Güneşte oturacağım!

Akdeniz’e varmadan indim ben o trenden

Oysa nasıl bir susamışlık hali üstümde

Bir yanık deniz özlemi…

Garonne nehri süzdü önce

Aldırma dedi

Çok kayıp ruh dolaştı bu kıyılarda

Kıpkırmızı yaralarla geldiler

Kurşun yükünde sırlarla

Bak, buhar oldu gitti hepsi

Aldırma dedi Garonne

Susuzluk olsun derdin

Hallederiz küçüğüm!

 

Niye ağlıyor diye sordum annesine

Pembe çizmeli küçük kız

Kız

Sarı saçlarının arasından

Dimdik baktı yüzüme

Kim olduğuma baktı

Niyetimi sınadı

Merakımı tarttı giderayak

Yaygarayı bastı derken yeniden

 

Dedim:

Pembe çizmelerini verirsen

Pembe mantomu alırsın karşılığında 

Tabii eğer istersen!

Kafası karıştı sarının

Annesine sokuldu narin beden

Bir mantoma, bir çizmelerine gitti gözleri

Bir kendine, bir bana

 

Niçin ağlıyor?

Dedim annesine

Dedi:

Güneşte oturmak çekiyor canı

Üşüyor gölgede

Gölgede beklemek işkence!

İçimden dedim: Bak sen!

Garonne’a fısıldamak için

Ne mükemmel bir hikaye!

 

Annesinin kucağında uzaklaştı sarı

Gözlerimin içine içine baktı

El salladım, yanıtlamadı

Gülümsedim, el salladım yine

Öylece baktığıyla kaldı…

 

Garonne bu sabah 

Nasıl desem

Çok bildik 

Çok benden 

Benim boyadığım bir maviyi kuşanmış

Gök desen lekesiz

Bildiğin çekirdeksiz üzüm!

Bu ilk kez yürüdüğüm yollar 

Misafirperver, yakın

Pembe şehrin binaları

Dost yürekler kadar aydınlık

Gölgede kalanları suskun

Çorbadaki tuz kadar elzem ve durgun

 

Nefesim saf

Göğüs kafesimi şişiren

Nefesim sakin ve benden

Çekişmeler bitti çünkü

İçeride sulh ve bereket

Sır küplerini

Yıkılan duvarlar ezdi

Gurur bilendi

Denge döndü izinden…

 

Çocuk haklı diyorum içimden

Ben de güneşte oturmak istiyorum!

 

Yürüdüğüm yol ince uzun

Yol döner yanar

Garonne görünürde yok

Sesi damla damla fısıldar

Yol döner yanar

İki yanım taş

İki yanım yüksek duvar

Yürek inadına ferah!

 

Geçit dar

Ben darda değilim

Yokuş dik

Ben bitkin değilim

Bir soluk aldım

Bir tane de verdim

Hesap bu, bu kadar!

Ben artık Gök

Ben Ağaç

Ben Mavi

Ben Deniz

 

Ben güneşte oturacağım…

 

Toulouse, Nisan 2015

Bir yerden başla…

 biryerden baslayankadin1

Güzeldi

Kadındı

Anneydi…

Yaş kırkı az geçmiş

Yüz hala güleç

Duruş dik…

Prensipler net

Bir yanı Akdenizli

Öteki Katolik, sek…

 

Uzun mu uzun boyu

Sarışın ve akıl küpü

Korkusu yok kimseden

Hak ve mantık yolunda emek vermekten…

Damarına basın da görün

Bilesiniz ki susmayacak

En az üç dilde saldırıp

Tüm ezberlerinizi bozacak…

 

Neylersin ama, gördüm

Hayat fena gelmiş üstüne

Geniş omuzları eğilmiş

Arkasındaki duvarlar çekilirken

“Bunu da hallederim” hali

Hala isyankar

Meydan okumak içine işlemiş

Yıllardır ustalaşmış belli

Ama dolmuş dostum,

Dolmuş da taşmayı ihmal etmiş…

 

Bilmem seyredilesi mi

Kuyruğu dik tutma uğraşısı

Çırpınışı

O sürüne sürüne taşıdığı

“Çıkış yok belki, fakat ölmedik!” levhası

Gözlerine olmadık anda yerleşen hüzün

Buğulanan bakışları

Saklama çabası

 

Güçlü karakterlere sarılmak zor

Kollarınızla kuşatmak onların çaresizliğini

Dengesini bozar mıyım diyor insan

O insanüstü cesaretin

Avucumda ısıtmaya çalışırken

Paramparça eder miyim o savaşçı yüreği?

 

Olmadık anda dile geliyor

Sormamışken anlatmaya karar veriyor

Buğu yaşa dönüşürken kavruluyor yenilgisi

Derinden yaralı evet,

Fakat çok bizden gözüküyor…

 

Monoloğu kesmek anlamsız

Monoloğunu kesmek saygısız…

Dinlemek mesele değil

O boncuk boncuk yaşlar acıtıyor asıl

Kendine yüklenişi çetin

Özeleştirileri yerinde, acımasız

Hak etti, kendi de biliyor

Araya girme, istemiyor

İşit ve şahit ol yeter

Belki, bir umut

Varlığın yardım ediyor…

 

Güçlü karakterlere sahip çıkmak zor

Acısı yüreğimde

İzlediğim sahnelerin

O kızaran burun

Havada uçuşan dalgın ve bitkin eller

Çok tanıdık kağıt mendil arayışları

Bir yudum şarapla iteklerken hıçkırıkları…

 

Kollarımla sarmak zor belki çaresizliğini

Ama kalbim deli

Kalbim bonkör

Kaçıp gitmeyeceğim şimdi

Korkmayacağım dertten, biçarelikten

Evet, yalnız olma diye

Ama daha çok

“Anahtar sende” demek için

“Kendine işkence etmeyi kes nolur

Ve bir yerden başla…”

 biryerden baslayankadin2

 

Paris-Brüksel, Mart 2015

 

 

Gölgeleri unutma!

cicek golge

Oluşumlarda gerçek

Bedenlerde renk

Durağanda kilitlenmiş hareket

Peşindesin hep

İstediğin

Varsa yoksa gerçek

Asıl olan, sahici

Perdesiz

Filtresiz

Varsın olsun sert…

 

Gözün kara biliyorum

Yaşam öğretti diyorsun

Rüyaların bunalmış beklemekten

İs tutmuş

Aldım bir hışım yıkadım diyorsun

Mayıs güneşinde kuruttum

Sonra aheste aheste…

Bahar kokusu sindi sinmesine üstlerine

Ama yeniden yeşermediler

Baş baş tomurcuk vermediler

Umursamıyorum ama diyorsun

Daha az şaşalı

Fakat bilgeler

Kudurmuyorlar coşkulu

Fakat sevecenler

 

Küçük gizli mutluluklara sarıldın

Anı göreyim, tadayım

Özümseyeyim ki anımsayayım

Kaymasın elimden diyorsun

Kaçmasın gözümden

Bensiz geçmesin dakikalarım

Anlıyorum

Hepsini anlıyorum

Fakat gölgeleri unutma!

 

Şarabın tadı

Cümlesinin nüansı

Ses tonuna bulaşan yürek kırpıntısı

Bilinçaltının çığlığı

Dil sürçmesine dadanan

Gözünü kaçırışı gözlerinden

Zor bir soru bile sormamışken

Soruya soruyla karşılık verişi

O zamansız gülümseme

Dudağını çarpıtan

Sonra güneş tutulması misali

Kararan çehresi

Anlık

Mucizevi

 

Tanıyasın tutasın var

Ayırasın, çözesin var

Budadığını atasın var

Sahteler yordu, haklısın!

Az olsun da öz olsun

Aşk öldürmesin varsın

Ama illa yoldaş kalsın

Niyet yoksa diyorsun

O dudaklar daha baştan aralanmasın

Verilmesin sözler

Zaten bırakılacak el

Baştan öksüz kalsın!

 

Haklısın güzellik

Kırılmama kaygında

Ders aldım, yıkılmadım nidalarında

Yoluna gidesin var

Yüklerden öte

Başın serin

Kalbini korumakta haklısın güzellik

Ama gölgeleri unutma!

 iki golge

Brüksel, Mart 2015

Yüreğinde Mimozalar

 

Gözlerinin içi gülüyor

Sözlerin sessiz

Kulaklarını kabartmışsın oracıkta

Emesin var, içine çekesin olan biteni

 

Gördüklerin renk renk

Gördüklerin farklı

Bu onların dili

Seninki bugünlük cezalı

Hafızan dalgın

Bedenin gezgin

Ruhun bugün az biraz buralı

 

Yüzler var çevrende

Güleç, kaygılı, asık

Konuşuyorlar

Durgun, duygulu, aşık

Devinimleri çağrışım dolu

Ve bir ton daha tanıdık

 

Gök gri, güneş ürkek

Yol inatçı, düz, seyret!

Ne inmeyi biliyor

Ne çıkası geliyor

Çocuklar ama

Bildiğin kadar saf

Yine de bir başkalıkları var

Erken mi olgunlaşıyorlar?

Baştan mı uslu yetişiyorlar?

 

Binalar tuğla

Binalar taş

Perdesiz evlere şaşıyorsun

Saksılar dizili pencerelerde

Erken ıssızlaşıyor sokaklar

Gölgeler durulurken eşikte

Bir ziyan korkusudur basıyor

O yaşanmamışı kalmış gecelerde

 

Gündeliği özenle işleyen eller

Detaylara dokunuyor ince ince

Olağan saydığın deri değiştiriyor

Gözlerinin önünde

Sus şimdi

Taşıma dünü beraberinde

Dokunma geleceğe

Burada kal

Ve izle…

 

Tadını aldın artık

Sensiz başladı belki

Fakat anladın

Böyle gitmez

Bu cümbüş, bu ziyafet

“Ben de varım” deme zamanı

Buradayım

Baktığımla kalmadım

Denedim

Katıldım

Benim yaptım…

 

Özümseyen yüzün aydınlık

Aynılardan yorulmuş kalbin

Kalbin çarpmayı özlemiş

Mimoza sarısı

Chagall yeşili

Ve pembesi karidesin

Doluşuyorlar odaya

Gelin diyorsun bilmediklerine

Duymadıklarına

Adını telaffuz edemediklerine

Bulun beni

Deneyin cesaretimi

Gençliğin meydan okuyucu

Gençliğin aç

Gençliğin özenilesi…

 

Anları tutmaya çalışıyor ellerin

Kaçıyorlar halbuki

Akışkanlar

Dolu dolu o dakikalar

Yoğun ve kat katlar

Katmerli güller misali

Kokuyorlar hakim, hükmedici

Kavurucu

Yer tutucu…

 

Özümseyen yüzün aydınlık

Gelin diyorsun bilmediklerine

Duymadıklarına

Adını telaffuz edemediklerine

Bulun beni

Deneyin cesaretimi

 

Avucunda tutamadığın anlar için şükret küçüğüm

Şaşırtana selam et

Bocalatana sarıl

Merakını aklınla bile ki körelmesin küçüğüm

Sorularını ayık tut

Nefesini uzun…

 

Yüreğinde açsın mimozalar…

 

 

Brüksel, Mart 2015

 

 

 

 

 

 

Kendi sesinde

İnsanlığımın sınırlarını sordu bana

Nerede başlar

Nerede biter

Parası olana kolaydır dedi cömertlik

Yalanı olmayana dürüstlük

Suçsuz anlamaz itiraftan

Gamsız tanımaz uyanık yatmayı geceleri

Derisi kalının kızarmaz yüzü

Burnunun direği sızlamaz duyarsızın…

 

Zamanımız varken vermek iş mi

Turp gibiyken hasta bakmak

Gören göze okumak iş mi

İşleyen ele hamur açmak

Genç bedene koşturmak

İnmek, çıkmak, tırmanmak iş mi

Yangın yeri yüreğe sevmek

Tutuşmuş bedene sevişmek iş mi?

 

İnsanlığımın sınırlarını sordu bana

Kendin kanarken duyar mısın dedi çağlayanı?

Bacakların dermansızken de

Yeltenirler mi koşmaya

Duyunca hıçkırıkları?

Ellerin buz gibiyken ve ürkek

Başka avuçları ısıtmak gelir mi içinden?

 

Sen şaşkın ve sahipsiz

Seğirttiğin o açık gri sabahlarda

Gölgeni dahi yitirdiğini sandığın o panik anında

Düşmesin diye öteki

Sırf düşmesin diye

Dayan bana der misin?

Ver ağırlığını bana…

 

Aşkın anılarının dahi solduğu o mevsimlerde

Tam da canını acıtırken o hain şiirler

Ve artık mırıldanmadığın malum şarkı

Pırıldayan gözlerine bakıp

Dinler misin o tek ton şakımasını?

“Aşığım, aşıksın, dünya bir aşk” tiradını

Resmetmeyi hayal eder misin o an

Katıksız saadetini sevdalının

Yerden kesilen pamuk ayaklarını

Ve başında taşıdığı gökkuşağı tacını?

 

Açlığını unutabilir misin bir an?

Soluk aldırmayan o amansız ağrını

Günlerdir inleten sızını

Kalbini avucuna tutuşturan vefasızı?

Olamadıklarını

Yapamadıklarını

Ölüp gidenleri

Kaçıp gidenleri

Seçip gidenleri

Kaybettiklerini bir kenara koyar mısın bir an?

 

İnsanlığımın sınırlarını sordu bana

Nerede başlar

Nerede biter

Uzun mudur soluğu

Ne vakit kesilir

Kimlere yeter?

 

Dedi unutma:

Sırf içini gören göz kör

Kendi sesinde boğulan çığlık yalnız ölür…

 

 

Brugge-Brüksel, Mart 2015

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dalga

image

Daracık bir kapıdan girdim dükkanına

İçerisi 

Yarı yolda bırakılmış bir koridor kadar kısa

Tek kişilik bir yatak kadar sessizdi…

 

Yüzü duvara dönüktü saatçinin

Önünde masası, miniskül

Üstünde iki sıra ahşap raf, kitaplar

Sandalyesini az geri itse

Sırtında karşı duvar…

 

Garipsedim; telefon yoktu masada

Ne sabitinden ne de artçı 

Küçük eski bir televizyon yerleşmişti

Ahşap rafların ikinci katına

Kapalıydı fakat

Kim bilir, belki hiç açılmamıştı

Suskunluğu mühürlenmiş gibiydi yıllarla

 

Alet edevat doluydu bu kuytu köşe

Bu sıkışık parantez

Çekmecelerde deri kayışlar

Kağıt ve kalemler

Duvarda asılı takvim

Üstünde el yazısı notlar…

 

Alet edevat doluydu bu kuytu köşe

Bu sıkışık parantez

Bu kısa aralık

Bu sessiz ses

Saat tıkırtılarında ritmini bulan korunak

Zamanın nasılsa işleyemediği 

Bu gizli sığınak

Değişimin uğramadan geçtiği 

O unutkan ve gururlu durak!

 

Uzattığım antika saati iki eliyle kavradı saatçi

Eski bir dostla kavuşmuş gibi ışıldadı gözleri

Kadrana, kayışa okşarcasına baktı

Dillenip, dedi: Ne yazık!

Bunlardan kullanan kalmadı;

Saat kurmaya üşenen bir nesiliz artık!

Sesinde ayaz

Sesinde yalnızlık…

 

Yaşını sorguladım

Yüzüne dikkatle bakarken şimdi;

Ağır duruşu baştan ele vermemişti

Oysa tahminimden de gençti

Bu dar paranteze sığamayacak kadar genç…

 

Saatin sahibini sordu temizlerken

Anlattım

Titiz adammış dedi, disiplinli

Onayladım

Hayatta mı diyecek oldu

Duraladım:

Maalesef, kaybettik!

 

Saati kurdu uzun uzun

İşaret parmağını danıştırarak başa

Başparmak cesurdu

Sapasağlam durdu

Meydan okurcasına…

Bileğim ince dedim

Mümkünse bir delik daha

Başıyla onayladı

Ruhuyla da…

 

Ağır çekimde izledim sanki

Kuruluşunu saatin

Ve delinişini kayışın

Özlediğim zamanlar geldiler hatırıma

Çokluk oldu etraf, 

Havai fişek bir zenginlik, hovarda!

Hop etti yüreğim

Sarılar morla kucaklaştı…

 

Anıları sahildeki yosun yığınlarına benzeten yazar

Taa uzaklardan demiş

Ancak bilmiş de demiş

Doğru dalga varınca kıyıya

Son buluyor bekleyiş

O sıkışmışlık hali, o boğuk kükreyiş

 

Çözülüveriyoruz yosunlar gibi

Köpük oluyoruz denizde

Rahatlıyoruz tuzunda

Gözümüz yanarken…

Bir an geliyor ki kaçış yok

Herkes hatırlıyor…

 

Ankara-Paris, Şubat 2015

Sen yap, olsun…

image

Bildiğim en bilge insan o
Kulağıyla dinler
Yüreğinde arıtır
Beyninde kaynatır
Avuçlarında ısıtır
Ve sunar
Özenle seçilmiş kelimelerle
Üç dilde
Aynı dikkat ve keyifle…

“Bu da geçer” in kitabını yazmış
Her devirde
Her rejimde
Ayakta kalmış
Yine de kalbi gümbür gümbür
Damarlarındaki kan
Şelale misali çağlar…

Heyecanı on sekizinde
Kütük yaşı geçkin
Ama ne gam!
Ne enkazlar bıraktı ardında
Ve ne aşklar
Hangi akla hizmet bilinmez
Hevesi yeniyetme
Hevesi çapkın
Hevesi aç, her daim…

Nasılsın?
Dedi bana
Bakışları kuşkulu
Kederi kovmaya and içmiş
Ama biraz korkulu..

Dedim:
Güzellikler gelsin artık!
Dedim:
Çok uzun sürdü acılar…
Dedim:
Yoruldum
Dedi:
Deniz, ne bekliyorsun?
Sen yap, olsun!

Bir karar verdim
Bir adım attım
İpin iki ucunu nihayet bağladım.
Bir gece az uyudum
Bir gün daha çok düşündüm
Hayat üstüne…

Çocukluğum ziyaretime geldi
Kovalamadım
Bana iyi geleni yaptım
Cesaretle yaptım
Bisiklete biner gibi
Yokuş aşağı saldım
Yaşamın boynuzlarını bıraktım
Kabulümsün dedim
Gel cümbüşünle
Ya da felaketinle!
Kar yağacaksa yağsın
Ve yollar kapansın
Kısmetse devam edeyim
Kalacaksam işte burada kalayım
Ama bu gece
Bu gece derin bir uyku uyuyayım
Annemin ninnisini
Babamın rast makamını anımsayayım…

Yaşam,
Kavgam seninle değil
Fakat doğru,
Kıpır kıpır olsun istiyorum
Yaşlanışım
Dokunarak var olmak amacım
Tablolar ağlatsın beni
Piyesler düşündürsün
Şehirler yerle bir etsin
İnsanlar çarpsın
Sözler tutuştursun
Rastlantısal buluşmalar ısıtsın
Mest etsin tabiri caizse…

Doğu’ya ve Batı’ya şükrettirsin
Eskiye götürsün
Sonra geri getirsin
Bana baksın oyunsuz
Benden olsun
Gülsün derken içten kahkahalarla
Ferahlıklarla gelsin
Zevkten öldürsün beni
Şükrettirsin…

Bir karar verdim
Bir adım attım
İpin iki ucunu bağladım
Oldu:
Akar gibi yaşadım…

Demiştim:
Güzellikler gelsin artık!
Demişti:
Deniz, sen yap, olsun!

Haklıymış, anladım.

Şubat 2014, New York-Washington DC

Zaman değil

zaman degil

Gün geçer

Hayat gösterir

Önüne serer

Kimi bakar ilerler

Kimi çeker, sindirir…

 

Gün geçer

Perdesini aralamaz o gamsız

Dalgın eker

Tasasız biçer

Düşünmez ki yorulsun

 

Gün geçer

Akıl ermez

Kiminin zamanı

Kiminin arzusu

Yetmez!

 

Katıla katıla güler

Ardına bakmaz

Önünü görmez

Koşar da koşar

Düşmeyi bilmez

 

Yoluna çıkana sarılır

Yalnızlığına darılır

Kahkahası gür

Kahkahası çınlar

Sessizlik örtülür…

 

Ertelemeyedir meyli;

İş bitince

Kış geçince

Kendine gelince

Denklemler örtüşünce

Çocuklar büyüyünce

Rüzgar dinince

İyi hissettiğinde

Yaşayacaktır

Bekler…

 

Mükemmeliyetçidir;

Feryatlar susmadan

Hesaplar kapanmadan

Dört dörtlük olmadan

Atmaz o adımı

Herkesin içine sinsin

Dünya alem keyfetsin

Kol kola coşalım

Der, umar, ister

Bekler…

 

Sonsuzu elinde tuttuğunu sanır;

Sanki başkaları gider

O hep kalır

Niye bilmem hala

İmkanlar sınırsız

Ve seçim anlamsız sanır

“Sabır” der, altı üstü hep sabır

Dudağında takılı kalmış yorgun bir gülümseme

Bekler…

 

“Ölünce nereye gideriz?”

Diye sordu küçük kız

“Geldiğimiz yere” dedi annesi

Yalın, dolambaçsız

“Peki” dedi çocuk

“Ama orası neresi?”

“Hatırlamıyoruz” diye özetledi

Annenin dalgın gözleri.

 

Tecrübeli müşfik kadın

Yakın zamanda

Bir hayat kurtarmış

Tek başına

Soğukkanlılıkla

Bir kaderi tutmuş çıplak ellerinde

Birkaç gün, birkaç gece…

Karar almış, uygulamış

Az değil, bir canı yakaladığıyla kolundan

Çevirmiş yolundan

Ölümden döndürmüş…

 

Tane tane anlattı o yaşadıklarını

Sakinliğinden ürktüm

Sesi hiç titremedi

Cesur erler gibi

Uygun adım

Sıralandı kelimeleri

Cümleleri tökezlemedi.

 

İçim ezildi

Midem mayhoş

Uyuştu soğuk parmaklarım

Başımı çevirdim ondan yana

Gözlerini aradım

Cenazelere gelen çiçekler kadar üzgündü bakışları…

 

“O şarkıyı bilir misiniz Deniz?”

Diye sordu ansızın

Hani der ki:

Zaman değil geçen ömürmüş, anlamadık

 

Brüksel, Ocak 2015

 

Öz

oz

Kitlelere yapıştırılsın diye basılan

Kuytularda bir hışım dağıtılan

Bölücü etiketler

Gölgelememeli kimliği

Dinlemek mecburiyetinde değilsin

Hoparlörden yayılan o çığlık tarzı sesi

 

Amaca uygun yoğurulmuş hamuru at

Kuru ekmek ye, saf

Kışkırtmak için kurulmuş tuzağı sök

Aklını dinle!

Vicdanının adaletine sığın

Gördüklerini ölç

Özüne dön

Ve hislerinle düşün…

 

Öldüler

Öldük

Hepimiz zarar gördük

Maç skoru değil bu

Ödeşmek hiç değil!

Özüne dön

Çocuk haline sor

Bileceksin…

 

Öldüler

Öldük

Kırmızı kan

Öfke, hınç, yaş

Ve yeni yaralar

Balı tutan yaladı parmağını

Yalanlar, ah o parlak yalanlar.

Ateş düştüğü yeri yaktı!

Özüne dön

Babaannene sor

Sana çocukluk masalını anlatan

Bileceksin…

 

İnsanız biz

Katil değil

Dama taşları gibi oynanmayı hak etmiyor

Haysiyetimiz;

Sayılı günümüz var yeryüzünde

Çok şey kontrolümüzde değil;

Değerlerimize sarılmak hala bir seçim

İnsanlık güzel şey

İçeriği de malum

Kurtul içine sığamadığın kalıplardan

Özüne dön

Bileceksin…

 

300 Km ötede, Ocak 2015

 

Görüşme

İlk bakış utangaçtı

Sarılışta açıldı

Beden bedene değdi

Yürek kızıştı.

 

Gözlerinde sen vardın

Şefkat sordu, sen anlattın

Bazen tam

Bazen yarım…

 

Resim çekesi vardı

Alet önde, o arkada

Sana baktı;

Sen gülümsedin

Gözlerinin içiyle gülümsedin;

Yüreğin kıpırdandı

Çenen havalandı

Başını arkaya verdin…

 

Fotoğrafı uzattı sana

Gördün kendini, özlemişsin…

En son ne zaman böyle baktım

Dedi patavatsız beynin

Yüreğin alevlendi…

 

Anlattı, sordu

Dinledi, sustu

Başka zamanların anısı gölgeledi yüzünü;

İsyan etmedi

Sövmedi

Hatırladı, sustu;

Ne daha az umutluydu gelecekten

Ne de bin kat daha iyimser

Gerçekçiydi, cesur

Ya da gençti sadece

Geç kalmayı tanımayacak kadar genç…

 

İzledin mi o filmi?

Diye sordu ansızın

Hani imkansızın peşinden giden

İri cüsseli adamın hikayesini

Hani pişmanlıkla kamçılanan

O yaman serüveni

Uzaklaştıkça yakınlaşma efsanesini

 

İzledim dedin kısaca

Anlatasın yoktu pek

Ümit bir ihtiyaç mıdır?

Sorgusundan bahsettin

Bir de dedin:

Mutlu olduğu an gençleşiverdi o hüzünlü adam

Savaş zamanı üstelik

O saklı bahçede

Üç saniye içinde

On yıllarca gençleşti

Onca acıyı hiç tatmamış gibi parladı bakışları

Hafızası silinmedi belki

Ama aklı şimdiki zamanı seçti.

 

Ballı, limonlu zencefil

Hazırladı kendi elleriyle

Özene bezene

Ve yavaş yavaş

Dünyanın en öncelikli işi

Sanki buymuş gibi…

Kaşığı tutan eline baktın

Hamarat,

Pür dikkat duruşuna

Bilge,

İkram ederkenki heyecanına

Sahici,

Görüşmek lazım şu yamuk dünyada

Üç saniyede onlarca yıl gençleşmek için

Görüşmek lazım doğru insanla…

 

gorusme

 

Ankara-Brüksel, Ocak 2015