Sen ol

viyanalikadin

Sızlayan kalbini avuçlarının içine al

Bir masal anlat ona

Kendin inanmasan da

Anlat

 

Sabah mavi bir göğe uyandığın için

Odana dolan ışığa sarıl

Gülümsemeni resmet

Sonra

Yolla bana

 

Yürürken dik tut gövdeni

Yüreğinin temposunu

Taşı adımlarına

Islık çal eğer becerebilirsen

Ya da bir şarkı mırıldan

O şarkıyı mırıldan

Ben duyarım

 

Var olanı selamla şimdi

Kabullen ve tanı

Yol ver yalana, oyuna

Bırak gitsinler

İmkansızı unut

Tut

Ve hiç bırakma

Olmadık anda aklına düşeni

 

Avucundaki terde ne saklı?

Düşlerin kulağına neler fısıldadı?

İster sus, ses etme

İster bağır çağır

Sen bil, o yeter

Ötesi berisi sabır

 

Koş istersen oraya buraya

Boz ve yeniden

Yeniden yap

Hiç bıkmadan

Doyma yaratmaya

Yorgunluk tanıma

Ama hep

Hep biraz susuz kal

 

Sonra

Dur bir saniye

Hatırım için

Dur

Öylece boşlukta

Düşünme, anma, sorgulama

Dur

Öylece boşlukta

Sen ol

Ben duyarım

 

Brüksel, Haziran 2014

Sevmiyorum sen giderken…

image

“Kalmıyor musun?” dedi İstanbul
Erkenden ayaklandın
Oysaki ben daha
Saat saat
Yürek yürek
Söyleşeceğiz sanmıştım

Uzun boylu konuşamadık yazık
Bu sefer sen
Niye bilmem
Hep devinimlerle kucaklaştın
Yürüdün, koştun, aktın
Uykunda bile
Zannediyorum
Hep biraz uyanık kaldın

Gözlerindeki pırıltıyı tanıdım
Özlemişim de
Kelimelere dans ettiriyordu
Cümlelerin
Kahkahaların gerçekti
Deldi geçti
Anıları
Sızılar dindi o cümbüşte
Kesildi uğursuz sesler
Sarılışların sahici
Dostlar koşup geldiler

İskeledeki bankta oturmadın bu kez
Ayaklarını sallandırmadın suya
Martılar uçmadı sohbetine
Konuştun, şahlandın belki
Yalnız hiç açılmadın

Sabah güneşimde
Seni fısıltılarla okşayarak uyandırdım
Mırıl mırıl anlatacaksın sanıyordum
Sen yorgana sarılıp saklandın
Yüzün bucak bucak kaçtı benden
Hep biraz oyalandın
Hep biraz oyaladın

Uzansan dokunacaktın oysa köprüye
Ki ışıklarında yanıp sönen
Ne anıların var biliyorsun
Sırları hiç saymıyorum
Bıraktığın yerde
Yeşeriyorlar

Camiinin desen
Parlamıştı eli yüzü
Gözlerinin içine bakıyordu
Delikanlı halin
Seni sordu soruşturdu
Sen sustun
Hiç oralı olmadın

Kalabalıklar aktı yollarımdan
O günlerde
Sabah ve akşam
Biraz aceleci, biraz kaybolmuştular
Yıldızlar kaydı gecelerimde
Fark etmedin değil
Sen her seferinde
Başını kaldırıp baktın

Biliyorum soluğun
O ilk günkü heyecanla kesildi
Yüreğin kabartılarda attı
Belki kimse bilmez sandın
Ama ben
İşittim

Bir akşam bir an
Sen yelkenleri
Suya indirdin
Ben soluğunu kestim zamanın
Hazırlıksız yakalandık

Kollarımda duraladın derken
Bildiğimdik beraber
Kalabilsen
Emin ol
Seni daha uzun süre
Tutardım bizde

Kıpırdanışınla irkildim şaşkın
Sen yeni devinimlerine gebe
Sen gitmeye yatkın
Yüreğin kabartılarda atıyordu, sezdim
Uzaklar ki
Bildim bileli rakibim

İyisi mi ben artık sımsıkı
Kapatayım gözlerimi
Sevmiyorum
Sen giderken
Ardından düşlemeyi

İstanbul, Haziran 2014

Bir şehir, bir daha

Kırmızı bir elbise giymiş, kırmızı naylon çoraplar
Kırmızı topuksuz ayakkabıları var
Boynunda iddiasız gri bir fular
Uzun saçları sıkı bir topuzda saklanmış
Bomba misali patlıyor gözbebeğinin ortasında

Şehir tarih yazmış, o tarihle yazılmış
Her köşe ayrı bir tondan meydan okuyor
Ürkmüyorsun elbet, tehditkar değil
Ancak saygınlık uyandırıyor

Önceki gelişinin karları çoktan erimiş
Gül kokusu sarmış buraları
Heybetli binalar fışkırıyor yeşil parklar arasından
İnsanlar suskun, geçmiş yüksek sesle konuşuyor

image

O buz kestiğin yılbaşı akşamında
Sokakta
Vals yapan çiftler geliyor aklına
Ki üstlerinde paltoları yoktu
Ve çelebi atkıları kibarca
Dolanmıştı boyunlarına
Asalet hissetmiştin
Ve sahipleniş gururla

Ya Sacher Otel’in kafesindeki
O yaşlı hanımlar?
Hani o leziz
Çikolatalı pastalarına
Gayrı resmi bir törenle yaklaşan
Hatırlıyorsun değil mi?
Pırlanta yüzükleri
İnce porselene değerken
Biraz fısıldamış
Biraz haykırmışlardı

image

Müzeler konuştu bugün de
Anıtlar anlattı
Bir eldiven sallandı şakacı
Bir mağaza girişinde
Yaşlı bir binanın duvarına dokundu
Amerikan hamburgerinin M hali

image

Akşam yemekte yanındaki Amerikalı
Şaşkın bakışlarla süzdü
Önündeki şnitzel tabağını
Masadaki Avrupalılar
Alışık olmadıkları
Bu hararetten bahsettiler
Gerçekten de şehir
Bu mevsimden
Beklenmeyecek kadar sıcaktı
Beyaz gömlekli
Siyah önlüklü garsonlar
Senfoni orkestrasındaki
Enstrümanları düşündürdüler sana
Uyum, bütünlük ve keyifle hizmet ettiler
Hem var hem yoktular
Bazen arka plan, bazen asıl oyundular
Biri ayrılırken
“Memnun kaldınız mı?” diye fısıldadı kulağına
Türkçe
Şaşırdın, bocaladın
Masadan başka dil konuşulurken
Nasıl tahmin ettiğini anlamadım
Sordun
Söylemedi
“Meslek sırrı” der gibiydi
Şifreli gülümsemesi

Sonra gezelerken şehirde baktın
O sinemanın
Önünden geçiyorsun yine
Hani yıllar önce
Soğuktan büzüşmüş ellerinle
Açmıştın kapısını
Sokuluvermiştin içine
Ne muzip şu insan beyni
Hangi filmi gördüğünü
Hatırlatıverdi şu dakika sana

Gül kokusu bastı ortalığı yeniden
Sen sustun
Şehir sustu
Geçmiş usul usul anlattı
Dinlemeye doyamadın

Viyana, Haziran 2014

Saklı rota

image

Yokuş yukarı
Çıktın yoruldun
Ağırlaştı adımların
Büküldü biraz boynun
Dönmedin ama yolundan
Hala inatçısın

Ara ara
Soluklanmak için duraksadın
Düşünüp taşındın
Ölçtün, tarttın
Yola devam etmekte
Karar kıldın

Hayallerinin elele tutuşup
Seni beklediği o yer
Bazen çok uzakta sandın
Uzun solukluydu belli ki macera
Kolaya kaçmadın
Kestirme yol aramadın

İçinde kıvılcımlar çakardı
Eteklerinde dolanırdı rüzgar
Gözlerini kısardın hafiften
Biraz kahraman, biraz deli
Bir halin vardı

Etrafa bakmadığın olurdu
Sesleri duymadığın
Şahlanır gibi yürürdün
Yüreğin kabarırdı dalga dalga
En olmadık anda
Dünyaya
Başka gözlerle bakardın

Cesaretin kırılırdı arada
Bazen kulağına çalınandan
Gözüne görünenden
Bazen de olmadık yere
İçin çekildi sanırdın
Dizlerin titreyiverirdi
İç sesin susardı ansızın
O sessizlik dişlerini kamaştırırdı
Bir ekşilik çökerdi midene

Yürürdün yine de
Öyle ya da böyle yürürdün
Karanlıkta ya da gözünü alan ışıkta
Bazen kendinden emin
Bazen paramparça

Çözmek için bilmeceyi
Yatıştırmak için kafandaki cinleri
Anlamsızın kabuğunu kırıp
Özünü akıtmak isterdin
Soruyu soruyla çarpıştırmak
Bağlantı peşinde koşmak
Başka türlü bakmak
İsterdin
Görünmeyen açıdan algılamak
Ya da yoktan yaratmak
Dün olmayanı bugün var yapmak
İsterdin

Ara ara
Soluklanmak için duraksadın
Düşünüp taşındın
Ölçtün, tarttın
Ama sonunda hep
Yola devamda
Karar kıldın

Bugün o şarkı süzülüverdi işte
İlk kez kulaklarından içeri
Hani aşkı kuş sürüleriyle anlatan
Şarkı

Anın nelere gebe olabileceğini
Anımsattı sana
Israrlı umuda övgüydü
Tanıdık geldi
Gerçekçi iyimserliği
Ayakları yere basıyordu basmasına
Ama kanatlarını da
Koparıp atmamıştı hala

“Büyüye inanır mısın?” diye fısıldadı şarkı
“Bunca yaşamışlıkta sonra” diye açıkladı
“Evet!” dedi anında yüreğin
Tereddütsüzlüğüne şaştın

Kuşlar işte tam da o sırada havalandılar
Kanat seslerinin peşinden baktın

Brüksel, Haziran 2014

Çok basit aslında…

image

Ordulara gerek yok
Bir yüreği fethetmek için
Bırakın
Stratejiyi, taktiği
Yol haritasını yırtın

Planlamak yersiz
İnce eleyip sık dokumak
Kafa patlatmak
Pazarlamaya çabalamak
Paketi parlatmak
Kurdeleyi cilalamak
Olmuyor, yetersiz

Hesap kitaptan geçmiyor bu yol
Alış-veriş’ ten hazzetmiyor
Pazarlık sevmiyor
Çıkarcıyı ayak sesinden tanıyor
Laf olsun diye konuşanı fişliyor
Söz verip unutanı
İhtiyacı olunca arayanı
Soluksuz anlatıp hiç sormayanı
Mimliyor

Çok basit aslında bir yüreği fethetmek
Diploma, belge gerektirmiyor
Para puldan bağımsız
“Canım cicim” den ötesini umuyor
Mazeretlere karnı tok
Öncelikleri çok iyi görüyor
İçi boş balonların
İplerini kesiveriyor

Suni güzellikler ancak
Kenar süsü olarak kalsın
İçi boş masallar
İşitmeyen kulaklara fısıldansın
Ruhsuz şahanelikler
Varsın bize çok uzaktan baksın

Çok basit aslında bir yüreği fethetmek
Yanında olmakla başlıyor
Zamanım senin diyorsun, al
Kulağım bir tek sende, anlat
Acelem mi?
Tabii ki yok, olmak istediğim yerdeyim

Gözlerine bakarak dinliyorsun
Gözlerinin ürkekliğini içip bitiriyorsun
Korkularını kılıçtan geçiriyorsun
Biliyor o artık, yalnız değil
Yalnızlık bitti

Seni seçtim diyorsun
Seninle bu anı yaşamayı seçtim
Yeni anılarımız olsun istedim
Söz, bak göreceksin
Yarın hatırladığında
Yaşama sarılmanı sağlayacaklar

Çok basit aslında bir yüreği fethetmek
Küçük bir adım
Sokulgan bir bakış
Kendini kenara ittiğin bir an
İki kelime kağıda düşen
Bir fotoğraf sevgiyi belgeleyen

Acılarımızın benzerliği
Sorgulamalarımızın kardeşliği
“Mükemmel değilim” diyorsun
Eskisi kadar saf, hiç değilim
Eğildim büküldüm biraz
Kırıldım döküldüm de
Ama öğrendim
Yaşı kurudan ayırmayı
Gerçeği gözünden tanımayı
Öğrendim

Ve buradayım
Yanındayım
Zamanım senin diyorsun, al
Kulağım bir tek sende, anlat
Acelem mi?
Tabii ki yok
Tam da olmak istediğim yerdeyim.

Genval – Brüksel, Haziran 2014

Bir yudum ferahlık

20140525-214335-78215041.jpg

Bazen kötü karanlığın elini tutup geliyor
Önce talihsizlik sanıyorsunuz
Kaza kıyafetlerini giydiriyorlar ona
Bakakalıyoruz ekrana

Önceleri cılız bir umudun inadı var o sancılı bekleyişte
Dualar var, birlikte atan yürekler el tutuşmuş
Soluklar tutulmuş
Mucizevi gelişmeler olsun istiyoruz
Yüzlerimiz solgun, dizlerimiz dermansız
Bekliyoruz

Saatler ilerliyor, günler devriliyor sonra
Ağırlık çöküyor göğsümüzün üstüne
Öfkemiz çok çaresiz, kimsesiz çığlıklarımız
Ekranda yine alt yazı geçiyor

Gözümüz bir yer adını, bir de rakamı seçiyor
O rakam, o karanlık rakam arttıkça artıyor
4 ün 5 oluşuyla sönen ocak geliyor aklıma
Haneye düşen kor, yüreğin yırtılışı
Raydan çıkışı trenin
Bir daha hiç eskisi gibi olmayacak olan

Facianın başka boyutları çıkıyor sonra su yüzüne
Teoriler de var, en sahicisinden gerçekler de
İşittikçe daha bir derinden kanıyor yaralar
İnsan inanmak istemiyor
Beterin beteri olduğuna
Vicdansızlığın sınırsızlığına
Kontrolsüz gücün kitapsızlığına
Bunun da bir gün geçmiş olacağına
Üç beş güne kalmaz
Başka konuların konuşulacağına

Ders alınsın
Sorumlulardan hesap sorulsun
Yaralar samimiyetle sarılsın
Mağdura sahip çıkılsın
Bir daha yaşanmasın
İstiyoruz

İstemenin yetmediğini biliyoruz

O bunu diyor, bu şunu
Dinliyoruz dinlemesine ama
Göğsümüze binen yük kalkmıyor
Sorular soruları sürüklerken peşinde
Tanımadığımız derinliklere dalıyoruz

Ateş düştüğü yeri yakmış
Yakmaya da devam ediyor
Onların acısı öyle devasa ki
İnsan karşısında eziliyor
Küçülüyor
Kesiliyor sesi
Kuytulara gömülürken
Suskunlaşıyor

Memlekete uzaktan bakarken
Acılı günde aradaki mesafe
Sanki daha da artıyor
Memleket sımsıkı bir yumak olup
İyice içine kapanıyor
Aklım onda
Acısı acım
Yarası yaram
Ama o sanki benden uzaklaşıyor
Ait olduğum yer hızla başkalaşıyor
Korkuyorum
Suskunlaşıyorum

Nuri Bilge’nin gözlerine bakıyorum şimdi
O tapılası utangaç pırıltı
O bahtiyar şaşkınlık
O hakiki heyecan

Hoşgeldin memleketim
Azim, özen ve insanlık
Sana çok yakışıyor
Duyarlı yaratıcılık
Ayakta alkışlanan saygınlık
Aydınlıklar
Sana çok yakışıyor

Brüksel, Mayıs 2014

 

Muktedir Kadın

Bazen kanadı kırık bir kuş misali
Şaşkın ve kaybolmuş narin bir kadın görürüm
Hafif acemidir tavırları, tereddüt doludur adımları
Kafası karışık
Gözlerinde nemli bulutlar saklıdır
Dokunsanız ağlayacak sanırsınız

Ağır hareket eder, hep biraz eğik durur başı
Sanki asırlar yorgunudur
“Otur, dinlen şuracıkta” diyesiniz gelir
Ama o çabalamaya devam eder
Uğunmak ve didinmeyi çağrıştırır devinimleri
Kendi deneyecek ama olmayacak
Hissedersiniz
Yetmeyecek nefesi
Taşımaz o yükü bedeni
Kaldıramayacak

Kırılgan, yardıma muhtaç
Sevimli beceriksiz haller
Kurtarma içgüdüsünü körükler
Kahramanlığa soyunmayı sever erkek
O kadının elinden tutmayı
Başını yasladığı omuz, sığındığı liman olmayı
Sever, arzu eder

Sadece işe yaramak değildir olay
Gücünün ayrımına varır yeniden
O gücü güçsüz için kullanırken
Coşar bir fasıl, kan gelir yüzüne, adalelerine
Özüne geri dönmek gibidir
Adem’i anmak için bahanedir
Yaradılış nedenini anımsamak
Yüreği serinletir

Bu işin sadece erkek tarafı
Kadınlara gelince olay
Elbet daha çetrefilli, daha dolambaçlı
Duyarlıyız belki, doğru
Satır aralarındakinde hep aklımız
Malum dişiliğin tadı ve kodu bu

Kendimizi ara ara
Hatta belki gerektiğinden fazla
Sorgulayıp duruyoruz inatla
Mutlu muyum,
İstediğim hayatı mı yaşıyorum
Değiştirebileceklerim var mı?
Ağacı tuttuğumuzla sallıyoruz gövdesinden
Bazen tam isabet, çünkü çürük elmalardan kurtuluyoruz
Çoğunluk kendi haline bıraksak meyve verecek dalı kurutuyoruz

Hemcinslerimize karşı hem anlayış
Hem biraz kıskançlıkla yaklaşıyoruz
Sanki elimizde defter not tutuyoruz
Yakışıklı bir adamla evlendi, tık
İki çocuğu var, tık
Yeni ev aldılar, bahçesi de var
Arabalar sonra, hepsi gıcır
Tık, tık, tık
Çocuklar şimdiden üç dil konuşuyor
Ufaklık piyano da çalıyor
Büyük için dahi diyorlar
Adam CEO pozisyonuna oynuyor
Kadın işi bıraktı ama boş durmuyor
Botox mu yoga mı bilmem
Ancak yaşını da pek güzel saklıyor

Bir karşılaştırma halimiz var çoğu kez
Pamuklara sarmaya çalışsak da pek aşikar
Ne yemiş
Ne giymiş
Nereye gitmiş
Kaç kilo vermiş
Bir koltuğa kaç karpuz sığdırmış
Davette kiminle konuşmuş
İşinde kimlere meydan okumuş
Saçlarını en son ne zaman boyatmış
Selülitleriyle nasıl savaşmış?

Kocasının metresini duyunca ne yapmış?
Vurmuş mu adama tekmeyi?
Çocukları için mi dişini sıkmış, dayanmış?
Çekili koyu perdeler arkasında mı saklanmış?
Olay mı çıkarmış, öç almaya mı kalkmış?
Hayatının kalanını intikam üzerine mi kurmuş?

Evlenmemiş mi hiç ya da?
Tabii kendini işe vermiş
Terfi diye diye kurutmuş içini
Etrafındaki bir iki adamı da kaçırmış tıslarken o hırsla
Çocuk istese de olmaz zaten bu yaştan sonra
Atı alan geçmiş Üsküdar’ı, o hala rekor peşinde
Yazık, pek yazık, yalnız ölecek haspa

Ne garip bir dünya bu bilmiyorum
Bir yanda kendine yeten, bağımsız, ergin
Bireyler olarak yetiştiriliyoruz
Çağın gerekliliği bu,
Hem anne, hem iş kadını olmalıyız
Hem anaç, hem disiplinli ve her daim alımlı kalmalıyız
Cazibemizi zinhar kaybedemeyiz
Muhabbet kıvılcımları saçmalıyız mümkünse
Kıpır kıpır kaynamalıyız hararetle
Kendimizi bırakamayız
Hem daha yeni nesle örnek olacağız
Şimdi, hele şimdi hiç havlu atamayız

Bir yanda toplumun ideali bu yönde
Körüklüyor, hatta kamçılıyor genç kadın beyinleri
Öğreniyoruz da nitekim
Azdan çok yapmayı
İçimiz acırken dolma doldurmayı
Kendimize enerjimiz yokken
Başkaları için koşuşturmayı

Renk vermemeyi öğreniyoruz
Aşkta sinekten yağ çıkarmayı
Yüz bakımı sırasında strateji kurmayı
Az uyumayı
Hareket halinde kalarak unutmayı
Gribi dinlenmeden atlatmayı
Zihnin gücüne, algının seçiciliğine inanmayı
“Öyle demek istememiştir” tiradını
Unutulan doğum günümüzü artık takmamayı

Duyarlılığımızı kendi kabahatimiz sayıyoruz
Hatta çoğunluk silkinip
Burnu dik sırtı pek tutup ilerliyoruz
Koşarak ilerliyoruz
Engellerin üstünden atlarken bazen aynı anda
Havada beş top çeviriyoruz
Alkışlayan var mı?
Ben görmüyorum

Muktedir Kadın erkekler arasında
Bariz tınıda
Korkutucu sıfatıyla anılmasa da
“Nasılsa halleder o” damgası yediğinden
Kendi haline bırakılmış
Kaderine terk edilmiş
Hani “dertsiz” denilen
Masa örtüleri gibi
Hor kullansan da hemen yıka
Leke bırakmaz
Ütü gerektirmez

Muktedir Kadın hemcinslerinin dünyasında
Alkışlansa da bazen bir tehdit
Güçlü duruşu
Hem fazlalık hem bir eksiklik
Ondan öğrenilebilir belki ama
Güvenli bir mesafede tutulması şart
Biraz cadı işi çünkü belli
Bunca sistem, bunca maharet
Malum boş silah bile taşımamak gerek
Şeytan doldurur derler eskiler
Bir bildikleri olsa gerek

Muktedir Kadın toplumun idealine doğru koşmuş
Yolda terlemiş, yıpranmış, kayıplar bırakmış
Ama sonunda başarmıştır
Peki, bu çabanın mükafatı var mıdır?

“Bugün sadece senin keyfin için yaşayacağız!” der mi eşi, sevgilisi?
“Anneciğim, sen her işe koşmaktan yıprandın
Bugün de dinlen de biz sana bakalım”
Der mi çocukları?
“Sen öyle kaya gibi duruyorsun
Ama içinin kavrukluğunu gördüm ben”
Der, elini tutar mı kız arkadaşı?
“Siz pek verimli çalışıyorsunuz
Bugün erken çıkın isterseniz, çoktan hak ettiniz”
Der mi patronu?
Demez
Nerede görülmüş?
Kimsenin aklına bile gelmez

Sizi bilmiyorum ama benim
Bir dengesizlik kokusu alıyor burnum
Ters bir düzenek kurmuşuz
Hala “vur beline dönsün hızla” diyoruz

Rica ediyorum:
Ya şimdi değişelim, ya gelecek nesli başka türlü yetiştirelim.

muktedirkizlar

Brüksel, Mart 2014

Kozalak

“Bir hikaye anlat da dinleyelim” dedi Sincap.

Dedim: “Boşver, bugün hiç havamda değilim.”

“Yapma!” diye itiraz etti hemen.

“Biliyoruz hepimiz, sabah akşam çiziktiriyorsun ondan bundan
Blog’a tıklamadık diye mi bu afran tafran?”

“Yok canım, ne alakası var” dedim, “ah sevgili muzır hayvan!”

“Beynim yüklü, bedenim yorgun, kalbim de delik deşik,
Mazur gör bugün beni, kelimelerim kırık dökük.”

Alıcı gözüyle baktı bana Sincap, aklı karışık
Dinç duruşu dik, gür tüyleri kabarık
Boynunu eğip göz süzdü hafiften
Kel göründü mü cidden
Orta yere yuvarlanınca sarık?

“Yıl bitiyor” dedi sonra iç çekerek

Başımla onayladım, yüzümle geçit vermeden.

“Zor muydu?” diye sordu neredeyse heceleyerek
Gözbebeklerim suskun,
Ceviz kabukları kadar sertleşmiş düşüncelerim.

Israr etmedi o da,
“Boşver, önüne bak!” diye akıl verdi hatta
Bir ağaç gövdesine yapışıp bir hışım tırmandı sonra
Neye uğradığımı anlamadan da geri indi aynı telaşla.

Gelip geçen belki yirmi, belki yirmi beş saniye
“Voilà” diye seslendi bizimki, Fransız dostlara göndermeyle
Bir ip cambazı edasıyla selam verirken de ekledi:
“Göz açıp kapayıncaya kadar geçer hayat, sinsice!”

Sincap, Allah aşkına, bilmediğim bir şey söyle…

“Berrak bir gökyüzü ilaç etkisi yapar
En onarılması güç sanılan yara berelere
Bir de kendine sarılmak zaman zaman
Nispet yaparcasına elaleme”

Alemsin Sincap, alim olmuşsun sen bu ıssız parkta
Başka da diyeceklerin var gibi
Anlat da duyalım, daha neler saklı çıkınında?

Dedi:
“Kuzum, o vakit, al sana bir soru:
Bu kaçıncı yıl sonu, kaçıncı değerlendirme?
Öyle ya, her Aralık bitimi yeni kararlara gebe.
Ne gerek var diyesi gelmiyor mu hiç kişinin?
Nasılsa kendi bildiğini okuyor her yeni sene!”

O kadar uzun boylu değil Sincap, kestirip atma
Nasreddin Hoca’nın “ya tutarsa”sını anımsa.
İster çorbadaki tuzumuz de,
Sofradaki kenar süsümüz, dilersen
Bir ucundan tutmaya çalışmak
İnsanı insan eden”

Dedi:
“Umudunla yoğuruyorsun ekmeğini
Buğdayı bilge başaklardan geliyor
Mayası tecrübeden.
Yine de biraz çocukluk katıyorsun hamuruna
Kolayla kirlenmeyen
Kıvamı tutturmak için
Bir tutam da bilinmeyen”

Hiç fena değil Sincap, doğru yoldasın.
Hem bilirsin belki, buğday başakları bereket taşır…
Masumiyetin elini bırakırsan
O kaybolur, seninse yolun hepten şaşar.
Kontrol edilemeyenin varlığı
İnsanı hem mütevazı hem uyanık tutar.

Dedi:
“Başakların bereketine inandığını bilirim
Annen toplardı çocukluğunun tatil dönüşlerinde
Kozalakları da çantasına atardı buldukça, uğur diye.

Torpido gözünde bir kozalak saklı, ruhsatla koyun koyuna
Sele kaptırdığından beri önceki arabanı
Hep biraz ürkek oturuyorsun sürücü koltuğuna”

Sincap, şaşırttın beni
Bunca uzaktan bakıp nasıl bu denli tanıdın, ayıkladın tanelerimi?
Bilirim, sır saklayamam, teklerim ezelden beri.
Ama tanışalı dakikalar oldu
Hangi ara çözdün, lime lime ettin beni?”

Dedi:
“Ben sen var olduğun için varım.
Ben seninle anlam kazanırım.
Sen vazgeçmedikçe ben ayaktayım.

Ben sana ilham yollarım, sen bana kuvvet
Uzaktan el sallar sevdiklerin
Dikilirsin dünyanın karşısına
Gözlerinde yüreğine eş bir cüret”

Sincap, çok yaşa sen, beni kendime getirdin
Hiç konuşasım yokken konuşturdun, köklerimden silkeledin.
Dur, nereye kaçıyorsun, usulüyle bir veda etseydik…

* * * *

Sabah mavi berrak bir gökyüzüne uyandım.
Şakacı güneş aralık perdeden süzülüp gıdıkladı ayaklarımı,
Masumiyet güldü, kıkırdadı.

Yaralarım hala mevcut, artık daha sessiz kanarlar.
Yastık battı biraz, kaldırdım
Altında kocaman bir kozalak!

image

Sincaplar Diyarı, Aralık 2013

Bugün

bugun

Gelen

Gidenin gölgesinde

Kurtuluş

Acıtır

Gönüllü tutsaklık sürerken

Yaşam

Yitirilene rağmen

Ses

Boğuk, sineye çekerken

Aşk

Öksüz

Zaman

Tetikte

İsyan

Yorgun

Gelen

Hep gidenin gölgesinde

 

 

Brüksel, Ocak 2013

Gerçek

arajman

Zamanımı istiyorsan
Al, harca, tüket
Kalbim?
Kavra, kır, yok et…
İrademin peşindeysen
Zor…
Kararlı
Seninle gelmeyecek

Derimin altındasın dedim
Gerçek
Belli ki ben varmadan buraya
Sen vardın
Parmak uçların yanıyor mu diyorsun
Alev
Ruhun?
Küskün

Denizin dalgalı dedin
Zor ikilemlerin
Tutarlı olmakla övünmedim hiç
Yalan, hatta efsane
Aşkı bildiğim

Hiçbir zaman geç değildi
Bir çizik at yaşanılanın üstüne ve
Haykır istedim:
Gelecek sadece seninle

Sonra git
İstersen
Yalnız
İstersen
Benimle.

Brüksel, 2010