Doğduğum andan itibaren…

IMG_3261

Aklınıza pek gelmeyecek bir mekanda, havaalanında, minimalist bir sanat buluşması bu…

Uçaktan indiniz. Valizinizi kapıp hedefiniz olan şehrin merkezine ulaşmaya odaklandınız. Taksiler doksan avro istiyor diye hiddetlenip anında çevreci damarınızı kabarttınız. Toplu taşıma sağolsun; tren alternatifine sıcak bakıyorsunuz.

Okları takip edip alt kata indiniz. Araba kiralamak için kuyruğa giren yolcuların yanından hızlı adımlarla geçtiniz. Siz önde küçük kırmızı tekerlekli valiziniz arkada ilerliyorsunuz.

Trene bir kala ara bir salonda buluyorsunuz kendinizi. Alice Harikalar Diyarında sözleri geliyor aklınıza. Bir müzeden kaçıp kendini buraya entegre etmiş gibi duran mekan biraz gerçek biraz sahici.

Solunuzdaki ekranda yürüyen yolcuların arkadan gösterildiği bir yerleştirme var, sağınızda başka bir sahne. Kalan kısım simsiyah, ortadan serin bir duman üflüyor. İçinden yürüyüp geçmek mümkün.

Şaşırıyorsunuz şaşırmasına ama durmuyorsunuz bile. Aklınız her yirmi dakikaya bir kalkan trene yetişme derdinde. Sabah dört buçukta kalkmışsınız, altı buçuk uçağında az kestirmişsiniz, bu şehirde otuz saatiniz var. Sanatın gücü dahi tutamaz sizi, şehre doğru koşuyorsunuz gözünüzün çapağıyla.

Otuz saat kadar sonra peşinizde aynı tekerlekli valiz, üstünüzde biraz daha özenli seçilmiş bir elbise ve dün gece uykusunu almış yüzünüzdeki hafif makyajla aynı salondan bu kez ters yönde geçiyorsunuz. Son otuz saatte tarihe ve estetiğe bulandınız. Sanat kokan sokaklarda gezdiniz, tasarım harikası objelerle bakıştınız. Özeni gördünüz. Aşkla yeniden tanıştınız.

Sakin sokaklarda kendiliğinden yavaşlayan adımlarla yürüdünüz. Olgun bir incirin özenle dörde kesilmesine şahit oldunuz. Sabah kahvaltınızı canlı klasik müzik eşliğinde yaptınız. Sabah kahvenizin yanına iliştirilen ikram kurabiye sıcacıktı ve tarçındı buram buram.

Önceki akşam Duomo’ya karşı iki saat hareketsiz oturdunuz. O anlattı, dinlediniz. Sizin konuşasınız yoktu, sessizce kaydettiniz. O iki İtalyan genç galerilerde çarptı gözünüze.

Çocuk tertemiz ütülü bir gömlek ve kumaş pantolon giymişti. Kızın uzun siyah saçları gür ve dalga dalga düşmüştü omuzlarına. Gözleri birbirinden hiç ayrılmadı, gülümsemeleri öylesine genç ve açtı. Portakal sularını ağır ağır yudumladılar. O gördüğünüz de araftı, perdeyi açıp içine süzülmek istediniz.

Fırtına koptu sabah erken. Yağmur, gök gürültüsü tüm ihtişamlarıyla geldiler. Önceki akşamın durgunluğu yanıltıcıydı belki. Kuzey sert yüzünü anımsattı. Düş mü gerçek mi bilemediniz.

Güneş açtı sonra. Azar azar ve zamanla okşayıp ısıttı meydanları. Asırlık binaların kapıları o yorgun gıcırtıyla açıldı. Avlular el ettiler arkalarından. Çabasız ve mağrur keşfedilmeyi beklediler.

Otuz saat kadar sonra yine havaalanındasınız işte. Peşinizde aynı tekerlekli valiz, üstünüzde biraz daha özenli seçilmiş bir elbise ve dün gece uykusunu almış yüzünüzdeki hafif makyajla aynı araftan bu kez ters yönde geçiyorsunuz. Eşikte bir an durup olur da biri bir an mola verir de bakarsa diye yazılmış o açıklamayı okuyorsunuz: “doğduğum andan itibaren şu ana kadar attığım her adım beni bu dakika, buraya getirmek içindi”.

Gözleriniz doluyor. Solunuzdaki sahnede ilk geçişinizde varlığını bile hissetmediğiniz sunumu izlerken. Arkanızda beş yaşlarında bir kız çocuğu üç tekerlekli bir bisiklet üstünde durmadan dönüp sevinç çığlıkları atıyor.

Yolculuklar gençleştirir yüreği. Yolculuklar büyütür. Sorgulamalar biter, olunur.

Gezgin doğaya ve tarihe dokunur. Sanatın ihtişamında titrer. Yeniden, yeniden aşık olur.

 

Milan – Brüksel, Eylül 2015

Çocuklar bizi…

  IMG_3224

Hak dediler, adalet

Eşitlik dediler!

Demokrasi taç,

İnsanlık esas

Beraber yapalım

Kotaralım dediler!

Dayanışma temel

Ana değerler sabit

Modern dünya aciz değil dediler

Paranın, makamın sözü geçmez

Gök aynı gök

Dünya tek dünya

Köklerimiz aynı kara toprak dediler…

          *

İfade özgürlüğünü savundular

Yazarlara sahip çıkanlar

Tablolar içindi savaşları

Çabaladılar, kanadılar…

Ağladılar operaların loş

Ve şarap rengi kadife koltuklarında…

Heykelleri nasıl konumlandıralım ki

En şahane ışığa bansınlar

Diye düşündüler gecelerce

Bienallerde buluştular

Zirvelerde tartıştılar

Bildiriler boyu haykırdılar

Hak, hukuk, insanlık!

          *

Kimlik dediğimiz kartvizitten derin

Karakter yürekte, diploma gafil!

Ne kral, ne imparator kaldı canlı

Yazılı resmi tarih ayrı

Zihni yaşanan anlar şekiller!

Kimlik dediğimiz kartvizitten derin

Sindiremediğimiz kitaplar

Hazinemiz değil

Uygarlığın göstergesi

Ne milli gelir

Ne okuma yazma oranı

Bencil zenginlik kıskaç

Görgüsüz para hep aç

Ötekisi diye bakan kör

Sınırını kuşanan çıplak

Asıl sınav borsada değil dostlar

Çocuklar bizi seyrediyor…

          Milan, Eylül 2015

Aramızda

IMG_3200

Şu sokakları bir de tenhayken görsem dediğiniz olur mu hiç? Turistlerden arınmış bir kentin çıplak çehresini merak eder misiniz? Şehrin “ev halini” özler misiniz?

Ben arşınladığım sokaklar boyu bu tür hayaller kurarım inceden. Turist gruplarından, sopalı rehberlerden, güruh halinde yürünen dehlizlerden bucak bucak kaçsam da yollarımız kesişir ara ara. İşte özellikle o anlarda şehirle baş başa kalmak, göz göze bakışmak arzusu şiddetlenir. Hakkım değildir elbet ama eğmem başımı. İsterim…

Hayal dünyamın sınırsızlığı bir yana, mecburen gerçek hayatta takıldığım bu süre zarfında hem gerçekçi hem de yaratıcı olmam gerektiğinin farkındayım elbet. O yüzden bulduğum çözüm erken uyanmak. Ve yola koyulmak…

Gececilerin o son mekandan ayrılıp evlerine sürüklendikleri, ortalama turistlerin o hiç ısınamadığım kimliksiz ve ışıksız ortamlardaki otel kahvaltılarına dadandığı, şehrin yerlisinin işbaşı yaptığı saatlerde sokaklara düşerim.

Paris çapkınca güler bu fikrime, ödüllendirir. Venedik hazırlıksız yakalandığını gizlemez ama açar kapıyı az biraz. New York ne kadar erkenci olursam olayım bir adım ilerdedir, hep o kazanır. İstanbul “zamanıydı artık, bir zahmet” der gibi bakar yüzüme ve elime bir gevrek simit tutuşturuverir demli çayla beraber…

Pazar sabahı erkenden Roma’ya bıraktım kendimi. Şık alışveriş caddesinin tüm kepenkleri inik. İspanyol Merdivenleri fırsattan istifade makyaj tazeliyorlar. Gucci’nin kapısında yatan evsizin yüzünü okşuyor sabah güneşi.

Tek başıma süzülüyorum normalde oluk oluk turistin aktığı arterden. Kepenklerin indiği evrende grafitiler dilleniyor. Vitrinler kapalı kalınca binlerce yıllık cepheler göz kırpıyor. Göz hizası sönünce bakış yükseklerde kaçırdıklarıyla buluşuyor. Hayıflanıyor yürek, neler harcanmış, görüyor.

Pantheon’a yaklaşırken kollarının altına sıkıştırdıkları gazeteleriyle ilerleyen yaşlı beyler görüyorum. Akşam havadisleri üstüne sınava çekilecekler sanırsınız telaşlarını görseniz. Çoğu kısa boylu, kısa kollu gömlekler ve kumaş pantolonlar giymişler. Çoğu cılız, dertli değilse de düşünceli, yalnız…

Kafelerin terasları yıkanıyor bir heves. Sandalyeler ters çevrilip masalara oturtulmuş. Şemsiyeler kapalı. Arka planda radyo sesi. Günlük haberleri geçiyor spiker, bizden büyük bir dünya var güvencesi…

Önceliğimin sessizce tadını çıkarırken beklenmedik bir şamata, bir şen gürültüyle irkiliyorum. Beş Alman kadın turist (hepsi de yemin ederim Merkel’e benziyor) kiralık bisikletleri üstünde şakıyorlar. Akıp gidiyorlar sokaklardan bakmadan, dokunmadan, ne yazık ki aşkı tanımadan.

Pantheon’a vardığımda tek tük hevesliye rağmen baş başayız sevdiğimle. Yutkunuyorum, elimde değil. Şehrin ihtişamı benim insan sınırlarıma eş değil.

O an gözüme çarpıyor o iki kadın. İkisi de orta yaşlarını ve gelecek korkularını paylaşıyor itirazsız. Zayıf olan sarışın, kısa saçlı. Balık etindeki esmer, harbi ve biraz kabadayı.

Kol kola girmişler. Zayıf olan para çekmeye uğraşıyor makinenin önünde. Şifresini hatırlayacak kadar kendinde, iki adım tek başına atamayacak kadar hasta. Dostu onu dik ve sabit tutmaya çalışırken o tuşlara dokunuyor ağır ağır. Belli ki yakınlarda oturuyorlar ve kalabalıktan uzak olmak adına bu saatte gelmişler para çekmeye.

Esmer balık eti kadın öte yana bakıyor dostu şifresini girerken. Banknotları cüzdanına yerleştirmesine yardım ediyor sonra. Kolunu veriyor tekrar, öteki dayansın diye.

İlerliyorlar. Pantheon karşılarında. Onlar başkalarının tarihinden habersiz, kendilerininkinin yükü altında eziliyorlar. Hasta olan mağrur ve hala ölesiye alımlı. Esmer arkadaşı canlı kanlı duruşuna rağmen gölgede, ikinci planda. Olağanüstü bir insan olduğu için dostunun yamacında fakat yüzündeki kırgınlık bağlıyor beni. Eminim, niye bilmem ama eminim; o sarı çıyan çaldı sevdiğini…

Karşıdan gelen genç çift el ele. Öğrencilikleri geride kalmış belki ama yuva kuracak kadar aceleci de değiller. Kızın portakal rengi ve omuzunda pencereler olan bluzu ve bembeyaz sandaletleri bu sabah yürüyüşü tablosu için yaratılmış gibi. Kutlamak istiyorum onu. Ama sevgilisine dönük yüzü uzak ve aydınlık. Yapabileceğim onu aşka bırakmak…

Şu sokakları bir de tenhayken görsem dediğiniz olur mu hiç? Turistlerden arınmış bir kentin çıplak çehresini merak eder misiniz? Şehrin “ev halini” özler misiniz?

Uyanın o zaman. Erken kalkın yarın dostlar… Düşün peşine…

 

Roma, Ağustos 2015

Mutsuz Zenginler

IMG_3164

Roma’nın güzide otellerinden birinin gözlerden uzaktaki avlusundayım. Yaz sonu, yaz vedası. Güneş halen burada, fakat elvedada. Son randevumuz sanki, ayrılacağını söyleyecek bana. Son bir kez ezberimdeki gibi bakacak gözlerime ve terk edecek beni…

Olsun. Kırk altıncı yaz sonum bu. Artık alıştım. Gidene yalvarmamaya, gururum yerlerde sürünmeden adam gibi veda etmeye alıştım. Kalmasını ölesiye arzu etsem de zorla tutamayacağıma kapıyı bizzat açıp “uğurlar olsun” demeye alıştım.

Babam, rahmetli, severdi bu havaları… Önce derinden bir iç çekerdi. Sonra “limonata gibi, ne mutlu” derdi. Çocukken şekerliyi seviyor insan; ben niye şerbet değil de limonata sever diye merak ederdim o yıllarda. Kırk altıncı yaz sonumdan önce anladım; çok şeker ağırlaştırıyor yaşamı…

Kaçamak bir keyif için buradayım şu an. Masmavi gök çatım. Yemin ederim laciverde çalıyor şu an ve tüm bulutları kovmuş. Beyazını, karasını, grisini şart koşmaksızın sınır dışı etmiş gök. İş bitirici ve alımlı.

Bu sakin avludayım şu an. Aşağım Arnavut kaldırımı taşlar, karşım inadına yeşil. Bej keten şemsiyeler altında gölgedeyim. Fonda yok denecek kadar kısık sesli bir müzik, yeşilde cıvıldaşan tek tük çocuk sesi ve kelebek çırpıntısı. Narin bir esinti; saçlarım kıpırdasınlar mı karar veremiyorlar…

Sabah erken uyandım. Göz kapaklarımı bıraksam düşecekler şimdi. Ninni gibi mırıltısı cazın, beşik gibi ürkek esinti ve anne dokunuşunu andırıyor bu yeşil. Kendime en yakına geldiğim her an gibi yazıyorum.

Bu insanlar ama, çevremdeki bu grup, niye bu haldeler? Şu tek başına oturup somurtan kara gözlüklü adam örneğin… Saatlerce boşluğa bakıp içerledikten sonra arka arkaya telefonla konuşan… Dağınık saçlı, keşmekeş düşünceli.

Önümdeki masadaki mutsuz çift ki mönüyü tarayan bakışları öylesine yorgun. Bütün füme somonları ve yengeç salatalarını öğün öğün yakından tanımışlar, seziyorum. Kadının plastik parmak arası terlikleri monogramlı, adamın seyrelmiş saçları at kuyruğu ve yağlı. O masaya üçüncü bir kişi yanaşsın diye dua ediyorlar.

Amerikalı çift iki taraftan da tartıları yükleyecek cinsten. Yemek öncesi birkaç kokteyli arka arkaya tüketiyorlar. Ciltleri kuru, kalçaları akıllı telefonlarının ekranlarından geniş. Arayış içinde tüketiyorlar. Sıkıntı ruh eşleri.

Orta Doğulu kadınlar iki büyük masayı birleştirip dizildiler etrafına. Esnek tişörtleri, taşlı güneş gözlükleri ve esmer kıvırcık saçlı erkek çocukları var. Alkolsüz masaları bol kahve ve şekerli meşrubat taşıyor. Ara ara konuşuyorlar. Oysa ölesiye tekil yalnızlıkları.

Önlerindeki salata tabaklarıyla meşgul iki kadın az önce çıktıkları sergiden bahsediyorlar. Seslerinde yürek kıpırtısından çok akademik tınılar seziyorum. Heyecan yok, eller kollar oynamıyor. Gözbebekleri sabit. Aşksız sanatseverliği yabancılıyor Akdenizli ruhum. Kısacık saçları askeri çağrışımlar yapıyor.

Mutsuz zenginler acınılası biraz. Şerbet bazen tadından içilmiyor. Baba, inan artık senin limonata bile bana çok şekerli geliyor…

Roma, Ağustos 2015

Küçücüktü kadın…

 

 IMG_3098

 

Tam da o meşhur filmin o unutulmaz sahnesinin çekildiği masada poz veren orta yaşlı kadını seyrediyordum. O kadar memnundu ki halinden gençleşmişti sanki. Eşi seyrelen saçlarına ve artık taşımaya alıştığı hissedilen göbeğine rağmen şendi. Aynı heyecanla resmediyordu karısını. Birbirlerine bakışlarında alevlenip neredeyse vücut bulan yaşam aşkını hayranlıkla izliyordum.

İşte o sırada önümden geçtiler. İkisi de olgun yaşlarını ister istemez hazmetmiş, gri-beyaz saçlarını benimsemiş ağır ve biraz da ürkek adımlarla ilerleyen o çift. Beyefendi daha uzun ve inceydi. Yüzü belki bitkinlikten çökmüş, bakışı ciddiyet dolu, duruşu saygınlık uyandırıyordu. Emekli bir bürokrat olduğunu düşündüm. Bu pazar öğleden sonrasında açık renk de olsa takım elbise ve kravatıyla gelmişti yemeğe. Hanım onun yarı boyundaydı. O kadar inceydi ki kırılıp dökülecek sanırdınız. Sarı saçları biraz erkeksi bir tarzda kesilmişti. Bej rengi keten tayyörünü boynuna iliştirdiği minik bir ipek eşarpla tamamlamıştı.

Garsonun işaret ettiği masaya doğru yöneldiler. Zamanın ve hayatın koyduğu tüm engellere rağmen direnişçi bir ruh ve artık profesyonelleşmiş bir görev bilinciyle hareket ediyorlardı sanki. Aramızda koskoca bir yaşanmışlık var gibiydi.

Görüş hizama denk gelen diğer köşe masaya ağır çekimde yerleştiler. Yüz yüze değil de kare masanın iki komşu kenarına oturmayı seçtikleri için adamı direkt kadını da profilden gözlemlemeye devam edebildim. Adam dimdik oturmaya çabalıyordu ama bedeni masadan yana bükülmüştü. Söğüt ağaçlarını hatırlattı bana duruşu. Kadın oturmaktan çok minik bir serçe misali konmuştu deri koltuğa. Yerini yadırgamış gibi huzursuzdu. Hareketsiz olduğu halde kırılganlığı daha da artmış gibi geldi bana niyeyse. Kadın küçücüktü.

Garson yanlarına yanaşınca aperitif olarak birer kadeh köpüklü şarap söylediler. Daha doğrusu adam verdi siparişi, kadına danışmadan. O da sesini çıkarmadı, itiraz da etmedi. Sessizce beklediler sonra.

Adam biraz gergindi, kadın dalgın dalgın ufka bakmakla yetindi. Dirseklerini masaya dayamıştı. Parmakları havada gezindiler istemsiz. Sadece ona görünen bir klavyede özlediği bir parçayı çaldığını hayal ettim.

Köpüklü şaraplar sıcak taze ekmek ve tuzlu tereyağ eşliğinde geldi. Adam biraz daha dikleştirdi duruşunu garsonun önünde, kadın hiç oralı olmadı. Adam her ikisi için de yemek siparişini verdi, yarım şişe de şarap söyledi.

Garson masadan ayrılınca kadehlerini kaldırdılar. Adam uzun zamandır susuz kalmış gibi bir anlığına olsa da çevik, kadın çeşmeden ağır bir testi taşır gibi zorlanarak. Havada buluştu kadehleri, kadının bedeni kadar cılız bir tokuşturma sesi işittim. Sonra suç işlemiş gibi neredeyse utançla ayrıldı birbirinden kadehleri.

Adam hızlıca bir yudum alıp içkisini masaya bıraktı. Bir dilim ekmeği iki parçaya böldü, ikisine de tereyağ sürdü. Başı hep eğikti bu sırada. Sonra ekmeğin birini kadına uzattı. Diğerinin kımıldamadığını fark edince nihayet başını kaldırıp ondan yana baktı. Kadın zelzeleye tutulmuş misali titreyen sağ eliyle kavradığı kadehi dudaklarına taşımakla meşguldü.

Adam parça ekmeği kadının önündeki küçük tabağa bıraktı. Sonra kendi yarısını yemeğe koyuldu. Bir yudum daha aldı içkisinden. Kadının dudakları da o ara ıslandı. Bir yudum serinlik aktı boğazından aşağı. Lakin rahatlayamadı. Aynı emektar konsantrasyonla bir nebze hafifleşmiş kadehi masaya doğru alçaltmaya odaklandı şimdi de. Kadeh masaya dokunduğunda derin bir soluk aldım. Tek bir damla dahi dökülmemişti beyaz masa örtüsüne. Mucize gibiydi kadının başarısı. Azmine, gururuna hayran kaldım. O ekmeğine dokundu, kavradı sol eliyle. Aynı titremeyle taşındı o lokma minik ağzına. İçeri süzüldü son aşamada. Çiğnendi, çiğnendi…

Hiç konuşmadılar. Hiç bakışmadılar. Adam önden gitti, kadın arkadan. Hiç çakışmadılar. Bir ara, sadece yemek servisi başlamaya iki kala, ikisi de aynı anda benim duymadığım bir sinyal almış gibi hareketlendiler. Masadaki ekmek ufaklarını elleriyle kenara doğru süpürdüler. Tam da o an garson yemek tabaklarıyla çıkageldi.

Adam şarap servisini yaptığında kadının köpüklü şarabı bitmemişti. Yağlı ekmeğinin yarısı küçük tabakta dinleniyordu. Adam ana yemeğine daldı. Onunki çukur tabakta servis edilmişti. Kadının önünde büyükçe bir düz tabak vardı. Kadın çatal bıçağını kuşandı, tabağa doğru eğildi narin bedeni. Ağır ağır kesti, emek emek yükledi çatala ve adım adım taşıdı ağzına. Köpüklü şarabı bitmeden diğer şaraba geçmemesi dikkatimi çekti.

Arada ekmeğine gitti kadınım eli, kalan parçayı bitirdi. Yenisine uzanmadı. Yenisini istemedi adamdan. Umarım canı çekmediği içindir diye düşündüm köşemden. Hiç ama hiç konuşmadılar. Adam arada kadından yana bakıyordu. İlgiliydi ama sevecenlik seçmedim bakışlarında. Kadın hep dalgındı. Mutsuz görünmüyordu ama uzaklardaydı. Hep böyle miydiler acaba? Her öğün bu usul müydü sofraları? Bir ara yerimden kalkıp koridorun sonundaki tuvalete doğru yöneldim. Yol üstünde bu lokantada çekilen filmin afişine takıldı gözüm, o meşhur sahnenin çekildiği masa şu anda boş duruyordu. Kaç kişi resim çektirmişti acaba o anın anısıyla? Tuvaletten çıktığımda yaşlı kadını kapıda sırasını bekler buldum. Onu yakından görmek etkiledi beni, buraya kadar tek başına yürümüş olması da. Yardımcı olabilmek için kapıyı tutup geçmesi için yolu açtım.

Yemek boyu hep sessizliği tercih ettiğini gözlemlediğim için konuşup onu rahatsız etmek istemiyordum. Ancak hiç hareket etmediğini görünce “rica ederim, buyurun, sanırım tuvaleti kullanacaksınız” dedim en nazik sesimle, alçacık. Önce uykudan aniden uyandırmışım gibi ufacık zıpladı yerinde. Sonra hayretle yüzüme baktı. Göz göze kaldık bir an. Ben gülümsedim. O şaşkındı daha çok. Bir kaç uzun saniye gelip geçti.

Kapıyı tutan elim ve yerini terk etmeyi reddeden gülümsememle bekledik öylece inatçı ve meraklı. Nihayet dile geldi kadın ve hiç de kısık olmayan hafif de nükteli bir ses tonuyla konuştu:

“Elbette gideceğim tuvalete, gitmem lazım. İnanmazsınız en son bu sabah gitmiştim, sanırım artık çatlayacağım!”

Bir kahkaha koptu içimden ve çınladı koridorda. Kadın “sen daha dur…” der gibi baktı bana. Sol eliyle o da kapıyı tutup içeri girerken birbirine dokundu parmaklarımız…

Paris-Brüksel, Ağustos 2015

 

Ben sana dolunay!

 IMG_2815

Mühürleme dudaklarını

Anlat

Yargılamam

Dinlerim

Uzaklaşmam…

Usulcacık koy

Avucuma yüreğini

Sıkmam

Okşarım, kırmam…

Anlat hikayeni

Telaşsız anlat

Tüm renkleriyle dinlerim

Korkuncunu da

Mide bulandıranı da

Anlat

Ezilen gururun

Kırılan cesaretin

Hıçkırıkların sesini

Kısma

Anlat!

 

Gölgelerini sil üstünden, at

Ben ki rüyalarımda

Benzer gölgelerle söyleşirim

Ayıbını soy, at

Utanma benden

Çıplak doğdum

Çıplak öleceksin

Hazır olma, rahat…

Sahici bir soluksa istediğin

Kusuru eksik olmayan bir kişilik

Yolunu bulma çabasında

Bir sorgulayıcı kimlik…

Yaşamı kavramak umurundaysa

Çocukluk arkadaşının bestesi

Kulaklarındaysa hala

Kayık mıydı o hani?

Kestane kabuğunda…

 

Mühürleme dudaklarını

Anlat!

Yargılamam

Dinlerim

Sorgulamam, seyrederim

Belki ilacınım

Belki vicdanımsın

Farz et ki umutsun bana

İlaçsın kabusuma

Ben sana ansızın dolunay!

İnsanlık hali diyeceksin

Olmadık duygusallık

Elimi uzattım sana

Tut, ruhumu okuduysan…

Sesimi işittiysen şakağında

Burnunun direği sızladıysa

Babamın aziz hatırasında

Kızını düşündüysen

Yüzerken o ilerideki bir gün

Çeşme’nin mavi yeşil dalgalarında

Bizim sahilimizi

Sereceksen onun önüne

Öylesine cesursan

Ve hazmetmiş…

 

Ruhumu okuduysan

Tut elimi

Hüznü sil gözlerinden

Mühürleme dudaklarını

Anlat…

Farzet ki umutsun bana;

Gencecik ve dipdiri

İlaçsın kabusuma

Ben sana ansızın dolunay!

 

 İstanbul, Temmuz 2015

Alt geçit

Oflaya puflaya girdim o alt geçide.

Çöp ve sidik kokuyor burası. İçinden yürüyüp gitmek iki dakika bile sürmüyor tünelin, fakat koku muazzam keskin, aklınızı başınızdan alıyor, adınızı unutturuyor. Caddenin öteki tarafına çıktığınızda kararmışsınız sanki isten pisten, eskimişsiniz. Ve o koku kazınmış üstünüze. Ömür billah çıkmayacak sanırsınız.

Birkaç saat önce ofisimde o gün yazdığım kim bilir kaçıncı dokümanı mükemmelleştirmeye çalışıyordum. Bir anda durdum. Olur ya işte, bastı hayat: Uzaktaki hastamı düşündüm, yanında olamadığım. Yakındaki hastamı düşündüm, bir türlü derdine derman olamadığım. Yeri dolmayan boşlukları düşündüm, yenilerinin oluşmasından korkarak. Yasam koşmacasından küçük bir mola almak için emek emek yaptığım planları düşündüm, hani bir güzel tepe taklak olan.

IMG_2315 

Bıçak kemiğe dayandı o an.  Uğraşmaya da, savaşmaya da kalmadı gücüm.  Küçük penceremden görünen minnacık gökyüzü parçasına baktım pusulaya yol sorar gibi.  Samimi bir mavilik göz kırptı bana. Camı ardına kadar açıp havayı kokladım, çağırdı beni. Gittim.

Son dakika kararıyla dersi asan bir çocuk acelesiyle çıktım iş yerinden. Asansördeki ayna gözlerinin altı çökük dedi, haklıydı da.  Yüzüm sarı beyazdı, son iki haftadır delik deşik geçirdiğim gecelerin faturası haliyle.  Aynada yalan, sahtelik yoktu: Şıktım ama bezgindim. Bakımlıydım ama sönüktüm. Yaşadıklarıma şahitti yüzüm.

Oflaya puflaya girdim o alt geçide.  On beş merdiven indim önce.  Sidik kokusu evre evre işledi içime, sonra da bir pişmanlıktır sardı.  Yüz metre daha yürüyüp şerefimle yaya geçidinden geçmediğim için sövdüm kendime.

Geri adım atmamak gibi anlamsız bir huyum var. Çok çektiriyor bana hayat seçimlerimde. Aynısı oldu,  daldığım tünelde ilerledim. Kulağıma belli belirsiz sesler çalındı o ara. Yalnız değildim. 

Dört evsiz kamp kurmuştu alt geçitte. Biri asırlardır yıkanmamış bir battaniyeye sarılmış uyuyordu. Öteki bir köşede tek başına oturmuş, kendi kendine deşifre edemediğim bir konuşma yapıyordu. Kalan ikisi taş zemine çökmüş, sırtlarını taş duvara yaslamış sohbet ediyorlardı alçak sesle.

İnsan sokağın tanıdık karmaşasından kopup saniyeler içinde kendini böyle hiç de alışık olmadığı bir ortamda bulunca bocalıyor.  Tünelde kimse olmasa burnumu tıkayıp hızlı adımlarla kat edeceğim bu geçitte bir anda vicdanımla baş başa kalıyorum. Hızla ilerlemek o insanlara küfretmek gibi geliyor.

Siz dayanırsınız, çünkü alışıksınız. Ben koşuyorum çünkü bana göre değil bu koku. Şu görüntüme bakın, saçıma, başıma, tozsuz yüksek ökçelerime bakın. Olmaz, yapamam. Benlik değil bu ortam.

Normal diye tanımlayabileceğim bir hızla ve yüzümde nötr bir maskeyle ilerlersem bu geçitteki insanlık sınavını geçerim sanıyorum. Biraz dişimi sıkacağım, hepsi bu. Hafif dalgın ve düşünceli bir hava da takınabilirsem, kimsenin burnu kanamadan sıyrılacağım bu zor durumdan.

Evsizleri yok saymak değil niyetim. Gözlerine bakarsam eksiklikleri, sefaletleri ispatlanacak sanki. Belgelenecek durumları. Altına mühür, üstüne imza. İstemiyorum. Hem cesaretim yok bu dramın gözünün içine bakmaya, hem de onları utandırmaktan korkuyorum.
“Bonjour Madame!”

İrkiliyorum. Zıplamış bile olabilirim. Gerçek miydi bu selam, ben mi uydurdum?

Sesin geldiği yöne çevirince bakışlarımı sohbet eden iki evsizden biriyle göz göze geliyoruz.

IMG_2322 

Takılma, alay, rahatsızlık verip güç gösterme isteği yok bakışlarında.  Hırçınlık ve öfke yok. Niye hayat sana güzel de bana cehennem sorgusu yok.  Ben yaşlarda bu adam. Bakışları sıcaklık ve incelik dolu; sesi komşumun sesi, tonlaması ağabeyimin.

Ben de onu selamlıyorum becerebildiğim kadar üretebildiğim bir gülümsemeyle. Aklımdan eşitlik üstüne bir sürü söz geçiyor. Kulağa güzel, akla şu anda tamamen anlamsız gelen.

Kısacık bir an tünel kokmuyor gibi, o günlerdir sokaklarda yatmamış gibi, benim zorlama normalliğim onun gururuna batmamış gibi gülümsüyoruz göz göze.  Samimiyetle.  Birbirimizi önyargısız bir cesaretle okumak belki haysiyet dedikleri.

Kırklı yaşlarda iki insanız. Birimiz kadın, diğeri erkek. Hayat üstümüzden çokça akmış. Arada deli sevmişiz. Arada fena göçmüşüz. Şimdi de işte bulunduğumuz yerdeyiz. Uzunu da kısası da bundan ibaret.

Adamları arkamda birikip tünelin çıkışındaki merdivenlere doğru yöneldiğimde derin bir nefes alsam mı versem mi bilemiyorum. Koku aynı koku. Hala burnumu oyuyor. Hala bir an önce çıkmak istiyorum bu geçitten.

Alçacık güzel bir ses bir şarkı mırıldanmaya başlıyor o an: Ne kadar güzel olduğunun farkında mısın?

Beni selamlayan adama ait olduğuna eminim bu sesin. Adım kadar eminim.  Cesaretimin sınırları dönüp bakmama engel. Sırtım dönükken de gülümsediğimi hissettiğine inanmakla yetiniyorum.

Hayatta belanın da, nasibin de nereden gelebileceği asla belli olmuyor.  Tutkumuz sonumuz oluyor bazen.  En yakınımızdaki en derinden vuruyor isterse.  En değmeyecek insana hıncımızdan çirkinleşiyoruz kendimize rağmen.

Toyluğumuza işaret eden bilgeler değil her zaman. Şansımıza şükrettirenler riskten anlayanlar değil çoğu kez.  Güzelliğimizi hatırlatanlar illa aşıklar değil.

 

Brüksel,  Mayıs 2015

 

Kayınpeder niye sevilir?

Ben kayınpederimi en iyi arkadaşımın babası olarak tanıdım ilk. O anda da sevdim.  Kanımız kaynamıştı birbirimize.  Rahat konuşurduk, uzun konuşurduk, konu sıkıntısı çekmeden konuşurduk.  Bana iyi gelirdi, bana aydın gelirdi, daha ilk başından dost oluvermişti.

Nişanlılık dönemimizde benim geniş aileye takdimim için Trabzon’a gitmiştik.  Ben akıllı kızdım, iyi öğrenciydim, yüzüne bakılmayacak gibi de değildim ama ev işlerinde son derece beceriksizdim. O yüzden kahveleri dökmeden taşımak, pastaları eşit dilimlere bölmek, nadide porselen tabaklara, kristal çay fincanlarına dokunmak gibi aktivitelerden fena halde ürküyordum. Özellikle de bu tür görevleri bir grup insanın beni süzen bakışları altında ve yeni yeni giymeye başladığım topuklu ayakkabıların üzerinde yapmak tam bir kabustu.

O gün Trabzon’daki evde tam da bu kabusu yaşamak durumundaydım.  İçinde kendimi rahat hissetmediğim hanım hanımcık bir kılık içerisinde, altı hafif kayan gıcır topuklu ayakkabılarımla salon ve mutfak arasında gidip geliyordum. Gerçek gelin adayları gibi süzülmeye çalışsam da pat pat yürüdüğümle kalıyordum sadece.  Bakışlar her an üstümdeydi. Kimseyle göz göze gelmeden kazasız belasız çay servisini tamamlamaya çalışıyordum.

Şekerdi, tabaktı, peçeteydi derken tam kendime güvenimi geri kazanmaya başlamıştım ki müstakbel eşimin teyzesi elime koskoca bir çay tepsisi tutuşturdu. Tepsi kendi ağırlığının üstüne taşıdığı sayısız kristal ince belli bardakla daha da yüklenmişti. İnce topuklarım şöyle bir sallandılar.

Yavaş ve dikkatli adımlarla salona doğru yürüdüm. O kadar gerilmiştim ki tepsiyi o ağırlığıyla davetlilere tek tek dolaştıracak gücü bulamadım kendimde.  Orta masaya koyup oradan servis yapayım diye düşündüm kendimce.  Masa oldukça alçak ama, eğildim, büküldüm, tüm dikkatimi toplayarak tepsiyi masaya kondurmaya çalışıyorum.

Tam da olacak sanırken bir gürültüdür koptu. Gümüş tepsiyi masanın orta yerindeki kristal çanakla buluşturmayı başarmıştım.  Kıpkırmızı oldum o gonk sesinde. Etraftaki konuşmalar kesildi, o ana kadar bakmayanlar da dönüp benden yana baktı.  Sessizlik.

Kayınpederimin neşeli sesi yankılandı derken salonda: “Buyurun sayın misafirler, ikramlarımız başlamıştır!” dedi gülerek.  Bakışlarımız buluştuğunda “aman boşver” gibilerinden göz kırptı bana ve lafı kaptığıyla alakasız bir hikayeye daldı. Cemaat onu temasının peşine takılırken ben soluklandım.

Çaylar kazasız dağıtıldı, laf lafı açtı, sohbet ısındıkça ben de ilgi odağı olmaktan kurtuldum.  Rahatlayınca da karakterimi yeniden buldum.  Ve en candan destekçimi.

*

Biz evlendikten hemen sonra Brüksel’e taşındığımız için kayınpederimle buluşmalarımız da yıllık izinler sırasında gerçekleşti sadece. Ankara ve İstanbul’da, kimi zaman Bodrum’da yazlıkta biraraya geldik. İki sefer de bizi Belçika’da ziyaret etti.

Brüksel’de birlikte pazara gittiğimiz günü anımsıyorum.  Çok güzel yemek yaptığı gibi meyvenin, sebzenin iyisinden de anladığı için o önden, ben arkadan gidiyorduk. O seçiyor, ben satıcıyla Fransızca iletişime geçiyor ve ödemeyi yapıyordum.  Orta yaşı geçmiş bir pazarcı kadın bizi gülerek süzdükten sonra dayanamayıp atıldı: “Beyefendi şanslıymış, yanındaki genç hanım ilgileniyor hep hesapla!”

Ben de gülerek yanıtladım: “Ama o da eve gidince yemekleri yapacak, naber?” Kadın cevabı beğenmiş olmalı ki içten bir bravo patlayıverdi kahkahaları arasında.  “Kayınpederim çok maharetlidir” diye ekledim.  Kadın şimdi olayın boyutlarını daha iyi anlamış bir edayla başını salladı.

Kayınpeder sorunca tercüme ettim diyaloğumuzu. O da satıcıyı selamladı. Kolunu omzuma doladı sahiplenircesine ve “söyle ama sen de ona, gelinim değil, kızımsın!” dedi.  Tam çevirecektim ki dediğini pazarcı kadın “ben anladım” gibilerinden bir işaret yaptı eliyle. Bir tek o değil, her bakan anlardı.

*

Aile ziyaretleri dışında başbaşa buluşmalarımız olurdu. Bazen kitapçıların içindeki kafelerde, bazen kebapçılarda, bazen de beni hoş tutmak için gelmeyi kabul ettiği daha süslü ortamlarda.  Her buluşmaya zamanında ya da daha erken gelirdi. Hep özenle giyinmiş olurdu.  Her seferinde ya ona hediye aldığım bir kravatı takardı, ya da benim seçimim olan bir kazağı giyerdi.  Bu şaşmaz inceliği hep içimi yakardı.

Uzun uzun konuşurduk.  Son zamanlarda daha çok o anlatır olmuştu, ben dinlerdim.  Dalga dalga akar, sonunda da hep hafif bir utangaçlıkla “Kızım yine kafanı şişirdim, ne yaparsın bir başladım mı susamıyorum” diye özür dilerdi.  Derdine derman olamazdım ama dinleyeni olmayı severdim.

Bir sefer Tunalı Hilmi’nin yukarı taraflarındaki bir kafeden çıktık.  Bana ne yöne gideceğimi sordu.  Meşrutiyet tarafını gösterdim, biriki de gıda alışverişim olduğunu söyledim.  “Biraz sana eşlik edeyim öyleyse” dedi.

Birlikte yürüdük. Laf lafı açtı, alışveriş için dükkanlara gir çık derken Esat Dörtyol’a kadar geldik.  O Ayrancı’ya gidecekti, yani epeydir ters istikamette yürümekteydi.  Hikayesinin de can alıcı bir noktasındaydı.  Kesemedim.

“Şimdi de ben biraz sizinle geleyim” diyerek yönümüzü belirledim.  Paketlerimi taşımak şartıyla kabul etti.  Kuğulu Park’a vardığımızda anlatacakları bitmemişti ama çok zamanımı aldığını düşünüyordu.

“Güzel Kızım, yeter beni dinlediğin. Gel seni şuradan bir arabaya bindireyim de evine git rahat rahat” dedi.  Ankara’da sayılı günüm ve çok sevenim olduğunu bildiğini söyledi.  İlgim ve zamanım için tekrar tekrar teşekkür etti.

Takside arkasından baktım.  Elleri cebinde Ayrancı yokuşuna doğru yürümeye başlamıştı. Dinç adımlarının taşıdığı ince gövdesini seyrettim arkadan.  Düşüncelerin ağırlığını taşıyacak mıydı o narin beden?

*

Zamanla iş için sık sık İstanbul ya da Ankara’ya gider oldum.  Genelde birkaç günlük ve toplantı yüklü gezilerdi bunlar.  Arada yine de bir boşluk yaratıp aile fertleriyle buluşmaya çaba harcardım.

Kayınpederim yaşından ve konumundan dolayı gençleri ayağına çağıran bir şahsiyet olmadı hiç.  Samimiyete önem veriyordu ve gerçekçiydi. “Kızım, ben emekli adamım, benim zamanım bol, seninki kısıtlı.  Sen yollarda harcama o kısa saatlerini, ben sana geleyim” derdi anlayışla.

Bu sayede İstanbul ve Ankara’nın değişik otellerinde sabah erken kahvaltılarda ya da akşam çaylarında buluşmuşluğumuz vardır.  Severek geldiğini bildim her defasında, bir gün söylenmedi, sitem etmedi. Her görüşmeden sonra bana o koşturma içinde kendisine ayırdığım zaman için teşekkür etti.

Ne zaman telefon açıp “nasılsınız?” diye sorsam cevabı hazırdı: “Senin sesini duyup da iyi olmamak mümkün mü?” ya da “artık daha iyiyim kızım”.  Bazen gecikmiş olurdum aramakta, işe güce daldığım, hayırsızlık ettiğim için özür dilerdim. Hiç üstünde durmaz, konuyu değiştirirdi hemen.

Sevgiye ve yürekten paylaşıma değer veriyordu.  Küçük hesapları yoktu.  İyi niyet varsa gerisi boş diyordu.

*

Babamı, kayınpederimin annesini ve annemi arka arkaya toprağa verdik beraber.  Acılar bizi daha da yaklaştırdı.  Babamı kaybettiğimde bana şu yanan kırk mumum hikayesini anlatmıştı çevremdekiler. Zamanla birer birer sönecekmiş o mumlar ama biri hep yanık kalacakmış dediklerine göre.

Babamın ölümünden yıllar sonra bir gün onu anarken bu mum hikayesine atıfla “benim mumlarımın hiçbiri sönmedi” dedim biraz da isyanla.  “Sönmesini de beklemiyorum zaten!” Bu illa sonsuza dek acıyla kavrulmak için bir dilekten çok babamın hatırasına olan saygımla ilgili bir histi.

Başka insanlar benden bu sözleri duyunca genelde bocalayıp “geçecek, dayan!”, ya da “zaman her derdin ilacı” gibi sözler söylüyorlar ki bu da bana kendimi doğru ifade edemediğimi düşündürüyor. “Geçmesini isteyen kim” tarzında duygusal bir çıkış yapıp karşımdakini daha da ambale ediyorum.

Kayınpederim anlamıştı oysaki. “Yansınlar öyleyse” dedi sadece. Dalıp gitti biraz bakışları. Başka kayıpların arkasından yine mumlara dönüp onlardan konuştuk.  Yitirileni sevgiyle anmanın günlük hayatın bir parçası olabileceğinin ve insanı melankolik değil kıymetbilir yapabileceğinin farkındaydı.  Eskilerden konuşup gülerdik beraber, artık aramızda olmayanları anarken onları da ana katardık, can bulurlardı bizle.

Bu sene babamın memleketi Ereğli’ye gidip akrabalarla buluştuğumu duyunca çok sevindi kayınpeder.  Sosyal medyadan fotoğrafları da zevkle takip etmiş.  Küçük bir mesaj yollamış sonra bana: “Ne iyi ettin de gittin Kızım. Bütün mumlar yansın!”

*

Kayınpederim hikayelerimi hep merak ederdi.  Daha düzenli yazıp internet üzerinden paylaşıma geçtiğimde de en meraklı okuyucularımdan biri oldu.  Sık sık yorum da yapardı sayfamda.  Arada da sorardı “Kızım, abartıyorsam söyle, hızımı keseyim”. Olumlu olumsuz her türlü geri dönüşe her daim aç bir heyecan içindeki halim cevap verirdi: “Olur mu öyle şey, istediğiniz zaman, istediğiniz kadar yazın!” Zaten onun yorumları bazen benim yazılarımdan da derin edebi içerikli olurdu.

En son İnsan isimli yazımla ilgili olarak görüşlerini anlatan bir eposta yollamıştı bana. “İnsan’ı böylesine anlamak için önce işte böylesine güzel insan olmak lazım” sözleriyle bitiyordu.  Aldığım en güzel hediyelerden biri olarak yazıldı kalp defterime.

*

Kayınpederim zatürre tedavisi gördüğü şu son dönemde yanında acil durumda kullanılmak üzere hazır oksijen tüpü olduğu halde, bugün yarın hastaneye kabulünü beklerken oturup tane tane yaprak sardı benim için.  Bu yemek annemin en sevdiğim mucizelerinden biriydi.  Zamanla becerikli kayınpederim de ona rakip olacak düzeye ulaşmıştı. Annemin vefatından sonra kayınpederim her fırsatta benim için yaprak sarma pişirmeyi ihmal etmedi.  Teşekkürlerimi ve hayır dualarımı işitince de “yapacağız tabii Kızım, sen bana rahmetli Ziya Bey’in emanetisin!” derdi.

O gün de, o olağandışı şartlarda, bedenindeki onca acıya ve beyninde dolaşan kara düşüncelere rağmen emanete sahip çıktı.  Ben resmini çekince de “abartıyorsun ama” gibilerinden baktı bana.

sb

Sarma çok lezzetli olmuştu.  Tadı hala damağımda.  Onun elinden yediğim son yemekmiş meğer.

*

Bu sabah o uğursuz telefonlardan biri dillenip hala inanamadığım o haberi verdi.  Aracının günahı yok, olan olmuş, ateş düşmüş, söylesen bir türlü, söylemesen dert.  Gün çok sevdiğim ve sevgisini her gün hissettiğim bir insana daha veda etme günü. İçim ağır, içim acıyor. Uykular bu gece uzak benden.

Mumların hepsi harıl harıl yanıyor.

Brüksel, Ekim 2014

Bir kadın, bir masada

Brüksel, Yıllar Önce

Yıllar önce, annemin olağan Brüksel ziyaretlerinden biri sırasında şehrin merkezindeki küçük bir kafede oturmuştuk birlikte. Akşamüstüydü. O sütlü kahve istedi, ben bir kadeh beyaz şarap. Siparişi Fransızca verdiğim için kendime ne ısmarladığımı anlayamadı ilk başta. Yalnız sağ kaşı hafif havalandı garson önüme boş bir kadeh koyunca.

Kadehi geldiği yöne doğru takip eden bakışları garsonun üstünde yoğunlaştı sonra. Yirmi beşinde ya var, ya yoktu. Uzun boylu, esmer, ince yapılı bir adamdı. Dimdikti duruşu. Özenle tıraş olmuştu. Beyaz gömleği pırıl pırıldı. Belinden ayaklarına uzanan siyah önlüğü kolalı ve lekesizdi. Ayakkabılarını daha bu sabah cilalamıştı.

Kendi kahvesine şöyle bir baktı annem. Fincanı ve sunumu beğendi. Yanına koydukları küçük kurabiyeyi görünce gözleri parladı ister istemez. Muhtemelen canı kahvenin yanına bir dilim de pasta söylemek istiyordu ama tepkimden korkmuştu.

“İnsaf anne, şekerin bu kadar yüksekken, kahvene sakarin atıp yanında elmalı pasta söylemen normal mi sence?” gibilerinden bir çıkış yapabileceğime ihtimal vermişti. Kahvesinden bir yudum alırken kurabiyesini de afiyetle mideye indirdi. Yüzündeki ifadeden yuttuğu lokmanın dişinin kovuğunu bile doldurmadığını anladım.

Garsonun önce bana elindeki şişenin etiketini gösterişini, sonra şarabı tane tane takdim edişini, kadehe küçük bir miktar döküşünü çocuksu bir merakla izledi. Ardından alıcı gözüyle süzdü beni şarabı tadarken.

Garson başımla verdiğim onayı alınca hafifçe gülümsedi, aynı saygın merasim havasıyla kadehimi doldurdu. Bu işlem tamamlanınca da zarif bir bilek hareketiyle şişeyi önce sağdan sola doğru çevirdi, sonra dikey konuma getirdi. Küçük tepsisinin üstüne yerleştirdiği gibi bayrağını taşıyan gururlu bir asker havasıyla uzaklaştı masadan.

Annem kahvesini, ben şarabımı içerken hem etrafta olan biteni inceliyor, hem de sohbet ediyorduk havadan sudan. Bir ara, baktım bakışları yan masada tek başına oturan kadının üstünde yoğunlaşmış. Onu dikkatle süzüyor.

Kadın annemden belki üç, belki beş yaş genç. Kaliteli ve mükemmel kesimli bir tayyörü ve şık topuklu ayakkabıları var. Küçük deri çantası zamansız bir klasik ve benim diyor. Zarif pırlanta yüzükleri hafif eğrilmeye başlamış parmaklarına yakışmış, geçmişin tanıklığını paylaşıyorlar. Ne bir eksiği var bu hanımefendinin, ne de bir fazlası. Her haliyle tamamen dozunda bir dengeyi yansıtıyor.

Kafenin kalabalığı içinde tarzıyla ve duruşuyla parlayan bu hanımefendiden gözlerini alamıyor annem. Kadın Belçika’nın kuvvetli esmer biralarından birini söylemiş. Bir yandan etrafı izlerken diğer yandan da ağır ağır birasını yudumluyor.

Belli ki alışık böyle ortamlarda tek başına oturmaya, ne kitap sayfalarına ne de cep telefonuna sığınıyor. Dünyadaki yerini benimsemiş, dünyayı olduğu gibi kabul etmiş. Didişmeden onunla iletişim kuruyor. Kimseye verilecek hesabı yok, kimsenin kirli çamaşırını da merak etmiyor.

Annemin sesini duyuyorum o ara: “Bir daha dünyaya gelirsem şu kadın gibi olmak istiyorum!” diye mırıldanıyor. Kolay kolay böyle itiraflar etmediğini bildiğim için bocalıyorum biraz. Soran gözlerle bakıyorum yüzüne biraz daha açıklamasını bekleyerek.

“Ne mutlu ona!” diyor sadece annem hafiften iç çekerek.

Gözbebeğini gölgeleyen buluta değiyor ruhum. Pırlanta yüzükleri kastetmediğinden eminim.

Ankara, Birkaç Yıl Önce

Seymenler Parkı’na karşıdan bakan lokantanın terasında bekliyorum. Saat 12:50. Ara mevsim; sonbahar kapıda ama ben inatla ve güneş toplamak adına terasta oturuyorum. Kız arkadaşımla öğle yemeği randevum saat birde ama adım gibi biliyorum ki gecikecek. Tecrübeyle sabit bir durum bu.

Hemen netleştireyim: Plansız programsız bir kişiliğe sahip olduğundan, ya da şahsıma saygısızlığından değil bu gecikme hali. Zaten sadece onun tek başına katıldığı görüşmelerimizde gözlemlediğim bir durum bu. Bir restoranda buluşacağımız zaman kesinlikle ilk gelen ve diğerini bekleyen kişi olmak istemiyor. O yüzden bilinçli bir kararla sistematik olarak geç kalıyor.

Çok güzel ve alımlı bir kadın. Canlı bir sosyal hayatı var. Mesleğinde başarılı, dış bağlantılarını canlı tutmak adına sıkça yurt dışına iş gezilerine çıkıyor. Birkaç yabancı dil biliyor. Kısacası bir lokantada beş on dakika yalnız oturmaktan ürkecek birine hiç benzemiyor. Ancak durum artık aşikâr; kendisi o ihtimalden kesinlikle hazzetmiyor. Hatta o duruma düşmemek pahasına buluşacağı kişiyi bekletmeyi yeğliyor.

Arkadaşım tek örneği değil bu fenomenin. Buluşacağımız lokantaya ya da kafeye erken gelirse içeri girip yerleşmek yerine kapıda dikilmeyi seçen bir sürü kız arkadaşım da var. Bazısı kaldırımda bir aşağı bir yukarı yürüyerek zaman geçiriyor, çoğu cep telefonuna yapışıyor. Ya hiç de acil olmayan bir telefon konuşması gerçekleştiriyor meşgul görünmek adına, ya da mütemadiyen tuşlarla istişarede.

Nedir cazibeli, başarılı ve kendine güvenli kadınları bile bu davranışa iten? Ürkeklik diyemiyorum, kalıpla ve tarihçeyle genelde hiç uyuşmuyor çünkü. Yalnızı önemsenmeyen, istenilmeyen, ciddiye alınmayanla mı bir tutuyor hala kafa yapımız? Onu zavallı mı buluyor bir yanımız? Bekleyen değil bekleten olmak mı makbul? Çözemiyorum.

İstanbul, Geçen Sene

İstanbul’a vardığım günün akşamında Gümüşsuyu’ndaki malum mekandayım. Manzarasına ve yemeklerine doyamadığım bu mucizevi ortamda torpilli bir masaya konuşlanmamı sağlayan dostumu sevgi ve minnetle anıyorum. Günbatımının keyfini çıkartabilmek için özellikle biraz erken geldim. Hatta sanırım o akşam en erkenci benim.

Ekip güleryüz ve saygıyla karşılıyor beni, masama kadar eşlik ediyorlar. Dolmabahçe’den yana bakıyorum, birinci köprü az ileriden el sallıyor. Her gördüğümde ilk seferki kadar soluğumu kesen eşsiz bir güzellik bu. İstanbul geceye hazırlanıyor, bana da köşeme kurulup izlemek düşecek.

Arkadaşım Ankara’da işten biraz erkence çıkıp uçağa atladığıyla İstanbul yoluna düştü. Bu akşam kız kıza buluşup Boğaz’a karşı sohbet etme planımız var. Aylardır görüşmediğimiz için de epey laf birikti. İçim kıpır kıpır, uzun bir gece olacağa benzer.

Saatime bakıyorum; uçağı yarım saat kadar önce Atatürk Havalimanı’na inmiş olmalı diye geçiriyorum içimden. Ancak tabii sürprizlerle dolu İstanbul trafiğinde buraya varması ne kadar zaman alacak, onu kestiremiyorum. Beklemekten yana şikayetim de yok açıkçası, arka planda ozan Leonard boğuk sesiyle sözlerini ezbere bildiğim şarkılarından birini fısıldıyor. Olmak istediğim yerdeyim.

Garson usulca yanaşıp bir şey içmek isteyip istemediğimi soruyor. Bir kadeh beyaz şarap söylüyorum, cinsinde anlaştıktan sonra ayrılıyor masadan. Restoran yavaş yavaş hareketlenmeye başladı, aileler dışında iş görüşmesi için buluşanları da gözlemliyorum. Şık hanımları gözümün ucuyla inceliyorum.

Cep telefonum çalınca irkilip çantama uzanıyorum. Arkadaşım varmaya varmış ama trafik çok yoğun olduğu için adım adım ilerleyerek geliyor takside. Yaratıcı şoför arkadaşımız alternatif yollar buluyormuş bulmasına, ama bir yirmi dakika daha alabilir varmam diyor. Benim oraya ne zaman geldiğimi soruyor, yanıtı duyunca da iyice telaşlanıyor.

Yağdırdığı özürler arasında soluklandığı bir noktada keyfimin yerinde olduğunu, akşamüstü geceye akarken değişen renk ve dokusuyla harika bir manzaraya karşı oturup bir kadeh içtiğim için kendimi son derece şanslı saydığımı söylüyorum. Sesim sakin ve huzurlu ama onun gerginliği bir türlü geçmiyor. Benim “tek başınalığım” ona dert oluyor. Kafasında hesabı kesmiş, benim işkencemin sorumlusu o. Vicdan azabı çekiyor.

Oysa ben cidden halimden memnunum. Haftalardır heyecanla beklediğiniz bir filmin öncesindeki an bu. Beklentiyle dolusunuz. Heyecan yüklüsünüz. Şahane bir akşamın prelüde kısmını yaşıyorsunuz. Akış başlamadan aldığınız bu küçük molada kendinize, hislerinize dönüyorsunuz.

Her yer bayram yeri, her yer aydınlık. İçiniz “herşey yolunda” diyor. Dengeniz kurulmuş, duruşunuz sağlam. Hani o an biri resminizi çekse, eminim çok güzel çıkacaksınız. Çok genç çıkacaksınız.

Arkadaşım geldiğiyle soluksuz konuşuyor, bin bir özür ekmiş cümlelerinin arasına. Anlatmaya çalışıyorum yeniden. Uzaydan gelmişim gibi bakıyor bana, şaraba veriyor şairliğimi ve izin isteyip tuvalete koşuyor saçını başını düzeltmek için.

Washington D.C, Geçtiğimiz Kış

Washington D.C.’de kaldığım otele yakın bilinen bir lokantaya giriyorum bir akşam. Dışarıdan baktığımda birkaç boş masaları olduğunu gördüm az önce ve çoğu Amerikalı’ya kıyasla da geç sayılabilecek bir saatte geldiğim için önceden dolu masaların da bir kısmının boşalmış olduğunu umuyorum. Bir umut eşikten geçip beni karşılayan kıza tek kişilik bir masa rica ettiğimi söylüyorum.

Bakışlarından neredeyse halime acıdığına inanacağım. Hemen toparlanıyor yine de, “elbette, lütfen beni takip edin” derken bir yandan da köşedeki dolaba koşup bir tomar dergi alıyor eline. Aklınca bana verip yarama merhem olacak.

İki kişi için hazırlanmış masaya vardığımızda beni yerime buyur ettikten sonra çılgın bir aceleyle diğer servisi kaldırıyor. Sonra dergileri döşüyor masaya bir boşluğu kapatmak istercesine. Sanırsınız ortada bir ayıp var da, onu kapatmak istiyor kimse görmeden. Sonra da pür telaş ayrılıyor masadan kapıda sıralanmış “çoğul” misafirleri karşılamak için.

Bir kaç dakika sonra masama yanaşan genç garson siparişimi sorduğunda onun da hafif gergin hali gözümden kaçmıyor. Gözünün içine bakmamı, mönüyle ilgili birkaç soru sormamı ve hatta şaka yapmamı yadırgıyor sanki. Cinsel tacizin gündemden inmediği bir ülkede doğallıktan uzak ve tedirgin bir tını buluyorum bazen karşı cinsin birbiriyle iletişiminde.

Belki sırf bu tür durumlara düşmemek adına iş gezilerine çıktıklarında grup yemeği dışında akşamları odalarında kalmayı yeğleyen kadınlar tanıyorum. Oda servisini arıyorlar, sonra da pijamaları çekip televizyon ya da bilgisayar ekranının karşısında geçiriyorlar geceyi. Ha Pekin’deyiz, ha Barselona’da, ha evde!

Bir derece daha rahat olanlar otelin lokantasına iniyorlar ama donanımlılar: Cep telefonu, tablet ya da dizüstü bilgisayar taşıyorlar. Koyu renk bir kıyafet, sıfıra yakın bir makyaj, mümkünse kimseyle göz göze gelmeyelim. Aranıyor izlenimi vermeyelim.

Paris kafelerinin kaldırıma yayılmış masalarında sokağa karşı tek tek ya da yan yana oturan insanlar geliyor gözümün önüne. Her yaş grubundaki alımlı hanımlara ölçülü komplimanlar yapabilmeyi hem meslek sırrı, hem de günlük ekmek haline getirmiş garsonlar, tekliklerini onurla taşıyan bireyler, yan masaya doğru eğilip tuzluğu rica eden doğallık, pazar sabahları elden ele geçirilip paylaşılan gazeteler… Sokağı, şehri, yeri geldiğinde birbirini seyretmekten rahatsızlık duymayan hayat aşığı ama bir o kadar da saygılı gözler.

Brüksel, Bugün

Öğlenleri bazen arkadaşlarla, kimi zaman da tek başıma geldiğim küçük İtalyan lokantasındayım. Antonio “Hoşgeldin Deniz, bugün nasılsın? Terasa geç istersen, sana güneşli bir masa ayırdık” diye sesleniyor içeriden. Aşçı mutfaktan başını çıkarıp el sallıyor. Koşup tahta koltuk için rahat bir minder getiriyorlar, günün mönüsünü ballandıra ballandıra anlatıyor sonra da Antonio.

Daha önce beni birçok İtalyan dostla lokantasında misafir ettiğinden için için İtalyanca konuştuğumu sanıyor kendisi. O yüzden ara ara Fransızca’dan İtalyanca’ya kayıyor dili. Öyle kendini vererek anlatıyor ki kesemiyorum, “orayı kaçırdım, baştan anlat” diyemiyorum. Genelde onun önerdiği de en güzeli oluyor zaten, söz dinliyorum.

Bugün de 1 Ekim için son derece ılıman bir havada terastaki masamda yemeğimi ağır ağır yerken gelen geçenin koşturmasını izliyorum. Avrupa Komisyonu’na ait birçok resmi binanın bulunduğu bu semtte iş günlerinde öğlen arasında onlarca yabancı dil ve bir o kadar da renkli aksanlı İngilizce ve Fransızca duymak mümkün. Çoğunluk iş kimlikleri boyunlarında gezen bir sürü insan bir telaş koştururken aynı hararetle de soluk almadan konuşuyorlar.

Yemeğim bitti ama Antonio artık hazırlıklı: “Kahveni daha sonra getireyim, değil mi?” diye soruyor yanıtımı bilerek. Başımla onaylıyorum. Gülümsüyor ve ortadan yok oluyor.

Yarım saat kadar sonra tam da kahve söylemek için ona bakındığımda yamacımda bitiyor. Havadan sudan sohbet ediyoruz biraz. Biraz annesini anlatıyor, biraz mönüye yeni ekledikleri çeşitlerle ilgili fikirlerimi soruyor. Sonra bir ara yok olup iki dakikaya kalmadan elinde dumanı tüten bir espressoyla geri geliyor.

Miniskül fincana bakakalıyorum bir an. Bugün küçük bir torpil yapıp kahvenin yanına bir değil, iki minik kurabiye iliştirmiş Antonio. Annemi anıyorum ister istemez, hoşuna giderdi onun da böyle bir jest. Bir daha dünyaya gelirse de, o gün kafede dillendirdiği dileği gerçekleşir umarım diye geçiriyorum içimden.

 kahve

Brüksel, Ekim 2014

 

Not: Bu vesileyle, henüz bu adımı atmamış bütün kız arkadaşlarımı da güzel bir lokantada bir masada tek başına oturup anın tadını çıkarmaya davet ediyorum…

Kendi halinde bir dönüş hikayesi

donus

Mercedes marka siyah taksi kaldırıma yanaştı. Takım elbiseli tıknaz şoför arabadan inerken bagaj kapısı da otomatik olarak açıldı. Kuru bir “bonsoir” ile beni selamlarken başı eğik, bakışları da valizime yönelmişti. Ben de ona iyi akşamlar dilerken gözlerine ulaşmaya çalıştım. Ancak o sırada çantamı bagaja yerleştirmeye odaklandığı için kontak kurmayı başaramadım.

Bana öğretildiği üzere, birkaç gün önce evden havaalanına gelirken gidiş-dönüş ücretini toptan ödediğimi, dolayısıyla da şimdiki yolculuğumuz için ona elimdeki fişi takdim edeceğimi söyledim. Niyeyse bu bildirimi araca yerleşmeden yapmanızı bekliyor Belçikalılar. Sonradan söylerseniz de adını koyamadığım nedenlerden dolayı müthiş asabi oluyorlar.

Şoför “duydum” gibilerinden başını salladıysa da beden diliyle bu haberden hiç haz etmediğini gayet net bir şekilde anlattı. Eskiden olsa bozulur, hatta içerlerdim. Ancak artık bu tarz tepkilere alışkın olduğum için hiç aldırmadım.

Çok garip aslında düşününce; evinizden havaalanına gitmek için taksiye bindiğinizde sizi gidiş-dönüş bilet almaya teşvik eden işletmenin elemanı eve dönüş yolunda sizi aynı karar için yargılıyor, hatta biraz suçluyor. “Alan memnun, satan memnun” prensibi üzerine kurulu sandığınız ve o yüzden de hevesle imzaladığınız bir anlaşma bir anda size en karanlık yüzünü gösteriyor. Bu yetmiyormuş gibi, sizin olmayan bir borcu omuzlarınıza yüklemeye çalışıyorlar sanki.

Havaalanı yolunda size bu sistemin avantajları anlatılıyor; sözgelimi, gidiş için otuz beş, dönüş için otuz beş avro ödemek yerine, baştan ve bir seferde toplam elli beş avro vererek aslında on beş avro kâra geçiyorsunuz. Bu avantaj yetmezmiş gibi, size bir de duty free’deki alışverişlerinizde kullanmanız için yedi buçuk avro değerinde bir indirim kuponu veriyorlar.

Kuponu konuşturabilmek için en az elli avroluk alışveriş yapmanız şart, ama bu devirde kim havaalanından eli boş geçiyor ki Allah aşkına? Üstelik kupon tam iki ay geçerli, şimdi olmasa sonra mutlaka işinize yarar diyorlar. Kısacası, elbette her hâlükârda kazanan siz olacaksınız. Şahane!

Çoğunluk bu gidiş dönüş biletini almaya razı oluyorsunuz. Zaten havaalanına giderken genelde keyiflisiniz, ya tatile, ya iş gezisine çıkıyorsunuz. Her iki ihtimalde de hem günlük hayatın dertlerini, hem de Brüksel’in kaderin sillesini yemiş iklimini geride bırakacağınız için memnunsunuz. Teklif iyimser aklınıza yatıyor.

Kimse size dönüş yolunda başınıza geleceklerle ilgili bir uyarıda bulunmuyor haliyle. Hakkınızı kullanmak istediğinizde size surat asılacağı, yüzünüze “aman ya, yine mi kağıt parçası, bana gerçek para lazım” gibilerinden bakılacağı söylenmiyor.

Akşamın sekiz buçuğu. Hava kararmış, yağmur kapıda. Sıcaklık on bir derece. Az önce valizden çıkarıp keten elbisenizin üstüne alelacele çektiğiniz deri montunuz uyum açısından bir fiyasko sayılsa da size geçici bir koruma sağlıyor. Çorapsız bacaklarınız diken diken, titriyorsunuz hafiften.

O gariban halinizle “Bugün şansız günümdeyim, gelen geçen kupon veriyor” diye içlenen şoföre bakakalıyorsunuz. Sanki paranız para değil, sanki “avantajı” kullanmakla suç işlediniz. “Nasıl yanı?” diye isyan etmek istiyorsunuz.

“Satarken iyiydi de şimdi mi mundar oldu?” diyesiniz geliyor ama haliniz yok. Eylül ayında yaz yaşayan bir ülkeden kopup gelmişsiniz. Daha bu sabah açık havada kahvaltı ettiniz. Birkaç saat önce denizin tuzu okşadı bedeninizi. Henüz kendinize gelemediniz.

Valizinizdeki kirliler, posta kutunuzda sizi bekleyen faturalar geliyor aklınıza. Buzdolabınız tamtakır, zaten Ege mezelerinden sonra o azman kart salatalıkları, mutsuz domatesleri, kokmayan halsiz yeşillikleri zor beğenirsiniz. Üstelik ertesi sabah erken kalkıp işe gideceksiniz. E-postanızdan uzak üç gün geçirmeyi başardınız, neyse ki. Ancak tabletinizin ekranındaki beyaz zarf gittikçe şişmekte.

Bu şartlarda var olan gücünüzü de ağız dalaşına kullanmak istemiyorsunuz. Sessiz kalıp derin bir nefes alıyorsunuz. Aklınıza güzel bir an düşüyor, daha bu sabaha ait. Gülümsüyorsunuz.

Hava sıcaklığı Eylül ayı için acıklı boyutlarda seyrederken, niyeyse kliması tam kuvvet çalışan arabanın sağ arka koltuğuna geçiyorsunuz sessizce. Deri döşeme dokunduğuyla üşütüyor. Ceketinize adamakıllı gömülüp çantanızdan çıkardığınız acil durum fularını boynunuza doluyorsunuz.

Arabanın içi tertemiz, tüm göstergeler çalışıyor. Şoförün ehliyet bilgilerinden tutun da, şikayet anında arayacağınız telefon numarasına kadar herşey açık seçik belirtilmiş. Radyoda haberler okunuyor usul usul. Valonlar son seçim sonuçlarına dem vurup Flamanlara dokunduruyor inceden. İki taraf da mütemadiyen kıpır kıpır, bir türlü sığışamıyorlar memlekete.

Şoför kupondan okuduğu ev adresinizi GPS’e girmiş çoktan. Kibar bir kadın sesi sizi adım adım evinize doğru yönlendiriyor. Etrafta tek tük araba, herkes şeridinde ilerliyor. Korna sesi yok, aniden önünüze kıran yok. Daha sarı ışıkta hep bir örnek duruyor taşıtlar. Yaya deseniz, ya var, ya yok.

Burası iddia edildiği üzere Avrupa’nın başkenti.

Medeniyete hoşgeldiniz!

Niyeyse içiniz üşüyor…

 

Brüksel, Eylül 2014