Gamsız Dalgalar

Nisan

En sevdiğim ay dedin

Niye bilmem

Orta yerinde,

Kucağında

Doğmak istediğim

Usulca

Çekingen

Seneler tutsağı gecikmeyle

Lakin sakin…

*

Sonuca değil

Umuda

Adadım dedin adımlarımı

Bazen yürüdüm

Çoğunluk emekledim

Umuda adadım

Coşkusunu yüreğimin;

Yersiz

Delibozuk

Hovarda…

Dalgalara emanet ettim hep

Hınzır fısıltısını dizelerimin

Duyulsa da

İşitilmeyen

İndiler ve çıktılar defalarca

Baş döndürücü sarsıntılarda denendiler

Yandılar güneşin koynunda

Sırılsıklam kavruldular…

*

Korkmadım hiç rüzgarlardan dedin

Savrularak büyüdüm ben

Ne zaman kurusam,

Dökülsem kaşık kaşık

Bana mısın demedi

İçimdeki Kasım

Uzanayım derdindeydi

Artayım

Karışayım benden fazlasına;

Yenileneyim

Ekileyim dedin sil baştan

Başvereyim toprakta

Hem aciz

Hem isyankar

Selam olsun dedin

Kaybedilene

Kendini kaybedene

Kendine rağmen gidene

Yaşama aşığım ben

Bırakın

Yeniden

Başvereyim toprakta…

*

Dalgalara emanet ettim dedin

Hınzır fısıltısını dizelerimin

Duyulsa da bölük pörçük

Tövbe işitilmeyen…

İçinde doğmadan

Kendimi bulduğum şehirdeyim

Yolun yarısını geçmiş bedenim

Umrumda değil

Ruh

Şahidim

Sonuca değil

Umuda

Adadım adımlarımı

Uzanayım derdindeyim hala

Karışayım benden fazlasına;

Şimdi

Tam da zamanı

Sulasın beni gamsız dalgalar

Mavilik bassın her yanı

Acilen ve kıpkırmızı

Hepsini okusun bu şehir

Hınzır fısıltısını duysun dizelerimin

Gömsün koynuna şu an;

Anlaşalım

Nisan olsun bundan böyle

Doğum tarihim…

Paris, Nisan 2017

Bir insan, yüz dokuz kişi, üç sıfat…

Nereden yola çıktım?

Bir hafta önceydi. Terör eylemleri, Türkiye’deki darbe girişimi, saklı savaşı düşündüren gelişmeler gündemin göbeğine çökmüştü.  Çocukluğumdan bildiğim bayram kutlamaları, havaalanlarının heyecanı, başımı omzuna yaslamak istediğim değerler bir sis bulutunun arkasındaydı.

Yüreğim geçen pazartesi güneş batarken bir garip ağırlaştı.  Zor kullanılmadıkça mutfağa girmeyen kişiliğim o akşam saat onda teyzemin tarifini ve aylar önce alınmış ama henüz eli elime değmemiş yeni nesil düdüklü tencereyi kullanarak zeytinyağlı fasulye pişirmeye karar verdi.  Hayırdır inşallah deyip soğanları doğramaya giriştim.

Brüksel o günlerde alışık olmadığımız bir sıcak yaşıyordu. Terasımdaki ortancalar bile ağız birliğiyle şikayetçiydi. Benden bir okyanus ve bir kıta ötedeki dostumla çağın posta kutusu whats up’tan yazışıyorduk paralelde. Niye bilmem (cidden bilmiyorum) bana beni tanımladığını düşündüğü üç sıfat yollamasını istedim ondan. Öylesine.

Yolladı da ikiletmeden. Fasulyeyi terletirken kafamda gezdirdim o sözcükleri.  Düşündürdüler beni, oyaladılar. Birkaç kişiye daha mı sorsam dedim, egzersiz niyetine.

Fasulye kavrulmaya dursun dostum bir mesaj daha atıp hangi sıfatı niye seçtiğini anlattı.  Üç kelime bu açıklamalarla bambaşka bir anlam bulmuştu.  Kafam düşüncelere daldı.

Ertesi sabah uyandığımda karar verilmişti: Birkaç kişiye daha sormam gerekiyordu bu soruyu, hem de acilen.  Bir telaş sokağa attım kendimi.  Niye bu kadar heyecan yaptığımı da anlamadım aslında; sanırım sadece dünya halinden bir kaçış, bir mola ihtiyacıydı bu hevesi tetikleyen.

Nasıl olgunlaştı fikir?

O ivmeyle çevremdeki birkaç kişiye sordum hemen: Beni düşününce ilk aklınıza gelen üç sıfatı (çok da ince eleyip sık dokumadan) sıralar mısınız lütfen?

Gelen tepkiler çok geçmeden öylesine renkli ve eğlenceli bir hal aldı ki günün sonunda bu zararsız soruyu algı üstüne ufak bir deneye dönüştürmeye karar verdim.

Kendime bu araştırma ve takibindeki analiz için bir hafta (uzarsa sakıza döner ve büyü bozulur çünkü) zaman verdim. Yaklaşık yüz kişiye ulaşmayı hedefleyen bir çerçeve çizdim. Ve başladım sormaya…

Kimlere sordum?

Baştan söyleyeyim, elbette ki bu bilimsel bir araştırma değil. Rastgele bir grup seçmedim, istatistiksel analizler yapmayı amaçlamadım. Objektifi aramıyorum.  Merakımın peşinden gitme hakkımı kullanıyorum, biraz da ruhumu oyalıyorum – hepsi bu.

Dolayısıyla belirlediğim yaklaşık yüz kişi (sonuç olarak yüz dokuz – yuvarlak rakamları gereksiz yere yorduğumuzu düşünüyorum)  içimden geldiği gibi seçtiğim insanlar. En genci yedi yaşında, en olgunu yetmişi geride bırakmış. Eşit sayıda olmasa da yakın oranda kadınlar ve erkekler.

Belli gruplar vardı tabii kafamda en başta; onları adil bir biçimde katmak istedim karışıma: Ailem (ve elinde büyüdüklerim), çocukluk arkadaşlarım, üniversite grubum,  hocalarım (okulda ve hayatta), yakın dostlarım (uzun bir geçmişi paylaştığım), iş arkadaşlarım, genç dostlarım (benden on, yirmi, hatta kırk yaş küçükler), tanışıklıkla başlayıp yakınıma gelenler (servis sektöründe satıcı-müşteri ilişkisiyle başlayan güzel hikayelerimin kahramanları).

On sekiz memleketin vatandaşını kapsıyor şu anda katılımcılar.  Değişik kültürleri dahil etmek için özel bir çaba gösterdim elbet, bunun önemli olduğunu düşünüyorum.  Sıfatlar üç dilde (Türkçe, İngilizce, Fransızca) verilebiliyor. İstenirse her sıfat için ayrı dil de kullanılabiliyor.

Diğer yandan, bu deneyin belli sınırları da var haliyle. Aile dediysem ailemin her bireyine sormadım tabii ki. Bütün dostlarıma, tüm hocalarıma ulaşmaya çalışmadım. Ait olduğu grubu temsil ettiğini düşündüğüm bir avuç insana sordum.

Bazen, itiraf ediyorum, yanıtını merak ettiğim kişileri seçtim. Özellikle beni sevdiğini düşündüklerime (yani değerlendirmesi çantada keklik olanlara) yönelmedim illa ki. Hatta hazır mazeretim varken değerlendirmesinden korktuklarıma da sordum.

Kimlere sormadım?

Kendime bu deney için verdiğim bir haftalık süre içinde ulaşamayacağımdan emin olduklarıma sormadım.  Bu aralar şu ya da bu nedenden dolayı işi, derdi, yükü başından aşkınlara rahatsızlık veririm çekincesiyle sormadım. Son zamanlarda ikili ilişkimizde sıradışı bir durum yaşadığımız kişileri de bu deneyin dışında bırakmayı tercih ettim.

Kafamda ilkin ve vardı?

Şu sorulara yanıt arıyordum başlangıçta:

Bildiğim ben ve dışarıdan görülen ben birbirinden farklı mı?

Ayrı ortamlarda başka yüzlerimi mi gösteriyorum? (Kuaförümün, ailemin, patronumun ve arkadaşımın oğlunun gördüğü Deniz farklı mı? Aynı mı?) Katılımcılar tanıştığımız çerçeveye uygun şekilde mi sıralayacak sıfatları? (Eski dostlar içimi okuyacak, aile şefkat dolu olacak, eski aşklar nostaljik, belki kırgın, çocuk katılımcılar saf, servis sektöründen tanıdıklarım daha çok dış görünüşe odaklı, iş arkadaşlarım ofis ortamında öne çıkan özelliklere sadık…)

Kendi kafamda sıraladığım on kadar özelliğin  her biri en az bir kişi tarafından (şu ya da bu sıfatla) listelenecek mi?

En öne çıkanlar hangileri?

Umulmadık sıfatlar duyacak mıyım?

Nasıl sordum?

Aynı  şehirde yaşadıklarıma mümkün olduğunca yüz yüzeyken sordum. Huzursuzluk işareti gösterenlere şu anda söylemek zorunda değilsin, bana daha sonrasında geri dönebilirsin dedim. Uzaktakilere sms/email yoluyla ulaştım.

Katılımcılara mümkün olduğunca bire bir yaklaşmayı seçtim soruyu sorarken.  Bir açılış yaptım öncesinde.  Bunun algıyla ilgili masum bir proje, kendimim de denek olduğunu belirttim.  Üç kelimenin illa ki sıfat olması konusunda ısrar ettim.

Bana özellikle sorulmadıkça projenin amacıyla ilgili açıklama yapmaktan kaçındım.  İş arkadaşlarıma bunun CV ya da performans ölçümüyle bir ilgisi olmadığını açıkça anlattım ama. Üç yetmez diye yakınanlara ilk üçün önemli olduğunu ama kendilerini rahat hissedeceklerse daha fazla sıfat da kullanabileceklerini  söyledim.

Nasıl yanıtladılar?

Ulaştığım grup içinde bir kişi dışında katılmayı kabul etmeyen kimse olmadı.  Bir kişi “ben bu testi biliyorum, bir kitapta okumuştum” diyecek oldu. “Valla ben kitaptan okumadım, öylesine aklıma geldi, sakın kitapta yazanları anlatma bana şimdi” diye tembihledim onu. Bitiminde soracağım ama.

Üç dört kişi dışında herkes (biraz düşünüp sana geri döneyim deyip) görüşünü yazılı olarak bildirdi.  Bir kişi (beni sadece kırk beş dakikadır tanıyordu) arkadaşıyla bu deneyle ilgili konuşmamıza kulak misafiri olup katılmak için izin istedi. Ardından da gözümün içine baka baka kendimi saydam hissettiren o üç sıfatı bir solukta sıraladı.

Katılımcıların büyük bir bölümü anında, bir saat, en geç bir gün içinde geri dönüş yaptı.  Bir kısmı sorgusuz, sualsiz üç sıfat yazdı.  Fazlasını verenler, parantez içinde her sıfatı tek tek açıklayanlar çoğunluktaydı.

Çok küçük bir grup katılımcı sonuçlar anonim mi kalacak diye sordu.  Bu konudaki güvencelerimi dinledikten sonra yanıtlarını paylaştılar. Biri başkası bilmese ne olur, sen bileceksin artık dedi.  Yine de cevap verdi.

İki kişi deneyin sonucunun anlamını sorguladı.  Olayın sübjektif yanı ve yanıtlayanların kalp kırmamak uğruna sadece olumlu yönlere odaklanma ihtimalini masaya yatırdı.  Haklısınız dedim,  bunların bilincindeyim. İyiyi söylemeye eğilimli olabilir katılımcılar ama gerçek olmayanı da söylemezler diye düşünüyorum. Bu yüzden sonuna kadar götüreceğim bu projeyi. Biri katıldı, öteki çekimser kaldı.

Tek bir kişi “peki sen de bana söyle benimle ilgili üç sıfat” dedi sonrasında. Sıraladım aklıma gelenleri, biraz da nedenini açıklayarak. Bir kişiye de o sormadığı halde söyledim o üç kelimeyi, duymanın ona iyi geleceğini düşündüğüm için.

Bazıları cevaplarıyla beni hayal kırıklığına uğratmaktan çekindiklerini söylediler.  Oldu mu, tamam mı, kızdın mı diye sordular ardından. Niyeyse dört dörtlük yapamamaktan korktular.  Bu kişilerin hepsinin de hem yaş, hem mevki açısından ilerimde olmaları  dikkatimi çekti.

Kimi katılımcılar (özellikle yukarıda anlattığım servis sektöründe tanıştıklarım) bir gelişimin hikayesini anlattılar üç sıfatla: Seni ilk gördüğümde bunu gözlemledim, sonra sende şunu buldum, ve sonrası için sezdiğim budur şeklinde.

Bazıları akıllarına gelen isim ve fiilleri sıfata çevirmekte biraz yardım aldı. Üç kişi (birbirlerini tanımıyorlar) aynı isimde diretti ve o isimden türettiğim tüm sıfatları reddettiler.  Sıfat hali değilsin ama o ad sensin dediler.  İsim vurucuydu. Bu ısrar da. Kabul ettim.

Bir kişi de üç sözcüklü bir cümle kurdu.  İşte busun dedi.  Bu benim yakın zamanda biraz da espriyle karışık kullandığım bir tümceydi. Şaka yapıyor sandım önce. Sonra kendi ağzımdan çıkan o üç kelimeyi öyle bir yorumladı ki bana neredeyse hece hece, gözlerim doldu.  Mest oldum.  Bu cevabı da kabul ettim.

İçerikten ne öğrendim?

Deney öncesinde kafamda sıraladığım bütün özelliklerim en az bir, çoğunluk birçok kere sıralandı.

Kullanılan sıfatların çeşitliliği, inceliği ve derinliği etkileyiciydi.  Kimsenin çalakalem yazmadığından eminim.  Bu özeni hissetmek bana çok iyi geldi.

Ayrıca, anladım ki deneye dahil olan farklı gruplardan katılımcılar üç aşağı beş yukarı aynı insandan bahsediyorlar. Ve ben aynaya baktığımda bu insanı görüyorum.  Hoş bir his bu.

Beni olumlu anlamda şaşırtan sıfatlar çoğunluktaydı – belki insanlar güzel haber vermeyi seçtiklerinden.  Önce hadi canım, nasıl yani, az abartmışlar diye kenara koyduklarımı zaman içinde özümsedim. Beni haberdar edenlere minnet borçluyum.

Grupların algıları konusundaki açılış tezlerimde tamamen çuvalladım: Çocukların sezgilerinin gücü, servis sektöründe doğan dostluklarımın kahramanlarının cuk oturan analizleri, evraktan değil de yürekten bahsetmeyi tercih eden iş arkadaşlarım neyse ki utandırdılar beni.  Eski gönül yaralarım kadın değil insan kimliğimi vurguladılar seçtikleri sıfatlarla. Çocukların cömertliğine aşık oldum.

Aynı zamanda bir kez daha anladım ki algı sadece gözlemle bağlantılı değil. Algının göbeğinde algılayan da var. Yanıtlarda katılımcının bir parçası gizli; ilgi alanları, tarzı, öncelikleri.  Bu çerçevede bu deney sayesinde ne denli renkli, ışıltılı ve kaliteli insanlarla çevrili yaşadığımın farkına vardım yeniden.

Sıralanan sıfatlarda katılımcının denekle ilişkisine dair işaretler de görüyorsunuz elbette.  Bazı kelimeleri kullanmak ortak bir yaşamışlık gerektiriyor.  Dolayısıyla her üç sıfatta en az iki hayat ve paylaşılmış bir hikaye gizli.  Anması bile keyifli maceralarımız olmuş, ne mutlu.

Kural tanımazlara dönersek:  Üç kişi tarafından kimliğim olarak seçilen ve inatla savunulan o isim içime yer etti.  Beni benden fazla tanıyanların olduğunu düşündüren o cümle de. Bu vesileyle kişiliğimin yanı sıra yaşamım da özetlenmiş  oldu.

Süreçten ne öğrendim?

Sanırım egzersizin macerası içeriğini sollayıp geçti. Bu yüz dokuz kişiye en sevdikleri üç meyveyi ya da üç şehri de sorabilirdim herhalde.  Araştırma sürecinde yaşananlar hikayenin aslını oluşturdu.

Şu sayılı gün içinde yüzü aşkın insanla iletişim kurmak zaten başlı başına doyurucu bir deneyim. Yeşil fasulyeyle başlayan bu deney sayesinde uzaktakilerden haber aldım, yakınımdakilere başka gözle baktım.  Bu mazeretle konuşmaya ya da yazışmaya başlayıp ardından başka konularda haberler ve görüşler paylaştık.  Yakın zamanda buluşmak için somut planlar yaptık.

Arada müthiş dedikodular duydum, son gelişmelerden haberdar oldum. Bazı katılımcılarla karşılıklı adres ve telefon bilgilerimizi güncelledik bu sayede.  Bir vefat haberi de aldım ne yazık ki ama en azından başın sağ olsun diyebildim arkadaşıma.

Bir kişi detaylı bir psikanaliz seansına soktu beni laf lafı açınca.  İkisiyle beyin fırtınasına yakın bir egzersize ışınlandık.  Biri çocuklarının resmini yolladı hazır eli değmişken, öteki ‘dur annemden de isteyeyim üç sıfat’‘ deyince teyzemizin de halini hatırını sormuş olduk.

Cevap vermemeyi seçen dostumla projenin anlamı ya da anlamsızlığı üstüne yaptığımız yazışma tadından yenmez.  Sonunda ben ona gıcık (gülerek), o bana sevimli (kinayeli) dediğimizle kaldık.  Ondan duyup duyabileceğim tek sıfat da bu oldu fakat her turlu sahtelikten uzak biri olduğunu deneyle sabitledim.

Brüksel’de iş ortamında tanıdığım bir arkadaş kendi değerlendirmesini teslim ettikten sonra araştırmayla ilgili konuşmaya geldi.  Süreç üstüne bazı detaylı sorular sordu, açıklamalarımı dinledi. Sonra da: “yaptığın deney ve onu yapış şeklin bile seni öyle güzel tanımlıyor ki…” deyip gitti.

Yeşil fasulyenin üstünden bir hafta geçti. Bu süreçte yaşadıklarımın ışığında yere daha sağlam basıyorum bugün.  Bilimsel olmayan deneyimin yanlı çıkarımları iyi geldi bana.

Görülmüş, işitilmiş ve anlaşılmış olduğumu düşünüyorum.  Hatta beni bana anlatacak kadar iyi bilenler var aranızda. Paylaşımımız zenginleştirici, yüreklendirici ve besleyici.

İlham almışım, ilham vermişim. Bazen susarak, bazen bağırarak duyurmuşum sesimi. Dokunmuşum, az ya da çok. Var olmuşum.

Şanslıyım.

Kıssadan hisse

Sanırım bu gerçek hiç değişmiyor – yolculuğun kazandırdıkları her seferinde hedeften baskın çıkıyor.

Yüreğimizin en derinine ve birbirimizin gözünün içine  bakmaya devam edecek cesarete bağlı bence her şey. Acıtsa da. Ara ara fena halde zor, can sıkıcı, yürek kavurucu olsa da.

Cesur, dürüst ve iletişim içinde olduğumuz sürece güçlüyüz. İnsanız. Biziz.

Dünya hali, bize azınlık olduğumuzu empoze etmeye çalışan zorbalık, kendine benzemeyeni düşman gören dar görüş ve şiddet hala yanı başımızda.  Ama biz de buradayız. Yıllar, kıtalar, yaşlar, diller ötesinden buradayız.

Cesur, dürüst ve iletişim içinde olduğumuz sürece güçlüyüz.  Az değiliz, çoğuz. Bunu bir anlasak daha da çoğuz…

 

confiance

 

Paris, Temmuz 2016

 

Park

Küçükken

Bildiğim parkların

Sararmış

Çimleri vardı;

Yer yer kel

Serseri

Çekirdek kabuklarına

Yataklık eden

Bildiğim parkların

Siyasi heykelleri vardı

Ustası kayıp

Sahibini yabancı bilen

 

*

 

Aşınmış tahta bankları

Bekçi düdüğünü, kuralları

Bir heves ekilip

Bir gaflet unutulanı

Görmüştü gözlerim

Terk edilmişliğini

Susuz havuzların

Çaresizliğini

Akası varken

Susturulan çeşmelerin

Yalnızlığını…

 

*

 

Çerçeveyi üç öğün,

Yasağı daha sık

Koymuşlardı önüme

Herkes gibi ol

Sorgulama

Bildik yoldan git

İş çıkarma

Liderini takip et

Çizgiden sapma…

 

*

 

Yıllar önce

İlk geldiğimde

Bu parka

Kendimi gezdirip

Büyütüyordum

Yabancı sokaklarda

Gördükçe ererim deyip

Yürüyordum iştahla

Yıl dört mevsimdi

O zaman

Temmuzlar sıcak

Hayat şiirseldi

Ölüm sıralı…

*

 

Yıllar önce

İlk geldiğimde

Bu parka

Kuşatmasıyla beni dört yandan

Soluğumu kesmişti görkem

Görgüsü tanıştığım

Özeni

Zevki

Biliyor, doğuştan biliyor

Körkütük tutulduğumun şehri

Bir göz şenliği ki sorma

Ruhun yeni yetme bir kalp misali

Gümbür gümbür atıyor…

 

*

 

Yıllar önce

Geldiğimde bu parka

Yabancımdı yaz ayazı

Güneşli havalarda açılır sanırdım

Parkların bahtı

Sıcak basınca yenir dondurma

Kırılgandır çocuklar

Şifayı kaparlar

En ummadık rüzgarda

Haritasız kaybolur insan

Hele de tek başına yola koyulduğunda…

 

*

 

Bu kaçıncı gezinti bilmem

Bu dost parkın kucağında

Alıp veremediğim kalmadı artık

Yağışlı yazlarla

Kader birliği yaptık

Sır tutamayan gökle, ayla

Islanmakla yok olmuyor insan

Kurumaktan ölüyor, o ayrı…

Hayat nihayet

Sebep ve sonucun aşkı

Yeşilin albenisi

Suyun sabrı

Yol doğru yolsa

Soluk safi

İster tek yürü

İster kalabalıkla…

 

*

 

Yıllar önce

İlk geldiğimde

Bu parka

Yıl dört mevsimdi

Temmuzlar sıcak

Hayat şiirseldi

Ölüm sıralı…

 

Kendimi gezdirip

Büyütüyorum hala

Tanıdık ve yabancı

Sokaklarda

Mavim cebimdeki

Ekmek kırıntısı

Yolum hiç olmadığı kadar uzun

Her an bir hikayeyi tutmuş elinden

Her isim bir resim

Ölüm bildiğini okuyor

Hayat hala şiirsel…

 

dedetorun

 

 

 

 

Paris, Park Monceau, Temmuz 2016

Neyse O

Dış bükey bir çizgi

Sarı

Maden kömürü kadar

Sarı

Fişledin yasakları

Sırların

Dalından kopardığın

Mürdüm erikleri

Sınırlar

Çizenlerin

Cebinde anahtarı

Tüm kör kilitlerin

Az kaldı görecekler;

Üflediğinle tuz buz

Dikenli teller…

 

          *

 

Dış bükey bir çizgi

Sarı

Maden kömürü kadar

Sarı

Daha tehdidinde yağmur damlasının

Un ufak oldu toz bulutu

Yitti

Ömrünü tamamlamış vaatler

Patlayan silah namlusunda ateşlenen

Korkak kuşlar misali uçuştular

Sabretmek yorgunu

Naftalin kokulu yeminler…

 

          *

 

Düşlerinde şimdi senin

Kiraz ağaçları

Dal budak

Sarı kırmızı

Yeşilin bereketi var gözlerinde

Reçineye batmış parmaklarında

Dudak kenarların tutkallı pembe

Burun deliklerine taşınan

Bahar kokusu

Muzip ve efkarlı

En nihayet

Dipdiri bir bedendesin

Bağırarak konuşanın sesine

Kapandı yüreğin

Ruhunda barışçı kıvılcımlar…

 

          *

 

 

Düşlerinde şimdi

Yanık susam kokusu

Ankara simitlerinin

Tembel bir akşamüstünde

Tavla zarı tıkırtısı

Gölgesinde zeytin ağaçlarının

Ezberindeki masallar kadar

Yalın bir resimdesin

Başını okşuyorsun

Afacan

Çocuksu olgunluğunun

Hala suç ortağın bisikletin

Dizlerinde yaralar var

Kabuk tutamadan deşilen

Yasakladılar da ne gam

Yarın sabah ilk iş

O koya yüzmeyi düşlüyorsun…

 

     *

 

Uyandığında bu sabah

Safı damıtıp

Hazana katıyorsun erkenden

Terasta açelyan

Göğün dilini sökmeye emanet

Neyse o

Diyor bir ses içinden

Bir kat daha kuşanacaksın demek

Bir şemsiye taşıyacaksın yanında

Biraz daha sabredecek

Sandaletlerin

Mayıs vakti

Bu deli yağmur

Bu yırtıcı esinti

Takvimi yok sayan iklimi bu küçücük şehrin

Bela değil efsane

Meydanokuyucu ve büyüleyici…

 

          *

 

İç bükey bir çizgi

Mavi

Mürdüm erikleri kadar

Mavi

Elinde kalemin

İştahla bakıyorsun kağıda

Küçük harflerle yazasın var bugün

Ağır ağır

Cesur yalnızların

İmkansız aşkların

Yükünü taşımayı bilen omuzların

Hikayelerini yazasın var

Yanıbaşı gönlünün

Kol uzantında değil…

 

          *

 

Düşlerin şimdi

Şu an

Şu soğuk bahar günü

Ürperti dolu

Nemli ve yağmurlu

Sırılsıklam ve sımsıcak

Aşın, soluğun ilham

İştahla bakıyorsun kağıda

Aklında mütemadiyen

En derininden sevdiklerin

Yanıbaşı gönlünün

Kol uzantında değil

Gölgesinde zeytin ağaçlarının

Ezberindeki masallar kadar

Yalın bir resimdesin

Okyanusa dalmak üstüne

Küçük harflerle yazasın var

Neyse o

Diyor bir ses içinden

Yarın sabah ilk iş

O yasak koya yüzmeyi düşlüyorsun…

 

neyseo

 

Brüksel, Mayıs 2016

 

İzninle sana sen…

Kaliforniya Eyaleti’nin on bin nüfuslu küçük bir sahil kasabasına düşüyor yolumuz bir öğleden sonra. Yaz sıcağından ve turist çoşkusundan uzak bu ara mevsimde martı çığlıkları ve dalga sesleri eşliğinde iniyoruz arabadan. Hava gitmek kokuyor. Törensiz, vedasız geride bırakıp gitmek.

Kumsala komşu kafenin giriş kapısına doğru ilerliyoruz. Bahar havasının nahoş sürprizlerinden defalarca nasibimizi almış olsak da şallarımızı kuşanıp terasta oturacağız. Gök uçarı bir mavi, rüzgar kendini hatırlatan cinsten. Namlu ucunda soluklanma zamanı. 

Masamıza yerleşince ruhumu sol yanımda fokurdayan Pasifik Okyanusu’nun dalga seslerine emanet ediyorum. Gözlerim on senedir kavuşmayı beklediğim gözlere kilitlenmiş. İki arkadaş hasret gidereceğiz.

Happy Hour’un zengin seçeneklerini adeta bir şenlik havasında sıralayan garson çocuğa ayrı bir saat dilimine aitmiş gibi hayretle bakıyorum. Onca hevesle yaptığı reklama rağmen içinde kuşku kırıntısı bile barındırmayan bir ses tonuyla klasik seçimimizi ısmarlıyoruz. Arandığımız yıllar ardımızda kalmış. Şu an sadece bulduğumuzu paylaşmanın peşindeyiz.  

Genç adamın masadan ayrılışıyla sohbete daldığımız an arasındaki o utangaç saniyede kumsalda gezinen şaşkın martıyla bakışıyorum. Masaların birinden uçmuş karton mönü yanıbaşına konuvermiş. Şeker deposu kokteyllerde dişe dokunur kum izleri…

Hepimiz biraz deneyimle sabitlemişizdir; dostluklarda uzun soluklu esler kış güneşi etkisi yapar kalbe bazen. Uzaktan yollanınca en samimi ışıltılar bile iç ürpertisini dindirmeye yetmez kimi zaman. Göz kırparlar, el sallarlar. Ne var ki çare olamazlar yürek akıntısına.

İşte biraz da o yüzden yıllar sonra gerçekleşen buluşmalar bir tutam tasa ve bir ölçü korku taşır. Hafıza da insanlık da olağan sorgusunu bekler. Cebinde çakıl taşlarıyla suya atlamaya benzer o ilk cümleleri sarf etmek.

Hamurun sağlam olduğuna güvenirsin güvenmesine de, sensizken yaşadıkları girer sinsi bir gölge gibi aranıza. Onun yokluğunda aldığın yaraları göstermekten çekinirsin ilk anda. Sorularına bir çekidüzen vermeden açılmaz ağzın.

Tenha terasta tek sıra dizilmiş yedi sekiz küçük masa var. Az ilerimizdeki çifte takılıyor gözüm; konuşmamıza kulak misafiri olamayacak kadar uzaktalar. Arkamdaki sessizlikten anladığım o cephenin de korunaklı olduğu. 

Garson içkileri masaya bırakıp kapalı alandaki müşterilerle ilgilenmeye koştu az önce. Kadehin kadehe değdiği “şerefe” anı kendiliğinden bir açılış sanki. İlk yudumun telaşı çocuksu. Boğazdan akışı beklentilere gebe.

Gelişigüzel gözlemler, iz bırakmamış kişilere dair son haberler ve günlük telaşın izlerini taşıyan girizgah bir süre ağzımızı oyalıyor. En olmadık yerde diyalog seyrini değiştiriyor. Eteğimizdeki taşlar usulca dökülüyor masaya.

Yirmi altı yaşımda tanıştık. O zaman yetişkin olduğumuzu sanıyorduk, zaman içinde beraber büyüdüğümüzü anladık. Yirmi senedir ayrı kıtalarda yaşıyoruz. Haberleşsek de yüz yüze gelemiyoruz.

En son on sene önce, bu kıtanın doğu yakasında ikimizin de evi olmayan bir şehirde buluşmuştuk. Üç gün kadardı elimizdeki toplam zaman. Sabahlara kadar konuşmuştuk arayı kapatmak çabasıyla. Orada bıraktığımız ipi tekrar yakalamaya çalışıyoruz bugün.

Laf lafı açarken tarihin akışı resmedildiği gibi ayrı geçirilen yılların göz altlarımızda, mide kramplarımızda ve saç diplerimizde birikmiş izleri dilleniveriyorlar ansızın. Doğduğumuz andan itibaren attığımız her adımın bizi getirdiği o andayız. El dokunmadan ele değiyor.

Zincirleme cümleler uçuşuyor şimdi havada. Dönme dolap misali inip çıkıyorlar. Dipsiz kuyuları düşünüyorum niyeyse ve ölümüne sessizliği.

Muhabbet koyulurken kafenin mızıltısı da koca okyanusun çağrısı da belirsizleşip algımın tablosundan siliniveriyorlar. Sözcüklerin başıboş rüzgarı diniyor. Yüklerine yakışan bir tempoda alçak sesle gezeliyorlar artık.

Gözlerini ayırmıyor yine de gözlerimden. Telefonuna bakmıyor. Masadan kalkmıyor. İhtiyaç duyulan da o koşulsuz kenetlenme sanırım. Akış kesilmeden ve dış etkenlerden bağımsız konuşabilmek hortlaklarımızdan korkmayacak kadar bilenmiş bir yürekle.

İçine kapanık çalkantılardan ve boğuk sesli fırtınalardan bahsediyoruz. Bulup da yitirmekten daha zor belki de inşa ettiğinin temelinden çöküşünü izlemek? Gerçekte ne kadarını hazmettik yaşananın? Gerisi nereye gitti?

Avutulmak değil işitilmek istiyor insan bazen. Bırakalım da çıksın buhar, aksın zehir. İsyan edelim soluksuz kalana kadar. 

Neden sonra bir nebze durulup da saate göz attığımızda kalkış zamanının geldiğini görüp hesabı istiyoruz bir telaş. Anadilimizi bırakıp üçüncü bir şahısla İngilizce konuşmaya geçmek, o akşam için planlanmış davete az kalsın geç kalacağımızı fark etmek kendimize getiriyor bizi. Bildik dünyaya dönüş anı bu.

Saatlerdir kesintisiz süren sohbetimizin yarattığı iki kişilik kozamızdan isteksizce de olsa çıkmaya hazırlanırken yakalıyor bizi genç kız. Artık bir saniye daha sabredemeyeceğini hissettiren adrenalin yüklü sesiyle

“Affedersiniz, istemeden kulak misafiri oldum konuştuklarınıza” diye giriyor damardan. 

İki arkadaş ne denli kişisel konulardan hangi ince detayla konuştuğumuzu anımsayıp geriliyoruz haliyle. Aynı zamanda, dünyanın bir ucundaki bu küçük sahil kasabasındaki şu sakin kafede üçüncü bir Türk’e rastlama olasılığını hesaplamaya çalışıyoruz şaşkın şaşkın. Tam bir ‘olmaz olmaz’ durumu.

“Birkaç yıl önce taşındım Amerika’ya. Sıfırdan bir düzen kurdum” diye anlatmaya başlıyor genç kadın.

Kaç yaşında acaba? Otuz var mı emin değilim. Körpecik bedeni, anlatımı diri.

“Şu ara büyük bir kararın eşiğindeyim” diyor. “Epeydir derin derin düşünüyorum seçeneklerim üstüne. Hangi yöne gideceğimden emin değilim.”

Bir çırpıda son beş yılını özetliyor sonra; işi, aşk hayatı, hayalleri… Bahsettiği kararın ne olacağını anlamak pek zor değil. Saklama çabası da yok zaten. O da biliyor aslında yanıtını sorusunun. Belki sadece yüksek sesle söylemeye hazır değil.

Anlatmaya devam ediyor: “Evde duramadım bugün. Duvarlar üstüme üstüme geldi. Kendimi buraya attım, belki açılırım, belki bir yol bulurum diye. Sonra da konuşmanıza kulak misafiri oldum işte…”

Sesindeki içtenlik, el kol hareketleriyle olduğu yerde hafif yaylanarak konuşması, bir nebze utangaçlık taşıyan medeni cesareti hatırlattıklarıyla canımı yakıyor biraz. Aynı anda hayranlık duyuyorum bu kendine güvenli, ne istediğini bilen, sorgulamaktan ve yeniden yönlendirmekten korkmayan genç kadına.

O içini açıyor, sorgularını paylaşıyor. Karşısındaki bu iki olgun kadından deneyimleri doğrultusunda ona ışık olmalarını bekliyor belliki. Şimdi, mümkünse hemen ve anadilinde.

Bu öğleden sonra şu terasta dinledikleri sayesinde hakkımda ciltlerce bilgi sahibi bir yabancı var şu an karşımda. Beni kendi anlatımımla benden dinlemiş, ancak yirmi yıllık dostuma açabileceğim derinliklerimi işitmiş biri. Bu durumu sindirmen biraz zaman alıyor.

Neden sonra kendimi hazır hissedip de ağzımı açabildiğimde önce ismini soruyorum ona.

“Pınar” diyor dudağında yanıp sönen bir gülümsemeyle.

“Pınarcım…” diyorum peşinden

“… şu son birkaç saat süresince farkında olarak ya olmayarak o kadar çok şey paylaştık ki, izninle sana sen diye hitap edeceğim”

Az daha mahcup gülümsüyor “elbette” derken.

Bu okyanusta da bizim memleketteki gibi yan giden balıklar var mı diye düşünüyorum işte tam da o an. Yine de kararım karar. Elimi omzuna koyup devam ediyorum:

“Şimdi senin asıl soruna gelirsek…”


San Jose – Washington, Nisan 2016

Kendiliğinden

Özlemişim dedi

Sesini

Gözlerini gözlerimde

Gözlerini hecelerimde

İtiraflarını, dökülen

Sorularını, sevecen

Sorularını

Hem sevgili

Hem ürkek

 

Özlemişim dedi varlığını

Tekil ama eşlik eden

Anda kalan

Anı dolduran

Eşsiz

Yüreğimi kavrayan ellerini

Avucunun orta yerine bırakmayı içimdekini

Dinlendirmeyi koynunda

Fısıldamaktan buruşmuş ağzımı

Büzüşmüş, saklanmış dudaklarımı

 

Özlemişim dedi

Sana çarptıktan sonra

Çınlayışını sesimin

Rüyalarıma sızıyor

Seslendirdiğin kahkahalarım

Mutlu uyanıyorum nedensiz

Ergen sabahlarda, hercai

Ölesiye genç

İnadınanın kitabını yazdırıyorsun bana

Ne keyif

Ne beklenmedik

Ne yangın

 

Özlemişim dedi

Işığın

Aşktan

Gururdan

Dosttan

Bahardan değil

İçten

Derinden

Benden

Işığım ki

Nedensiz

Bağımsız

Kendiliğinden…

 

bahar kendiliginden.jpg

 

Brüksel, Nisan 2016

Espassuşi – Umut Üstüne (1. Bölüm: Benny)

benny - umut

Ailesinin Polonya göçmeni olduğunu söylüyor ama doğma büyüme Batı Avrupalı Benny. İlk bakışta oldukça mesafeli, hatta soğuk diye tanımlayabileceğiniz ama tanıdığınızda özenine ve yardımseverliğine şapka çıkaracağınız insanlardan. Mütevazi boğazlı kazağı ve kot pantolonu içindeki narin bedeni ne elli küsur senelik hayat deneyimini, ne de psikiyatr kimliğini ele veriyor. Dağınık saçlarına takılmış esrarlı gerilim ve ince çerçeveli gözlüklerinin arkasından bakan araştırmacı gözleri suskun pankartları anımsatıyor insana.

Sağlıklı bir iştahla, tadına vararak yiyip incecik kalma şansına sahip ender insanlardan Benny. Sadece sarımsağa alerjisi var, kerevize olan düşkünlüğü gülümsetiyor.  Tek bir kadeh kırmızı şarap içmesiyle utangaç mizahı usulca çözülüyor, ince esprileri ardı ardına sıralanıyor.  Yerinde tespitler yapıp hemen ertesinde keskin sorular soruyor.  Yanıtlarını samimi bir çocuk açlığıyla merak ettiği ve can kulağıyla dinlediği sorular…

Muayeneler, tahliller ve testlerden konuşurken mesleğini ciddiyet ve bağlılıkla icra eden bir profesyonel var karşınızda. Telaffuzu zor hormonları, nasıl yazıldığını bile bilmediğiniz ilaç isimlerini ardı ardına sıralayıveriyor tek bir cümlede dili hiç sürçmeden.  Takip edemediğinizi görünce hızını kesip elinizdeki kalemi aldığıyla not ediyor defterinize, aklınızda kalsın diye.

Uzun saatler çalışmaktan gocunmayan bir doktor Benny, doğru. İntihar niyetiyle çatıya çıkan hastalarının peşinde tuğlalar üstünde koşan bir akrobat aynı zamanda.  Hasta kabulü başlamadan önce klarnetiyle soluklanan amatör bir müzisyen kimliği de var, Belçika iklimine rağmen evinde bir muz ağacı yetiştiren maceracı bir bahçıvan tarafı da.

Bugün canına kıymaya niyetlenmiş hastalarından, her anını gerçek bir artistin bazen yakıp kör edebilecek ışıltısıyla yaşayan erkek arkadaşından ve sırdaş klarnetinden zaman bulduğu bir anda çamaşır makinemi tamire geldi Benny. Banyomda diz çökmüş, bir elinde tornavida, öteki elinde beyaz plastik leğen filtreyi çıkarmaya uğraşıyor.  Saygıdeğer bir konsantrasyonla, tek işi buymuş gibi, çalışıyor.

Makine önceki gün havlu attı. İçindeki suyu boşaltmayı reddediyor. Teknisyen çağırmasına çağırdık ama iki hafta sonraya gün veriyorlar. Birikmiş çamaşırların da benim de sabrım dayanmayacak o bekleyişe.

Elinden her iş gelen Benny yardım önerince teklifi ikiletmedim. Sözleşmiştik, aslında dün gelecekti. Ama dün üstüme üstüme gelince imkan vermedi.  Rica ettim, bugüne erteledik randevumuzu.

Pis su Benny’nin elindeki leğenin içine boşalıyor. Dolunca leğeni bana aktarıyor. Ben içindeki suyu küvete boşaltıp geri veriyorum. Makine gördüğü ilgiden memnun, içini dökercesine boşaltımına devam ediyor.  Akış bittiğinde filtreyi çıkarıp temizlemeye girişiyoruz.

Çamaşırların dili olsa da anlatsa diyesim geliyor filtreye bakınca. Şahit oldukları anların telvesi çökmüş sanırsınız o kara isli yumağa. Üstünden akıtıyoruz serin suyu.  Ayrışıyor birikmiş tortular, affedip hafifliyorlar.

Filtreyi yerine takıp makinenin deneme programını çalıştırıyoruz Benny ile. Beş dakika kadar beklememiz lazım sonucu görmek için.  Filtre temizliği problemi çözdüyse program bittiğinde makine tüm suyunu boşaltmış olacak ve sağlığına kavuşacak.

Benny hala yerde oturuyor, ben küvetin kenarına ilişmişim, ellerim dizlerimde. Ansızın basan bu mola anında uğraştığımız problemden uzaklaşan algımızın diğer kapıları açılıyor. Kancaya asılı havlular, tezgahın üstündeki diş macunu ve kurumaya yüz tutmuş banyo lifim bir anda belirginleşiyorlar.

Bir suskunluk kaplıyor her yanı. Dalgın dalgın makineyi izler buluyoruz kendimizi çıt çıkarmadan.

Neden sonra

“Şömine etkisi gibi, değil mi?” diyor Benny nükteli.

Gülmeye başlıyorum. Haklı.

“Dün için özür dilerim” diyorum aniden. “Siz bana yardım etmek için zaman ayırdınız, ben son anda randevumuzu iptal ettim”

“Önemli değil” diyor Benny. “Benim için de iyi oldu. Zaten çok yorgundum.  Bugün hallediyoruz işte”

Ben seni anladım dercesine gözlerime bakıyor daha tek söz etmeden.

Susmuyor dilim. Açıklamak ihtiyacı hissediyorum:

“Dün zor bir gündü” diyorum. “Üç yıl önce annemi kaybettiğimiz gündü. Zaten hassas bir dengede seyrediyordum. Sonra başka şeyler de oldu”

O sormuyor ama sessizliğinin davetine kulak verip devam ediyorum. Bir sır verecek gibi yanına çöküp anlatıyorum:

“Çok sevdiğim birine kavuşacaktım dün. Olmadı.  Üstüne epeydir sıkıntı çeken bir dostuma uğradık hasta ziyaretine.  Güzellikleri hakkeden bir insan o, kederi değil. Acısını kesecek bir şey yapamamak ağırıma gitti.  Ne bileyim, zordu işte…”

Utangaç gözlerinde sıcacık bir ışıltı var. Neden sonra konuşuyor:

“Dün annemin doğum günüydü”

Ben ne yanıt vereceğimi tartarken o ekliyor:

“O da iki sene önce vefat etti”

Dilimdeki kelimeleri yutup bekliyorum. Saygı duruşu gibi.

Anladım dercesine bakıyor yine. Niyeyse çatıdan çok insan kurtardığını düşünüyorum o an.

Makine duruyor. Dikkatle açıyoruz kaprisini. Su biriktirmemiş. Çalışıyor.

 

Biliyorum artık; yaşamın güzelliği korunaklı ve ışıltılı bir dünyada imtiyazdan ya da şanstan kaynaklanan harikuladeliklerde keyfetmekte değil. Hayatın tadı onun karanlık yüzünü, keskin köşelerini, hak hukuksuz darbelerini tanıdıktan sonra da ayakta kalabilmekte.  İnsanlığımızın ortak paydasında elele tutuşabilme cesareti gösterebilmekte. Umulmadık yabancıda, en olmadık anda, sapına kadar farklı dediğin geçmişin harmanında buluşabilmekte.

İnsanlığımız yaşadıkça umudumuz var.

 

 

Brüksel, Mart-Nisan 2016

Ben sana…

Diyeceklerim vardı

Zorunluluklar girdi araya

Sorumluluklar, giyindiğim

Ödevler, edindiğim

Yerindeydi bazen

Çoğunluk gereksiz…

 

Diyeceklerim vardı

Sen konuştun sonra

An kaçtı

Doludizgin kanat

Tökezledi dilim

Cümlelerim kör

Sözcükler sıralıydı oysa

Uyak biraz Cemal Süreya…

 

Diyeceklerim vardı

Uyanmıştım sanıyordum

Gözlerim çakmak çakmak

Baksan sen de oradaydık

Aslında

Hepimiz

Sen dahil, inanmazsın…

Açılasın tuttu senin

Bildiğin enginlere

Tesadüf bu ya

Başka dilden konuştun

Dönüp geldiğinde

Tercüme kaldırmıyor gönül depremi

Titrek ellerim kansız

İptal diye haykırdı yürek

Kestik

Koptuğuyla kaldı sahne

Gömüldü kovuğuna dil

Bir garip mahzun heceler…

 

Diyeceklerim vardı

İnadına kuşanmıştım aşkı

Geliyordum delibozuk

Yokuş aşağı

Çığ olacaktık ki tam

Sana rağmen

Bahar zamanı

Kara adamlar

Bombalarını patlattılar

Can bildiklerim

Diri duruşlar

Bildiğin yok olmak işte

Geri dönüşsüz gidiş

Gömüldü kovuğuna dil

Bir garip suskun heceler…

 

Diyeceklerim vardı

Öyle yakındık ki başta

Fısıldasam duyardın

Kulağına değmeden dudağım

Öznemdin

Çoğulumdun düşleyebildiğimde

Şimdim ol diyecektim

İçimdeki ışığı…

Diyecektim

Farkında mısın…

Diyecektim

Kimin hesabıydı bilmiyorum

Kimin kurasını çeker bu düzen

Örtün üstünü diye buyurdular

Gömüldü kovuğuna dil

İsyan artık ölü heceler…

 

Ben sana…

Diyecektim

Olmadı

Kara adamlar

Bombalarını patlattılar

Kestik

Koptuğuyla kaldı sahne

Sözcükler sıralıydı oysa

Uyak biraz Cemal Süreya…

 

bos sandalyeler

Beden Brüksel, Yürek Ankara, Şubat 2015

İçinde bir yerinde

Sabahın erken saatlerinde yüzyıllık yorgun kapıyı gıcırdatarak girdiğim resepsiyon Noel arifesinde alıştığımız yoğunluktan fersah fersah uzaktı. Dar kesim takım elbiseli zayıf Fransız beni neredeyse hazır ol vaziyette karşıladı. Bir gecelik rezervasyonum olduğunu söyledim, tam soyadımın tüm harflerini tek tek saymaya hazırlanıyordum ki masasının üstünde adıma hazırlanmış bekleyen formu gördüm.

Noel’e bir hafta kala dünyanın en turistik şehirlerinden birinde, Fransız entelektüellerinin beşiği sayılan bu gözde muhitte seçtiğim şu otele bugün giriş yapacak tek kişi benim sanırım. Olağan zamanlarda tam kapasite çalıştıkları için öğleden sonra üçten evvel ağzınızla kuş tutsanız giriş yapamazsınız odalara. Olur da sabah erken varırsanız valizinizi bırakıp çıkarsınız sadece.

“Odanız elbette ki hazır” diyor dar kesim kostümlü Fransız ve “bu ara çok da dolu olmadığımız için inisiyatifimi size daha büyük ve daha güzel bir oda vermek yönünde kullandım” diye ekliyor ardından. Hafifçe gülümsüyorum, Fransızcanın kültürlerine tercüman olan bu “sessiz ve derinden” kullanımı beni her seferinde tutsak etmeyi başarıyor.

Odalar “küçük” değil mesela, sadece “yeterince büyük değil”. Hayat kötü gitmiyor, gidişat “pek de şahane değil”. Sizin için sizin iyiliğinize de olsa kendi kendilerini aldıkları bir kararı duyururken de ‘bakın nasıl kıyak çektim, anlayın artık’ havasıyla değil de; ‘sizin adınıza bu adımı atmak için izninizle kendimi yetkili kıldım’ üslubuyla konuşuyorlar.

Teşekkür ettim. “Ekim ayında geldiğimde Ankara’da, Kasım gelişimde burada bombalar patladı, masum insanlar öldü. Hemen ardından yaşadığım şehirde terör tehdidi altında soluduk. Bugün buraya geldiğim için bana aranıyorsun diyenler oldu. Ama korkmuyorum. Paris yaşamak için olduğu kadar ölmek için de güzel bir şehir” dedim bir solukta, ant içer gibi. Niye bilmem, mütemadiyen şiir gibi konuşuyorum bu aralar. Ağzımdan çıkanı da sonradan duyuyor kulaklarım…

Fransız görevli odamın anahtarlarını ve küçük valizimi alıyor. “Odanıza kadar size eşlik etmeme izin verin lütfen” diye mırıldanıyor. Ekliyor ardından: “Balkonunuzu beğeneceğinizi umuyorum…”

Asansörde üçüncü bir yolcu daha var. “Yağmur yağacak mı sence bugün?” diye soruşundan görevliyi senli benli olacak kadar tanıdığını düşünüyorum. Dar kostümlü Fransız “ne bileyim, artık hava durumunu takip etmiyorum” diye kestirip atıyor.  Dikkat kesildiğimi görünce ekliyor: “Baksana bahar havası yaşıyoruz. Ömrümde böyle sıcak görmedim Aralık ayında!”

Üçüncü katta asansörden çıkıp odamın kapısını açıyoruz. Bu mahallede gömme dolap büyüklüğünde odalarda yatmış bedenim metrekare ve tavan yüksekliğini hesaplayıp coşkuyla parıldıyor. “Beğendiniz mi?” diyor otel görevlisi.

“Beğendim!” diyorum gözlerinin içine bakarak.

“Beğenmeniz de beni mutlu etti” diyor yine mırıldanır gibi.

Kapıyı sessizce kapatıp terk ediyor odayı. Hemen balkona çıkıp miniskül terasın çiçeklerine bakıyorum sevecen. Hakkı var adamım, yirmi yıldır böyle sıcak bir Aralık ayı görmedim Paris’te!           * Saint Germain semtinin yeni gözde lokantalardan birinin önündeki kaldırımdaydım. Çabasız şıklık ve otantik mutfak prensibi üstüne kurulmuş mekan rezervasyon kabul etmiyor. Burada yemek yemek istiyorsanız bir zahmet bekleyeceksiniz.

Bugün en büyük lüksüm zamanım. Rastgele adımlarımın tam da karnımın zil çaldığı bu saatte beni kapısına taşıdığı bu mekanı deneyeceğim gün bugün. Hissediyorum.

Elektrik ocaklarının ısıttığı sokak kaldırımı terasta oturmak hem mümkün hem de tercih edilir şu inanılmaz kış havasında. Çevreci dostlar canıma okuyacak biliyorum ama yılbaşı üstü üşümemek enteresan bir duygu… Bugünlük bencil olup tadını çıkaracağım.

Mönüyü incelemem tüm açlığıma rağmen araştırmacı kişiliğime ihanet etmeyen bir hızda gerçekleşiyor. Genç, çok genç ve bir filiz kadar kırılgan, bir o kadar da umut dolu bir genç kız içecek siparişlerini alıyor. Ondan beş yaş kadar büyük olduğunu tahmin ettiğim en az üç dil konuşan, kendinden emin ve soğukkanlı genç adam da yiyecek konusunda yardımcı oluyor.

Lokanta ağzına kadar dolu, kaldırımda ayakta bekleyenler var. Ona rağmen sizin aceleye getirmeden memnun etmeye çalışıyorlar. Terasın en popüler köşesindeki İki kişilik masayı bir başıma kapladığım için şikayet etmediler, beni ‘arka tarafa’ taşımayı önermediler.

Yan masaya üçü kadın, biri erkek dört Japon turist geldi. Her hallerinden harcayacak paraları olduğu belli. Buna rağmen onlara “yolunacak kaz” muamelesi yapılmadığını görmek öyle güzel ki!

“Emin misiniz?” diyor genç garson çocuk Japon misafirlere. “Zaten dört kişi için yeterince ana yemek ısmarladınız. İsterseniz bir onları getireyim. Eğer yeterli gelmezse yine söylersiniz!”

Yemeğimin sonuna doğru ilham perime yenilip yazmaya başlıyorum. Yarım saati geçtiğini düşündüğüm bir süreçten sonra garson kız bitmemiş olduğu halde yemeğimi almak üzere geliyor. Garson çocuk tam da zamanında ve kibarca durduruyor onu, çatal ve bıçağın pozisyonlarına işaret ediyor kafasıyla. “Belli ki Madame henüz bitirmemiş” diyor yumuşak olduğu kadar keskin bir ses tonuyla.

Kız ekmek çalarken yakalanmış gibi kızarıp özür üstüne özür diliyor. Dakikalar sonra son lokmasına kadar silip süpürdüğüm tabağı almaya geldiğinde göz göze gelip gülümsüyoruz. Kahvemi özenle getiriyor ardından da.

Ayrılırken garson çocuk masamı hafifçe geri çekip yan komşularıma hasar vermeden kovuğumdan çıkmama yardımcı oluyor. Aynı anda Japon turistlere mönüdeki tatlıları tek tek anlatıyor; biraz İngilizce, bir miktar beden dili, bir tutam da yan masalara görsel referansla…           * “Paris’te zamanın azsa gezmek yerine şu bulvar üstündeki kafelerden birinde otur ve bırak Paris senin önünden geçsin” der hızlı turistiklerin rehber kitapları. Paris için zamanım hep var ama itiraf ediyorum ki her gelişimde bir kaç saatimi yol üstü bir kafeye yerleşip gelen gideni izlemeye ayırıyorum. Yerlisi, göçebesi, turisti, tekili, çoğulu, bilmişi, yitmişi, kaybolmuşu, aşığı, delisi, sapığı, bilgesi, cahili, kaçığı – yalanım varsa gözüm çıksın- hepsi burada.

Demin kaldırıma çökmüş dilenen kadın “bir sütlü kahve ve krovsan” almak için para istiyordu gelip geçenden. Sanırsınız kafeye çökmüş de sipariş veriyor. Memleketimin ekmek parası referanslı açları geliyor ister istemez aklıma.

Az önce rüya gibi bir genç kız kaldırımdaki masalara servis için koşturan yakışıklı garsona tosladı kazara. Garson kısaca özür dileyip yürüdü gitti sıradaki siparişi almaya. Kız durdu, bakakaldı ardından. Yandı oracıkta.

Masamdayım. Ben moladayım ama Paris geçiyor önümden. Kırmızı ışıkta bekleyen genç kız hala kafeden yana bakıyor. İpeğimsi uzun saçları, incecik silueti, taba kaşmir mantosu, leopar desenli yüksek ölçekleriyle ölesiye güzel ve buruk. Garson döner kapıdan geçip içerideki masaların siparişlerine koşuyor, hafızasız.

İster yadırgayalım, ister zamanla huyundan suyundan kapalım; başka bir evren bu şehir. Sarsan, bocalatan ve hep biraz durdurup düşündüren. Az biraz ya da sil baştan başkalaştıran.

İster entegre olun, ister sonsuza dek Fransız kalın. Çekinmeyin ama, bakın. Dokunun. Bir bağ yaratın.

Gördüğümü göreceksiniz:

İçinde bir yerinde hep aşk var…

Paris, Aralık 2015

 

 

Bir sabah şafakla uyandım…

 safakcicek

Ben sevdiğimde seni

Önce uzun süre saklar

Kalemle tartar

Sonra

Kağıda yazardık hisleri…

Gözün bebeğinde yıkanırdı söz

Dökülmeden dile

Boğazda düğüm beklerdi aşk

El değmeden ele…

Düşünmek vardı adımdan evvel

Taslağında pişerdi mektup

Çay misali demlenirdi yürek

Ürkek

Tereddüt toydu kükrerken

Kelebek kadar narin

Ateşin acelesini kesen…

Ben sevdiğimde seni

Uzaktan kumandalı değildi

Arabaların kapı kilitleri

Buyur edilmek ön koltuğa

Törendi, sınavdı, deneydi

Anahtarlar şahit ve

Kaportaların çizikleri

Parmakların teması şiirdi…

Ben sevdiğimde seni

Bazen haftalar geçerdi

Bakışmadan

Çektiğimiz fotoğraflarla

Anı tutmak böylesine basit değildi

Bir çırpıda çoğaltamazdık ifadeleri…

Filtrelerle süzmek

Kırpıp biçmek yoktu

Aklımızdan dahi geçmezdi

Gölgelere hükmetmek!

İçerlesek de

Çare bulamazdık kırmızı gözlere

Arka plandaki yabancı teyze

Sonsuza dek kalırdı o karede…

Ben sevdiğimde seni

Uzundu kollarım

İştahım gençti;

Azıcıktım, çoğalasım vardı

Tektim, uzanasım vardı

Sabır kaçtı

Macera çekti

Hepsini bir solukta

Yaşayasım vardı…

Ben sevdiğimde seni

Takvimlerin yaprakları

Telefonların kordonlarına fısıldardı

Kurulmayınca dururdu saatler

Geriye sarmak

İleri almak

İşti, emekti…

Ben sevdiğimde seni

Uzundu kollarım

İştahım gençti

Bir dilek tuttum

Bir soluk koştum

Bir söz verdim kendime

Sabır kaçtı

Macera çekti

Göz açıp kapayıncaya kadar

Asırlar geçti üstünden

Bir sabah şafakla uyandım

Çözüldü boğazımın düğümü

Gözbebeğimde yıkadım

Kalemle tarttım

Kağıda yazdım hisleri…

Paris-Brüksel, Eylül 2015