşır” diye mırıldanıyor.

*    *   *   *

Asansör üçüncü kata çıkarken herşey bir anda netleşip fethediyor gözbebeğimi.  İngilizce dersimizdeki egzersizler gereksiz idman değilmiş belki de.

Birbirimizin boşluklarını doldurmaya çabaladığımızda tamamlanıyor yaşam.

Brüksel, Mayıs 2013

Kilitli Zincirli Korkularda Aşk

20130426-231755.jpgo

Pont des Arts hem adı hem kendi güzel bir köprü, ışıkların ve aşkın şehri Paris’in incilerinden. Sadece yayaların kullandığı bu romantik geçit yolu bir zamandır köprünün demirlerine asılmış değişik boy ve renklerdeki kilitlerle dekore edilmiş vaziyette. Aynı kaderi paylaşan bir diğer köprüyle birlikte sayıları her geçen gün artan bu aşk sembollerinin sessiz mitingine sahne oluyorlar.

Anlatılan şu ki, çiftler öncelikle ilişkilerini betimleyen bir kilit seçiyorlar. Kimi en renklisine, kimi en irisine vuruluyor mesela. Genelde diğerlerinden farklı olma çabası var, malum hepimizin aşkı özel, başkalarınınkine benzemez…

Bazıları sevimli ve gösterişsizi arıyor, önemli olan samimiyet. Kimi klasikten şaşmıyor, aşkın da modası geçmez demeye getiriyor. Sonuçta binbir çeşit kültür, karakter, yürek kendini tek bir simgenin tonlarında ifade edebiliyor.

Çiftler kilidi seçtikten sonra genelde üstüne adlarını da yazıp köprü demirlerinin gözlerine kestirdikleri bir noktasına takıyorlar onu. O süreçte de kim bilir neler düşünüyorlar; sol yakaya mı yakın olsun sağ yakaya mı mesela? Bazısı belki tam ortadan yer beğeniyor. Sonra muhtemelen üst katlar alttakilere göre daha çok rağbet görüyor. Belki çiftler tartışıyor aralarında kendilerine en yakışır noktayı belirlemek adına.

Kilit takılınca anahtarı nehre atılıyormuş dediklerine bakılırsa. Böylelikle aşkın geleceği garantiye alınıyor. Bir tür sigorta sanki. Düşünün, siz bir kez bu töreni tamamladınız mı, fitne fesat, kem gözler, nazar, hiçbiri size dokunamıyor. Birilerinin aranıza girmesi, size zarar vermesi için Seine’in derinliklerinde yatan anahtarı bulup onca kilit arasından sizinkisiyle eşleştirmesi lazım. İmkansıza yakın bir ihtimal. Aşkınız güvencede.

Bu şehirde yaşamıyorsanız ama ara ara gelebiliyorsanız, belki köprüye bir uğrarsınız. Önce biraz ararsınız sizin kilidi. Bulunca sevinirsiniz. Valla çok şükür sapasağlam. Sağına soluna eklenenler olmuş, kalabalıklaşmış iyice bu mekan ama sizinkisi kendini belli ediyor her haliyle.

Denilen o ki, bundan birkaç sene önce özellikle şehrin bu iki köprüsünde kendini ifade etmeyi seçen bu güçlü heves otoriteleri biraz rahatsız etmiş. Köprülerin ağırlaşmasıyla birlikte ortaya çıkabilecek sıkıntılardan, bu kadar metalin köprü bakımı açısından sorun yaratmasından ve belki de estetik anlamdaki tereddütlerden dolayı kıpırdanmaya başlamışlar.

Tam da bu zamanlarda bir sabah uyanıp bakmış ki şehir ilk köprüdeki kilitlerin hepsi kaybolmuş… Hemen olup bitenin suçlusunun fena halde yürek ağrısı çeken bir aşk kurbanı olduğuna dair yorumlar yapılmış halk arasında. Adamın (ya da kadının) belli ki canına tak demiş etrafındaki bunca aşk, bunca mutluluk. Gözü dönmüş, öç almak istemiş dünyadan, Tanrı’nın şanslı kullarından.

Bazıları bu habere inanmamış. Onlar otoriteleri suçlamışlar, zaten bir zamandır belliydi hoşnutsuzlukları, yaptılar işte yapacaklarını. Köprünün iki yakasında seyyah tezgahlarda kilit satanlar belki gülmüşlerdir içten içten. Etkiye tepki misali daha bir canlanır şimdi bu kilit hareketi, artar muhtemelen satışlar.

Bir zaman sonra kilitler ortaya çıkmış. Güzel Sanatlar’da okuyan bir öğrencinin macerasever yaratıcılığında bir ağaç heykeline dönüşmüşler. Diyorlar ki, köprü demirlerine zarar verilmedikçe suçtan da sayılmıyormuş kilitlerin yok oluşu. Bunun yargısı bana düşmez ama aşka hizmet edemediyseler de, sanata yaramış o kilitler. Bu da fena bir kader değil, kilerin kapısına ya da bisiklet lastiğine asılmaya kıyasla.

* * * *

Paris’in güneyinde, içindeki bazı mezarlar heykel, hatta anıt niteliğinde olduğu için de hem park hem de açık hava müzesi niteliğinde olan Montparnasse mezarlığında gezelerken aklım önceki gün Pont des Arts’da gördüğüm kilitlere takılıydı hala.

Bir çok ünlü yazar, filozof, asker ve sanatçının birarada yattığı bu çarpıcı mekanda aynı kilitler gibi bazı mezarlar da en gözalıcı, en şaşalı, en muhteşem olmak için birbirleriyle yarışmışlar sanki. Azınlık sadelikten yana durmuş ama yine de özenli bir detayla farklılık yaratmaya çabalamış.

Kimi obelisk misali yükseliyor, en tepesinde yitirilmiş şahsiyetin büstü. İnsan ürküyor ister istemez, sonsuz uykusuna yatmasına bile izin yok garibin, şan olsun diye dikilip durduğuyla kalacak oracıkta sonsuza dek.

Minyatür bir türbeyi andıran küçük ev misali yapılar da var arada. Bazısının içinde dini temalı mozaikler. Kapılar kilitli. Kimi mezarların dört tarafına zincir çekilmiş, paslanmış demir görüntüsü yürek dağlıyor, en azından benimkisini.

Renkli porselenden çiçek heykelleri görüyorum etrafta. Çok var bunlardan, mezara yapışık olduklarından parçalanma, kırılma riski de yok. Pratik ve estetik bir çözüm belli ki çoğunluğun tercih ettiği. Aynı malzemeden yapılmış ve yine mezarlar üstüne sabitlenmiş çerçevelere hisler ve dilekler yansıtılmış.

Bazı mezarlarda tanıdık kır çiçeklerine rastlıyorum, birkaçında plastik saksılara yerleştirilmiş plastik çiçekler var binbir renk ve boyutta. İnsan köprüye yakın mevzilenen kilit satıcıları gibi bu tür kabristanlara hizmet veren güçlü bir yan sanayi olduğunu düşünmeden edemiyor.

Biriki mezarda birden fazla isim yazılı. Son gördüğümde üç tane örneğin, işin garibi sonuncusunun ölüm tarihinde “20..” yazıyor. İsminden ve doğum tarihinden cinsiyetini ve yaşını belirlediğim Josette bu mezar başına kaybettiklerini ziyarete geldiğinde acaba ne düşünüyor? Üçüncü haneye sayı yerine nokta koymayı seçen kendi mi düşünceli akrabaları mı sizce?

* * * *

Montparnasse mezarlığından ayrılırken kilitlerden zincirlere akan bu hayat yolculuğunda hep korktuğumuzu düşünüyorum. Korkuyoruz evet. Bazen usul usul bazen avaz avaz. Kimi gün kıpkırmızı kimi gün çamur karası. Kalabalıklarla ya da yalnız.

Aşkımızın çalınacağından ürküp adak ağacına bez bağlar gibi kilitler takıyoruz Paris’in köprülerine. Anahtarını bırakıyoruz Seine’in derinliklerine. Şehrin tarihinden, nehrin deviniminden, köprüde yanı başımızda sallanan diğer kilitlerde saklı ortak eylemin gücünden yararlanmak istiyoruz.

Hırsızlardan, aşksız kaldığı için başkasının mutluluğuna saldıranlardan, resmi otoritenin sert kararlarından korkuyoruz bir ömür boyu. Ölülerimize de rahat vermiyoruz korkularımızla. Kilitler, zincirler, sağlama almalar, sabitlemelerle meşgul çünkü hala o zavallı kafalarımız.

* * * *

Paris’i gezdiren rehberlerden birinin grubundaki turistlere şu önemli bilgiyi verdiği rivayet edilir: “Kilidinizi asmak için şu iki köprüden hangisini seçeceğiniz çok önemlidir. Zira ilkindeki kilitler uzun dönemli ilişkilerin bağlılık yemini gibidir, ortaklıktır, bir ömür boyu aynı yastığa baş koymak için imzayı atmaktır. İkincisindekilerse isyankardır, başıbozuk ve kuralsız aşkı anlatır.”

Hangi köprünün hangi tarz aşkı sembolize ettiğini söylemeyeceğim ama ikinci köprüde daha çok kilit olduğu gözlemle sabittir.

 

Brüksel- Ankara TK 1934 Seferi, Nisan 2013

Tonlar ve Gölgeler

 tonlar

Çocukluğumuzun gamsız, gençliğimizin de deli rüzgarlarda sürüklenen günleri hem ışıl ışıl hem de bir anlamda siyah beyaz.  Peşin hükümlerimiz var o dönemlerde.  Fikirlerimiz var, bazen başkalarından kopyaladığımız, çoğunluk körü körüne inandığımız. Sorgulamalardan uzağız, orta yol bilmiyoruz. Tutkuyla istediklerimiz var ve kesinlikle bizden uzak olmasını dilediklerimiz. Aşkla kapıldıklarımız, uğruna küçülüp süründüklerimiz bir yanda, şiddetle nefret ettiklerimiz diğer tarafta.

Uzun açıklamaları sevmiyoruz, beklemek, hele hele sabretmek en korkulu işkence. Şartlardan bahsedilsin istemiyoruz, olasılıklar, mazeretler, hepsi boş, hepsi ne kadar saçma. Üstelik işimizi yokuşa sürmekten, bizi amacımızdan uzaklaştırmaktan başka ne işe yarıyorlar sorarım size?

Varsa yoksa kendimiz.  Gözlerimiz aynadaki aksimizde, kulaklarımız sadece iç sesimizi dinliyor.  Belki genciz, belki deneyimsiziz ama aklımıza koyduğumuzu yapmayı arzu ediyoruz, kimi zaman ne pahasına olursa olsun.

Türk Sanat Müziği’ne hiç tahammülümüz yok mesela, niye öyle anlamsızca kıvranıyor ki solistler iki lafı bir araya getireceğim diye, insan acı çekiyor resmen dinlerken.  Diğer yandan, yaz dediniz mi akan sular duruyor, deniz, güneş, günün her saatinde yürek hoplatan sahil manzaraları. Aşklar sonra, zamanında delip geçen ama yenisi ufukta belirince de tortu dahi bırakmadan uçup bizi terk eden.

Ispanaktan nefret ediyoruz çocukluğumuzda, sofralardan da gözlerden de ırak olsun. Pizza yesek onun yerine, ya da her gün domatesli makarna.  Krallar gibi yaşar gideriz icabında.  Dallas dizisini izliyoruz ailemizle Pazar akşamları; bu J.R. çok fena bir adam, bir tür kötülük tanrısı. Oysa kardeşi Bobby ne kadar tatlı, iyi niyetli, yardımsever.

Yine de uyuz pazar günlerini biraz olsun aydınlatmaya yarıyor o dizi, banyodan sonra salondaki kanepeye yayılıp kendimizi çiftliğin enteresan olaylarını izlemeye kaptırıyoruz. Bölüm bitince bozuluyoruz ama, malum ertesi gün Pazartesi! Haftanın en iğrenç günü…

Kış deseniz soğuk, insanın içini ürpertiyor ama çok kar yağınca okullar tatil ediliyor neyseki.  Coğrafya sınavı bir sonraki haftaya erteleniyor, o gıcık hocanın verdiği felsefe dersi de kaynıyor. Allah’ıma şükürler olsun, ne huysuz bir kadın zaten o öyle. Yeryüzünde ondan daha berbat bir öğretmen olamaz. Şansımıza tükürelim ki bizim sınıfa denk geldi bu sene.

Derken yavaştan bir yazara tutulma dönemi başlıyor. Elimiz değmişken bütün kitaplarını okuyoruz. Dünya o yazarı sevenler ve sevmeyenler (ya da daha korkuncu onu bilmeyenler) diye ikiye ayrılıyor. İkinci grubun yüzünü şeytan görsün.

Bir şarkıya takıp, sözlerini ezberleyip sabahtan akşama bir tek onu dinler oluyoruz bir ara.  “Aşık mısın?” diye sorana önce dövecek gibi bakıp sonra da “böylesine dokunaklı sözleri olan bir şarkıya kayıtsız kalmak için insanın öküz olması lazım” tarzında bir cevap yapıştırıyoruz ergen inceliğimizle.

Ya bir ya sıfır, ya siyah ya beyaz, ya bizimle ya da bize düşman.  Donuyoruz veya pişiyoruz. Ya sıkıntıdan ya heyecandan ölüyoruz. İçimiz içimize sığmıyorsa dünyanın en mutsuz insanıyız. Aşka tapıyoruz veya onun bizi sonsuza dek terk ettiğine inanıyoruz. Dünyaya hükmetmiyorsak herkes bize karşı.  Bütün kötülüklerle savaşma cesaretimiz yoksa ıssız bir adada tek başımıza yaşamalıyız. Evren için de bizim için de en doğru çözüm bu olacaktır çünkü.

Sonra yaşam alıp götürüyor insanı. İdealist düşünceler bileniyor biraz, prensiplerimiz test ediliyor yılların labirentlerinde.  İyi niyetimizi suistimal edenler oluyor, kalbimizi buruşturup atanlar, yüzümüze baka baka gözünü kırpmadan yalan söyleyenler.  Biz de hatalar yapıyoruz haliyle, doğru bildiğimiz yoldan sapıyoruz zaman zaman, bazen kötü düşüyor ve kanıyoruz damar damar.  O zamanlar işte burnumuz kırılmazsa da sürtülüyor, sorguluyoruz.

Hayran olup taptıklarımızın karanlık yüzlerini gösteriyor bazen bize hayat.  Diğer yandan beklemediğimiz insanlardan anlayış, hatta destek görüyoruz bazen. Bocalıyoruz o zamanlar; iyiyi kötüyü karıştırdık mı, doğruyu yanlışı hepten mi şaşırdık? Durumu açıklamak için düşünmek gerekiyor haliyle, “belki”ler giriyor araya derken, “ama”lar ortaya seriliyor, “dolayı”lar onlara ekleniyor…

Yağmuru bitmeyen bir şehre taşınıyoruz ardından, Nisan geliyor ama bahardan iz yok, Temmuz ayında ceketle ürperiyoruz, açık hava konserine bilet almadan önce günlerce hava durumunu takip eder buluyoruz kendimizi.

Dört mevsimi tadamamayı hazmetmeye çalışıyoruz ama ters bu bize, tıpkı takvime göre kıyafet değiştiren ve nisan onbeş dediniz mi hava buz kezse de naylon çoraplarını fırlatıp sandaletlerini giyinen bu kadınların hali gibi.  Gökyüzünü işaret edip “onun keyfini beklesek ömür boyu mantolar içinde yaşayacağız” diyorlar. Haksız da değiller şimdi.

Hava durumu grinin tonlarından bahseden söylemlerle süslenmiş.  Yağmurun binbir ruh halini betimleyen terimleri katıyoruz biz de mecburen kelime dağarcığımıza.  Güneşin kalın bulut kitleleri arasından sıyrılıp yüzünü gösterdiği o kutsal anlardaki tavrını anlatmak için “utangaç” sıfatının kullanıldığını işitip gülümsüyoruz acı acı. Edepsiz, hatta azgın güneşleri özlüyoruz içimizden.

İş hayatı bize sıkıcı toplantılarda saatlerce hiç renk vermeden oturmayı,  en anlamsız projeleri eleştirirken olumlu ve yapıcı görünebilmeyi, sert ve acımasız kelimeler kullanarak insanları kırıp düşman etmek yerine uzun ve karışık cümlelerle onlara kibarca işlerin yolunda gitmediğini hissettirmeyi öğretiyor. 

Sapına kadar yanlış bulduğumuz bazı kararların sonuçlarını sineye çekmek zorunda kalabiliyoruz.  Neyseki hala haksızlıkları görüp, düzeltmek için çabalıyor ama bazen yetersiz kalıyoruz.  İçimize atıyoruz yaşadıklarımızı, uyum sağlıyoruz sanıyoruz ama kurallarını koyamadığımız bu sistemin gölgesi üstümüze düştükçe bir garip efkarlanıyor, dermansızlaşıyor, biraz da yaşlanıyoruz.

Hukukçularla çalışıyoruz bir dönem. “Öyle mi böyle mi?” sorusuyla karşılaştıklarında “şartlara bağlı” dediklerine şahit oluyoruz defalarca. Önce anlam veremiyor, açıklık ve saydamlık adına onlarla savaşa tutuşuyoruz.  Sabır törpüsü bir sürecin sonunda bize sunulan açıklamaların ışığında hak vermeye başlıyoruz onlara.  Bir sonraki aşamada bakmışız ki bizim yanıtlarımız da değişmiş, yuvarlaklaşıvermiş köşelerimiz.

Duygu cephesinde de gelişmeler var haliyle.  Acemilik döneminde edinilmiş gönül yaralarımız kabuk bağlamaya başlayınca artık hesapsız sevemeyeceğimizin ayrımına varıyoruz.  Sessiz vedamız bu masumiyete.  Enayi yerine konulmamak, yeniden kurbanı oynamamak adına biz de temkini elden bırakmayacağız, yüreğimizi salıvermeyeceğiz öyle başı boş ve korumasız.

Zırhlar kuşanıyoruz hemen, sınavlardan geçiriyoruz karşımızdakini kalenin kapılarını aralamadan önce. Kapıp koyuvermek bitti artık, körü körüne aşk yerini gerçekçi bir ortaklığa bırakıyor.  Şarkı sözlerini istesek de ezberleyemeyiz artık, zaten içleri kof geliyor.

O aralar yeni şehirlerdeki yaşamımız başka kültürlerin de kapısını açıyor.  Değişik bir ıspanaklı kiş ikram ediliyor bir gün bize bir dostun evinde.  İçimizdeki  çocuk ıspanağı görür görmez tabanları yağlamak istiyor, yetişkin halimiz görgü kuralları doğrultusunda küçük bir parça rica ediyor, tedbirli.

Endişeyle tadıyoruz, bir yudum beyaz şarapla itekliyoruz sonra neme lazım gibisinden. Hiç de fena gitmiyor bu ikili,  şaşıp kalıyoruz; korkulacak ne varmış ki bunca yıl uzak kaldık şu yeşil yapraklardan. Kanserden korunmada da etkili bir silah diyorlar üstelik.

Kanser dedik de, ne kadar arttı bu hastalık kuzum, etrafımızdaki herkese ya bir çeşidi ya gölgesi dokunuyor sanki bir şekilde. Eskiden de var mıydı bu kadar hasta insan? Daha mı az konuşurdu büyüklerimiz dertten, hastalıktan? Alzheimer bugünkü kadar güncel bir vaka mıydı, yoksa insanlar zaten erkenden bu dünyadan göçüp gittiklerinden mi bahsi geçmezdi pek?

Çocukluğumuzun yaz tatillerinde haftalarca sahil beldelerinde konakladığımız olurdu, anımsar mısınız?  Beş vakit güneşe karşı koruyucu krem sürer miydik o zamanlar? Kaçımızın güneş gözlüğü vardı? Islak mayomuzu koşup değiştirir miydik bugünkü gibi?  Kimler çocuk haliyle şoförün yanındaki koltuğa oturdu söyleyin bana? Kaçımız arka koltukta emniyet kemeri taktı?

Hava kararıp soğuyuncaya kadar top oynamadık mı sokaklarda? Sonra titreye titreye eve koşmadık mı burnumuzda domates soslu biber kızartması, köfte ve kızarmış patates kokusuyla?  Terli terli su içmedik mi afiyetle? Doğru üşüttük bazen, hasta yattık. Ama değmedi mi Allah aşkına? Yetişkinliğimizin gri günlerinde anımsayıp gülümseyeceğimiz anılar bırakmadı mı bize o kural tanımazlık, o temkinsiz davranışlar?

Kırkbeşe merdiven dayamış halime bakıyorum aynada. Çevremdeki bir sürü insan benimle kolay sır paylaştığını itiraf ediyor. Yargılamıyormuşum.  Nasıl, hangi otoriteyle yargılayayım ki sorarım size?

Orhan Ağabey haklı, hatasız kul yok.  İnsan tüm prensip kararlarına, bütün iyi niyetine rağmen kaç sefer yanıldığını, yüzüstü kapaklandığını, en sevdiğini nasıl paramparça ettiğini gördükten sonra kimi eleştirsin, kimi yargılansın?  Bir anlık tepkiyi değil, o insanı o noktaya getiren şartları incelediğinizde değerlendirmeniz tamamen değişebiliyor. Biliyorsunuz artık dünyayı, o keşmekeş içinde insan ruhunun yalnızlığını, onun hem toy hem korunmasız kalışını, bu halin yarattığı travmaları, trajedileri…

Seçimlerimizin sıfırla bir, siyahla beyaz arasında sınırlı kalmadığı bu ermiş zenginlikte kendimizi daha deneyimli, daha anlayışlı, daha cömert hissederek yaşamaya alışmışken birden başımıza bir felaket geliyor bazen. Dünya hali işte; ya güvendiğimiz dağlara kar yağıyor, ya sağlam dediğimiz bir köprü yerle bir oluyor, ya da kader sevdiğimiz birini aniden elimizden alıyor. Kalakalıyoruz öylece.  Bakakalıyoruz.

Bocaladığımız için saçmalıyoruz. Yüreğimizin isyanının gölgesi vuruyor günlük davranışlarımıza. Normale kıyasla daha karamsarız, huysuzuz, daha hınçlıyız dünyaya karşı, bizi mutlu etmek pek zor. Her zamankinden ateşli çıkışlarımız, eleştirilerimiz daha sivri.  Ciğerimiz yanıyor. Düpedüz tarumar olduk, bu kadar elemle nasıl başa çıkılır bilmiyoruz.

İyimser iç sesimiz diyor ki: “Sen bunca zamandır tonları ve gölgeleri sezip onlara saygı duyarak yaklaştın dünyaya, çevrendeki insanlara.  Onlar da sana bunun için teşekkür ettiler defalarca, sırlarını paylaştılar seninle, itirafı zor konulardan konuştunuz aranızda kalacak şekilde.  Şimdi en çok ihtiyacın olduğu noktada onlar da yargılamayacaklar seni. Acına verecekler. 

…Sana şu anda önemsiz gelen konulardan konuşmaya mahkum etmeyecekler seni.  Detaylardan problem yaratmayacaklar. Sana her an patlayacak bir bombaymışsın gibi korkuyla bakmayacaklar. İki günde iyileşmeni beklemeyecekler. Paris’e giden akrabaları için önerebileceğin lokantaları listelemeni rica etmeyecekler.  Erkek arkadaşlarının kaprislerini bugün için kendilerine saklayacaklar.  İş yerinde sana bir mola verilecek, günlük itiş kakış sana gerekmedikçe aksettirilmeyecek, bürokratik engeller gözüne sokulmayacak.”

Ama gerçek şu ki hayat durup beklemiyor, bütün ihtişamı, kudreti ve renkleriyle tam gaz akmaya devam ediyor.  O gün sokakta yolunu kesen anketçiler illaki senden görüş istiyor. Önce edebinle kurtulmaya çalışıyorsun. “Acelem var, hiç uygun bir zaman değil” diyorsun. Bu mazereti kimbilir daha kaç kişiden duymuşlar, pes etmiyorlar. Üç koldan etrafını sarıp ısrar ediyorlar.

Normal şartlarda doğru ton ve gölgelerle süslediğin saygılı bir söylemle kalplerini kırmadan kurtulursun bu ortamdan.  Ama bugün o günlerden biri değil.  Sabrın yok dünyaya karşı. “Anketiniz şu anda beni zerre kadar ilgilendirmiyor, çünkü benim derdim başka. Annem öldü” diyorsun aniden.  Yüz ifaden geçit vermiyor, sesin soğuk, çil yavrusu gibi kaçışıyor insancıklar sağa sola.  Kendinle gurur duymuyorsun elbette ama içinde garip bir rahatlama…

Geç gelen bahar havasının ne yapıp edip şehri ele geçirdiği bu güneşli Pazar gününde muazzam bir açık hava müzesini çağrıştıran Montparnasse mezarlığında bir banka çökmüş düşüncelerden düşünce beğeniyorsun.  Masmavi gökyüzünün huzurunda bahara tapar bir coşkuyla kıvrılan ağaç dallarına, yumuşak esintinin büyüsünde sevdikleri bir melodiye eşlik edermişçesine yaylanan morlu, beyazlı, pembeli çiçeklere bakıyorsun.  Baharla ölümün buluştuğu yerdesin, ikisini de aynı anda karşılayıp kabullenme zamanı şimdi.

Seçimler yapmanın ve yargılara varmanın çok daha basit olduğu zamanların hafifliğini özler buluyorsun kendini. Valizini kaptığınla çekip gitmek istiyorsun o sahil kasabasına.  Bahar kesmeyecek seni üstelik, sana basbayağı yaz lazım.

Öyle bir yaz ki, her sabah güneşle uyanacaksın.  Her sabah yüzünü Ege’de yıkayacaksın ve gün batımlarını yine aynı sahilde karşılayacaksın.  Çıplak ayaklarınla basacaksın öğle vakti cayır cayır yanan kumlara.  Soluğun kesilene dek yüzeceksin her gün ve bütün gün.  Kulaçlarının gücü tüm gölgeleri sindirecek bir köşeye.  Denklemlerini en basite indirgeyeceksin.

Günler, anladık ki, sayılı. Bırakalım da asıl, güzel ve gerçek olan kalsın sadece.

Paris, Nisan 2013

 

İlham Duvarı

image

Kuzeye gidiyordun sen.  Önüne biranda dikildi o duvar. Neye uğradığını şaşırdın önce. Bembeyazdı; kör edici beyaz, lekesiz, pürüzsüz. Ufuk çizgisini göremez oldun, yolunu kaybettin.  Önce durakladın, sonra düpedüz donakaldın. Ne böyle yoktan varoluşunu, ne de hükümran duruşunu hazmedebildin.

İlk şaşkınlığı üstünden atınca bir nebze olsun toparlandın, karşı saldırıya geçtin.  Yumrukladın, tekmeledin duvarı.  Ellerin kanadı, diz kapaklarında şişlikler…  Onu delip geçemezsem de içine işleyeyim bari diye tırnaklarınla çehresini tırmalamaya koyuldun sonra. İğneyle kuyu kazmak gibiydi. Saatlerce debelendin, tırnakların kirece bandı, dipleri beyaza çaldı, dışları morardı.

Nefes nefese kaldın, kalbin dolu dizgin atıyor, dizlerin dermansız. Duvar bana mısın demiyor. Hıncından bitkinliğini hissedemiyorsun.  Deşmeye çalışıyorsun o kireç kaplamayı, onun ardında saklananın gerçek yüzünü görmek istiyorsun. Sana engel çıkaranın, seni amacından saptıranın ne derdi var seninle bilmek istiyorsun. Saatlerce kazıyorsun, bir arpa boyu yol gidebiliyorsun…

Önüne bu duvar peydah olmadan önceki hayatın geliyor aklına.  Kuzeye varınca gerçekleştireceklerin üzerine kurduğun hayaller.  Hepsini tıpkı çocukluğunu özler gibi özlüyorsun.  Hiçbirinin -aynı çocukluğun gibi- geri gelmeyeceğini biliyorsun.  “Haksızlık!” diyorsun, isyanlardasın. “Belki bir kabus bu, uyanacağım!”  İnkarlardasın.

Sonra kendinle sert söyleşin başlıyor, aklında biten soruların ardı arkası kesilmiyor:

“Ben ne yaptım, neyi yanlış yaptım?”

“Kimi kızdırdım, düşman ettim kendime?”

“Hangi işaretleri görmedim ya da doğru değerlendiremedim?”

“Derinlemesine  inceleyim derken bir konuyu,  diğerlerini tamamen mi es geçtim?”

“Kendimi uyanış içinde tomurcuk yüklü bir ağaç sanırken aslında içten içe körleştim mi?”

“Dengeleri mi tutturamadım?”

“Saf mıydım?”

“Belki kullanıldım.”

*           *           *           *

Sorular seli seni kuş kanatlarına kondurmuş, yakın geçmişinin üstünde uçuruyor. Böyle yukarıdan bakınca gölgesiz sandığın yaşamında irili ufaklı karartıların varlığını görüp ürperiyorsun oracıkta.  Tıkır tıkır çalıştığını düşündüğün yaşam düzeneğinin içinde bakmışsın tıkanık bir boru, kulbu kırık bir çanta, boyası dökülmüş bir sehpa… Dolabın arkasına kayıp düşmüş ve orada unutulmuş bir kağıt parçası sonra.  Alıp okuyorsun hemen; bilmediklerin.  Tanıdık kişiler görüyorsun derken, köşeye çekilmiş fısıldaşıyorlar. Yüzleri bu kadar aşinayken, sözleri nasıl bu denli yabancı olabilir diye düşünmeden edemiyorsun.

Yalpalıyorsun öğrendiklerinin ışığında.  Artık kuzeye gitmenin senin için doğru seçim olduğundan bile emin değilsin.  Seni o yöne gitme kararını vermenin eşiğine getiren nedenler, bulgular artık o kadar da sağlam görünmüyorlar gözüne. Hatta rüzgara kapılmış mum alevi gibi titreşiyorlar karşında. Kaçırdıklarınsa hep aklında. İçini yakıyorlar.

Bedeninin duvara karşı verdiğin savaştan, ruhunun da sonsuz sorgulamalardan bitap düştüğü o noktada dizlerinin bağı çözülüveriyor. Yığılıyorsun ağır çekimle duvarın dibine, sonra da boylu boyunca yere seriliveriyor gövden.  Bahara uyanan toprak kokusu geliyor burnuna. Gözlerin kendiliğinden kapanıyor. Teslim olma anı şimdi…

Gözkapakların yeniden aralandığında başının üstündeki mavi göğe bakakalıyorsun öylece.  Sol yanına dönüyorsun, duvar hala orada, kuzeyle arandaki bu engel sonsuzdan gelip sonsuza uzayan bir set gibi çekilmiş önüne. Ama gökyüzü hala senin, hapis değilsin, tutsak hiç değilsin.

Başından beri gözünün içine bakan ama senin nedense ayrımına varamadığın bu gerçeğin keşfi seni mutlu ediyor.  Bir süre öylece yatıyorsun olduğun yerde, başın yeni yeşeren çimenlere gömülmüş, bakışların bulutsuz mavilikte süzülen kuşlara dalmış.  Kalbinle gülümsüyorsun.   Gevşemeyle birlikte tatlı bir uyku bastırıyor yeniden, seni sarıp sarmalamasına izin veriyorsun.

Uyandığında bir gayret toparlanıp ayağa kalkıyorsun, yüzün duvara dönük. Bir karamsarlık basıyor yeniden.  Kuzeye gitmek için ne kadar uğraştığını düşünüyorsun senelerce; uykusuz gecelerini, oluk oluk akıttığın emeğini, cömertlikle ortaya serdiğin iyi niyetini… Yine aynı kızıl öfke basıyor içini.  “Yenildim mi ben şimdi?”

O hınçla birkaç sefer daha yumrukluyorsun duvarı. Kireç yüzeyin altından çıkan tuğlalar soğuk, kaskatı.  Meydan okuyorlar sana.   Aletlerin, silahların da yok ki metal gücüyle, topla, tüfekle saldırasın duvara.  Yandaşların olsa, seninle birlikte bu kavgaya tutuşmayı göze alanlar, elbirliğiyle yerle bir etmez miydiniz şu mağrur tuğla yığınını? Sahi, diğer insanlar nerede? Niye bir başınasın sen şu duvara karşı çırılçıplak ellerinle?

Zihninin bu soruya verdiği yanıttan ürkmüş gibi geriliyorsun birkaç adım. Beynin algıladı ama yüreğin almıyor. Gözyaşların oracıkta ama gururdan akmıyor.  O duru yalnızlıkta üşüyorsun.  Bazen tek bir an insanı yıllarca yaşlandırır…

Neden sonra bakışlarını önündeki duvardan kurtarıp sağı solu kolaçan ediyorsun.  Görünen o ki, duvar kuzeye gidişi kesmiş belki ama ne batıya ne doğuya doğru ilerlemene tek engel yok. İstersen şu an, hatta şimdi yürü git. Arkana bakıyorsun hemen ister istemez, geldiğin yön, güney de apaçık serili duruyor önünde.  Şeçimin varlığı rahatlatıyor seni ama geri adım atma fikrini sevmiyorsun. Oysa “geri dönmek her zaman gerilemek midir”, gerçekten biliyor musun?

Kararsızsın. Kafan öyle dolu ki mantıklı düşünemiyorsun.  Hıncın duvara sanıyorsun ama bu engel şu dakika kalksa hala kuzeye koşar mısın, onu da kendine tekrar tekrar soruyorsun. Üstelik sen bu kuzeyi niye bu kadar kafana takmıştın ki zamanında, hatırlıyor musun? Batının nesi vardı da onu tercih etmedin mesela?  Ya da doğuya hiç alıcı gözüyle baktın mı şimdiye kadar?

Sorular girdabının baş döndürücü hızında düşüncelerin oraya buraya çarpıyor.  Ama neyse ki bazı kilitli kutular açılıyor o devinimde, kimi önyargılar un ufak oluyor.  İçi kof cilalı imajlar,  marka takım elbiselerinin içinde saklanan cansız hayaletler,  medeni görünen dünyanın karanlık yüzü ayaklar altına seriliyor.   Ne kederli bir ruh işkencesi bu… Gözlerin bu kadar açılınca acıtıyor.

Sızmışsın nasılsa o hengamede, uyku teslim alıp kurtarmış diyelim.  Rüyanda parçalara bölünüyorsun. Bir yanın duvarla mücadeleye devam ediyor, muhtemelen batacak. Belki de çıkacak.  Bitkin düşüp yitip gidecek bu yolda, ya da bir şekilde kuzeye vardığında çoktan başka birine dönüşmüş olacak. Bakalım sevecekler mi kuzeyle ikisi birbirlerini?

İki parçan batı ve doğuyu keşfe çıkmışlar. Planı programı bırakıp hayat macerasına bırakmışlar kendilerini. Bir yanın güneye yürümüş, belki ardında bıraktıklarını yeniden bulurum umuduyla, belki yuvarlak dünyanın mutlaka bir gün onu kuzeye ulaştıracağına olan inancından. Öteki yanın düşünüyor, hareketsiz.  Yeniden ne istediğini bileceği anı bekliyor…

Sıçrayarak uyandığında pantolonunun sağ arka cebindeki sert bir cismin varlığı rahatsız ediyor seni. Elini cebine atıyorsun, kapkara bir kömür parçası. Doğruluyorsun yerinden, kireç duvarın kuytusuna yanaşıyorsun, başlıyorsun yazmaya…

Brüksel – Ankara TK 1934 uçağı, Mart 2013

Yeninin Eskisi

eskininyenisi

Bir Pazar sabahı hala Ortaçağ’ın izlerini taşıyan bu kanallar şehrinde yeni güne uyandığımda, bir yandan kilise çanlarına karışmış nal tıkırtılarına kulak kabartırken, diğer yandan da gözlerimi tepemde asılı ihtişamlı avizeye dikmiş, yüksek tavanlı tarihi binaların ihtişamını ne denli çekici bulduğumu düşünüyordum.  Eskinin ruhuna saygıyla onarılan yapılarda nefes almayı seviyorum. Çıplak ayakla ahşap döşemeye basmayı, onun yorgun gıcırdamasını işitmeyi, oymaların kıvrımlarında, antika kapı kolları, o yıllanmış şöminenin derinliklerinde bir zamanlar varolan insanlara ait anıların izlerini aramayı seviyorum. Bugün öğlen saatlerinde ben de bu otel odasından ayrıldığımda, benden de bir kaç satır eklenecek biliyorum bu görmüş geçirmiş dört duvarın emektar hatıra defterine.

Yeniden nal sesleri işitince kalkıp pencereye doğru seğirtiyorum. Faytonlara kurulmuş Japon turistler geçiyor önümden. Eskiyle yeninin, geçmişle günümüzün umulmadık bir uyumla devam eden dansı bu.

At arabalarının kenarından köşesinden akan bisikletler sonra, binbir renk ve modelde. Arada onların zillerini de duyuyorsunuz; dikkatli, ölçülü.  Şehrin tarihi malikanelerine, kanallarına, çikolata ve dantel satan meşhur dükkanlarının vitrinlerine daldıkları için hafif şaşkın dolaşan yayaların arasından maharetle kıvrılıp geçiyorlar.  Acar ve gamsız geliyorlar bana, bu şehirle doğmuş ve onunla büyümüş kadar yakınlar ona.

Gözlerim sokağın dinamik tablosuna kitlenmiş halde pencerenin kıyısındaki koltuğa yerleşiyorum. Mart cidden kazma kürek yaktırıyor.  Yine de azimli turistler sarıp sarmalanıp yollara dökülmüşler.  Al al olmuş yanaklar, kızarmış kulaklar ve aceleci devinimlerden okunan o ki, hem soğuk hava, hem de sert esen rüzgardan paylarını alıyorlar. Yolun hemen ardındaki kanalın karanlık suları da çırpınıyor aynı yaman yele kapılıp. Daha geri plandaki binaların, kulelerin yüzleri asık ve geçit vermez halde. Gökyüzü grinin en koyu tonuna bürünmüş, yağmur şimdilik çiseliyor ama uzun soluklu olacak belli.

“Bayıldım ben artık bu Belçika’nın havasından” diye isyan edecekken birkaç gün önce Brüksel’de buluştuğum çocukluk arkadaşım Ayşegül’ün sözleri geliyor aklıma. Senelerce bu şehirde yasadıktan sonra memlekete dönmüş ama o da buraları özlüyor işte.

Yirmi yılı aşkın bir zamandır kopmuştuk birbirimizden, bir tesadüf sonucu yeniden bir araya geldik sanal ortamda. Yazışırken anlaşıldı ki on küsur sene Brüksel’de komşu mahallelerde yaşamış, aynı marketlere, tiyatrolara, lokantalara gitmişiz. Aynı sokakları arşınlamış adımlarımız ama öyle ya da böyle hiç kesişmemiş yollarımız.

Ayşegül geçen hafta kısa bir ziyaret için Brüksel’e gelince biz de yüzyüze gelme fırsatını yakaladık böylece. Bu tür kavuşmalardan önce hep bir huzursuzluk oluyor malum insanın içinde, ya geçen seneler bizi ayrı noktalara sürüklediyse, ya birbirimize söyleyecek söz bulamazsak diye ürküyorsunuz. Ben de gerilmedim değil ama buluşma anının daha ilk dakikasında eriyip gitti o kuşku ve coşkuyla akan bir nehir gibi kapıp götürdü bizi içten ve içerikli sohbetimiz.

O gün de bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Kapalı park yerinden akşam yemeğimizi yiyeceğimiz lokantaya yürürken ben kestirmeden gitmeyi önerdim. O ana caddeyi seçti.  Berbat hava şartlarına rağmen eksilmeyen neşesiyle buralardan uzaktayken özlediği binaları seyretti, onlarla ilgili yorumlar yaptı, sanat galerilerin vitrinlerine alıcı gözüyle baktı.  En ısrarlı sağanakların bile gölgelemeyeceği şehir güzelliklerini anımsattı bana o en yumuşak sesiyle.

Brüksel’in sevimli meydanlarından birindeki lokantanın önüne geldiğimizde daha etrafa doyamadığını hissettim.  “Şurayı bir tavaf edelim önce istersen” dedim, geri çevirmedi bu teklifi. Kafeler, çikolatacılar, lokantalar ve antikacılar arasından geçerek ilerledik. O her adımda kentin benim belki de artık kanıksadığım cazip özelliklerinin altını çizerken lunaparka gelmiş bir çocuk kadar şendi.  Benim de günlük gerçeğime başka gözle bakmamı sağladı, elimizde olanın – belki de sırf cepte sayıldığından – değerini bilemediğimizi yeniden hatırlattı.

Lokantadaki konuşmamız da geçen yıllarda kazanılanlar ve kaybedilenler üstüneydi. İkimizin yaşamı da değişik ülkelerde yeni kültürlerle tanışmak, bazen onlarla didişmek ama sonunda harmanlanmakla geçmiş. Gurbette almışız sevdiklerimizin ölüm haberlerini. Ya da bu tür kara haberler bizden bir süre saklandığından gidenlerin yasını anlamsız bir rötarla ve yalnız başımıza tutmayı öğrenmişiz. Aile ve iş konularında can alıcı (bazen de can yakıcı) seçimler yapmışız, öncelikler üstüne çok kafa yormuşuz. Büyük şehirlerin karmaşasına, enerjisine çekilmişiz ama ara ara sakin kumsallarda soluklanmayı düşlemişiz. Belki yetiştiriliş tarzımızdan, fena halde didinip yorulmadan mola almayı aklımıza bile getirmemişiz.

Eskilerden bir dostun çıkıp gelip bugünkü kişiliğine ve yaşamına ışık tutması ne şahane bir deneyim. İnsan onunla birlikte kendine de dışarıdan bakıyor bir an.  Tıpkı yıllardır yaşadığı şehrin bazen hakkını veremediğini hissetmesi gibi, bazen kendisine de –aynı alışmışlıktan olsa gerek- bir “Aferin!” i çok gördüğünü fark ediyor. İşte belki sırf bu yüzden o Pazar sabahında pencereden artık iyice kuvvetlenen damlacıklara bakarken her zamanki gibi efkarlanacağıma “Ayşegül’ün kızının adı Yağmur’muş. Ne güzel isim…” diye düşünüyorum yüzümde belli belirsiz bir gülümsemeyle…

Saat ilerledikçe sokaktaki yaya trafiği de artıyor. Ayrı yönlerden gelip çok kısa bir anın parantezinde yolları kesişen, onun hemen ertesinde de birbirlerinden yeniden uzaklaşan insanların hikayelerini düşleyerek oyalanıyorum. Teğet geçen hayatlarda neler gizli acaba?

tegetgecenler0tegetgecenler1

O sırada kanalda gezeleyen bota tıka basa doluşmuş yetişkinlerdeki okul gezisine çıkmış neşeli öğrenci havası komiğime gidiyor nedense. Kıyıdaki yayalara el sallıyorlar yerli mi yersiz mi olduğuna karar veremediğim hafif aksak bir coşkuyla. Karadakiler de biraz benim gibi düşünüyorlar belki; kimi karşılık veriyor bu selama, kimi kayıtsız kalıyor.

Cep telefonum mesaj sinyali verip beni yamacına çağırıyor tam da bu noktada.  Teknoloji tutsaklığı bazen bulaşıcı bir hastalık gibi, telefona değen elim usuldenmiş gibi oradan yandaki bilgisayara konuyor.  Sosyal paylaşım sitelerinden birine dalıyorum neredeyse refleksle.  Birkaç aydır birlikte olan ve dıştan bakınca hayatlarından pek de memnun görünen bir çift arkadaşımızın yazdıklarına gidiyor gözüm.  Sayfalarına ayrı ayrı düştükleri notlardan önceki akşam ipleri kopardıkları sonucuna varıyorum.

Bir zamandır ülkelerarası bir ilişkiyi emek ve özenle yürüten bu iki kişi iki kıtanın bir araya geldiği o büyülü kentte ayrılmışlar belli ki. Kızın sözleri yüreğime çok yakın eski bir şiire taşıyor beni.  Erkekse kafasında uzaklara doğru yola çıkmış belki ama ruhu daha o şehirden kopmadan yazmış o satırları.  Belki olanların ağırlığını sırtına yükleyip binmek zor geldiğinden o uçağa. Ve ben ikisinden de kilometrelerce uzaktaki bu Ortaçağ kentinde yüksek tavanlı, ahşap döşemeli bu yüzyıla bile ait olmayan bu odada, kanalın karanlık sularına bakıp susmak bilmeyen kilise çanlarını dinlerken yüksek sesle onları düşünüyorum şimdi. Aşkın infazının ilanının bile ürkütücü bir hız kazandığı bu dünyanın nereye gittiğini soruyorum kendime.

Teknoloji çocuğu aletleri biraz sinsi bir hoyratlıkla yerlerine bırakıp pencere kenarındaki koltuğuma geri dönüyorum. Zihnimin resmi geçidinde o çiftle iki hafta kadar önce geçirdiğimiz keyifli akşam yemeğinden kalma sesler, tatlar ve kokular… 

Deniz kıyılarının, üzüm bağlarının, tadına doyum olmayan egzotik kent maceralarının neşeyle yanıp söndüğü o ortamda ben ahenk ve umut algılamıştım. Geleceğe yönelik planların hevesle betimlendiği o uzun saatlerin duygu yükü donuk bir bilgisayar ekranında beliren bu birkaç cümleyle birlikte tarih olan bir ilişkinin peşinden yokoluverdiler sanki.

Kanalın girinti yapmış gizemli köşesinde beliren bembeyaz nokta düşüncelerimden koparıyor beni.  Ne olduğunu seçemiyorum önce ama bu efkar dolu koyu renk tabloya o kadar tezat oluşturuyor ki o kusursuz aklık, merakım iyice kabarıyor ister istemez. Bana doğru gelmeye başlıyor sonra, gittikçe büyüyor, belirginleşiyor. Bembeyaz bir kuğu bu, tüm asaleti ve zarafetiyle süzülen.  Mevsime rağmen açık renklerini çekmiş, kara bulutlara inat pırıltısını söndürmemiş. Dünyayı yok saymadan ona usul usul meydan okuyan bir havası var. Kayar gibi zahmetsizce ilerliyor suyun üstünde. Kaybolmuşsa, biraz ürküyorsa da belli etmiyor.  Benimkisi gibi inatla arayan ruhlar için bir işaret ve kimi hikayeler için de bir son olduğunu biliyor.

kugu

Brugge-Brüksel, Mart 2013

Aynalar

Siz de etrafınız aynalarla çevriliymiş gibi hissediyor musunuz bazen? Hayatta karşı karşıya ya da yanyana geldiğiniz insanlar, yaşamı paylaştıklarınız ya da onun herhangi bir noktasında yollarınızın kesiştiği kişiler bir ayna işlevi yüklenmiyorlar mı zaman zaman? Onların gözbebeklerinde gördüğünüz aksiniz size bir hikaye anlatmıyor mu? O bakışlarda konuçlanmış sizinle ilgili düşünceleri, hisleri, hatta önyargıları – bazen ne kadar saklanmaya çalışılırsa çalışılsın- fark etmiyor musunuz? Ve dahası, ne yapıyorsunuz bu gördüklerinizle?

Dış dünyanın zihnindeki imajınızı seviyor musunuz? Onu gerçekçi ve kayda değer buluyor musunuz? O aynalardaki aksine göre kendine çeki düzen verenlerden misiniz? Ya da herkeslerin içinizdeki asıl sizi anlamaktan çok uzak olduğuna mı kanaat getirdiniz yılların deneyimini süzdükten sonra? Aynalara küs müsünüz yoksa tümden? Yaktınız mı gemileri, attınız mı dünya ile aranızdaki köprüleri?

* * * *

İlkokul öğretmenim Buket Hanım aynı zamanda apartman komşumuzdu, annemin çok yakın arkadaşıydı. Henüz okul değmemiş masum çocukluğumun Buket Teyzesi’ydi. Öğretim yılı başlamadan önce beni kenara çekti ve ilk öğretmenim olacağı için duyduğu mutluluktan bahsetti. Benim de içim içime sığmıyordu ama diğer yandan da bu gelişmenin aramızdaki ilişkiyi resmiyete dökeceğini hissediyordum. Öğretmenimi hayal kırıklığına uğratmama sorumluluğunu da daha ilk günden kendi kendime aldığım bir kararla küçük omuzlarıma bizzat yüklemiştim.

Azmin elinden ne kurtulur? Ben de ilk günden itibaren gösterdiğim çabayla ilkokul semasında parlayan bir yıldız olmaya aday olduğumu kanıtladım. Buket Hocamın annemle paylaştığı benimle ilgili olumlu geri dönüşleri dinlemiyor gibi yapar ama aslında her kelimesini kafama not düşerdim. Gururlanıyordum da için için, ta ki Müdire Hanım’ı tanıyana kadar.

Müdire Hanım’ın bendeki hatırası o kadar acı ki, adını bile silmişim hafızamdan… Orta boylu, biraz etine dolgun, şık giyimli ve kabarık sarı saçlı olduğunu anımsıyorum hayal meyal. Sempatik değildi, hoş sohbetin yakınından geçmemişti, hem biz hem de öğretmenler onun gölgesinden bile korkardık, ya da bana öyle geliyordu. Benden ne kadar uzak olsa o kadar kardır felsefesiyle yaşıyordum.

Bir gün Buket Hocam deri kaplı büyük sınıf defterini Müdire Hanım’a götürüp imzalatmamı istedi benden. Bu görevi çok korkutucu bulduğumu itiraf etmeliyim hemen. Yine de Buket Öğretmene hayır demek söz konusu olamayacağından sorgulamadan üstlendim bu vazifeyi.

Müdire Hanım’ı koridorda buldum. Onu aradığımı, çekinerek ona doğru seyirttiğimi hissetti ama benden yana dönüp işimi kolaylaştırmak yerine durumu fark etmemiş gibi yapmayı tercih etti. Bu hareketiyle de yüreğimdeki kötü kalpli cadı imajını pekiştirdi haliyle. Usulca ama kararlı adımlarla yanaştım, kendisini saygıyla selamladım ve nasılsa gözlerinin içine bakmayı göze alarak beni Buket Hoca’nın yolladığını ve bir imza rica ettiğimizi belirttim.

Hiddetle kaptı defteri elimden bana küçümseyici bir bakış fırlattıktan sonra. Vahşete komşu bir hırs ve aceleyle imzaladı defteri ve onu elime geri tutuştururken üstüme doğru eğilip “benimle konuşurken efendim diyeceksin!” diye gürledi. Ben daha neye uğradığımı anlamadan da “Söyle o Buket Öğretmenine, bir daha seni yollamasın imzaya!” dedi payladı beni aynı tehditkar tonla.

Defteri kapıp uzaklaştım, gözlerim yaşlı. Gerçekten bu sözleri haketmek için ne yaptım diye düşünüyorum, bulamıyorum. Biriki derin nefes alıp verdim, yeniden değerlendirdim durumu. Müdire Hanım’ın aynasındaki aksim ne olursa olsun kendi cetvelimle ölçünce davranışımda bir çarpıklık bulamadım. Karar aldım sadece kendime danışıp; Buket Hoca’ya bir şey söylemedim. Duyarsa Müdire Hanım’dan duysun, onu gereksiz yere üzen ben olmayacağım…

Şansım yaver gitmiş ki yollarımızın bir daha kesişmesi gerekmedi o kabarık saçlı cadıyla. Buket Hocam’ın kulağına bu konuda bir şey çalındıysa da onu benimle paylaşmadı. Bu durum da kendi davranışımla ilgili analizlerimin doğruluğuna olan inancımı güçlendirdi. Ama herşeye rağmen biraz gurur meselesi yapmış olmalıyım ki, kimselere bahsedemedim bu tatsız hikayeden.

Bugünkü yetişkin aklımla dönüp baktığımda aynı olaya, zavallı Müdire Hanım diyorum, çok mutsuz bir kadındı herhalde; hem eğitim sektöründe çalışıp hem de yedi sekiz yaşındaki bir çocuğa -belki de bilerek- hasar verebilecek yapıda olduğu için. Ve şükrediyorum, neyseki soğukkanlı bir çocuktum ve bütün bu çalkantıya rağmen yapabildiğim durum değerlendirmesinin sonucunda çok büyük zarar almadan sıyrılabildim bu talihsiz deneyimden. Etrafımda sevgi ve güven yansıtan bir sürü başka aynanın varlığı sayesinde o yerden bitme halimle sımsıkı durdum gaddar çehresine karşı bu dünyanın.

* * * *

Geçen sene Mart ayı başlarken tüm özlem ve davetimize rağmen gelmemekte direniyordu bahar. Gri gökyüzünden eksik olmayan bulutlardan, sonu gelmeyen sağanak yağmurlardan ve sürekli üşümekten yorulmuştum. Bitkindim, hoşnutsuzluk halini kuşanmıştım bir silah gibi, yüzüm sirke satarak dolanıyordum ortalıkta.

Yunanlı arkadaşım Anna imdadıma yetişti neyseki. Devamlı müşterisi olduğu ünlü bir hazır giyim mağazasından gelen iki kişilik davetiyeyi sallıyor baktım elinde zaferle. O cuma akşamüstü kısa bir defilenin taçlandıracağı görkemli bir kokteyle çağrılıyoruz.

Tamam dedik, güneş bize gelmezse biz ona gideriz. İtalya menşeyli bu güzide markanın Akdeniz ve güneş müjdeleyen ilkbahar yaz koleksiyonunun çağrışımlarına teslim edeceğiz önce ruhlarımızı, sonra da cüzdanlarımızı…

Saat beş gibi mekana vardık. Köşeye disjokey konumlanmış, yumuşak melodilerle ortamı ısıtmaya başlamış. Şık giyimli incecik bayan garsonlar ellerinde şampanya şişeleriyle zarif kelebekler gibi etrafımızda uçuşuyor, ikram da kusur etmiyorlar. O semtin gözde lokantalarından birinden gelen genç ve dinamik bir ekip de atıştırmalıkları gözümüzün önünde taze taze hazırlayıp servis ediyorlar. Anlayacağınız cennete düşmüş gibiyiz.

Arada da reyonlar arasında gezeleyip kendimizi yeme içmeye kaptırmadan önce deneyeceğimiz kıyafetleri seçiyoruz. Bir süre sonra elimde askılarla salonun arka tarafındaki kabinlere doğru uzanıyorum. Bu kısım mutfak olarak kullanılan bölmeye komşu geldiğinden yiyecek servisiyle ilgilenen elemanların yolunun üstü oluyor aynı zamanda.

Biz müşteriler üstümüzde denediğimiz kıyafetlerle aynadaki aksimizi seyrederken ister istemez servis elemanlarının da ilgisini çekiyoruz. Hepsi ateş gibi çocuklar, organize çalışıyorlar, kaliteli iş çıkarıyorlar. Aralarından biri özellikle göze çarpıyor. Evet, olağanüstü yakışıklı bir genç adam ama iş orada bitmiyor. Bakışlarından taşan, deviniminlerine yansıyan kıvılcım yüklü bir enerjisi var. Son derece kendiyle barışık, dünyaya gülümsüyor.

İki pastel rengi elbise deniyorum. Bana gittiğini bildiğim tanıdık kalıplar, ağırbaşlı renkler. Aynadaki görüntümü beğeniyorum ama yüreğim “birşeyler eksik” kanaatinde. Çocuk arkamdan geçerken ayna üstünden gözgöze geldik az önce, başıyla onayladı her iki kıyafeti de. Ben de belli belirsiz gülümsedim teşekkür niyetine.

Kabine geri dönüp son askıdaki seçimime tereddütle bakıyorum. Bu yavruağzı elbise hem renginin çarpıcılığıyla hem de orijinal kesimiyle öncekilerden çok farklı. Hem çekici hem de riskli bir seçim. İç sesimin sorguları dinmedi ama canım çekti, bir bakacağım nasıl duracak üstümde.

Perdeyi açıp kabinden çıkıyorum. Büyük aynada kendimi bulduğumda önce biraz şaşalıyorum, alışık olduğum bir tarz değil bu. Ardımda bıraktıgım Akdeniz iklimiyle birlikte mazimde kalmış sanki böyle canlı rekler, iddialı modeller. Fakat biliyorum ki öteki kıyafetleri taşırkenki eksiklik duygusu silindi şimdi. Aradığım ışık, tutunacağım umut bulundu. Yine de ürküyorum biraz, onca zaman sonra yapabilir miyim?

Tam da o sırada aynı çoçuk yine arka planda beliriyor. Elbiseye bir bakış attığıyla “aradığını bulmuşsun” diyen bir ifade doğuyor yüzüne, sol elinin baş parmağını havaya kaldırıp “tamamdır bu iş” mesajını veriyor keyifle. Kafamdaki o son soru işareti de o anda kayboluyor: Alacağım ben bu elbiseyi.

İç ve dış tüm aynaların aynı aksi gösterdiği o ender mutlak uyum dakikalarının tadına doyum olmuyor. Benim için de bahar o gün o elbiseyi almaya karar verdiğim an geldi. Onu her giyişimde de aynı ferah esintiyi hissederim vazgeçmemeye ve umuda dair.

* * * *

Yakın bir arkadaşımızın hem pek sevdiğimiz hem de saygıyla önünde eğildiğimiz babası Erhan Amca yıllarca hem pozitif bilim alanında akademisyenliğin, hem eleştirmen vasfıyla güzel sanatların hemen her dalının, hem de kasıntılıktan uzak entellektüel, güzel kişi olarak insanlığın dibine vurmuş ilham verici bir şahsiyet. Yurt dışı tecrübesi, geniş uluslararası çevresi, üstüne gerçek hayat bilgisi olan biri.

Üstü kapalı öğütlerinden birini kibarca paketlerken, kendi deneyimlerinden örnekle “yıllarca yurt dışı bağlantılarımla, yabancı dostlarla ilişkilerimde hep düşündüm ki, benim davranışlarımın onlarda yaratacağı izlenim, onların zihnindeki Türk imajını etkileyecek, bende buldukları olumlu işaretler Türkler üstündeki genel yargıyı revize edecek, bir anlamda yumuşatacak” demişti.

Biz de yirmili yaşlardayız o zaman, çoğumuzun yurt dışında yaşama hayali ya da planı var, müridleri gibi toplanmışız Erhan Amca’nın etrafında. Aklından, erdeminden kırıntılar peşindeyiz. Dinliyoruz can kulağıyla.

“Tüm çabama rağmen ne yazık ki fark ettiğim yabancıların aklındaki tipik Türk portresini etkileyemediğim, onu değiştiremediğim” diye devam ediyor. “Çünkü ne yazık ki onlar benimle ilgili görüşleriyle bu resim arasında bir bağ kurmadılar. Bilakis, o sabit referansa kıyasla benim “ne kadar nadir bir Türk” olduğum üstüne konuşup durdular, bana iltifatlar yağdırdılar. Ayrıca, gariptir ki, benim bu söylemlerden nasıl olup da keyif almadığıma da akıl sır erdiremediler. ”

Erhan Amca’nın çıkarımları erken yaşımda bana çok karanlık, hatta kabul edilemez gelmişti. Şimdi durum farklı, zira onun o zaman kendi geçmişiyle bağlantılı olarak anlattıkları günlük hayatımın gerçeği bir anlamda. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinden ciddi anlamda korkan, diğer yandan da benim bağımsız, güçlü, bir çok dilde kendini ifade edebilen ve aynı zamanda bir “Parisienne” gibi giyinmesini bilen Batılı kadın imajımı ayakta alkışlayan Avrupalılar var bugünkü çevremde.

Konu Türk’ün Batı’nın gözündeki aksine gelince, dünya pek de ilerleme kaydedememiş diye hayıflanıyor insan biraz. Daha fazla “nadir” Türk tanımaları gerekecek belki, bu da daha çok ve daha sık görüşmemizle olabilir ancak. Asırların birikimiyle zihinlere kazınmış genellemelerin önüne geçmek, yüreklerin derinliklerine yerleşmiş önyargıları sarsmak belli ki nesillerce sürecek uzun soluklu yılmaz bir inanç ve çaba gerektirecek…

* * * *

Genelleme ve önyargılardan bahis açılınca taksi şoförlerini anmamak mümkün değil bence. Özellikle de İstanbul’dakileri. Adları çıkmış bir kere; “taksimetreyi açmayı unutmuş gibi yapar, sonra istediği ücreti talep eder, içerlersen de üste çıkar… Seni baştan toy görürse dolaştırır, gözünün yaşına bakmadan kazıklar…”

Yapanı yok değil, vardır aralarında, biliriz duman çıkmaz ateş olmadıkça. Ama kurunun yanında yaşı yakmak ne kadar mubahtır, malum bu asırlardır tartışılır…

Bilenler bilir, işte itiraf da ediyorum, ben bayılıyorum taksicilerine İstanbul’un. Belki kendim yıllardır yurt dışında yaşayan bir Türk olarak zaman zaman önyargının kurbanı olduğumdan, hangi klana ait olursa olsun herkese öncelikle adil bir şans vermekten yanayım.

“Abla nereden gidelim?” sorusuna bütün samimiyetimle ” Beyefendi, siz bütün gün yollardasınız, elbette ki benden çok daha iyi bilirsiniz, siz nereden uygun görürseniz oradan gidelim” diye cevap veriyorum her seferinde.

Bu bir taktik değil, içimden gelerek sarfediyorum bu sözleri. Cidden yani, İstanbul nere Brüksel nere? Ben kim olurum bu iki kıtayı buluşturan alemde? Haddini aşmamak lazım. Oysa şoförler öyle mi, ciğerini biliyorlar şehrin, günün akışında değişen yüzünün her hattını ezberlemişler. Onu kendilerine maletmişler.

Yukarıdaki sözleri söylerken tuttuğum bu aynadaki deneyimli, efendi ve saygıdeğer aksini görüp de beni dolaştıran, oyuna getirmeye çalışan tek şoför çıkmadı şu ana kadar karşıma. Bilakis bu ilk engeli aştıktan sonra bir rahatlık geldi ortama çoğu kez. Sohbetler başladı olmadık şekilde.

Anılarını paylaşanlar oldu benimle, politik görüşlerinden bahsedenler, çocuklarının eğitimi üstüne akıl yürütenler. Yüreklerini açanlar oldu sonra. Ne değişik maceralar dinledim, ne çok düşündürdüler beni kader üstüne.

Amatör yazar olup ilham peşinde şoförlük yapanlar tanıyorum İstanbul’da bu sayede, çocuklarını doğuda adı konulmayan savaşlarda kaybedenler… Anadolu’dan göçüp yıllar önce bu şehre yerleşmiş ve bu metropolde çocuk büyütürken kendileri de yeni ve zorlu bir eğitim sürecinden geçenler. Memleketi kıyasıya eleştirirken onun uzağında bir gün bile geçiremeyecek kadar ona sevdalı insanlar.

Karanlığı da şiddeti de acıyı da tatmış, görmüş bilge kişiler taksiciler. Arabanın arka koltuğunu tıpkı bir tiyatro sahnesi gibi izleyip ondan nice hayat dersi çıkarmışlar yıllarca. Keskin gözlemciler onlar, yaman insan sarrafları, günümüzün tecrübeli evliyaları…

Bir tanesi bir gün uzun da bir sohbetin üstüne Atatürk Havalimanı’na bırakırken beni “Abla” dedi ” acelen var biliyorum ama demeden edemeyeceğim: Çok insan geçti bu taksiden, sen insanlıkla ilk beşe girersin…”

Çok sevdim onun aynasındaki bu aksimi, hani o yavruağzı elbiseyi aldığım dükkandakinden bile daha çok…

Sevgi ve hoşgörüyle taşıyalım aynalarımızı ve akılla tecrübenin süzgecinden geçirelim kaderimiz gibi kabullenmeden önce onlarda gördüğümüz yansımaları…

Brüksel, Mart 2013

20130303-184447.jpg