İğnedeki Umut

Annem görüp de beğendiğimiz bir yere geri dönmenin yolunun orada kendimizden bir parça bırakmaktan geçtiğine inanırdı.  Değerli eşyalarımızı sağa sola dağıtarak yolumuza devam etmek de mümkün olamayacağından “bir iğne at” derdi bana.  Batıl inancım yoktur ama denemekte bir zarar da görmedim açıkçası.  Kaza süsü vererek bir iğne düşürmekten ne kaybeder ki insan Allah aşkına?

Yaptım nitekim. İğne, ataç, tel toka (ya da havaalanlarındaki saydam bağış kutularına atılmış bir kaç parça bozuk para) benim yüreğimi çarptıran bir şehre geri dönmek için yaptığım gösterişsiz bir adak olarak yazıldılar tarihime.  İşe yaradılar mı bilemiyorum.  Yine de dilemekten yanayım hala.

Dilediğimiz sürece bağlıyız çünkü hayata.  Ondan bir ricası, bir beklentisi olmayanı yaşam ne yapsın, neden ciddiye alsın?  Hem biraz gönül işine benziyor bence bu ilişki,  ilk karşılaşmada belki kader oynamış baş rolü ama birlikteliğimizin geleceği birbirimizi nasıl beslediğimize bağlı.

Aynı uzun süreli birlikteliklerde olduğu gibi, karşı tarafı garantiye aldığımızı düşünüp gevşeyiverdiğimizde ruhu da tadı da kaçıyor olayın.  Akış yerini müzakereye bırakıyor,  önceleri kendiliğinden gelen bando mızıka ile çağırsan bana mısın demiyor, strateji geliştir, taktikler uydur derken savaşıyor muyuz sevişiyor muyuz bilemez oluyoruz. Önce kayboluyor, sonra yokluyoruz.

* * * *

Hiç unutmam, dört beş yaşlarında olmalıyım, Ereğli’deyiz, baba tarafından akrabalarımı ziyarete gitmişiz adet olduğu üzere.  Babam ailesinde en geç evlenen şahsiyet olduğundan ben de aileye en geç katılan üyeyim.  Kuzenlerimin hepsi benden büyük, hatta bazı kuzen çocuklarıyla aynı yaş grubundayım.

Ereğli benim çocuk gözümle baktığınızda beyaz kirazları, ağzınızda kütür kütür eden kırmızı gevrek ve lezzetli elmaları, yeşillikler içindeki şirin evleri, gül bahçeleri ve beni coşkulu bir enerjiyle seven ve hayallerimi gerçek yapmak için koşturan bir sülalenin yaşadığı bir masal kenti.

Amcam çok erken ayrılmış aramızdan. Ben hiç tanımadım.  Onun ölüm haberinden sonra mide kanaması geçirmiş babam, aralarında çok kuvvetli bir bağ olduğunu hissettim hep.  Yengem ve kuzenlerimle de hep yakındık, biz Ankara’da, onlar Ereğli’de olsak da sık görüşürdük.

Üç halam ve onların aileleri de bu şehirdeydi.  Buluşmalarımız, yemeklerimiz tam bir şenlikti.  Bu durum benim tek çocuk ruhumda keyifli bir meltem etkisi yaratıyordu.  Amcamın bahçe içindeki iki katlı evinin dört cephesinin her birinde farklı boyutta bir balkon vardı.

Balkonların en büyüğü mutfağa açılırdı.  Çocukluğumun en keyifli ziyafetleri o devasa balkonda kurulan uzun masada sunulmuştur.  Oracıkta oturduğunuz yerden elinizi uzattığınızda bahçedeki elma ağacının dallarına dokunur, meyvesini önce okşar, sonra tadardınız.

Bir gün bu rüya evin salonunda annem ve kuzenlerle oturup sohbet ediyorduk. Babam aşağıda, kapının önünde arabasını yıkıyordu.  Arabası da kendisi kadar saygılık uyandırırdı. Dışı beyaz, içi kırmızı deri döşemeli bir Ford Konsül. O devirde de, sonrasında da benzerini çok görmedim Türkiye’de.

Annem havasında olmalı ki -hangi filmden alıntı yaparak bilemiyorum- bizim şahane bir av köşkümüz olduğundan bahsediyordu o sırada.  Ağzından bal damlıyordu inanın ve köşkü en ince ayrıntılarına kadar tarif ediyordu, sanki en son iki gün önce görmüş gibi.

Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. İnanamıyordum ama zevkten dört köşe olmuştum.  Annem anlattıkça bu olağanüstü mekan gözümde daha da canlanıyor ve beni ısrarla onu keşfetmeye çağırıyordu.  O denli büyülenmiştim ki, kuzenlerimin usulca kıkırdadığını tamamen gözden kaçırdım.

Heyecanım artık kontrol edilemez bir hal almıştı. Daha fazla sabredemedim ve anneme niçin şimdiye kadar bu harika mekana bir kez bile gitmediğimizi sordum.  Sesimde hem bir isyan, hem bir yakarış seziliyordu. Annem tüm ciddiyetiyle topu babama attı.

Merdivenlerden koşarak indim. Babam arabasını yıkamayı bitirmiş, parlatma etabına geçmişti.  Yorgundu, rengi sararmıştı, ama prensip sahibi insandı, kendi işini kendi halletmeyi severdi. 

Benim derdim zaten ona yardım etmek değil, aile tarihinin en kayda değer hatalarından birini düzeltmek ve biran önce “av köşkümüze” gidilmesine ön ayak olmaktı.  Olanca hararetim ve acelemle köşkün varlığını öğrendiğimi bildirdim burnundan ter damlayan babama ve bu gerçeği bunca zamandır benden sakladığı için hesap sordum düpedüz.

Tabii ki av köşkümüz tamamen annemin yaratıcı hayal gücünün ürünüydü.  Babamın da ters tarafına geldiğimden neler saçmaladığım üstüne sert bir azar işittim haliyle.  Kırılmış gururumu ve parçalanmış hayallerimi bağrıma basıp aynı merdivenleri bir gökdelene tırmanır gibi sürünerek çıktım bu kez, bezgin ve yenik.

Salona döndüğümde anneme ne söylediğimi anımsamıyorum ama ona olan kızgınlığım da kırgınlığım da yıllarca sürdü. Daha birkaç ay önce, bir aile meclisinde bu olaydan bahis açıldığında, ben annemi gaddarlıkla suçlarken, o burnundan kıl aldırmayan haliyle “Deniz hayal gücü çok güçlü bir çocuktu, olağan hikayeler, basit masallarla tatmin olması mümkün değildi.  Ben de daha eğlenceli bir dünya yaratmaya mecbur hissettim kendimi” demişti.

“Nasıl da zeytinyağı gibi üste çıkıyor” diye isyan etmiştim içimden bu açıklamayı dinlerken, hala biraz öfkeli, hala biraz çocuk.  Bugün annemin artık aramızda olmadığı bir dünyada aynı sözleri değerlendirirken, onun bir yanı bütün gücüyle o av köşkünün varolmasını diliyordu sanırım diye düşünüyorum. Kızına anlattığı masala kendi umudunu yansıtmıştı bilerek ya da bilmeyerek.

* * * *

Bir ay kadar önce annemi kaybettiğimizde Ereğli ekibimiz yarım gün içinde Ankara’ya ışınlandı.  Halalarım hayatta değil artık, babam da. Kuzenler kaldık ve onların çocukları.  Bazılarını yıllardır görmedim yurt dışında yaşadığım için. Çocukları büyüdü, evlendi, onların da çocukları oldu. Sanal ortamda “arkadaşız”, oysa bazısını tanıma şansım bile olmadı henüz.

Cenazeler mucizevi ortamlar yaratıyor malum. Hepimiz “son görev” için elimizden geleni yapmaya çabalıyoruz, yoku var ediyoruz, koşarak geliyoruz, yüreğimizi de getiriyoruz.  Kuzenlerimle bakışıyoruz, bazen alakasız konulardan konuşuyoruz, bazen hiç konuşmuyoruz.  Söylenebilecekleri hepimiz biliyoruz, bazen vücudun alfabesiyle bazen de sadece sükunetle anlatıyoruz.

Ayşecik’le bir sessiz dokunuşumuz var mesela, sonra da omuz omuza duruşumuz, benim için dünyaya bedel. Annemin evinin koridorunda Kemal Ağabey’le gözgöze geldiğimiz an sonra; nasıl da gerçek, nasıl da yüklü. Ayfer Abla’yla ikinci sarılışımız eşikte, aynı anda kanaat getirerek ilkinin görüşmeyeli geçen zamana kıyasla çok kısa olduğuna.  Sonra, Necmi Ağabey’le buluştuğunda bakışlarımız, halam ve babama dokunup aktı ve aynı denize dökülüverdi anılarımız…

Burada olmak, bakışlarla elele tutuşmak güzel.   Mucize değil ruhun ruha değmesi yürekten bir sarılışla.  Evet, ölümün soluğunu hissettiğimiz bu evde, içimiz yanık, kanıyor yaralarımız tek tek ve ayrı ayrı.  Diğer yandan¸ beyaz kirazların dayanılmaz kokusu da geliyor burnuma.  Ereğli Gülbahçe’nin renk cümbüşü, dallarda kızarmaya başlayan elmaların beklenti dolu telaşı,  o büyük balkondaki yemeklerin aşina yankıları, hepsi aklımda, benimle şu anda.  İnsan diri diri ölür sanırım böyle bir aydınlığı tanımış olmasa…

Cenazenin ertesi günü amcamın oğlu Can ve eşi Betül uğradılar yeniden. Eskilerden konuştuk, acıdan, tatlıdan, mayhoştan.  Ayrılırken Betül bana el emeği göz nuru bir bere ve atkı hediye etti.   Ağır bir kederin egemenliğinde yaşadığımız bu soluk günleri aydınlatan özeninin zarafeti içime işledi. 

* * * *

Annemi toprağa verdikten iki hafta kadar sonra, hava değişikliğinin olumlu etkilerine var gücümüzle inanmaya çalışarak Venedik yoluna düştük eşimle.  Aylar öncesinden umut ve hevesle planlamıştık bu geziyi.  Denklemlerin değiştiği aşikardı ama iptal etmek de gelmedi içimizden.

Annem ölmeden kısa bir süre önce ünlü bir İtalyan lokantasının İstanbul şubesine gitmeyi arzu etmişti. Bu isteğini gerçekleştiremedik ne yazık ki. Ancak¸ o lokantanın bir şubesinin de Venedik’te olduğunu biliyorduk. Annemin anısına bir rezervasyon yaptık. O akşam ben annemin çantalarından birini kuşandım, resmi bir görevi yerine getirir gibi gittik İbrahim’le lokantaya.

Ortam tam bir hayal kırıklığıydı. Yiyip içtiklerimizin kalitesi de verdiğimiz hesaba kıyasla acınılası bir yetersizlikteydi. Mekan bir turist tuzağına dönüşmüş.  Tatmin edici bir bahşiş kopartmak için Amerikalı müşterilerle bağırış çağırış İngilizce konuşmaya çabalayan İtalyan garsonun işkencesi de cabası…

Kendimizi bir nebze iyi hissetmek için gittiğimiz bu restorandan hayli mutsuz ayrıldık.  Dışarıda hava soğuk ve önceki gün şehre vardığımız andan itibaren durmayan yağmur söylemini sürdürüyor. Otele gitmek için vaporetto diye adlandırılan motorlardan birine atladık.

Yorgunum, kırgınım, ıslağım, üşüyorum.  Bir garip yarım kalmışlık hali var üstümde, yapışmış, bırakmıyor. Dahası benim de onu bırakasım yok henüz.  Vaporetto hareket ediyor, İstanbul’un vapurlarını düşünüyorum. O an Ankara’daki baba evine, geçmişe, Türkiye’ye ait herşeye dair deli bir özlem var içimde.

Ne var ki, böylesi bir hüznü bile delip geçen bir büyüsü var Venedik’in. Ona kayıtsız kalmak imkansız. Esir alıyor sizi çok geçmeden, acınızla, kederinizle beraber. Bağrına basıyor. “Bırak kendini” diyor “… tıpkı şu su gibi. Aksın içindeki, engel olma, didikleme, bastırmaya da tanımlamaya da çalışma. Bırak, akacağı kadar aksın, istediği kadar.”

 İskeleye vardığımızda bakıyorum yüreğimin çırpıntısı dinmiş, yağmursa ahmak ıslatan misali yağıyor artık.  Mantomun cebinden Betül’ün hediyesi bereyi çıkarıp başıma geçiriyorum, yumuşacık bir sıcaklık sarıyor beni.  Annemin uzun saplı çantasını çapraz asmıştım, sağ bacağıma bir çarpıyor bir uzaklaşıyor biz hızlı adımlarla otele doğru yürürken.

 * * * *

İki gün sonra Venedik havaalanındaki bankodan uçuş kartlarımızı alıp güvenlik kontrolüne doğru ilerlerken içim buruk. Son beş altı senedir bu şehre yeniden gelmek için uğraştım, sonunda geldim gelmesine, ama bulunduğum ruh hali içinde onunla istediğim gibi hasret gideremedim. Zaman zaman birbirimize dokunduk, o bana şefkatle yaklaştı, sarsmadı, incitmedi ama ben ona doya doya bakamadım, kapılarımı ardına kadar açamadım.

Sıranın bize gelmekte olduğunu hissedince kürkümü çıkarmak için elimi kopçalardan birine yanaştırdığımda can acısıyla küçük bir çığlık attım.  Dikkatli bakınca parmağıma batanın kopçanın beş santim kadar yakınındaki bir iğne olduğunu fark ettim.  Yakaladığım gibi de fırlattım en yakın çöp kutusuna.

 “Bu da nereden çıktı?” diye düşünmeye kalmadı, annemin kalp krizi geçirdiği günün sabahına dönüverdim. Sahneler belirdi gözümün önünde.  Bu kürkü prova ettiğimizi anımsadım.  Biraz bol geliyordu bana, annem kopçalarını kaydırıp önünün daha sıkı kapanmasını sağlamayı amaçlamış ve bunun için iğne ile ölçü almıştı.

Acelemiz vardı ama o sabah, gezmeye gidecektik. Bu tip tadilat işlerini ertesi güne bırakıp çıktık.  Annem kendini hastanede buldu o akşamüstü, evine de hiç dönemedi. 

Venedik ziyaretimize kadar geçen süreçte her gün taşıdım ben bu kürkü üstümde, defalarca giyip çıkardım.  İğne gömüldüğü yerde sessizce bekledi, bir sefer bile ucunu çıkarmadı, kendini ifşa etmedi.

Gözlerimi artık ardımda kalan çöp kutusundan alamıyorum: “Yeniden görüşmek üzere Venedik!”

venice

Brüksel, Nisan 2013

Tortu

Bir arkadaşım “iç dünyamla dışım arasında büyük fark olduğunda yay gibi geriliyorum” demişti.  Ne kadar çok uyum, o kadar çok huzur.  Hangi yönde, hangi tonda olursa olsun…

Belki o yüzden uzun zamandır ilk kez bir nebze duruldu ruhum sağanak yağmur altında grilerini kuşanmış bu tarihi şehirle yıllar sonra yeniden gözgöze geldiğimizde. Su taksisi tabir edilen konforlu teknelerden birine atlamıştık Venedik havalimanının hemen yanı başındaki iskeleden.

Saat yediye geliyor, hava karardı kararacak. Gökyüzü kapalı, geçit vermiyor. Yağmur bonkör bir yardımseverin hediyesiymişçesine canı gönülden dökülüyor yeryüzüne.  Sisten görünmüyor karşı kıyılar. Şehir bir kuş uçuşu mesafede ama yine de bizden ırak.

Eşimle teknenin kapalı kompartımanının rahat deri koltuklarına yerleştiğimizde kendimizi yüzen bir Limuzin’deymişiz gibi hissediyoruz.  Taşıt hareket edince dönüp arkama bakıyorum, çamur rengi suyun gökyüzüyle birleştiği çizgide ancak ince bir ton farkı seçilebiliyor.  Sudan yükselen tahta direklerin arasından geçerken bazı kolonların üstünde tünemiş bekleşen martıların sessiz bir selama durduklarını düşünüyorum niyeyse. Hüznü tanıyorlar.

Uzun süre bu gri koridorda konuşmadan ilerledikten sonra teknenin yavaşladığı noktada, bir kanalın girişinde karşılıyor şehir beni.  Asırların yorgunluğuna inat bir gururla ayakta duruşu canımı yakıyor.  Tarihi yaşamış duvarlara bakıyorum, kimleri içinde, kimleri dışında hapsetmişler acaba? Kimlere kucak açmış bu kapılar zamanında?  Yıkık dökük bir kısmı binaların, bazısı tamamen virane hatta.

Şehir onu sarıp sarmalamasına izin veriyor aralıksız yağan yağmurun.  Biliyor, su onun başlangıcıydı, bir gün de sonu olacak.  Biliyor,  hayatla geleni kaderden sayıp öyle karşılamak lazım.  Sabretmeyi kimliğine kazımış ama tövbe vazgeçmemiş anılarından.

Çok şey öğrenmiş bunca zaman suya kardeş yaşamışlığından; mesela, olsa olsa bir damla kadar ettiğini varlığımızın.  Doğrudur bazen nehirlere kapılıp aktığımız, bazen de okyanusa karıştığımızdan gücümüz var sandığımız.  Ancak gün geliyor, sıçrayıveriyoruz bir tahta masanın üstüne öğlen sıcağında. Güneşte pişip kuruduğumuzla kalıyoruz.

Teknemiz Grand Canal’a doğru ilerlerken Venedik soluk almadan konuştu, ben seyre daldım onu.  “Kaç yaşındasın?” diye sordu bir ara. Söyledim.  “Acele etme!” dedi.  “Herşey kendi zamanında…”.  Bakışlarımda sorgularımı okumuş olmalı ki ekledi: “Kestirme yolu bulacağım diye manzarayı kaçırma!”

*          *          *          *

O akşam otele yürüyüş mesafesindeki bir lokantada yer ayırtmıştık.  Odamıza yerleşip biraz da soluklandıktan sonra dertsizce ulaşabileceğimiz bir mekân olduğunu hesap ederek.  Üstelik yerel mutfağın incilerinden tadacağız,  turistlerle değil, mahallelilerle yiyeceğiz.

Dokuzu geçe anahtarı teslim etmek için resepsiyona indiğimizde otelin ikinci kapısını da keşfetme fırsatını bulduk. Bizi alandan getiren su taksisi otele yanaştığında küçük bir platforma ayak basıp hemen ardından da cam bir kapıdan geçip direkt resepsiyonda bulmuştuk kendimizi.  Otelin “kara” kapısı arka taraftaymış, üstelik de son derece şaşırtıcı.

Bu kapı bir dehlize açılıyor. İki tarafınız yüksek tuğla duvarlarla çevrili olarak, iki kişinin yanyana ancak sığabildiği bir yolda beş altı metre kadar ilerledikten sonra sola dönüyorsunuz, bir o kadar yol gittikten sonra da sağa. Derken az ilerinizde bu patikanın sokağa bağlandığı nokta beliriyor.  Sokak dediğim de genişlik açısından dehlizden hallice.

Üstüne düşünün ki hava karanlık, düşününün ki hala dinmemiş yağmur, hatta hızını bile kesmemiş.  Yollar loş, levhalardaki sokak isimlerini okumak maharet gerektiriyor.  Elimizde harita var elbet, ancak gözlerimiz de bozuldu geçen yıllarla, yakını görebilmek hırpalayıcı bir egzersize dönüştü son zamanlarda.

Venedik’in labirenti andıran daracık sokaklarında tıpkı kanallarında sürüklenen başı boş şaşkın bir varil gibi oraya buraya çarparak ilerliyoruz. Sonunda nasılsa buluyoruz lokantayı.  O kadar strese rağmen tam rezervasyon saatinde kapısına ulaşmış olmamız bir mucize.

Ortam sıcak, servis üzmüyor.  Bol sebzeli yemekleri tadarken kılçıksız yeşil fasulyenin, hormonsuz domatesin, ağızda şeker gibi eriyen havucun tanıdık tatlarına teslim etmeye  çalışıyorum  duyularımı.  Onlara eşlik eden Fruili şarabını da serinliği iç yangınıma iyi gelir umuduyla yudumluyorum.

Pencere kenarındaki masamızdan küçük kanaldaki trafiğin durulmaya başladığını fark ettiğimizde saat gece yarısına yaklaşmış bile.  Yabancı bir şehirde kaybolmuş iki çocuk gibiyiz. Kazara kapısına vardığımız bu lokantadan otele dönüş yolunu bilmiyoruz.

Biz restoranda kaldığımız sürece yağdı yağmur ve durulmak şöyle dursun, şiddeti arttıkça arttı.  Yıllardır kendini tutmuş, konuşmamış ama o arada da söyleyecek çok sözü birikmiş bir insanın dile gelişi gibi döktürüyor gökyüzü.  Kapalı kalanın gönül yükünün ağırlığıyla iniyor kurşun misali damlalar.  Sokaklar deseniz iyice karardı. Yaya trafiği de azaldığından kaybolunca yol soracak adam da kalmadı etrafta.

Garson kızdan yardım istiyoruz.  Yolda ıslandığı için paramparça olmuş haritamızı çıkarıp otelin yerini işaret edip oraya kadarki rotayı tarif etmesini rica ediyoruz, belirgin referans noktalarıyla.  Mesafe uzun değil aslında, ama yollar kıvrım kıvrım, bazı sokaklar suyla kesiliyor, devamı yok.

Biz gelirken kaybolduğumuzdan yolu oldukça uzattık.  Kız şimdi hemen kolay bir tarif sunar bize derken o düşünceli düşünceli kafasını kaşıyıp, işin içinden çıkamayınca da mutfaktaki dostlarından yardım istemeye koşuyor.  Durum belli ki oldukça karışık.  Bakışıyoruz, İbrahim esniyor hafiften.

Garson kız masaya döndüğünde harita üzerine eğilerek içinde beş karmaşık manevra ve bir de U dönüş olan tarifini bizle paylaşıyor.  O derece netlikten uzak ki anlattıkları, eşim “nasılsa kaybolacağız ama yine dolana dolana buluruz bir şekilde” havasıyla vazgeçiyor dinlemekten. Ben tamamen öteki uçtayım.  Şarabın henüz uyuşturmadığı beyin hücrelerimi seferber ettim, azimle haritayı ezberliyorum.

Lokantadan çıktığımızda gece ve yağmurun ortaklaşa yarattığı şartlar altında harita okumanın ihtimal dışı olduğu iyice aşikar.  İbrahim kendini akışa bırakmış, “bak nasıl eğleneceğiz şimdi” dercesine gülümsüyor haince.  Ben hedefe kilitlenmişim. Bütün konsantrasyonumla kafamdaki haritayı takip ediyorum ve ilk kez geçtiğim bu sokaklarda uzaktan kumandalı bir araç edasıyla ilerliyorum.

Karanlıktaki bu yolculuğumuz on, bilemediniz on beş dakika sürdü. Son dönemeci de aşınca otelin dehlize benzer girişine çıkacağımızı kurmuştum kafamda. Nitekim aynen öyle oldu.  Tuğla duvarların arasından dümdüz ilerledik, sonra sol, biraz sonra sağ ve işte otelin kocaman kapısı sevinçle göz kırpıyor bize tam karşımızda.  Vardık.

Anahtarımızı teslim alıp otelin birinci katındaki lobiye geçiyoruz.  Bu kadar uğunmanın üstüne Grand Canal manzarasının keyfini çıkarmayı hak ettiğimizi düşünüyoruz.  Geniş bir oturma kısmı, bar ve arka tarafta kahvaltının servis edildiği masalardan oluşan bu salon oldukça geniş ve ferah. Gecenin bu geç saatinde de sadece bize ait.

tortu-resim

Rahat koltuklardan birine yerleşip kanalın titreşen sularına, karşı kıyıdan bize göz kırpan ışıklara bakarken niye bu küçük serüveni bu kadar ciddiye aldığımı düşünüyorum.  Niye ölesiye korktum o sokaklarda kaybolmaktan?  Neden bu kadar önemsedim bizi lokantadan otele kavuşturan kahraman olmayı? Dizginleri ele alıp olumsuz şartlara ve bize meydan okuyan zorluklara rağmen düz yola çıkmayı?

Kendi kendime diyorum ki, annemi toprağa vereli daha iki hafta bile olmadı.  Öyle muazzam acılar, yaman sınavlar varken hayatta, bu tarz küçük meseleleri dert etmek niye? Tam da o anda buluveriyorum aslında saatlerdir kafamda gezinen ama bir türlü paketleyemediğim yanıtı:

Böylesi çetin deneyimler ne kadar aciz olduğumuzu haykırıyorlar yüzümüze o sivri dillerinden dökülen hoyrat kelimelerle.  Hayallerimizi, planlarımızı gaddarca buruşturup atıyorlar bir kenara.  Kesiliyor soluğumuz, yırtılıyor derimiz, paralanıyor yüreğimiz.  Kırık döküklük içinde kalakalıyoruz; duvarlarımız çatlamış, yerlerde cam parçaları, kırpılmış kağıtlar, ucu yanık siyah beyaz fotoğraflar.

“Söyleyeceklerim vardı” demek istiyorsunuz, sesiniz yok.  “Nasıl oldu?” diye anlamaya çalışırken bakıyorsunuz gittikçe uzaklaşıyor sizden o bir zamanlar elinizde tuttuğunuz.  Aynadaki aksinizi yakalıyorsunuz o an; görüşmeyeli eksilmiş biraz, yeni yetme çizgiler yerleşivermiş dudaklarınızın kenarına.  Ama asıl gözleriniz sizi en çok korkutan, karanlık bir boşluktaki yangına bakar gibi bakan gözleriniz.

İnsan haddini bilmeli elbet, yoksa korkunçlaşıyor. Canavarlaşıyor.  Fakat tam öteki uçta dehşetli fırtınaların soluğunda kırılgan bir oyuncak bebek gibi oradan oraya savrulurken de kanı çekilmiş bir bekleyişte üşüyor.  Aklında şu sözler:

“Yere değsin lütfen yakında yeniden ayaklarım,  ne yöne gittiğimi anımsayayım.  İki adım atayım hatta, bırakın biraz daha yaşamı ben yönlendiriyorum sanayım…”

 

Brüksel, Nisan 2013

 

Uykular hiç olmadığı kadar… (4. Bölüm: Son Vals)

Ne yalan söyleyeyim, ben daha çok babamın kızıydım. Onun bilgeliği, hitap yeteneği, prensiplerine bağlı duruşu, dürüstlüğü ilham kaynağım oldu hayatta. Tarih bilgisi ansiklopedilere sığmazdı. Edebiyat ve müziğin kapılarını o açtı bana. Analiz kapasitesi, olaylara soğukkanlı yaklaşımıyla derinden etkiledi beni.

Duygusallıkta da çok yakındır duruşumuz, babam da biliyordu bunu en az benim kadar. Nitekim, anjiyo-bypass arasındaki o gün hastane odasında yalnız kaldığımız bir anda son öğüdünü de bu yönde verdi bana: “Kızım, hayatta değiştiremeyeceğin şeyler için üzülme sakın. Bırak bildikleri gibi aksınlar.” Ben bu sözleri kafamda öğütmeye çabalarken de ekledi: “Biraz annen gibi olmaya bak, benim gibi hassas olma.”

Babam bunları söylerken yan gözle tepkimi izliyordu. Elbet biliyordu yaradılışla gelen bazı huyları değiştirmenin zor olduğunu. Ne var ki, bu özelliğinden dolayı o ne gereksiz acılar çekmişti; üstelik hem ruhunu hem bedenini hırpaladığıyla kalmıştı çoğu kez. Şimdi beni aynı işkenceden kurtarmak istiyordu. Pek de iyi tanırdı kızını. Karakterime aykırı olsa da sırf babam rica etti diye bu nasihati hayata geçirmeye gayret edeceğimi biliyordu.

* * * * *

Ben küçükken Fatih Apartmanı’nın kalorifer kazanı sık sık teklerdi. Böyle durumlarda aşırı ısınmadan dolayı borular ateş misali kızar ve koca bina deprem oluyormuşçasına sallanmaya başlardı. Başta annem olmak üzere komşular paniğe kapılır, taşınabilir bir iki değerli malı çantalarına attıkları gibi merdivenlerden aşağı koşarlardı, bir yandan da “patlayacak!” diye çığırarak.

Ben bütün kriz durumlarında olduğu gibi babama bakardım sessiz. O hiç renk vermez, anneme gereksiz yere telaş ettiğini söyler, kendi de takım elbisesinin içinde oturma odasındaki kanepenin artık çukurlaşmış köşesinde gazetesini okumaya devam ederdi. Babam sakin olduğu için ben de sakinliğimi korurdum. Annemin peşinden hiç gitmedim.

Arada sallantının kuvveti artardı, o zaman yüreğim daha hızlı atardı. Ancak babamı yalnız bırakmak söz konusu olamayacağından ben de (onu taklit ederek) elime bir kitap alır, kendimi o satırlarda anlatılanlara kaptırmaya çalışırdım. Sallantı son bulup annem nihayet evine döndüğünde babamla ikimiz “biz demedik mi sana” gibilerinden muzip bir gülümsemeyle süzerdik onu.

Annem hiç bozulmuşa benzemezdi ama. O kendi dünyasındaydı. Öncelikle bu belayı atlattığımız için Allah’a duacıydı. Bunu kutlamak için hemen bir keyif kahvesi yapar, yanına da o zamanlar çok sık içtiği sigarasını tellendirirdi. Biraz yatışınca da bize patlamadan mal kaçıranlarla ilgili komik hikâyeler naklederdi. James Bond çantalar içindeki mücevherleriyle firara hazırlanan sabahlıklı komşu teyzeler üstüne bu çeşitlemeleri dinlerken kahkahalarla gülerdim.

* * * * *

Risk almayı seven ya da bunu becerebilen biri değilim ama çocukluğumdan beri bisiklete atladım mı coşar içimdeki deli ruh. Kendimi yokuş aşağı salıvermeye bayılırım mesela, saçımı savuran rüzgârın yüzüme vuruşu kırmak şöyle dursun, kamçılar cesaretimi. Bazen çığlık bile atarım zevkten, dokunulmaz hissederim kendimi o anlarda.

Bu huyumdan dolayı çok düşmüşlüğüm vardır bisikletten çocuklukta ve yetişkinlikte. Bir seferinde, hiç unutmam, dizlerim kan içinde, kendim önde bisiklet arkada eve vardığımda dehşete kapılmıştı bizimkiler. Kolay ağlayan bir çocuk değildim, o yüzden iki gözü iki çeşme halim onları iyice telaşa verdi sanırım.

Çok net anımsıyorum; beyaz bahçıvan bir şort vardı üstümde, içinde kırmızı bir tişört. Şort kan lekeleriyle işlenmişti, tişörtümün kırmızısı avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Biraz da şoktaydım sanırım, fena uçmuştum havada beton zemine çakılmadan önce. Babam ilk yardım çantasını kapıp müdahaleye soyundu, annemi de doktor bulmaya yolladı.

Çok sesli annem veryansın edince komşular koşuştular, doktor bulup getirme işini onlar üstlendiler. Bu arada babam oksijenli suyu bulamıyor çantada, belli ki çıkarmışız bir zaman ama yerine koymamışız. Annem sağa sola bakıyor aceleyle ve “buldum” nidasıyla dönüyor yanımıza, elinde küçük bir şişe.

Babam “emin misin Hanım? Oksijenli su mu bu?” diye soruyor. Annem tereddütsüz onaylıyor. Babam “etiketini okudun mu?” diyor temkinle. Annem biraz bozuk çalarak ilk söylemini koruyor. Ziya Bey derin bir nefes alıp bu sıvıyla ıslattığı pamuğu yatırıyor yaramın üstüne. Çığlıklarım damı başımıza yıkacak kuvvette!

Babam aceleyle gözlüğünü takıp şişenin üstündeki etiketi okuyor: Amonyak! Neden o denli bağırdığım belli oldu şimdi. Bakışıyoruz, “biz ne yapacağız bu Hediye Hanım’la?” der gibi. O anneme gözleriyle bildiriyor hayal kırıklığını ve öfkesini. Annem mazeretlerini sıralıyor ama dinleyicisi kalmadı artık bu odada. Uzun süre kara listedeki yerini koruyacağının da farkında.

* * * * *

Diğer yandan, kabul etmeliyim ki, annem iyimserlikte sollar geçerdi babamı da beni de. Biz daha gerçekçiydik. Annem yasakları delendi, biz kuralına göre oynayan. Babam bana disiplini öğretti, prensiplerine bağlı yaşamayı, annem bazen nefsine yenilip bunun tadını çıkaranlardandı.

Babamla ben insanlara kucak açar ama bir kez adamakıllı kırıldık mı kolay kolay geri adım atamazdık. Annemin öfkesi saman alevi gibiydi, ona buna içerler, söylenir, sonra da iki güzel söz ve bir demet çiçeğe teslim olur, affederdi. Biz anlaşılmayı beklerdik, annem istediğini söyler ve alırdı çoğu zaman.

Hediye Hanım kalabalıkları sevdi, canlı sohbetleri, ziyafetleri. Sofralar donatmayı, yedirip içirmeyi, cümbür cemaat kutlamaları. Işıkları sevdi o, balo salonlarını, parıltılı düğünlerin görkemini. Mutlu sonla biten aşk filmlerini izledi, bir iki küçük engel çıksa da kavuşmalıydı bütün sevgililer ve ışıklar içinde yaşamalıydılar sonsuza dek Alplerin zirvesindeki heybetli şatolarında.

Belki bu yüzden bir köşeye çekilip kitap okumayı, tek başına uzun bir yürüyüşe çıkmayı, akşam güneşi alçalırken gittikçe karanlığa bürünen bir odada öylece oturup düşüncelerin akışını izlemeyi hazin bir yalnızlık olarak algıladı annem. Kapı çalınınca açılırdı, telefonlara umutla koşmak farzdı. Yazlıkta sezon sonu yaklaştığında “panjurlar kapanır ve ışıklar sönerken” onun da tadı tuzu kaçar, dönüş hazırlıklarına başlardı.

Hayata bağlıydı annem. Gezmeyi, görmeyi, tad almayı, olanların seyircisi yerine kahramanı olmayı seviyordu. Giyimine kuşamına düşkündü, çarşıya pazara makyajsız çıktığını görmedim. Aile toplantıları sırasında bir resim çekecek olsak hemen koşar, aynada kendini teftiş eder, bilinçli birkaç dokunuşla ufak eğrileri doğrultur, sonra da mesafeli gülümsemesiyle objektife hakim olurdu.

Hediye Hanım bitmez tükenmez sevgisi ve güveninden kaynaklanan beklentileriyle kuşatırdı bazen bizleri. Üniversite yıllarında kardeşlerine “bir etiket sahibi olmanın” önemini aşılamaya çalışmış mesela var gücüyle. Babam deseniz, onun gözünde mükemmel bir Cumhurbaşkanı adayı…

Ne var ki, erken emekliliği seçmiş Ziya Bey, annemin akıl sır erdiremediği nedenlerden. Kızına gelince, annesinin kahve fallarını boşa çıkarmamak için didiniyor bir zamandır. Gariptir, daha iki hafta önce, yaşam seçimlerimi gözden geçirdiğim şu dönemeçte, bana hala “durma, vazgeçme, tırmanmaktan zarar gelmez” diye akıl veriyordu bastonuna dayanarak ilerleyen annem…

Yaşamın her daim bu kadar içinde olmak ve ona söz dinletebilmek için böylesine uğraşmak için gerekli istek ve enerjiyi nereden bulduğunu bilmiyorum, ama onun bu yönüne hayran olmamak elde değil diye düşünüyorum. Belki de hızını almış giderken mola almayı bilinçli olarak reddediyordu. Durursa üstüne çökecek yorgunluktan ürküyordu. O Cumartesi öğleden sonrasında tüm sıkıntılarına rağmen Kelebeğin Rüyası’na gitmek için onca çabası ve ısrarı da bundandı sanıyorum.

* * * * *

Farklı mizaçlı insanlardı nitekim annem ve babam fakat ortak bir düzlemde buluşuvermişlerdi bir şekilde. Babam “kızım, dizginler tamamen annenin elinde artık, yoruldum ben didişmekten” derdi bazen. Annem bunu duyup “hangi dizginler?” deyip kahkahalar atardı. Belki o zararsız didişme ayakta tutuyordu onları, bir çeşit günlük idman gibi.

Annemle babamın, aralarında onbir yıl olsa da, aynı şekilde, izne gelişimin ertesi gününde başlayan bir anjiyo serüveninin bitiminde, yaşama kibarca veda edişleri bana son dansın asaletini anımsatıyor. Yaşama bakışları ve onunla başa çıkış tarzları birbirinden hayli farklı olan bu iki insan yıllarca ortak birleşenleri kızlarının iyiliği söz konusu olduğunda konuşmadan anlaştılar, tereddütsüz harekete geçtiler bir arada.

Belki içimi rahatlatmak için sadece, ancak yine de kuvvetle inanıyorum ki, gitme zamanı geldiğinde bilinçaltıma yolladıkları kısa bir mesajla beni vedaya çağırışları, ardından babamın arkasında bir son nasihat, annemin dudaklarımda bir gülücük bırakarak ayrılışları onların ortak planının bir parçası.

Hayalimde annemim meşhur şatolarından birindeler. Dans pistinde kavuştukları noktada kenetleniyor elleri, annem fırlatıyor bastonunu babam dolarken kolunu onun beline. Bakışları buluştuğunda annem gözleriyle “tamam” sinyali veriyor eşine. Akşam denizi gibi duruluyor babamın yüz ifadesi, bir dirhem azalıyor sanki özlemi. Annem burayı da er geç fethedeceğini düşünürken gülümsüyor kendinden emin. Zarafetle dönerek uzaklaşıyorlar birbirlerinin kollarında.

Venedik, Mart 2013

 20130331-231749.jpg

Uykular hiç olmadığı kadar… (3. Bölüm: Bir varmış, bir yokmuş)

image

Haşarı güvercinlerin telaşlı kanat çırpışlarına karışan taze sokak simidi kokusunda sıyrıldım delik deşik uykumdan. Günlerden Pazartesi, saat yediye geliyor, anjiyoya doğru geri sayıma başladık. Bu çetin Rus ruletini kaldırabilecek mi hafta sonunun iniş çıkışlarında dalgalanmaktan bitkin düşmüş yüreklerimiz?

Kapıcımız İlyas simit ve gazeteyi teslim ederken Totoş’tan alıyor haberi. Gönül koydu bize biraz niye daha önce bilgilendirmedik diye kendisini. İlyas deyip geçmemek lazım; sakinlerinin çoğunun orta yaşı geçtiği Fatih Apartmanı’nın eli ayağı, hem muhtarı, hem yılmaz bekçisidir o. Giren çıkanı takiptedir hep, kuş uçamaz ondan habersiz. Güler yüzü, iyi niyeti, hem yardımsever hem de becerikli mizacıyla bir tanedir. Hediye Hanım’ın has dostu, bizim ailenin koruyucu meleğidir.

“Hafta sonu zaten beklemedeydik, seni de telaşlandırmak istemedik boş yere” desek de sakinleştiremiyoruz İlyas’ı. “Ben Ablamı göreceğim!” dediğiyle düşüyor hastanenin yoluna. Biz Yoğun Bakım kapısından döndürüleceğini düşünüp üzülüyoruz Totoş’la ama engel olmak mümkün değil. Deneyecek.

Artık olağanlaşan hastane telefonlarımdan birine daha hazırlanırken içim kasılıyor yine de. Haberler olumlu neyseki, geceyi rahat geçirmiş annem. Saat on gibi de anjiyoya almayı planlıyorlar. Dokuza kalmadan yanına gitmek için hazırlanıyoruz…

Biz kahvaltıdayken geri geliyor İlyas. Annemin yanına girmekle kalmamış, bir de ondan mektup getirmiş bize. Totoş elleri titreyerek açıyor katlanmış kâğıdı, ben bir “sonsöz” mü duyacağım diye gerilirken yazının gerçek bir mektuptan çok bir nevi yararlı bilgiler listesi olduğu ortaya çıkıyor. Hızlıca tarayıp kenara koyuyoruz, hiç gerekmeyecek İnşallah, sağ salim dönecek Hediye Hanım.

Nasıl almışlar peki bizim İlyas’ı annemin yanına? Kapıdaki görevlilerin bazılarını tanıyormuş, bu bir. Üstüne “Hediye Ablamın kızı yurt dışında yaşıyor. Olan bitene çok üzüldü, ağla ağla perişan oldu. Benden annesinin iyi olduğunu kendi gözlerimle görüp ona rapor etmemi istedi” demiş.

“Ama…” dedim “…benim burada olduğumu biliyorlar, kaç kez telefonla konuştum, üstelik annem de anlatıp durdu orada herkese benim izne geldiğimi…” İlyas gülüyor olgunlukla, sen sonuca bak der gibi. Göründüğü gibi değil hayat, aklın da, onun soğukkanlılık ve beceriyle kullanımının da kimde olduğu hiç belli olmuyor yüzeyden bakana.

Hastaneye vardığımızda inanılmaz boyutlardaki bir bilgi kirliliğinin ortasında buluyoruz kendimizi. Nedenini takip edemediğimiz değişiklikler doğrultusunda bir süre bir oraya bir buraya sürüklendikten sonra medeni insan sabrımın sınır kapısına geliyorum. Birkaç kişiyi tersleyip, bir ikisine de fırça çektikten sonra annemi tek kişilik rahat bir odaya aldırmayı başarıyorum. Hep en zalim yüzümüzü mü göstermek gerekiyor lafımız dinlensin diye?

Saat onu geçiyor, annemin niye direkt anjiyoya alınmadığını sorduğumuzda iki gece Yoğun Bakım’da kaldığından biraz sıkıldığını, moralinin yerine gelmesi için canlı bir sosyal ortamın yararlı olacağını söylüyor hemşire. Sabah ekibimize katılmış Engin oda dışı işleri takip ederken teyzemle ben de annemi oyalamaya çalışıyoruz.

O bizden canlı Maşallah. İki günde çevre yapmış inanın hastanede. Hangi doktor nerelidir, hangi hemşire terstir, hangisi güler yüzlüdür, görev dağılımları nasıldır, hepsini biliyor. Odaya alınalı on dakika oldu olmadı, kat hemşirelerini de tavladı. Saçını okşayan mı ararsınız, ojelerine övgüler yağdıran mı, sarılıp iki yanağından öpen mi?

Totoş’la ben yabani kaldığımızı hissediyoruz bu sevgi denizi içerisinde. “Biz ne kaçırdık?” der gibi birbirimize bakarken annem onsekiz yaşında bir genç kız tazeliğiyle gülümseyip “fethettim ben bu hastaneyi de!” diyor göz kırpıp. Özgüveni dördüncü bir şahsiyet gibi odada yanı başımızda oturuyor.

Hafta sonu neler yaptığımızı, kimlerle haberleştiğimizi, hatta eve gelen misafirlere ne ikram ettiğimizi soruyor. Durumuna gösterilen ilgiden memnun, anlattıklarımızı can kulağıyla dinlerken birden anımsayıp “Deniz, beni Fransa’dan da aramışlar. Kim olabilir?” diyor. Sanırsınız Başbakan!

İlyas’ın beyaz yalanını naklediyoruz anneme gülerek. Beni gördüklerinden, İlyas’ı arayan bir kardeşim olduğunu varsaymışlar sanırım. Hayal ürünü de olsa, Fransa’da yaşayan ikinci bir kızının varlığı annemi hoşnut etmişe benziyor. Zaten biliyoruz, uluslararası çevresi oldukça geniş; Brüksel’de kimi Türk, kimi yabancı bir sürü kızı, damadı, hatta torunları var.

Yıllardır bize gelip gidişleri sırasında kurduğu ilişkilerle dil, din, yaş bariyerlerine takılmak şöyle dursun, onların üstünden dörtnala atlıyor. Annem arkadaşlarımın çocuklarına hırka, yelek örüyor, değişik dillerde çeviri eşliğinde fala bakıyor, yabancı damatlarını en az Türkler kadar bağrına basıyor. Hele şu Aslı’nın eşi yok mu, hem çok zeki adam, hem de bulaşık makinesini ne güzel yerleştiriyor!

Bir ara annemi güldürmek adına bize yazdığı mektuptan söz açtım. “Biz senden duygusal açılımlar beklerken, sen kullanım kılavuzu yollamışsın” diye takıldım ona. Yarı acı yarı tatlı bir tonla “ötesini düşünmedim değil, ama sizi üzmek istemedim” dedi.

Odaya yeniden dalan hemşire sözümüzü balla kesti. Tüm takıların alınması gerekiyormuş. Cumartesi günü bileğinden çıkaramadığımız bilezikleri kollarını kremle ovarak çekebildi ancak Totoş. Takıları ona süsü püsü anımsatmış olmalı ki, annem saçını bile tarayamamaktan şikâyet etti o ara.

Başında bir bone var oysaki ve muhtemelen onunla götürülecek anjiyoya. Totoş temkinli, bir tarak atmış çantaya ama meğer doğru tarak değilmiş. Kırıldı bir puanımız. Diğer yandan, evdeki dört beş çift gözlük arasından doğru ikiliyi seçtiğimiz için biraz kurtardık yine de durumu. Olağandışı şartlar altında günlük doğal sohbetimizi akıtmak istiyoruz, ancak hıçkırık tutmuş gibi kesik kesik ilerliyor kelimelerimiz. Boşluklar uzun sürmüyor ama ağır hepsi, tıpkı çabucak delinen ince uykularım gibi.

Saat onbiri geçe gelip yataktan sedyeye kaydırdıkları ana dek de sapına kadar şen ve hayat doluydu annem. Ancak odadan çıkarılırken korku gördüm beyaz-sarı yüzünde. Bir sonraki anın ne getireceğini bilememek ve onu etkileyebilecek güce sahip olamamak değildi sadece bu ifadenin arkasında yatan his. Olasılıkların en karasının zalim haşmeti çökmüştü sanki göğsünün üstüne.

* * * * *

Altı saat kadar sonra Engin’le yan yana anjiyoyu gerçekleştiren doktor hanımın dudaklarından dökülecek sözcüklerin yükünü taşımaya hazırlanırken, bakışlarımı kadının gözlerinden koparıp saçlarına kaydırdım korkaklığımdan. Doktor oldukça zayıf bir tip, çok hızlı bir tempoda seri konuşuyor, dediklerinin dinleyenler üstündeki etkisini umursamaz gibi bir hali var. Uzun saçları kıvır kıvır, kendi gerginliğinin elektriğine tutulmuş gibi.

Bugün iki kez daha karşılaştık kendisiyle. İlki sabah annemi anjiyoya götürmelerinden bir saat kadar sonra. Yoğun Bakım’ın kısa ve ışıksız koridorunda ayaküstü ve sanki doğuştan bu yana birikmiş acelesiyle damarlarda ciddi tıkanıklıklar bulunduğunu, bypass’ in tek çözüm olduğunu, ancak annemin şu anki durumunun böyle bir ameliyata imkân vermeyeceğini sıralayıverdi arka arkaya. Biz ürkek sorularla olayın gerçek boyutlarını anlamaya çalıştığımızda da anjiyo sırasında tansiyonu düşen hastanın şu an makineye bağlı yattığını ve kendinde olmadığını ekledi. Cumartesi günü acil serviste zihnime işkence eden çekiçler var güçleriyle inip kalkmaya başladılar yeniden.

İkinci buluşmamızda zamanın aleyhimize çalıştığını, zira annemin durumunun düzelme göstermek yerine kötüye gittiğini ve müdahale edilmezse hastayı kaybedeceğimizi bildirdi. Aklındaki “son umut” prosedürü uygulamak için biz yakınlarından izin istedi. Verilmez mi? Verdik. Tutunacak umut kalmış mıydı? Zannetmiyorum.

Şimdi bu üçüncü görüşme anında kadının saçlarına dolanmış bakışlarımla son darbeyi indirmesini beklerken yaşamı birkaç dakika olsun ileri sarmak isteğiyle yanıyorum. Yüzüğe düşen kan sahnesinden itibaren içimde bir yerde anlam veremediğim bir kesinlikte bildiğim gerçeği onun ağzından duymak istemiyorum nedense. Yine de söylüyor, bu sefer işime yarıyor acelesi. “Şimdi ne olacak?” sorusu var dudaklarımda, yan ofise yönlendiriyorlar bizi.

Engin de benim gibi; ağlayıp zırlamıyoruz birbirimize sarılıp, dövünmüyoruz. İsyan etmiyoruz. İdari İşler’de başsağlığı diliyorlar bize, oturacak yer gösterip su ikram ediyorlar. Sonra anlıyorum, bu iki perde arasındaki molamız, antrakt. Ben suyumdan iki yudum alırken kapalı perdenin arkasında sahneyi değiştiriyor siyah giyimli çevik adamlar. Perde yeniden aralandığında Deniz’in annesi, Engin’in Hedi Teyzesi gitmiş, yerine bir emanetimiz kalmış hastanenin yan odasında yatan.

Ama Yoğun Bakım’da da tutamazlar artık onu, “aşağı” indirecekler ve sonra “ne zaman gelip almak isteriz?” diye soruyorlar. Yaşamın gerçek renklerini böyle anlarda seçebiliyor insan. Benim gözümün önünden morlar geçti o saniye, kan kırmızılar sonra, parlak sarılar delici güneş ışınları gibi kör etti beni. Sonra bembeyaz oldu ortalık. O ak boşlukta dikilip elinde annemin nüfus kâğıdını sallayan genç kadın “buna artık ihtiyacınız kalmadı, bizde kalacak” diyordu. Diğer bütün “işlemler” için de yardımcı olacaklar, ne mutlu bize.

Karar alabilecek durumda olmadığımızı, şimdi gidip evde bekleşen yakınlarımızı bilgilendirmemiz gerektiğini ve onlara daha sonra geri döneceğimizi söylüyorum. Nasıl kurdum ben bu cümleyi? Onlar da görevlerini yapacak, anlayışla karşılamak lazım elbette. Ne var ki, biz hastanede çalışanlar kadar alışık değiliz canlıdan cansıza geçişi bu hızla sindirmeye.

Hastaneden eve yürüyoruz Engin’le yanyana. Yol iki, bilemediniz üç dakika sürüyor. Konuştuk mu hatırlamıyorum. Aklımdan neler geçti, netlikle anımsamıyorum. Yüzüme vuran havaya şükrettim yalnızca.

Fatih Apartmanı’nın önündeki taksi durağında tanıdık şoför dostlar bekleşiyorlar. Bizi ve eve ziyarete gelenleri yıllarca taşıdıklarından onlar da en az İlyas kadar aileden. Olan bitenden de haberdarlar. Bugün ev-hastane arasında mekik dokurken zaman zaman gözgöze geldik, tek kelimelik cümleler ve bakışlarla konuştuk. Üzüntüleri de şefkatleri de gözlerinden okunuyor.

Şoförlerden en yakından tanıyıp çokça zevkli sohbet ettiğim Levent ve Nevzat aynı arabaya yerleşmiş, bir yandan dertleşip diğer yandan müşteri bekliyorlar. Bizi görünce irkiliyorlar; duruşumuz, ifadelerimiz kötü habere gebe, hissediyorlar. Nevzat ne oldu gibilerinden kapıyı aralayınca başımı iki yana sallıyorum kederle. “Kaybettik!” derken yaşlar süzülüyor yüzümden aşağı.

İlk kez söyledim bunu kendime, yüksek sesle.

Brüksel – Venedik SN3205 seferi, Mart 2013

 

Uykular hiç olmadığı kadar ince ve ağır artık (2. Bölüm: İnce Çizgi)

incecizgi

Cumartesi gecesi uykunun uğramadığı gözlerimi tavana dikmiş yatarken iki sokak ötedeki hastanenin Yoğun Bakım servisinde yatan annemi düşündüm. Uyuyor muydu? Uyanıksa aklından neler geçiyordu? Korkuyor muydu? Her zamanki iyimserliğini koruyabilmiş miydi yoksa? Ağlıyor muydu?

Bir zamandır Ankara ziyaretlerim sırasında annem kendi odasını bana ikram eder oldu. Valizim ve diğer ıvır zıvırlarımla çocukluk odama göre daha geniş olan bu mekânda rahat edeceğimi düşünüyor sanıyorum. Başlarda yadırgadığım bu durumu artık kabullendim. Bazı geceler Hazal da misafirim olduğundan iki kişilik yatak konforu da işe yaramıyor değil, ne yalan söyleyeyim.

O gece annemsiz bu evde, onun yatağına uzanmış dünyayı seyrederken onbir yıl öncesine akıyor düşüncelerim. 2002 yılının Ocak ayında izne geldiğim günün ertesinde bu kez babamın anjiyosu için sürüklenmiştik hastanelere. Operasyonun akşamında annem babamın yanında refakatçi kalmış, beni de yoğun kar yağışını bahane ederek erkenden eve yollamışlardı.

Anne ve babanın evlat özlemiyle yaşadıkları mekânda şimdi çocuklarının onları hasretle anması ne yaman bir kader oyunu. Tuvalet masasının üstünde annemin makyaj malzemeleri duruyor, tarağı, fırçası, kremleri… Kapının arkasında etekleri asılı, yerdeki hasır kutularda kaçık olmasına rağmen nedense bir türlü atamadığı naylon çorapları.

Her yerde bir “az önce çıktım, birazdan döneceğim” havası var ama bu hal benim kararmış ruhumu ferahlatmadığı gibi, olan bitene trajik bir vurgu da ekliyor. Yumuldum, küçücük oldum koskoca yatakta. Sevmiyorum ben bu anjiyo kelimesini. Kelebeğin Rüyası’nı görmeye hazırlanırken kanatlarım kırpılmış, kolum bacağım baltalanmış kadar güçsüz hissediyorum. İçimden kanıyorum.

Pazartesi günü yapılması planlanan anjiyo öncesinde annemi Yoğun Bakım’da misafir edeceklerini söylediler bana. Sonra da kapıp götürdüler onu üçüncü kata. Beni kayıt işlemleriyle baş başa bırakarak. Teyzemi arayıp bilgilendirdim en titrek sesimle. Arkadaş toplantısından çıktı, yolda, geliyor.

Sarı duvarlı soğuk odada annemin kürkü, çantası, bastonu, ödünç şemsiye ve kendi eşyalarımla baş başa kaldım birden. Annemin kıyafetlerini de toplayıp yanıma almam lazım. Bir naylon torba rica ettim, getirdiler. Onun giysilerini katlayıp poşete koyarken babamın hastane odasından ayrılışımızı anımsadım.

Anjiyo sonrasında acil bypass ameliyatı olması gerektiğini söylemişti doktorlar. Apar topar alındığı ameliyatın başarılı geçtiği bildirildi, ama hemen ertesinde Yoğun Bakıma nakledildi. Babamı o ünitede yalnız bırakıp eve dönerken hastane odasını da boşaltmamız gerekmişti haliyle.

Hepimiz şoktaydık. Kof devinimlerle oradan oraya yürüdük, dolapları, çekmeceleri açıp kapattık. Tam odadan çıkacakken biri anneme dönüp “Yenge, bu torba çöp mü?” diye sordu saflıkla. Annemin gözleri kocaman oldu, yüreğine hançer yemiş gibi çırpınarak “Ziya’nın giysileri var onun içinde!” diye haykırdı.

Soran kişi mahcubiyetten ezildi, bizler önümüze baktık. Sabah kalktığıyla ütülü takım elbisesini kuşanan, gıcır kravatını takan Ziya Bey’in kıyafetleri nasıl da küçülüp top olup saklanıvermişlerdi o plastik poşete. Ağzı bağlıydı torbanın, iki uzun kulak gibi dikilmişti sapları. O çirkin yaratığı saygıyla taşıdık eve kadar sessizce.

Elimde onca yükle hastane kayıtta hala medeni bir yetişkin gibi davranmaya çalışırken bir yandan da öfke ve acıyla bedenimin iç duvarlarını yumruklayan çocuğa hakim olmaya çabalıyorum. Anneme veda edemediğimi ve hemen görmek istediğimi söylüyorum. Önce “Yoğun Bakım’a giremezsiniz!” komutunu işitiyorum ama ısrarım galip gelince üçüncü kata çıkmaya hak kazanıyorum.

O katta biri idari işlere, diğeri doktorlara ait iki ofis var. İkisinde de in cin top oynuyor. Yoğun Bakım’ın kapısı kilitli, zili yok. Kapıda da “lütfen kapıyı boşuna çalmayın, açılmayacaktır” tarzı bir yazı asılı. İnsan düşünmeden edemiyor, hasta yakınlarını çaresizlik içinde kıvrandırmak mıdır amaç?

Elimde iki çanta, iki manto, bir baston, bir şemsiye ve bir naylon torbayla oradan oraya koşup yol yordam sorabileceğim bir âdemoğlu arıyorum. Nihayet biri halime acıyıp kapıyı açtırıyor. Hemşireye annemi beş dakika olsun görmek istediğimi söylüyorum. “Tamam” diyor, “beş dakika girin!”. Tam içeri doğru hamle yapacakken ekliyor. “Galoş giyin!”

Taşıdıklarımı gösterip “nasıl?” diye haykırmak istiyorum. Onun yerine yutkunup akrobatik hareketlerle dediğini yapıyorum. Geniş bir salonda yatıyor annem, aydınlık ve temiz bir mekan, iki de büyük penceresi var. Üstelik tek hasta da kendisi. Sakin görünüyor, yüzüne renk gelmiş.

Aşağıdaki doktorun bana dediklerini tekrarlıyorum anneme yavaşça. Şu anda endişe edilecek bir durum yok ama bir krizin eşiğinden döndüğü için risk almak istemiyor doktorlar. Hafta sonu burada gözetim altında tutulacak. Annem dinliyor, ilaçların etkisinden olacak, oldukça sakin, olgunlukla karşılıyor olan biteni.

Hemşire takıları yanıma almamı söyleyince annemin hep boynunda taşıdığı dizi dizi kolyeleri, yüzükleri tek tek toplamaya başlıyorum. Küpesini çıkarırken istemeden biraz canını yakıyorum. “Önemli değil” diyor zoraki gülümserken. Bilezikleri yıllardır kolunda, çıkmıyor. “Zorlamayalım” diyoruz hemşireye, neyse ısrar etmiyor.

Annem meyvelerini kaybetmiş bir ağaç gibi hüzünlü ve çelimsiz görünüyor gözüme.  Bakışlarımı kaçırmaya çalışırken teyzem arıyor, kapıya gelmiş bile. Hemşireden onun için de beş dakika rica ediyorum.  Totoş içeri alınıyor.  Birkaç dakika telgraf misali kesik kesik konuşuyoruz, her birimiz diğerleri için sağlam durmaya çalışıyor.

Sürenin sonunda gönülsüz mecburiyetle veda ediyoruz anneme ve iki küçük yaprak gibi titreşen yüreklerimizi avuç içlerimize koyup annemin evine gidiyoruz onsuz. Yeni sistem kilitlerle dakikalarca mücadele verdikten sonra kapıyı açıp eve girdiğimizde uzaya savrulmuş toz parçacıkları gibiyiz.

O akşam ve ertesi gün çekirdek ailemizin Ankara şubesi olan bitenden haberdar ediliyor.  Herkes olumsuz yakıştırmalardan uzak duruyor, yine de kimse temkini elden bırakmıyor. Tanıdık doktorlar aranıyor, akıl soruluyor. Anjiyo bu hastanede mi yapılsın yoksa Pazartesi sabahı annem başka bir hastaneye mi aldırılsın konusu gündemde.

Bu tür soruların yanıtları işin içine dahil edilen akıl sayısıyla orantılı olarak karışıyor. Çelişkili bilgilerin ışığında karar verme zorunluluğu insanı sersem ediyor. Her artının bir de eksisi var sanki, her “evet” in peşine bir  “ama” takılmış.  Bilinçli karar verebilmek uğruna sordukça soruyorsunuz ama derin sulara açıldıkça boğulma riski artıyor, kazıldıkça derinleşen çukurda hapis hissediyorsunuz kendinizi.

Üstelik sizle ilgili bir karar değil vereceğiniz. Başkasının hayatı ellerinize teslim edilmiş gibi. Nasıl sahip çıkmazsınız bu emanete? Nasıl özen göstermezsiniz? Bir sürü ibret hikâyesi var sonra anlatılan, doğru zamanda doğru yerde olamamak üstüne. En iyi doktor hangisi? En donanımlı hastane nerede? Unuttuğumuz, göz ardı ettiğimiz bir parçası var mı bu bilmecenin?

Pazar sabah ezanına kadar kırpmadım gözlerimi. Onbir yıl öncesinden günümüze, Cuma akşamından Cumartesinin sahnelerine sekti düşüncelerim. Beynim son hız işlemeye devam ediyor, mevcut enerjisini hoyratça tüketircesine. Bir arpa boyu yol gidemedim oysa. Bitkinim sabahın ilk ışıkları odayı aydınlatmaya başlamışken. Balkona hücum etmiş aceleci güvercinlerin havayı yırtan kanat seslerini duyuyorum. Hararetle kaynaşıyorlar, ufukta huzur alameti göremiyorum.

Sabahın ilerleyen saatlerinde Ayten Teyzemin oğlu Engin uğruyor, elinde konser biletleri. İade etmeye çalışmış, almamışlar. Totoş var gücüyle olumlu düşünmeye çalışarak “belki de temiz çıkar anjiyo sonucu, siz konserinize gidersiniz, teyzenle ben bekleriz annenin başında” diyor. Engin’le kafa sallıyoruz saygımızdan.

Sabah yediden itibaren her saat başı hastaneyi arıyorum. Yoğun Bakım’daki hemşire hep aynı mesajı tekrar ediyor: “Annenizin durumu iyi, doktorun gelmesini bekliyoruz. Onun kararına göre odaya çıkarabiliriz.” Bunlar güzel sözler, ne var ki doktor bir türlü gelmek bilmiyor.

Saat onbir gibi hemşireden yine aynı sözleri işittiğimde “Hanımefendi, madem doktorun geliş saati belli değil, ben her yarım saate bir sizi taciz etmesem de siz doktor geldiğinde beni arasanız” teklifinde bulunuyorum. Kabul etmesine şaşıyor kendini beklentisizliğe alıştırmış mantığım.

Derken “bir dakika…” diyor hemşire, “…anneniz bir şey diyor.” Heyecanla kasılmış beklerken telefonda arka planda annemin sesini işitiyorum. Ne dediğini anlayamıyorum ama enerjik ve tempolu çığırışı umut verici gerçekten.

Hemşire kısa bir aradan sonra şöyle diyor: “Anneniz iyi olduğunu söylüyor. Siz de evde kapanıp kalmayacakmışsınız. Çıkıp gezsin kızım diye tembih ediyor”.  Güler misin ağlar mısın ikilemindeyim. Benim annemden başka bir işim olmadığını, odaya çıkabilecekse onu biran önce görmek arzusunu paylaştığımızı ve bu yüzden sık sık aradığımı anlatıyorum çabuk çabuk. Doktor gelince haber edeceğini yineliyor. Kapatıyoruz.

Yerimde kalamadığım için evde o uçtan ötekine savrulurken annemin odasındaki yuvarlak masa üstüne bırakılmış gazete kupürlerine takılıyor gözüm. Annem gazete ve dergilerde görüp de benimle paylaşmak istediği haberleri keser, üstüne çoğu zaman nükteli notlar düşer ve bu masanın üstünde biriktirir benim yokluğumda. Ben gelince beraber üstünden geçeriz.

Bazen son moda bir çanta resmi olur bu, kimi zaman beğendiği bir otel ya da restoran hakkında bir yazı. Bazen de eski göz ağrılarımdan birinin iş dünyasında parlayan yıldızı üstüne bir yorum. Yanına da not düşmüş mesela : “Kendine iyi bakıyor olmalı, pek yaşlanmamış!”

Annemin özlemi, dilekleri ve hayalleri gizlidir bu gelenekselleşen eylemde. “Her gün seni düşünüyorum, kulaklarını çınlatıyorum” demek ister böylece incelikle. Bazen talep eder derinden.  Mesela, Aralık ayında geldiğimde kestiği yazıların içeriğinden bir İstanbul seyahatinin özlemini çektiğini hissetmiştim. Ocak başında gerçekleştirdik nitekim bu hayali.

Annem İstanbul’da çok keyifliydi. Gençlik aşısı vurulmuş gibi dinamikti. Nişantaşı’nda sevdiğim butik otelden tutun da tasarımcı butiklerine, yeni açılan popüler mekânlara kadar her yeri arşınladı, sevdikleriyle bir araya geldi, müzelere, sergilere doyamadı.  Tadı damağında kalmış olmalı ki, bu kez de dünyaca ünlü bir İtalyan lokantasının İstanbul’da açılan şubesi üstüne yazılan bir yorumu kesmiş ve bir dahaki gezimizde buraya gitmeyi dilemiş. “Birlikte” ve “İnşallah” kelimelerini büyük harflerle yazmış olması dikkatimden kaçmadı.

Nihayet hastaneden haber geldiğinde Totoş’la anneme koştuk.  Durumunun iyi olmasına rağmen temkinli davranmak adına doktorun odaya çıkarmak yerine Yoğun Bakım’da tutulmasına karar verdiğini bildirdiler bize. Biraz burulduk ama annemin yanına kısa süre için de olsa girmemize izin verilmesine şükrettik yine de.

Hediye Hanım formda görünüyordu. Doktor ve hemşirelerle yaptığı sohbetlerden alıntıları nakletti bize. Odaya çıkarılmadığı için çok büyük bir hayal kırıklığına uğramış gibi değildi. Biraz şaşırdım aslında bu haline, gelişmeleri sorgusuz kabullenen biri değil çünkü gerçekte.

Babama gitti yine aklım. Ona da ani ameliyat haberi duyurulduğunda “olsun bakalım” demişti sadece. Sanki kendisini yakından ilgilendiren hayati bir karardan değil de komşunun kedisinin geleceğinden bahsediyorduk. Olan bitenden o denli uzak görünüyordu, rahatlık değildi bu, geleceğe güvenle bakmak hiç değildi. Kabullenişti.

Annem de dalgın dalgın “genç doktoru pek sevdim, adı da Bahtiyar’mış. İnşallah beni de bahtiyar eder” diye mırıldandı o gün. Bu sözleri bizim için bir açıklama mıydı yoksa kendi için bir nevi telkin mi? Aynı kabullenişin izlerini gördüm yüz ifadesinde, sesinin tonunda. Kabullenişten öte bir teslimiyet vardı belki o tepkide.

Hemşirenin uyarısıyla odadan çıkarıldığımızda son on dakikada görüp duyduklarımızı sindirmeye çalıştık. Eve dönüp bekleyeceğiz. Ümide tutunup bu kara maceradan yol yakınken dönmeyi,  hayatın acilen normale çevrilmesini diliyor yüreklerimiz.  Soğuk terlerimiz, uykusuz gecelerimiz ne anlamsızmış, meğer boşuna telaş etmişiz diye hayıflanmak istiyoruz yarın.

İncecik bir çizgide yürüyoruz. Bir yanımız kurtuluş, ötekisi uçurum. O çizgi üstünde dengede kalmak güç istiyor, inanç istiyor. Dik durmak, kendini sağlam tutmak yoruyor insanı. Düşüncelerim olmadık yere kararırken dünyaya meydan okur gibi haykırıyorum sessiz: “Hayat, geri bas! Yeter üstüme geldiğin…”

Gecenin karanlığı inmeden oturma odasının camından önümüzdeki binaların arka bahçelerine bakıyorum görmeden.  Alnımı pencerenin soğuğuna dayadım, bu camlar buğulandığında ne resimler çizerdim üstlerine parmağımla diye düşünüyorum.  Gülümsememe kalmadan annemin teslimiyet anındaki çehresi beliriyor zihnimde.  Tüylerim diken diken olurken çocukluğumun bu tatlı hayali dahi kayıp gidiyor parmaklarımın arasından.

İşte o an görüyorum arabasını avluda park edip dinamik adımlarla yandaki apartmanın giriş kapısına doğru ilerleyen genç kadını.  İtinalı giyinmiş, saçları yapılı, elinde bir buket çiçek. Heyecanla ilerleyişinden bir hasta ziyaretinden çok keyifli bir ortama, mesela samimi bir dost davetine gittiğini hayal ediyorum.

Özenerek bakıyorum o ana, şimdi o anı yaşayan genç kadının ruh haline, iç huzuruna, yaşamın kazadan beladan uzak herhangi bir noktasındaki zenginliğe. O anın saf mucizesine. Cumartesi öğlen yemeğimiz sırasındaki dertsiz sohbetimize geri dönmek istiyorum. Ya da kalp krizinin yolumuzu kesmediği  alternatif bir evrende o sinema salonuna varabilmeyi diliyorum sağ salim.

Yaşanan an var elimizde sadece. Sadece.

Tekrarı yok.

 

 Brüksel, Mart 2013

 

Uykular hiç olmadığı kadar ince ve ağır artık (1. Bölüm: Önsezi)

onsezi

On gün kadar önce o karanlık gökyüzünün bir noktasında fırtınayla sarsılan küçük uçakta ürperirken ölümü düşündüm. Renkler solar gibi oluyor böyle zamanlarda, gölgeler iyice koyulaşıyor. Soğuk kuşatıyor insanın bedenini, ruh çırpınışlarda. Etrafımdaki insanlar hem bana çok uzak, hem de yabancıladığım yakınlıkta. Düşüncelerim hız sınırını aştığı için şarampole yuvarlanan bir araba gibi savrulup duruluverdiler birden. Anın keskinliği bıçak yarası misali kanattı.

Dakikalar sonra uçağımızın tekerlekleri alana değdiğinde yolcular hararetle alkışladı. Ben kaskatı durdum öyle, niyeyse içim rahatlamadı. Bir zamandır gördüğüm kabuslar mı karamsar yapmıştı beni, yoksa son aylarda yaşadıklarım mı? Bitmeyen kış küreğini kapmış vuruyordu belime, bahar deseniz göz kırpıp kırpıp kaçıyordu benden. Önceki gün saçımın rengini koyultmuştum ruh halime daha çok yakıştığı için.  Bugünkü uçuş sırasında yazdığım yazıyı düşündüm, o da önüme çıkan bir duvarla savaşım üstüneydi. 

Severim oysaki ben Ankara’ya varışlarımı, eve dönüşlerimi.  Resmi karşılama komitemiz çoğunluk Eralp Ağabey ve kızı Hazal’dan oluşur. Ağabey teyze oğludur ama yüreğimdeki yerinde kuzenim olmaktan çok öte, gerçek ağabeyimdir. Hazal en güzel hayat masalımın kahramanıdır, canımdır. Onlara sarıldığımda biter gurbet, tatil o zaman başlar.

O gün de güzeldi kavuşmak ama havadaki sıkıntı hepimizi etkilemişti. Hem yağmur hem çamur yağacak demiş meteoroloji.  Trafik de yoğun, bazı yollar kapalı. Eve varışımız gecikebilir. Annem ve iki teyzem yemek hazırlığı yapıyordur şimdi.  Merak etmesinler diye haber veriyoruz.

Ev yolu beni anılara taşıyor, aklımda babam. On bir yıl önce onu kaybettiğimizde ocağımıza kor düşmüştü, canlı canlı yandık hepimiz. Sonrasında babamsız kalan ev içi çekilmiş, ruhu kaçmış gibi geliyordu bana.  Dolgun bir şeftaliyi ortadan yarıp çekirdeğini çalmıştınız, sonra da iki parçasını yeniden bir araya getirip eğreti tutturmuştunuz sanki.  Ya da, misal, çok şık bir takım elbisenin tüm dikişlerini gevşetmişsiniz, sonra da onu hala üzerinizde taşımaya devam etmeye çabalıyorsunuz gibi.  Babam hem referansımızdı, hem bizi birarada tutandı. Onsuz rehbersiz kaldık, oraya buraya dağıldık.

Hediye Hanım hazırlıksız yakalandığı bu fırtınada bir süre oraya buraya savrulduktan sonra toparlandı neyseki. Rotasını yeniden çizmeyi başardı. Kendi değerlerine, sevdiklerine, yaşamın küçük ama keyifli geleneklerine odaklandı.  Hayata tutundu demeyeceğim, yapıştı ona dört elle, adeta demir attı.

Annem bu haliyle bizi beraberliğimizin uzun soluklu olacağına inandırdı. Saçları artık iyice seyrelmişti, ellerinde, ayaklarında yaşlılık lekeleri belirmişti, ama ne saç boyasından ne de manikür pediküründen ödün vermedi.  Ara ara basan terlere rağmen boynunda renkli boncuklarını, kolunda dizi dizi bileziklerini taşımaya devam etti. Yüzükleri ellerinde öyle uzun süre ikamet etmişlerdi ki, onları misafir eden parmakları incelmişti.

Tatlıya fena halde tutkun bir şeker hastasıydı. Ara ara şekerini ölçtürür, ama bulguları bizlerden sır gibi saklardı. Fazla kiloları yıllarla incelen bacaklarına büyük eziyetti, kendi de biliyordu. Ama boğazdan kesmek sanki onun değil de başka bir gücün elindeki bir kararmış gibi davranıyordu.

Meşrutiyet Caddesi’ndeki evden kendini yokuş aşağı bırakıp Sakarya’ya aktığı, sonra da Kızılay tavafına koyulduğu günler ne yazık ki artık gerilerde kalmıştı.  Bir sarkaç misali bir sağa bir sola sallanarak yürüyordu. Şık bastonu gösterişli görünümünü tamamlayan bir aksesuar haline gelmişti.  Onu yıllara yenilmiş bir kabullenişle değil, onlara meydan okuyan bir cesaretin taçlandırdığı yaman bir asaletle taşıyordu.

Annemi mevsimine göre açılan ya da koyulan renkteki tayyörün içinde pırıldayan ipek bluzu, illa ki olacak kemeri, topuk yüksekliği son zamanlarda mecburen azalan ama asla “yaşlı işi” olarak tanımlayamayacağımız ayakkabılarıyla canlandırıyorum gözümde. Kış günlerinde üstüne kürkünü çeker, takılarıyla eşleştirdiği ipek eşarbını eksik etmezdi. Şapkaları vardı sonra annemin yaz kış kullandığı. Yazlık komşumuzun deyimiyle Cumhuriyet kadınına yakışır şekilde taşırdı onları, bir ölçü gurur, bir tutam da kendine güvenle.

O cuma akşamı bana kapıyı açtığında belki biraz heyecanlıydı, kavuşma öncesi anların duygu birikimlerinde ıslanmıştı.  Ama yüzünde renk gördüm,  gözlerinin içi gülüyordu. İki gün önce punduna getirip çok uygun fiyata aldığı yeni yatak örtüsünü beğendiğimizi duyunca adamakıllı aydınlandı yüzü. Başarmayı severdi,  alkışı da.

Leziz yaprak sarmalarından yedik, ağzınıza layık zeytinyağlı fasulyeden tattık. Bir umut kızına çiğ börek tattırmaya çalıştı tükenmeyen azmiyle, top direkten dönünce biraz bozuldu ama ısrar etmedi çok. “Pasta var!” diye duyurdu sonra müjde verir gibi. Bu habere sanırım en çok da kendi sevindi.

Laf lafı açtı, sofra sohbetine hiç doyamam zaten. Kahveler içildi sonra, aile geleneği uyarınca çevrildi fincanlar. Teyzeler, kuzenler bu kez amatör bir sese kulak vermek istemiş olacaklar ki, benden rica ettiler fal hizmetini. İlk kez iki lafı bir araya getirirken zorlandım, uçaktaki iç karartısı ile yoğruldum yeniden. Tüm fallarda yatak gördüğümü kendime bile itiraf edemedim.

İlerleyen saatlerde özlemle beklenen aydınlık günlerin umuduna bir şampanya patlattık, yanında da Hediye Hanım’ın küçük yaş pastaları servis edildi. Kendisine hafif olsun diye beyaz kremalılardan aldığını söyledi, çikolatalıları bize ikram ederken. Biz bakıştık aramızda, annemin az önce kahvenin yanında yuvarladığı Brüksel çikolatalarının anısıyla. Kimse konuşmadı bu konuda, pasta seçimini kutlamakla yetindik. Aferinleri arttıkça parlıyordu Hediye Hanım.

Pazartesi akşamı Sezen Aksu konserine gitmekten konuştuk o ara.  Kaç kişilik bilet alacağımızın hesabını yaparken hissettim canı çekti ama cesaret edemedi böyle bir maceraya. Hüzünlendi gözleri, eksik kalacağından biraz, biraz da o akşam bensiz kalacağından sanırım.

Ben biraz kendi derdimdeydim o ara, ne yalan söyleyeyim. “Sezen yine hızır gibi yetişir, ruhumu dip köşe temizler, arıtır, aydınlatır” diyordum kendime. Konserden daha bugün haberimiz olmuştu üstelik, sürpriz bir gelişmeydi. Biletlerin tükenmemiş olması da mucize gibiydi. İyileşecek hastanın ayağına gelirmiş doktor.

Akşam güzel başlamıştı, öyle de kapandı. Bol ikramlı, hoş sohbetli, kıpır kıpır bir seansın ardından misafirleri uğurlayıp odalarımıza çekildik. Ben Hazal’la aynı odada kaldım, annem de bitişikte.  Hazal taşıdığı yirmili yaş enerjisiyle ve şu ana dek birlikte geçirdiğimiz sayılı günde besleyip büyüttüğümüz, onun da benim de boyumuzu aşan dopdolu ilişkimizle bana hem enerji hem sükunet verir hep. O gece de Hazal’ın büyüsüne bıraktım kendimi. Bu kez işe yaramadı ama.  Kabuslara yatmışım meğer, allak bullak uyandım.

İç sıkıntısı akıp gider umuduyla bir duş aldım kahvaltı öncesi.  Ancak kafamda yabancı sesler konuşup durdular. Bir ay kadar önce durduk yerde “ben bir Ankara’ya gideyim” diye ayaklanıp bilet bakmamı anımsadım.  Doğru zamanda mı geldim emin değildim. Bu daraltılı halimi burada dört gün yanımda gezdirip sonra katmerlenmiş halde geri götürmekten korktum.

Hazal da kalkınca kahvaltıya oturduk. Annem dayanamamış, erkenden doyurmuş karnını ama keyif çayı için bizi bekliyormuş. O da sofradaki yerini aldı böylece.

“Dün konuşamadık Anne kalabalıkta, nasılsın?” dedim. Hemen yanıtlamadı. Kısa bir suskunluğun ardından “elmas bir yüzük aldım, göstereyim mi?” diye atıldı ve cevabı beklemeden yatak odasına koşup elinde küçük bir kutuyla geri geldi. “Ne alem kadın!” diye  geçirdim içimden. Sorumdan sonraki o sessizlik anına değil de neşeli cıvıltısına odaklanmayı seçerek.

Yetmiş dokuz yaşındaki bu genç hanım kutunun kapağını aralarken “böylesi bir elmas yüzüğe çok ihtiyacım vardı…” diyordu ciddiyetle. Bir zaman önce gözüne kestirmiş bu yüzüğü, benim gelmemi beklemek istemiş almak için, ama sonra dayanamamış. Hakikaten şahane bir yüzük, ona da çok yakışmış.

Bunu söylediğimde memnuniyeti belirgin biçimde artıyor annemin. “Su değdirmemek lazımmış yalnız yüzüğe, taşlar matlaşırmış” diye devam ediyor. Artık çıkaracak mecbur elini yıkarken… Güle güle kullansın, uzun zaman…

Derken komşumuz Saadet Teyze uğruyor. Hazal’la ben kahvaltıya devam ederken onlar da kahve içip laflıyorlar. Fal seansı sırasında aklıma akşamki fincanlarda gördüklerim geliyor birden. Rüyamı anımsıyorum sonra: Saadet Teyze yanında diğer komşumuz Türkan Teyze ile geliyormuş karşıdan. İkisi de pek şık, pek alımlı ama yüzleri asık. “Hayırdır İnşallah, biliyorsun bizim Türkan Teyzenle aramız pek iyi değil” diyor rüyamı anlatmaya başladığım Saadet Teyze. Yorumsuz gülümseyip devam ediyorum.

“Ben yanınıza yanaşıyorum merhaba demek için, oysa siz selamımı bile almıyorsunuz. Başınızı çevirip geçiyorsunuz. Anneme soruyorum, neden böyle oldu diye. O da sizin ünlü bir aşçınızın olduğunu, kendisinin bir kaç gün önce vefat ettiğini ve arayıp “başınız sağolsun” demediğim için bana gönül koyduğunuzu anlatıyor. Ben o aşçıyı tanımıyorum, vefat ettiğinden de haberim yok diyerek kendimi savunmaya çalışsam da annem dudak büktüğüyle kalıyor. Sonra uyandım…” Başka sıkıntılı rüyalar gördüğümü söylemeye gerek duymuyorum.

Saadet Teyze benim böyle saçma bir rüyadan niye bu kadar etkilendiğimi anlamaz gibi biraz şaşkın bakıyor. Hayırdır diyoruz hepimiz… İyiye yoralım, iyi olsun. Annem sessiz, yorum yapmıyor.

Komşumuz kalktıktan sonra annemden biriki tadilat rica ediyorum. Bir ceketin kolu hafif kısalacak, bir mantonun düğmelerinin yeri değişecek.  Ben ev kadınlığından sıfırdan hallice not alabildiğimden halen bu tür ihtiyaçlarımda annemin kapısını çalıyorum malum. O da “Kızım, kazık kadar oldun artık” demiyor, büyük bir zevkle yardımıma koşuyor her seferinde. Böylece Ankara ziyaretlerinde yalnız ruhumun delikleri kapanmıyor, başka söküklerim de dikiliyor, eksikliklerim gideriliyor. Zırhım yenilenince de onu yeniden kuşanıp dönüyorum Brüksel’e.

Annem ölçüleri alıyor, hemen şimdi işe koyulmaya hazır oracıkta.  “Acelesi yok diyorum, çıkıp gezelim demiştik. Sonra yaparsın.” Ve tek kolu iğnelenmiş ceketi içeri odaya asıp yola koyuluyoruz az sonra üçümüz.

Hazal’ın akılcı planı doğrultusunda, annemi çok yürütmemek adına ikiye ayrılıyoruz. Hazal annemle bankaya yöneliyor, şifre operasyonu için teknik destek sağlayacak ona. Ben de üç sokak ötedeki sinemadan 17:00 seansına bilet almaya gidiyorum. On beş dakika kadar sonra da buluşup biraz dolaşıp yemeğe gideceğiz.

Annem Kelebeğin Rüyası filmini görmek istermiş bir zamandır. Ben de birkaç hafta önce Brüksel’de Türk kanallarından birini izlerken tanıtımına denk geldiğim bu filmi pek merak ediyorum.  Parçasından gördüğüm çekimlere, müziğe, aralara serpiştirilmiş anlam yüklü dizelere vuruldum daha ilk bakışta. Bilirsiniz, bazı filmler insan yaşamının orta yerinde oturur, bir dönemin sembolü olur. Bu film o ilk karşılaştığımız andan beri çağırıyor beni niyeyse. O gün bileti erkenden alıp cebimize koyarak da olası kötü sürprizlerden korunacağız diye düşünüyoruz…

Anlaştığımız gibi Boğaziçi Pastanesi’nin önünde buluştuğumuzda banka işleri hallolmuş, sinema biletleri çantama yerleştirilmiş. Tam beraber bulvara doğru iki adım atmaya hazırlanırken nereden geldiği bilinmeyen bir yağmur musallat oluyor bize. Gittikçe ağırlaşan ve sıklaşan damlaların sert ve soğuk tokadında kendimizi ilk bulduğumuz taksiye atıyoruz telaşla. Doğru lokantaya…

Saat iki buçuk olmuş.  Annem erken kahvaltı yaptığı için acıkmıştır diye düşünüyorum, gerçi Saadet Teyze’nin getirdiği kurabiyelerin tadına baktığını fart etmedim değil…  Ne olacak annemin bu şeker durumu?

Seymenler Parkı’na bakan popüler restoran oldukça dolu, çocuklu aileler çoğunlukta. “Çok mu gürültülü? Yandaki lokantaya geçelim isterseniz?” diye soruyorum ama bizimkiler kalmak niyetinde. Pencere kenarındaki bir masaya yerleşiyoruz. Hazal ve ben mantolarımızı vestiyere teslim ederken annem biraz serin diye kürkünü çıkarmak istemiyor. Bu kararı yadırgıyorum biraz, genelde ailenin üşüyeni benimdir.

Hazal ve ben salata ısmarlıyoruz, annem pizza. İçimden bunun bir şeker hastası için ne denli uygunsuz bir seçim olduğunu geçiriyorum ama laf etmiyorum. Defalarca konuştuk bu konuları, ne beni ne başka aile bireylerini kesinlikle dinlemiyor. O değişmiyor, biz fişlendiğimizle kalıyoruz, ortamın da tadı tamamen kaçıyor. Susuyoruz haliyle bir zamandır.

Ben bunları düşünürken yemeğin yanına bir de taze sıkılmış portakal suyu ısmarlıyor annem. Ziya Bey ağzında uzata uzata “suyundan da koy…” derdi, aklıma o geliyor. Babamı anmadığım gün var mı?

Yanımızda tablet bilgisayarımızı getirdik, lokantanın internetine bağlanıyoruz siparişlerimizi beklerken. Biliyoruz ki annem birazdan resim isteyecek, ardından da sosyal paylaşım ortamına nakledilmek. İçeçekleri getiren garsondan üçlü bir fotoğraf çekmesini rica ediyoruz.

Annem resmi tablet ekranında inceledikten sonra “olmamış, siz böyleyken ben kat kat giyinik halimle sırıtmışım” diyor ve oracıkta kürkünü çıkarıp hemen yeni bir resim istiyor Hazal’dan. Bakıyorum bizimkinde şaşırma alameti yok. Hediye Babaannesi’nin son hallerini uzaklarda yaşayan kızından daha iyi tanıyor.

“Hazalcım, dikkat, biz deyince çıkartmadı kürkünü ama fotoğrafta havalı çıkmak için üşümeye razı” diyorum gülerek.

Annem hep tetikte: “Ona öyle denmez Deniz Hanım.  Annem güzelliğe değer veren bir insan, diyeceksin” sözleriyle düzeltiyor beni.

Hazal temkinli sessizliğinde bizi izliyor.  Tam resmi çekecekken babaannesi durdurup eşarbını düzeltiyor. Derin nefes, dik duruş, hafif gülümseme ve görüntüsü ekrana düşüyor işte. Bakıyor hemen, onaylıyor.

O sırada Hazal üçlü resmimizi sanal ortamda paylaşıyor. Annem malum bu aralar kim beğenmiş, kim beğenmemiş yakından takip ediyor. Hatta zaman zaman paylaşılanı görüp de “beğen”e tıklamayanlara apaçık sitem ediyor, deneyimimizden biliyoruz.

Yemekler geldiğinde annemin yüzü aydınlanıyor.  İştahla pizzasını tüketişini seyrediyorum, portakal suyunu kana kana içiyor.  Neyse arkasından tatlı ısmarlamıyor. Gariptir üstelik, her zamanki Türk kahvesi yerine bana uyup bir espresso kahve istiyor. Küçük fincanda servis edilen içeceğe bakıp “yarım doldurmuşlar” diye şikayet ediyor. Ona zaten sert olan bu kahvenin bu şekilde ikram edildiğini anlatırken bana “sen de insanin söylenme zevkini bile elinden alırsın” dercesine bakıyor.

Yağmur dinmiş, Tunalı Hilmi’ye doğru yürüyelim diyoruz, ama daha iki adım atmışken annem birden duraklıyor. Yüzünün sapsarı olduğunu ve nefes nefese kaldığını görüyorum. Bacaklarından dolayı yavaş ilerlemesine ve mola vermesine alışkınız ama bu farklı. Endişe ve merakla bekliyoruz. “İyiyim” diyor ve biriki adım daha atmaya yelteniyor ama bunun bizi korkutmamak için gayret etmesinden kaynaklandığını hissediyoruz ikimiz de. Taksi çevirelim diyoruz ama kabul etmiyor. “Gaz sancısı bu, geçer birazdan” diye telkinde bulunuyor.

Biraz sabrediyoruz ama sonunda onun itirazlarına rağmen bir taksiye binip evin yolunu tutuyoruz. Biraz düzelmiş gibi, portakal suyunu ve acı kahveyi suçluyor. Her zamanki gibi kendine dönük tek bir eleştiride bulunmuyor. Hazal’la gözgöze gelip gülümsüyoruz. Annem kendine geliyor diye sevinerek.

Hazal’ı uygun bir noktada indiriyoruz, onun başka programı var. Saat dört gibi eve varıyoruz. Anneme “sinemaya gitmek şart değil, sen dinlenmene bak” mesajını veriyorum.  Ancak görünen o ki, o şu sayılı günde kızıyla gezmek niyetinde.  Bana sevgiyle, hayata da iştahla bakmaya devam ediyor.

Ben salonda beklerken o gaz olduğunu sandığı problemini gidermeye çalışıyor. Yirmi dakikaya kalmadan da yanıma gelip “hadi gidelim” diyor. Ağırdan alıyorum ama o giyinmiş hazır kuvvet başımda bekliyor. Kapıdan çıkıyoruz. Eve hırsız girdikten sonra değiştirdiği karmaşık kilit sistemiyle başarıyla başa çıkışını izleyip toparlandığına kanaat getiriyorum.

Apartmanın dış kapısına vardığımızda yağmurun yeniden başlamış olduğunu fark ediyoruz. Yanımıza şemsiye almamışız, geri eve çıkmaya da üşeniyoruz. İşbitirici Hediye Hanım o sırada binaya girmekte olan komşusunu yakalayıp onun şemsiyesini rica ediyor. Ödünç koruyucumuzun altında kol kola yola çıkıyoruz.

Evin  bir sokak ilerisinde, Meşrutiyet’in Mithatpaşa ile buluştuğu noktaya kadar havadan sudan sohbet ediyoruz. Köşedeki bankomatikten para çekiyorum. Meraklı annem ne parası çektiğimi soruyor. Soruyu garipsiyorum biraz, dün geldiğim için yanımda çok Türk parası olmadığını hatırlatıyorum, bunun ne kadar gereksiz bir açıklama olduğunu düşünerek.

Biriki adım sonra annem aniden duraklıyor. Çok sık ve gürültülü nefes almaya başlıyor. Sağ eli göğsünün üstünde. Kasılmış yüzünde tüm çabasına rağmen saklanamayan ızdırabının izleri ve boncuk boncuk terler. Göğsü aceleyle inip kalkıyor. “Allah Allah, daha önce hiç böyle olmamıştım” derken korku var gözlerinde. Önce sarıya çalıyor, sonra bembeyaz oluyor çehresi. Eve dönmeyi teklif ediyorum, sinemaya gitmek istediğini tekrarlayıp duruyor inatla. Telaşlanıyorum ama sesim nasılsa sakin. Bastırıyorum artık ben de dönelim diye.

Çantasını elime tutuşturup var gücüyle bastonuna dayanarak sinema yönünde iki adım daha atıyor inatçı bir çocuk gibi.  O ısrardaki çaresizlik yüreğimi bir kıskaç gibi kavrıyor, sıkıştırıyor. Hayatın buz gibi anlarından birini yaşadığımızı hissediyorum midemin derinliklerinde.  Annemi durdurmaya çalışıyorum kifayetsiz sözlerimle. Artık ev değil, tam karşıdaki özel hastaneye gitme ricası var cümlelerimde.

Şiddetli itirazına devam ederken bir anda fişten çekilmiş elektrikli bir alet gibi kesiliyor dermanı. “Taksi çağır” diyor inleyerek. Karşı kaldırıma yürüyecek halinin kalmamış olması gerçeği beni perişan ediyor.  Hemen imdada yetişen ilk araba U dönüp bizi hastanenin önünde bırakıyor.

Acilin girişinde midesinin çok bulandığını söylüyor, kollarıma yıkıldı yıkılacak. Neyseki hemen odaya alıyorlar. Tahliller başlıyor. Doktor ve hemşirelerin yüz ifadeleri korkutuyor.  Annemin gözleri kaymaya başlamış, ipek bluzu terler içinde, takıları oradan oraya savrulurken garip sesler çıkarıyorlar.

Annem yatağa yakışmıyor. Ölçümler için orasına burasına konulan aletlere, koluna dolanan kordonlara, damarlarına sokuşturulan iğnelere yakışmıyor.  Sağa sola döndürülmek, indirilip kaldırılmak ona göre değil.  Bu siyah beyaz mekan, çirkin perdeler,  köşedeki üzgün masa, çiğ sarı çıplak duvarlar, soluk yüzlerdeki donuk ifadeler ona çok yabancı.  O bitik haliyle bile hala doktorlara “kızım Brüksel’den izne geldi. Biz de Kelebeğin Rüyası’na gidiyorduk…” diye laf anlatmaya çabalıyor.  Bana arafı anımsatan bu odadaki en canlı, en sıcak varlık o hala.

Ketum doktor sonunda dile gelip annemin kalp krizinin eşiğinden döndüğünü, bu yüzden hafta başına kadar yoğun bakımda tutulacağını ve Pazartesi günü anjiyoya alınacağını söylüyor bir çırpıda.  Ben bu kelimelerin hangi birini nasıl hazmedeyim diye düşünürken annemin “kızım Salı günü dönecek. Anjiyoyu erteleyemez miyiz?” diye sorduğunu işitiyorum hayal meyal. Doktor durumunun ertelemeyi kaldıramayacağını anlatmaya çalışıyor. Ben de böylece süreç boyunca yanında olacağıma dair biriki boş lakırdı ediyorum. Kabulleniyor ister istemez, ama içi buradan anında kurtulup dünyaya sarılmak istiyor.

Bir ameliyat gömleği peydah oluyor o sırada, lambadan çıkan cin misali. Hemşireler annemi onunla kuşatmaya çalışırken sol kolundaki damara sokulu iğnelerden biri atıyor, kan fışkırıyor elmas yüzüğün üstüne. Hani su değmeyecekti bu taşlara?

Onun ter içindeki vücudu ucube önlüğün içinde yerini yadırgamış huzursuz bir isyanda beklerken yüzüğün parıltısı üstüne kendi malıymış rahatlığıyla yayılan koyu kırmızı kana bakakalıyorum. Zihnime bin çekiçle çakılan o demir levhada yazıyor: Annem ölüyor.

Ankara-Brüksel TK 1933 uçağı, Mart 2013

Melekler Koyu

Tatil beldelerine sezon dışı zamanlarda gitmeyi sever oldum bir zamandır. İster sabırsızlık deyin, ister yaşlılık alameti. Yazdan önce bir deniz kentine varıp oranın turist mevsimine hazırlanışını yaşamak hoşuma gidiyor. O yüzeydeki sakinliğin ve bekleyişin derinliklerinde saklı umutlu telaşı seviyorum. Badana boyalar yapılıyor, irili ufaklı tamiratlar, belki teraslar genişletiliyor, iskeleler onarılıyor, binaların cepheleri cilalanıyor. Görücüye çıkmaya hazırlanan bir genç kız gibi kent.

Nice’de serin bir sabaha uyandığımız bu Şubat gününde bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru da görünce uysal turist havasına büründük ve gezi planlarımızı revize ettik hemen.   Sokaklarda uğunup ıslanmak yerine, odamızın perdelerini ardına kadar açıp bu konforlu ortamda denize uzaktan bakmayı tercih ettik. Saat öğleye yaklaşırken yağış hafifledi ama gökyüzü hala aşırı umuda geçit vermeyecek tonlarda.

laperouse

Önceki gün sahilde gezelerken önünden geçtiğimiz balık lokantasına gitmek var aklımızda ama ikimizin de gözü kesmiyor uzun soluklu bir yürüyüşü, hele de aç karnına. Bir de iki günlük deneyimle sabit ki bazı yerler henüz sezonu açmamış, gidip kapıdan dönme riskini de almak istemiyoruz.  Resepsiyondan aratıyoruz lokantayı, açıklar ama “çok da geç kalmasınlar” diye tembih etmişler, acele edeceğiz artık biraz.

Azimle hazırlandık, on dakika sonra da otelin önünden taksiye binip Melekler Koyu’na doğru yola çıktık. Nice’in bilinen eski balık restoranlarından biri bu gittiğimiz, sanırım kuruluş günlerinden bu yana da bir aile işletmesi olma özelliğini korumuş bir mekan. Koyun şiirsel ismine yakışacak güzellikte konumlanmış üstelik.

Palmiye ve zeytin ağaçlarına yaslanmış, karşısına deniz fenerini ve yat limanının nefes kesici manzarasını, iki yanına da başına buyruk sarp falezleri almış.  Şehrin tam da o gün başlayan karnaval gürültüsünden oldukça uzakta, hemen aşağısındaki kayalara çarpıp kırılan dalgaların seslerine, hem de başında uçuşan martılara kucak açmış huzurlu bir sığınak.

Güleryüzle karşılıyorlar bizi, az önce arayan otelin misafirleri olduğumuzu biliyorlar.  İçerisi  birbirine geçmeli iki küçük salondan oluşuyor, sağdaki kısım biraz dar ve hafif karanlık.  Bizi daha çarpıcı ve davetkar görünen sol tarafa yönlendiriyorlar hemen.

Bu salon denize doğru bir geminin burnu misali gittikçe daralan bir çıkıntı yapacak şekilde düzenlenmiş. Tam uca denk gelen sivri kısımda büyük oval bir masa var ama boş duruyor. Onun hemen gerisinde soldaki iki kişilik masada yaşlı bir çift ızgara balıklarına gömülmüşler, sessizce yiyorlar.

Bize hemen onların bitişiğindeki muazzam manzaralı masayı teklif ediyor garson.  Aslında beş kişi kapasiteli, ama ölü sezon avantajı işte,  herkese küçük bir torpil geçmek mümkün, yayılmak da serbest. İkimiz de üstünde konuşmaya bile gerek duymadan denize karşı yanyana oturmayı seçiyoruz.  Sanki gemi birazdan hareket edecek ve denize açılacağız izlenimi veren bu üç yanı camekan salonu anında benimsedik, içimizde o “aman iyi ki geldik” duygusu.

Manzaranın keyfini çıkarmaya başlamıştık ki yeni müşteriler geldiğini hissettik arkamızdaki hareketlenmeden.  “Aman inşallah kalabalık bir grup önümüzdeki masaya yerleşmez” diye geçiriyorum aklımdan. Kafamı usulca kapıdan yana döndürünce rahatlıyorum ama,  iki kişiler sadece; otuzlu yaşlarda bir kadın ve bir erkek.

Kendilerine yaşlı çiftin hemen arkasındaki yer öneriliyor. Adam önce genç kadına manzaralı sandalyeyi ikram edip kendisi de denize sırtını verip onun karşısına oturmaya yelteniyor. “Gençlik işte” diye düşünürken biraz sinsice, bakıyorum kızın da içine sinmiyor, adamı yanına oturmaya davet ediyor. O da çok nazlanmıyor. İkisi bizim gibi bitişik ve denize karşı konumlanıyorlar.

O ara yaşlı çifte kayıyor bakışlarım. Amca sırtı denize dönük oturmuş diye gözlemliyorum, ama doğrusu karşısındaki hanımdan yana da bakmıyor pek. İkisi de önlerindeki tabaklara konsantre olmuşlar, ortadaki pilavı da sessiz bir uyumla paylaşarak yavaş yavaş ama iştahla yiyorlar.

Yaşlı adam kumaş peçetesini önlük gibi boynuna bağlamış, belki geçmişte biriki talihsiz dökme/damlatma vakası yaşanmış, bu sefer baştan temkinli davranmak ihtiyacını hissetmiş.  Gülkurusu renkteki peçete maskülen giyimi ve sert yüz ifadesiyle taban tabana zıt kaçmış ama onun umrunda bile değil belli.

O an kendimize dışarıdan bakıp, Melekler Koyu’ndaki bu mütevazı lokantadaki bu üç dolu masada üç ayrı yaş grubunu temsil eden çiftler oturuyor diye düşünüyorum. Hani denize açılıversek şu halimizle gemi havası verilmiş bu yapay evrende, Nuh’un numunelerine benzeyeceğiz ister istemez.  Belgesel yapmak isteyenler inceleyebilir bizleri.

Genç çift bıcır bıcır, hem lokantanın, hem yörenin geçmişiyle ilgili sorular soruyorlar konuşkan garsona. O da kah elini kol işaretleriyle, kah duvarda asılı eski fotoğraflara göndermeler yaparak anlatıyor heyecanla. Kız mönüyü de ince eleyip sık dokuyor, sanırsınız çok yıldızlı gurme bir restoranda. Bütün seçenekleri etraflıca taramadan karar vermeyi reddediyor.  Yanındaki adam onun bu huyuna alışmış gibi, halinden şikayetçi de görünmüyor. Garson da muhabbete susamış herhalde, o masadan pek ayrılmıyor.

Eşimle ben buraya ızgara levrek ve yeşil salata hayaliyle gelmiştik, mönüye lütfen bir bakış atıp yine aklımızdakini tereddütsüz sipariş ettik.  Şimdi de taze balığın tadını çıkarıyoruz huşuyla.   Yaşlı çiftin bölüştüğü pilavda da gözümüz kalmıştı söylemesi ayıp.  Neyseki balık ısmarlayınca otomatikman geliyormuş yanında, pek sevindik, ne ala… İkimizin de yüzü denize dönük, İbrahim hatta karşı kıyının da gerisindeki karlı dağlara takılıp düşüncelere dalmış.  Birlikteyiz birbirimize bakmadan.

Anın tadını çıkarıyoruz farkındalıkla.  Ertesi gün bitiyor tatil malum ve biliyoruz ki gelecek Cumartesi öğlen böyle denize karşı oturamayacağız, yağmurun ardından böyle gururla çıkmayacak güneş, dalga seslerini duymayacağız. İkimiz de denizi bu kadar severken niye senelerdir ondan uzakta yaşadığımızı soruyoruz kendimize ayrı ayrı. Cevap beğeniyoruz cevaplardan, ölçüp biçiyoruz, tartıyoruz, yeniden değerlendiriyoruz seçimlerimizi.

Yaşlı çift yemek üstüne mönüye bile bakmadan tek bir porsiyon elmalı tart ısmarlıyor o sırada.  Garson da bilir gibi getirip adamın önüne koyuyor tabağı, tek çatalla birlikte. Adam üçgen dilimin tepesinden cömert bir parça kesip karısına uzatıyor.  O da hiç itiraz etmeden atıyor ağzına.

Adam “bir lokma daha ister misin?” diye sormuyor, kadın da “ay çok güzelmiş, biraz daha alayım” demiyor.  Aralarındaki eski ama hala geçerli bir anlaşmayı uygular gibiler daha çok. Amca pastasını yine ağır ağır, sindire sindire yemeğe koyuldu şimdi.  Teyzecik de onun omuzları üstünden denize daldı gitti.

Tabağındaki son kırıntı da yenip yutulunca pembe önlüğünü sabırsızlıkla çıkarıp yerinden kalktı adam. Karısı şaşırmış gibi değil, “nereye gidiyorsun?” diye sormadı. Garson tam da o sırada yanlarına sokulup “iki sert kahve değil mi?” dedi işaret diliyle.  İkisi bir ağızdan onayladılar. Yaşlı adam masadan ayrılıp koridorun sonunda gözden kayboldu.

Arkadaki gençler bizden daha geç gelip daha çok sayıda tabak söylemelerine rağmen bize tur bindirip tatlı seçeneklerini saymasını istediler garsondan.  Nasıl hem o kadar hızlı öğütüp hem de detaylı bir gezi rehberi yazacak kadar bilgi topladılar bölge ve lokantanın tarihçesi hakkında bilemiyorum.

Topu topu dört klasik tatlı var mönüde, kız yine uzun uzun anlattırıyor garsona her birini. “Ne enerji, Maşallah!” diyorum içimden.  Adam kalender yine, listede ilk sıradaki elmalı turtaya yazıldı anında ve köşesine çekilip kızın kararını vermeden önceki çok sesli analizlerini dinledi ilgiyle.  Bir sanat eserine bakıyormuşçasına hayran hayran süzüyor kızı, onun gözüyle görmeyi istiyorum bu kadını ben de.

Teyzeyle amcanın masasına kahveler servis edildi ama adamcağız henüz yerine dönemedi.  Yaşlı bayan bir süre sabretti, sonra dayanamadı içti kahvesini tek başına. Eşi döner dönmez yerine oturup kahve fincanını götürdü hevesle dudaklarına.

“Buz gibi bu!” dedi sonra kuru ve asabi bir sesle.

“Evet, bekledi epey” dedi kadın ve ekledi “hiç bana bakma, kalkarken kendin sipariş ettin!”

Adam bir kelime daha edecekken sustu, tuttu kendini. Onun savaşı kadınla değil, çok belli.

Kısa bir sessizliği takiben yeniden dillendi amca ve “küçük bir çikolata bile getirmemişler yanında” diye şikayet etti.  “Haklısın” dedi teyze var gücüyle. Yeniden yanyanaydılar işte dünyaya karşı, ikisinde de bir rahatlama hali hissettim.  Yine de garsonu çağırıp bu eleştirilerini dile dökmediler.  Belki o kadar da can sıkıcı bulmadıklarından durumu, belki kabullenmişlikten, ya da sadece halsizlikten.  Yoruyor hayat, uzun yaşayanlar bunu daha iyi biliyor.

“Çok daldın sen yan masaya, yine ilham peşindesin galiba?” diye takıldı eşim bana.

Başımı ondan yana çevirince biraz nemli olduğunu gördü gözlerimin. Nedenini yazar bir gün nasılsa bir hikayeye diye düşündü ki sormadı.

“Söz ver bana İbrahim, biz de bu yaşlara gelirsek bana sık sık çiçek alacaksın” dedim aniden.

Şaşkın baktı biraz yüzüme ama ciddiyetimi görünce “tamam” dedi, güven bana der gibi.

“Söz mü İbrahim?” diye dayattım inatla.

“Söz!” dedi en yumuşak sesiyle gözlerimin içine bakarak.

O sırada garson yanımızdan geçip elinde gösterişsiz beyaz plastik bir bidon ve iki likör kadehiyle bizim tontonların masaya yanaştı.  Bidonu tanıyan yaşlı çiftin çehreleri aynı anda aydınlandı, dudaklarında körpe ve utangaç bir gülümseme belirdi.

Konuşmadan servisini yaptı garson. Bizimkiler frambuaz likörüne benzeyen bu sıvıya büyülüymüşçesine baktılar. Bir geçmişi, bir anısı olsa gerek bu albenisiz ama anlamlı törenin.  Belki de yaşamın gidişatından karamsarlığa kapıldıkları noktada karşılarına çıkan maziye ait dost bir koku, hoş bir tat bu sadece.  Duygu yüklü bir kavuşma, umuda susamış kuru dudakları nemlendiren.

Teyzeyle amca daha likörü tatmadan gençlik aşısı vurulmuş gibi canlanıverdiler.  “Biz de çikolata bile gelmeyince biraz kederlenmiştik” diye takıldı hatta garsona yaşlı adam. Sesi ilk kez böyle gür ve nüktedan.

Başları dik ve gözleri birbirinde kenetli durdular sonra öylece çok kısa bir an. Bir martı çığlığında kadehlerini tokuşturdular.  İkisinin de biraz pembeleşmiş buruşuk yanakları…

 meleklerkoyu

Nice – Brüksel SN 3622 seferi, Şubat 2013

Siyah Beyaz

image

“Sana ne zamandır göstermek istediğim bir şey var” diyerek sandalyesinin arkasına takılı çantasını çekip aldı. İçinden şık bordo deri bir defter çıkardı, sayfalarını hızlıca taradı sonra ve nihayet siyah beyaz küçük bir fotoğraf bulup bana doğru uzattı yemek masasının üzerinden. “Bir bak lütfen, ne diyeceğini çok merak ediyorum” diyerek.

Brüksel o gün nasılsa bayramlıklarını giymiş ve aydınlık çehresini sunmuştu bize; üstümüzde masmavi bir gökyüzü… Hem yadırgayıp hem özlemle kucakladığımız şahane bir hava. Hani insana durduk yerde daha iyimser, daha atak, daha beklenti yüklü hissettiren cinsten. Günlerden de benimkisi; Cumartesi.

Geç bir öğle yemeği için arkadaşımı sevdiğim balık lokantalarından birine davet etmiştim. Tanıdık garsonlar torpil geçip favori masamı bize ayırmışlar, pencere kenarındayız, yüzümüze biraz güneş vuruyor. Ayrı ülkelerden de gelsek, ikimiz de Akdeniz çocuğu olduğumuzdan bu tatlı okşayış bize anne kucağı kadar sevecen ve tanıdık geliyor. Rahatlıyoruz, yayılıyoruz biraz koltuklarımızda.

Resmi ondan alırken parmaklarımız temas ediyor. Buz gibi elleri, şaşırıyorum biraz. Niyeyse bu fotoğrafla ilgili olabileceği geliyor aklıma hemen. Yıllardır tanışıyoruz, harbi insandır, kötü gün dostudur ama kendinden bahsetmeyi pek sevmez. Yalnız bir zamandır “seninle paylaşmak istediğim bir hatıram var” deyip duruyor, o yüzden merak içindeyim.

Bir cep telefonundan az daha geniş yüzölçümlü bu resmi şimdi iki elimle dikkatlice tutuyorum. Bakışlarındaki duygu yükü ve kırılganlıktan bunun onun için bir hazine değerinde olduğu sonucunu çıkarıyorum ki bu da beni hem geriyor hem de heyecanlandırıyor. Emanetine saygıyla sahip çıkmalı ve onun hakkında çok dikkatli konuşmalıyım, hissediyorum.

Fotoğrafta ön planda esmer, uzun boylu, yakışıklı bir adam var. Koyu renk bir takım elbise ve aynı tonlarda bir pardösü giymiş, ayağında siyah cilalı ayakkabılar. Başında alnını ferahlatacak şekilde hafif geriye doğru yatırılmış fötr bir şapka. Sağ elinin orta ve işaret parmakları arasında alışkanlığın verdiği rahatlıkta dinlenen bir sigara. Sol elinde bir ucu koparılmış bir parça bisküvi. Adamın boyu posuna kıyasla komik kalacak kadar ufak bir miktar üstelik.

’60lı yılların film artistlerini anımsatan bir havası var. Yüz hatlarının uyumuna ve kendini taşıyışındaki özgüvene anında tutulduğumu hissediyorum. Aydınlık gülümsemesi sanki tüm kareye yayılıyor; bir bölü dört ölçek mağrur, üç bölü dört samimi ve kaygısız. “Yaptık, yine yaparız, problem değil” diyor gözleri. Yaşama bağlı, kendiyle barışık bir insan izlenimi veriyor ilk anda ama onu biraz daha inceledikten sonra belli belirsiz bir karartı seçiyorsunuz bakışlarında. Onun bile adını koyamadığı bir malzemesi eksik sanki bu mükemmel formülün.

Resmin başkişisinden kopup başka ipuçları yakalamak için arka planı taramayı akıl etmem biraz zaman alıyor. Derken anlıyorum ki adam bir havaalanında uçağa kabulü bekliyor. Kadrajın bana göre sağ kenarındaki camdan pist ve oradaki hareketlenme hayal meyal seçiliyor.

“Baban mı?” diye soruyorum arkadaşıma aramızdaki suskunluğu kırmak adına. Oysa cevabından eminim.  “Başka kim olabilir ki?” der gibi adeta yoğun ve manidar bakışları. Ve benden bir beklediği var hissediyorum ama henüz ne olduğunu kavrayamıyorum. Babasına ilişkin çıkarımlarımı özetliyorum resme bakarak ve nedenleriyle birlikte.

“Peki çocuğa ne demeli?” diye soruyor aniden, biraz sabırsız sesi.

Gerçekten de adamın biraz gerisinde yerde emekleyen bir buçuk iki yaşlarında bir çocuk var, hatlarından ve giyiniş tarzından kız olduğunu tahmin ediyorum. Adamdan yana hamle yapmış, ona doğru gitmek ister gibi bir söylemi var vücut dilinin. Küçücük cüssesiyle tezat oluşturan demir iradesi bakışlarına yansımış.

Adam çocuğun varlığından da aklından geçenlerden de bihaber görünüyor oysaki. O daha çok ön planda olmaya alışık gibi durduğu kendi dünyasında huşu içinde parlamaya devam ediyor. Bakışlarındaki güçlü meydan okuma halini çekici bulduğumu itiraf etmeliyim. Dokunulmazlığı var sanki, o yüzden de bilinçli ve tasasız. Diğer yandan sanki sadece iki boyutlu, nasıl desem, arka plansız…

Biran aklımda “bu çocuk kimin nesi?” sorusu beliriyor. Tek başına havaalanında geziniyor olamaz ki, bir ailesi, ne bileyim bakıcısı, ona göz kulak olan bir yetişkin olmalı yakınlarda. Ve resmin daha önce dikkate almadığım köşelerini taramaya koyuluyorum o merakla. Gerilerde bir bankta bacak bacak üstüne atıp oturmuş esmer, kısa saçlı, hoş bir kadın takılıyor şimdi de bakışlarıma. Daha önce nasıl olup da onu atladığıma şaşıyorum, çünkü resmin sol arka ucundaki bu kadın, ön ortada yerleşmiş adam ve sağ gerideki çocuk aslında konumları itibariyle mükemmel bir üçgen oluşturuyorlar.

İşin daha da ilginci, çocuğun duruşu ve olası devinimi ne kadar adam odaklıysa, kadınınki de ondan o kadar uzak, mesafeli. Kadınla çocuk arasında bir ilişki kurmaya çabalıyor aklım ama o bağlantı da çok zor görünüyor, çünkü kadında çocuğa doğru bir yöneliş, ondan yana bir bakış bile sezilemiyor. O dış dünyadan kopuk, kendine dönük içi kof bir gölge kadar hüzünlü ve kırık.

Sorusuna yanıt gelmeyince biraz daha açıklama ihtiyacı duyuyor belli ki. “Babam iş için çok seyahat edermiş. O yolculuklardan biri sırasında çekilmiş bu resim” diyor arkadaşım. “Kim çekmiş acaba?” diye soruyorum kendimi bile şaşırtan bir çeviklikle. Bilmiyor ama bu soruyu niçin sorduğumu merak ettiğini söylüyor.

“Sevdiği, yakın bulduğu biri olmalı kameranın arkasındaki” diyorum, babanın objektife bakışından öyle hissettim. Suskunluğu bana patavatsızlık ettiğimi düşündürüyor, aceleyle toparlamaya çalışıyorum: “birlikte sık seyahat ettikleri bir arkadaşı olsa gerek…”

Yorum yapmamayı seçiyor, çocuk ve kadınla ilgili düşüncelerimi sorguluyor. Dinleyişindeki oturaklı ciddiyet ve maskesiz masumiyet beni kelimelerimi özenle tartıp dile dökmeye itiyor. Bu iki karakteri de değişik nedenlerden çarpıcı bulduğumu ve bir anlamda adamla çok yakın bir anlamda da ondan kilometrelerce uzak olduklarını hissettiğimi anlatıyorum.

Gözleri doluyor, şarabından bir yudum alıyor ve “bisküviye ne diyorsun peki?” diye diğer soruya geçiyor. Bu konular üstünde ne kadar kafa yormuş olduğunu düşünüyorum. Tüm bu soruları ve olası yanıtlarını belki yıllarca döndürüp dolaştırmış kafasında.

Bunun ayrımına varınca da kendimi fala bakar gibi hissediyorum ama işin olağanüstü tarafı görmem ve yorumlamam istenen birinin geleceği değil geçmişi. Hem ardında bıraktıkları hem de gönlünde yara olarak taşıdıkları. Hayaletler ve izler bugünkü bizi bize rağmen şekillendiren…

Kaygan zeminde olduğumu bile bile devam ediyorum yorumlarıma: “İş seyahatinden dönüyorsa dediğin gibi, belki koşturmaktan yemek yiyecek fırsat bulamadı baban. Şimdi de ayaküstü açlığını bastırmaya çalışıyor, elindekinin kafi gelmeyeceğini bile bile. Ama günü güzel geçmiş belli ki, yüzünde zafer kazanmış birinin gülüşü var, o yüzden açlığı da çok umurunda değil bence.”

Bu açıklamalarım hoşuna gitmiş olmalı ki gözleri parlayarak bakıyor simdi bana. “Bu resimdeki çocuk ben değilim ama o zamanlar tam da bu yaşlardaydım. Kadın da annem değil ama fiziksel görünüm olarak inanılmaz benziyor” diyor neden sonra. Tüylerim diken diken suskunluğumda devam etmeye davet ediyorum onu.

“Babam ben çok küçükken öldüğü için hakkında çok az şey biliyorum. Şirketini sıfırdan yarattığını ve onu ayakta tutmak için gece gündüz çalıştığını ve bunun için de çok sık yolculuğa çıktığını mesela…

Annemle aralarının açılmasının en önemli nedenlerinden biri de buymuş zaten. Sonra annem bir gün dayanamamış bu yalnız hayata, beni ve erkek kardeşimi kaptığı gibi dönmüş memlekete. Babama da çok istersen gelirsin peşimizden mesajı vermek istemiş böylece.

Babam işini bırakmamış ama. Ara ara ziyaretimize gelmiş, bize hediyeler getirmiş, maddi açıdan hiç bir sıkıntı çekmememiz için elinden geleni yapmış fakat ailemizin canlı kanlı gerçek bir üyesi olamamış hiç. Daha çok misafir oyuncu gibiymiş yaşamımızda. Erken yaşta da zalim bir hastalığın pençesine düşüp göçüp gitmiş bu dünyadan.

Babamın dirisi de ölüsü de anneme hep acı vermiştir. O yüzden babamdan bahsetmeyi sevmezdi hiç, onunla ilgili sorularımızı da geçiştirirdi daha çok. Eski resimlerin çoğunu da aynı nedenden dolayı yok etmiş. Kısacası babamı hayal meyal anımsıyorum sadece, avucumdaki bir iki ipucu etrafında imgemde ben dokudum onun karakterini. Belki hakikatin çok yakınındayım, belki ondan fersah fersah uzağım kim bilir.

Yıllar sonra annemin vefatının ardından onun eşyalarını düzenlerken geçti bu siyah beyaz fotoğraf elime. Biliyorum gereksiz bir çaba içindeyim, belki yanlış yerde arıyorum yanıtları. Diyebilirsin ki hiç sahip olmadığım bir anıyı yeniden yaratmaya, sonra da onu şatafatlı çerçeveler içine oturtmaya çalışıyorum. Belki zavallı buluyorsun bu uğraşımı, belki acıyorsun. Yine de bildiğim şu ki, insan geçmişten bir şeylere tutunmak ihtiyacını hissediyor hep, pamuk ipliğiyle bile olsa…”

Söyleyecek söz bulamadım, omzunu sıvazladım titreyen ellerimle ve “gel biraz daha bakalım şu kareye beraber, kim bilir daha neler saklı içinde” diyerek eğdim başımı fotoğrafın üstüne ve izin verdim orada kurulu mizansenin beni bir girdap gibi içine çekmesine.

Bir zamanlar elimizde tuttuğumuz, hatta içinde yaşadığımız güzelliği yitirdiğimizde onun yasını tutmanın ne denli zor olduğunu çoğumuz biliyoruz, deneyimlerimizle sabit. O gün arkadaşımı dinlerken açıklıkla ayrımına vardığım, içeriğini bile tam olarak tanımlayamadığımız kayıpları yaşayanların yüreklerinde taşıdıkları kaskatı ve sorgu yüklü ağırlık.

Giden belki siyahtı belki de bembeyaz. Tek bildiğimiz artık burada olmadığı.

Nice, Şubat 2013

Sevgiyle Saskia

saskiasaskiasaskia 

Arkadaşlarımız kızları Saskia dünyaya geldikten kısa bir zaman sonra eşime onun vaftiz babası (Fransızca adıyla “Parrain”) olmasını teklif ettiler. Biz önce biraz irkildik ama konuşunca bunu dini kalıplar dahilinde değil de, daha çok hamilik anlamında düşündüklerini anlatıp bizi rahatlattılar. Saskia’nın bebeklikten çocukluğa, sonra da yetişkinliğe doğru akan yaşamında onu yönlendirecek, ona bu yolculukta rehberlik edecek birini düşünmüşler. İbrahim’in bilime, filozofiye, edebiyata merakı, sabrı, inatçılığı, sorgulamaktan vazgeçmeyen mizacı da etkili olmuştur tahmin ediyorum bu seçimlerinde. Ama sanıyorum en önemlisi, daha ilk günlerden beri Saskia ve İbrahim’i bir arada gördüğümüzde gözlemlediğimiz muazzam uyum ve sevgi bağı.

Bilenler bilir, benim anaçlık katsayım düşüktür, çocuk bakım deneyimim de sıfırdan hallice. Ama farkındayım, eşimin bir onur sayıp kabul ettiği bu yeni unvanının bizim yaşamımıza da bir yansıması olacak elbette ki. Neyseki Saskia sevilmeyecek çocuk değil. Hem şirin, hem iyi huylu, çoğu zaman neşeli, dertsiz. Şımarıklığı yok, erken yaştan itibaren kendini oyalayabilen mutlu ve bağımsız çocuklardan.

Biz de sık sık görüşüyoruz, birlikte küçük geziler, kutlamalar yapıyoruz.  Keyifli anlar geçiriyoruz. Hepsi tamam, hiç şikayetim de yok. Saskia için alışverişe çıkmaya bayılıyorum mesela.  Ona kıyafetler, ayakkabılar seçmek kadar zevkli bir şey yok. Ne giyerse de yakışıyor zaten. O da beni inceliyor, üstümde ne var, ne takmışım diye bakıyor. Bir gün ailecek bir ayakkabı mağazasının önünden geçerlerken vitrindeki iddialı topuklu pabuçları görünce durdurmuş annesini. Bir yandan ayakkabılara işaret ediyor, bir yandan da “Tatie Deniz!” (Deniz Teyze) diye çığlıklar atıyormuş heyecanla… Eh, benim çocuğa ne aşılayacağım da belli oldu böylece…

Derken hem heyecan hem korkuyla beklediğim o gün geldi. Anne ve babası Saskia’nın bir gece bizim evde misafir olmak istediğinden bahsettiler. Artık yeterince büyümüş, üstelik tuvalet eğitimini de başarıyla tamamladığından gündüz zaten sıkıştığında haber veriyormuş. Akşam yatarken ne olur ne olmaz diye altı bağlanıyormuş yalnız. Daha önce anneannesi ve dedesinin evinde de tek başına kalmış, hiç problem olmamış. Şimdi de bizimle bir gece geçirmeyi çok arzu ediyormuş…

Aldı bizi derin bir düşünce. Ben bu konuda da babama benziyorum, emanet çocuğun sorumluluğu onu da direkt kırmızı alarmın eşiğine getirirdi.  Düşünsenize, başkasının kıymetlisine, onun gözünün nuruna bakacaksınız, sahip çıkacaksız. Allah vermesin, bir ufacık dikkatsizliğiniz yüzünden çocuğun başına bir şey gelse, ailesine nasıl hesap verirsiniz? Kendinizle nasıl yaşarsınız?

Üstelik ben bir de beceriksizim bu konuda. Sakarım sonra. Bazen çok dalgın olabiliyorum. Çocuklarla oynama faslını idare ediyorum da, otoritem de hiç sökmüyor onlara.  Tutar tarafım yok yani.  Hiç unutmam, üniversite yıllarında bir arkadaşım küçük kızkardeşine sormuştu bir gün “Deniz hariç bütün kız arkadaşlarıma Abla diye hitap ediyorsun, ona niye sadece Deniz diyorsun?” Kız kıkır kıkır gülmüş; “aman ondan abla mı olur!” diyerek…

Tabii bu sözü değişik şekillerde yorumlayabiliriz. Ben iyimser bir insan olarak genç neslin beni “yetişkinlerden” değil de, daha çok “kendilerinden” bildiklerine inanmayı seçiyorum. Aksi halde gururumun sancısından ayakta kalmam mümkün görünmüyor zaten…

Uzatmayalım, bazı mazeretlerle biriki ay daha geciktirdik Saskia’nın söz konusu ziyaretini ama sonunda bir gün belirlemek durumunda kaldık. Çocuğun kalbini kırmak istemiyoruz daha fazla bekletip.  Bir de kaçınılmazı ertelemenin faydası yok, bir yerden başlayalım gitsin düşüncesindeyiz. Plan şöyle: Cumartesi öğleden sonra İbrahim gidip Saskia’yı evinden alacak, o gece ufaklık bizde kalacak. Pazar geç öğle yemeğine de onlara davetliyiz. Böylece hem kızımızı usulca evine bırakmış olacağız, hem de anne babasıyla biraz muhabbet şansını yakalayacağız.

Haydi bismillah.

Cumartesi kalktık heyecanla, daha öğlen saati olmadan çaldı telefon. Saskia’nın annesi arıyor: “İbrahim nerede kaldın? Bizimki sabah erkenden kalktı, heyecanla giyindi hazırlandı, seni bekliyor. İki dakikaya bir de ne zaman gelecek Parrain diye soruyor!” Eşimin yüreğinin yağları eridi tabii, hemen yola koyuldu.

İki arabamız var, ufaklık spor olanını rica etmiş. O araç da sadece iki kişilik olduğundan bana evde beklemek düştü. Kendi bebek koltuğunu takmışlar, kemerini bağlamışlar. Tam hareket edecekken “üstünü aç arabanın lütfen” demiş bizim küçük hanım. Eşim onun bu isteğini “güneş çıkınca açılır arabanın üstü, görüyorsun şimdi hava kapalı” açıklamasıyla kibarca geri çevirmiş. Bizimki kabullenmiş ama bunu bir kenara yazmış.

Araba hızlanınca “yaşasın” diye bağırıyormuş keyifle. Hız kesici tümseklerin üstünden geçerken de kucağındaki bebeklerini “merak etmeyin ben sizi tutuyorum” diyerek telkin ediyormuş. Aydınlık yüzünde “bu hafta sonu çoook eğleneceğiz” ifadesi.

Neyse, geldiler… Saskia’nın elinde iki küçük bavul, tahmin edersiniz ki ikisi de pembe renkte. Birinde kıyafet ve aksesuarlar, diğerinde oyuncaklar, resim defteri, boyalar, kalemler ve tabii ki Barbie bebekler…   Bu arada, dikkatinizi çekerim, ayağında pembe çizmeler var, valizinde de iki çift yedek ayakkabı getirmiş. Tatie Denizle uyum içinde olmayı planlamış sanıyorum.

Saatlerce sırasıyla bizim yatağın üstünde hoplamaca, top oynamaca, yine hoplamaca, resim yapmaca, hoplamaca, boğuşmaca, yerlerde sürünmece oynadıktan sonra neyseki yorgun düştüğünü kabullendi de bize de nefes alma imkanı doğdu.  Zaman nasıl geçti anlamadık ama, çok da keyifliydi, kahkahaları çınlattı ortalığı.  Biz de o curcunada neydik nereden geliyorduk unuttuk.

Derken televizyonda çizgi film izlemeye karar verdi. Meğer bizim Digitürk’te bir sürü çocuk kanalı varmış da haberimiz yokmuş. Saskia bir kanepeye geçti, ben ötekine yayıldım.  İbrahim de fırsat bu fırsat deyip yan odadaki bilgisayarının başına kaçtı.

Küçük hanım önce biraz mesafeli dursa da benim tarafa birkaç kaçamak bakış fırlattıktan sonra usulca gelip yanıma kıvrıldı. Sarılıp saçını okşamama da izin verdi zamanla.  Biz öyle mırıl mırıl keyfederken tam altı buçukta alarmı çalan bir saat gibi dikilip “acıktım!” dedi.

Önceden anlaşmıştık, pizza yiyecektik. İbrahim’i mahallenin pizzacısına yolladık,
Saskia da masayı hazırlamama yardım ediyor. Üç kişiyiz malum ama o iki tabak da anne ve babası için koymakta ısrar ediyor.  En yumuşak sesimle “ama Saskia onlar bu akşam gelmeyecek, biz uyuyup uyanıp sonra yarın öğlen onlara yemeğe gideceğiz” diyorum. O beni duymazdan geliyor, hiç ciddiye almıyor… “Anne babaların yeri çocuklarının yanıdır Deniz, hele de akşam hava kararmaya başladığında” diye duygusal tonda bir de çıkış yapıyor ki benim elim ayağım boşalıveriyor.

Neyseki pizzaları görünce dikkati dağılıyor, biz de fazla tabakları çaktırmadan toplayıp kenara koyuyoruz.  Yemek sonrası daha sakin tempoda sohbete ve sakalaşmaya devam ediyoruz… Brüksel’de yaz günleri güneş epey geç batar, saat ona doğru kararıyor o gün de ortalık.

Bizimki de tam o sırada bebekleriyle şöyle bir oyun sahneye koyuyor: Barbieler “anne, baba gelin bizi alın gece oldu” diye ağlaşıyorlar. O da yanıtlıyor: “Merak etmeyin, onlar da elbet biliyorlar bu saatte çocukların yalnız bırakılmaması gerektiğini.” Eyvah diyorum, durum kötü.  Hali de içime dokunuyor çok, bıraksanız ağlayacağım.

Annesini arıyoruz, o niyeyse sakin. “Hiç merak etmeyin, bezini sarın, pijamasını giysin, sütünü verin sakinleşir, birazdan da uykusu gelir, sızar zaten bu saatlerde” diyor. İkna olmadık ama deniyoruz, uyku kostümlerini giydiriyoruz törenle,  ılık sütünü de eline tutuşturuyoruz ama bizimki cin gibi. Saat onbir oldu.

Kanepede oturuyor, bir taraftan televizyona bakıyor, diğer yandan da camdan dışarıya, karanlığa. Arada iç çekiyor ve “neredeyse gelirler” diyor küçücük bir sesle. Yani Ömercik filmi acıklı diye düşünenlerdenseniz, bu gerçek hayat dramasına kayıtsız kalmanız mümkün değil. Ben çöktükçe çöküyorum, daha fazla beklemeden ailesine teslim mi etsek acaba diye düşünmeye başlıyorum.

Tam o sırada donuna işediğini itiraf ediyor en solgun sesiyle. O kadar durgun ve kederli görünüyor ki kızmanız mümkün değil. Kaptığımla tuvalete götürüyorum onu, başka bez vardı neyseki bavulunda, hemen değiştiririz diye hesap yaparken bunun son yedek olduğunu fark ediyorum.

Tuvalete girdiğimizde aklım o kadar karışık ki bir an boş bulunup eylemsiz dikiliyorum karşısında. Gözümün içine anlayışla bakarak “Deniz, ben çocuk olduğum için boyum kısa, tuvalete tırmanamıyorum. Beni sen oturtabilir misin acaba?” diye soruyor. Güleyim mi ağlayayım mı bilmiyorum. Ah, sevgili şahane çocuk!

İbrahim temkinli insan, yedek bez kalmamasından muzdarip, düşünceli. Bir kaza daha olursa ne yaparız senaryosu üstünde yoğunlaşmış aklı. Türkiye’de değiliz ki akşamın o saatinde açık market bulalım. Bizim mahallede oturan küçük çocuklu arkadaşlar listesini tarıyoruz kafamızda. Şanslı aileye telefon açıp, önce geç vakitte aradığı için binbir özür dileyip sonra da “bez varsa gelip alabilir miyim?” e getiriyor lafı. Becerikli adam şu Parrain, eh boşuna mı hami seçildi?

Saskia ile başbaşa kalıyoruz, çok uykusu geldi ama direniyor. Neyseki mahmurluğu artık hüznünü bastırıyor, daha az acıklı görünüyor cimcime. İbrahim az sonra dönüyor, bir de çizgi film DVDsi vermiş tecrübeli arkadaşlar eline. O da göreve konsantre olmuş, aldığı direktifler doğrultusunda Saskia’yı kalacağı odaya götürüyor.

Çek yat kanepeyi yatağa dönüştürüyoruz. “Aman Allahım, bu bir mucize!” diye neşeli bir çığlık atıyor bizimki ellerini çırparak. Uzun zamandır ilk kez güldü yavrucak, bilsek daha önce yapardık.  O odada bir küçük televizyonumuz ve DVD oynatıcımız var. Çizgi filmi taktık, üçümüz pijamalarla Saskia’nın yatağına dizildik yumurta gibi. Daha beşinci dakikayı bulmadan uyuyakaldı zavallı. Tepedeki ışığı söndürdük, masa lambasını açık bırakıp çıktık oradan.

Sabahın ikisinde çocuk ağlamasıyla sıçrıyorum yataktan.  Kimim / neredeyim / ne oluyor sorularından sonra yolumu bulup Saskia’nın yanına koşuyorum. İbrahim de tabii. Işığa rağmen uyanınca ortamı yabancılamış ve korkmuş garibim. Sarıldık hemen şefkatle, sakinleştirmeye çalıştık.  İbrahim bana eliyle “sen git ben yatıştırırım” anlamına gelen bir işaret yapıp beni odamıza yolladı.

Bana gelince, artık yediğim pizza mı dokundu, aşırı heyecan ve duygu yükü mü bilemem, bağırsak/mide ne varsa herşey iflas etti o gece. Sabahın erken saatlerine kadar banyo-yatak odası arasında mekik dokudum, sonunda da hem uykusuzluk hem krampların verdiği azaptan bitkin düşüp banyoda yere serdiğim havluların üstünde uyuya kaldım… Kendime gelince de sürüne sürüne yatağa ulaşıp yeniden sızdım.

Hatırladığım bir sonraki sahnede saat on gibi İbrahim ve Saskia başucuma dikilmişler, beni kahvaltıya çağırıyorlar. Ama ben gözümü bile aralayamıyorum. Ufaklık endişeli görünüyor. “Tatie Deniz’in nesi var?” diye soruyor. İbrahim “biraz rahatsızlanmış, haydi bırakalım da dinlensin” diyerek mutfağa doğru yönlendiriyor onu. Kahvaltıdan sonra da götürüp evine teslim etmiş zaten, öğle yemeği için de özür dilemiş benim adıma.

Ben o gün ikindi vakti toparlanabildim. Kendime geldikten sonra ancak akıl edebildim eşime hal hatır sormayı. Baktım, o da perişan… Anlattığına göre bizim bitirim çocuk gece boyu ara ara kalkıp yatakta dimdik oturuyormuş, nasılsa uyumaya devam ederek. Sonra beklemediğiniz bir anda aniden küt diye devriliyormuş ya sağa ya sola. Dertli Parrain kafasını bir yere çarpacak diye çok korkmuş haliyle, ona göz kulak olacağım diye de kendisi pek uyuyamamış.

Saskia gece bir ara da İbrahim’in üstüne tırmanmış ve oracıkta uyumaya devam etmiş. Diğeri de rahatsız olsa da ses etmemiş… Dahası prenses ara ara pırt yapıyormuş.
“Küçücük bir çocuğun gövdesinden nasıl bu kadar gaz çıkabilir, hayret ettim!” diye naklediyor bu fenomeni bilim aşığı Parrain.

Üstüne üstlük sabah erkenden neşe içinde uyanmış Saskia ve “Ibo bak
hava güneşli!” diye haykırmış coşkuyla. Yani “kalk arabanın üstünü açıp gezelim” demeye getiriyor. Parrain tabii ona öyle bir haşin bakmış ki ”yat aşağı” diyen gözleriyle, anında iki saat daha uyumaya karar vermiş Saskia.

Anlayacağınız yirmi dört saat bile sürmeyen bu ilk nöbetimiz sonunda eşim de en az benim kadar uykusuz ve yorgun… Pazar akşamı salonda bir kanepede o yatıyor, diğerinde ben, kimsenin pek sesi çıkmıyor. Tuşa geldik! “Biz iyi ki kendimizi bilmişiz de çocuk yapmamışız” diyor İbrahim. “Çok haklısın hayatım…” diyorum içtenlikle “…Allah zaten dağına göre kar verirmiş!”

Pazartesi işe gittiğimde Saskia’nın annesiyle konuşuyorum. Sağlık durumumu merak etmiş, biraz utanıyorum başıma gelenlerden tabii, geçiştiriyorum yanıtı ve hemen Saskia’yı soruyorum, onun izlenimlerini merak ediyorum.

Kadıncağız belli ki o gece olanı biteni İbrahim’den dinleyince biraz endişelenmiş haliyle ve kızına sormuş: “Bir daha kalmaya gidecek misin Parrain ve Tatie Deniz’in evine?”

 “Elbette” demiş Saskia tereddütsüz sıcak gülümsemesiyle, çünkü çoook eğlenmiş…

 
Brüksel, Şubat 2013

  Not:

 Babam seneler önce bugün –nereden estiyse aklına- anneme bir demet çiçek almış. Tam apartmanın kapısından girerken esnaftan bir zat biraz manidar bakmış babama ve belli belirsiz gülmüş ince bir alayla.  “Ona rağmen senindir bu çiçekler” demişti anneme…

 Bu Sevgililer Günü’nde beyaz atlı prensi bekleyen genç kızlarımızın sevgisini göstermekten çekinmeyen, kendisiyle barışık, cesur ve yeniliğe açık kahramanlarla karşılaşmalarını diliyorum.

Takılara Takılanlar

taki

Çok sevdiğim bir arkadaşım var, kırklı yaşların başında, içi dışı güzel bir insan. Annesini erken kaybetmiş. Hiçbir kayıp kolay hazmedilmiyor biliyorum ama onun hikayesinde bir intihar söz konusu. Arkada kalanların yüreklerinde en az kara keder kadar ağırlık yapan, keskin tereddütler ve asla yanıtlanamayacak sorular bırakan bir intihar.

Yıllar geçmiş olmasına rağmen annesiyle dolu arkadaşım. Bunu hissetmemek mümkün değil. Her yıl o uğursuz gün daha yaklaşmaya başladığında geriliyor gövdesi, sertleşiyor mizacı, hırçın ve mutsuz birine dönüşüyor. Öyle ya da böyle geçiyor zaman, o tarih geride kalıyor ve o yeniden toparlanıp devam ediyor hayatına kaldığı yerden. Ama ızdırabı hala çok büyük, çok göze görünür.

Sohbette derinlere daldığımız bir gün annesinin birkaç takısını özel bir kutuda sakladığından bahsetti. Sarıp sarmalamış özenle bu küçük hazineyi, hasret yaktığı zamanlarda açıp kokluyormuş içindekileri. Anne kokusu…

“Zamanla uçup gidiyor tabii…” dedi “… ama o kutunun kapağını her araladığımda hala geçmişten gelen bir esintiyi çekiyorum sanki içime, beni saran, kuşatan ve bir an olsun soluklandıran tanıdık bir meltem.”

Belki duyuları yanıltıyor onu bile bile, korumak için o narin yüreğini. Belki cidden o anının, o sevginin büyüsü kokuyu ebediyen ölümsüz kılan. Kim bilir?

“Takmak içinden gelmiyor mu hiç peki?” diye sordum. “Kendi üstünde taşımak istemez misin onları?”

“Çok isterim aslında…” dedi, “…ama koku uçar gider diye korkuyorum…”

* * * *

Babam çok seneler önce bir gün annesinin mezarını ziyarete gidiyor kabristana. Temizliyor, süpürüyor, yabani otları söküp çıkarıyor özenle. Küçük çocuklar bitiyorlar yanında: “Amca su getirelim mi?”. Çeşmeden plastik bidonlarla su taşıyorlar heyecanla, birkaç kuruş bahşiş girecek umuduyla ceplerine.

Hava soğuk mu soğuk ama babamın elleri çıplak. O sahnede annesini düşündüğünü, hatta belki kafasında onunla sohbet ettiğini canlandırıyorum hayalimde. Eldivenleri cebinde bile olsa giymemiştir, üşüdüğünü, parmaklarının uyuşmaya başladığını hissetmemiştir. Duyarlı adamdı babam, gönlü önde ayakları arkada giderdi hep.

Nasıl, ne zaman, tam olarak bilinmez, zaten biraz bol gelen alyansı incelen parmağından kayıp düşüveriyor oracığa. Farkına varmıyor. Eve döndükten sonra anlaşılıyor ki yüzük yok. Her yer aranıyor taranıyor, bulabilene aşkolsun. Düşününce ev halkının aklına geliyor ki gündüz kabristanda kaybolmuş olma ihtimali var. Ancak hemen ertesinde de gidip bakmak mümkün olmuyor.

Derken havalar iyice soğuyor. Çetin bir kış bastırıyor. Günlerce kar yağıyor ve uzun süre de yerden kalkmıyor. Babamın yeniden annesini ziyarete gitmesi ilkbahara kalıyor. O zamana alyans hala bulunamamış ve hatta bulunacağına dair umut da kalmamış.

Babam annesinin mezarı başında dua ederken başı eğik, kafasında maziye ait sesler, görüntüler. Aniden güneşin utangaç ışınlarının ısıtmaya başladığı toprakta, tam da ayakkabısının burnunun ucunda filizlenen bir çiçek misali baş kaldırdığını görüyor bir nesnenin. Belli belirsiz bir parlaklık gözüne çarpıyor. Eğiliyor. Ucundan kavradığıyla çekip çıkarıyor yüzüğünü yerin altından.

“Annem ben geri gelene kadar sahip çıkmış emanetime” diye anlatırdı bu hikayeyi.

Ben o alyansa yıllarca tılsımlıymış gibi baktım, biraz hayranlık biraz da ürkeklikle. Kalbi durduktan sonra tıbbi yöntemlerle tekrar hayata döndürülen hastalar gibi mucizevi bir deneyim yaşamıştı benim gözümde. Gitmediğimiz yerleri görmüştü, bilmediğimiz şeyler biliyordu o gizemli yüzük.

* * * *

Dayım hastanede o sevimsiz hastalıkla boğuşurken ziyaretine gittiğimizde teyzemi kenara çekip bana ondan hatıra kalacak bir takı almasını tembihlemiş. Birkaç gün sonra Brüksel’e geri döneceğimi ve belki de bir daha görüşemeyeceğimizi düşünmüş olmalı. Bir veda armağanı yani bu.

Teyzem istenileni yapmış. Kolyemi getirip teslim etti bana. Çok da hoş, zarif bir takı. Ama tabii hikayesini öğrenince yüreğim kabardı, gözlerim dolu dolu oldu. Tek hece dökülemedi dudaklarımdan, toparlanmak için bir süreliğine ortadan toz olmayı seçtim.

Zaten göz muayenesi için Ankara’daki doktoruma gitmem gerekiyordu o gün. Tunalı Hilmi’deki muayenehaneye daldım. Hala metanetli duruşumu koruyorum ve dikkatimi günlük olağan bir aktiviteye kanalize ederek sızlayan yüreğimi avutacağıma inandırıyorum kendimi.

Göz kontrolüm olaysız geçiyor, her şey normal. Doktorla biraz havadan sudan konuşuyoruz. Öyle derin bir geçmişimiz de yok zaten, sadece son iki senedir tanışıyoruz. Özel hayatı hakkında en ufak bir malumatım yok, o da benim bir iki sene önce evlenip Belçika’ya taşındığımı biliyor sadece.

Medeni ve mesafeli hasta-doktor ilişkisi çerçevesindeki rollerimizi başarıyla oynarken ben biranda saha dışına çıkıp durduk yerde hıçkırıklara boğuluyorum. Elim boynumdaki kolyeye gidiyor, gözlerimden sicim gibi yaşlar akıyor ve “dayım ölüyor biliyor musunuz?” diye dökülüveriyorum muayenehanenin orta yerine.

Doktorum efendi bir insanmış. Can kulağıyla ve gönül gözüyle dinliyor önce bölük pörçük, sonra baştan sona naklettiğim hikayemi. Üzülme, ağlama demiyor. İkisi için de yeterli nedenim olduğunu biliyor. Zamanını veriyor bana cömertçe, insanlığının gölgesine sığınmama müsaade ediyor. Neden sonra kendimi toplamaya başlayıp da mahcubiyetle onu özürlere boğduğumda “bazen bir yabancıya anlatmak daha kolaydır” diye teselli ediyor beni. Kapıda uğurlarken sağ elini sırtıma dokunduruyor, cesaret diliyor gözleri.

Yıllar sonra bu hikayeyi utana sıkıla teyzemle paylaştığımda buruk bir gülümseme belirdi dudaklarında ve “sen asıl beni kuyumcuda görecektin…” dedi sadece.

Ölüm dayımı çaldığında kolyesi boynumdaydı.

* * * *

Babam ne zaman eline toplu bir para geçse, ne bileyim, misal, atadan kalma bir arsa satılsa, bana ve anneme küçük birer tahsisat ayırırdı bu gelirden. “Gönlünüzün çektiği bir şey alın” derdi, tek şartı vardı; kalıcılık. Bu durumda tercih edilen de genelde bir takı olurdu haliyle.

Ben Brüksel’e taşındıktan bir süre sonra yine böyle bir durum ortaya çıktı. Babam da bana bütçemi bildirip seçimin her zamanki kural dahilinde yine bana ait olduğunu söyledi. Saate ihtiyacım vardı o ara. Onaylarını alayım da içime sinsin diye beğendiğim modelin dijital bir fotoğrafını çekip yolladım bizimkilere.

“Aman kızım, gözünü seveyim, sağlamından al, iki senede bozulup atılmasın, hatırası yıllarca seninle kalsın” diye tembih etti babam. Tamam dedim, markanın güvencelerini sıraladım. Yeşil ışık gelince de gidip satın aldım.

Saatimi yıllarca seve seve kullandım. Babamı kaybettikten sonra hatırası daha da bir önem kazandı, bileğimde durduğu yerde değerlendi sanki. Babamla aramdaki bağın sembolü oldu. Güç veriyordu bana.

Benim için manevi değeri ölçülemeyen bu saat günün birinde kaderin hiç anlamadığım ve onaylamadığım bir kararı sonucunda ortadan kayboldu. Her deliği aradım aylarca. Etrafımdakileri seferber ettim ama yer yarılmış da içine girmişti sanki saat. Hançer darbesi yemiş gibi deşildi içim.

Pusulamı yitirmiştim, aylarca sarhoş gibi gezdim. Hep ruhani bir mesaj arayıp durdum bu olan bitende. Babamın alyansının hikayesinden esinlenip bana bir tesadüfle geri dönmesini bekledim saatin. Gelmedi, buluşamadık bir daha.

Kutusunu hala saklarım ama yatak odamdaki komedinin çekmecesinde. Ara ara kapağını aralar orta yerindeki boş kovuğu okşarım parmak uçlarımla. Babamın gidişiyle içimde açılan öksüz yarığa benzer.

* * * *

Ölüm hiç yakışmadı Feyza Teyze’ye. Çok canlı kadındı, hayatın kendisiydi benim gözümde. Konuşması, jestleri, giyinişi, yürüyüşü nasıl desem hararetli, alev alev… Bayılırdım onun biraz hayal gücü, biraz edebiyat yüklü betimlemelerine. Yaşam sanki en akla sığmaz yüzünü ona gösterirdi, en coşkulu maceralar onun başından geçerdi.

Şık bir semtin sokaklarındaki olağan çarşı turunu bir anlatışı vardı, sanırdınız kırmızı halıdan yürüyüp Oscar törenine gidiyor… Ağzınız açık dinlerdiniz, film kareleri gibi canlanırdı gözünüzde sahneler onun ışıltılı kelimeleriyle. “Denizciğim, anlayacağın kendimizi Nişantaşı’nın büyüsüne kaptırıvermişiz; bir gezdik, bir salındık ki biz o sokaklarda, sorma gitsin…” diyen sesi kulaklarımda çınlar hala.

Yıllar evvel, biz daha eşimle nişanlıyken bir gün müstakbel kayınvalidem, onun kardeşi Feyza Teyze ve annem hep birlikte kuyumcuya gitmiştik. Bana takı alınacak. O zaman benim süsle püsle, hele altınla hiç aram yok, ama adet dediler, sürüklediler. O mu bu mu olsun diye bakıyoruz yüzüklere, ben son derece rahatsızım, ne diyeceğimi ne seçeceğimi bilemiyorum.

Feyza Teyze her zamanki gibi enerji dolu, dışa dönük, atak. Lafını da hiç sakınmıyor maşallah. Dükkandaki bütün yüzükleri dizdirdi önümüze. Sonunda da bizim için verdi zaten kararı. En gösterişlisinden bir yüzük sardırıldı. Yirmili yaşların sonundaki o kot/tişört halim, süet düz botlarım ve de makyajsız suratımla inanılmaz bir tezat oluşturuyordu bu takı. Kristal avizeleri çağrıştırıyordu bana, öyle ki taşlarına baktıkça gözüm kamaşıyordu.

Devrilen yıllarla birlikte insanın stili ve zevkleri değişebiliyor. Eşim bana “zeki kızsın diye aldık seni, çula çaputa sardırdın zamanla” diye takılır hep. Gerçekten de giyime ve aksesuara fena halde düşkün bir insana dönüştüm. Ayakkabı, çanta deyince gözlerimde kıvılcımlar yanıp sönüyor. Hazır giyim mağazalarında saatler geçiriyorum ve takılarla yakınlığım tehlikeli boyutlarda artık.

Geçen gün parmağımdaydı söz konusu yüzük. İş yerinden bir tanıdıkla asansördeydik. “Gözümü alamıyorum…” dedi elimi işaret ederek “…sormadan edemeyeceğim, sahici mi o taşlar?” Başımla onayladım, ekledim sonra: “bir hediye…”

“Seni çok iyi bilen birinden olmalı” diye atıldı hemen “çünkü tam senin tarzın!”

Feyza Teyze gezmeyi severdi, süsü püsü, hareketi, insanları, cıvıltıyı severdi. Simdi ben de ne zaman şaşalı bir yere davet edilmiş olsam, ya da mesela Paris’e, ışıklar şehrine gitmek için yola çıksam, ya da Nişantaşı’nı arşınlamaya koyulsam onun seçimi olan bu yüzüğü takarım parmağıma.

“Haydi Feyza Teyze…” derim “… birlikte gidelim o büyünün peşine. Bulduğumuzda da bırakalım kendimizi onun kollarına, kapıldığımızla koyuverelim gitsin…”

* * * *

Evet, takılarda yaşanmışlık var. İzleri var o çok sevdiklerimizim. Onların gözündeki halimiz var, belki şimdimiz, belki geleceğimiz.

İster boynumuzda, bileğimizde, kulağımızda, parmağımızda taşınsınlar, ister ipek kumaşlara sarıp sarmalanmış yuvalarında yatsınlar, aktardıkları mesaj hep aynı. Hatta bazen kendileri yitip gitmiş olsalar da boş kalmış kutularında saklı duruyor o anlam. Bize köklerimizi, güçlü geçmişimizi ve neyse ki sevildiğimizi hatırlatıyorlar avaz avaz suskunluklarında.

Sevdiklerimizin aramızdan ayrılışı ne yazık ki her defasında sarsıcı ve zamansız bir sürpriz olarak çıkıyor karşımıza. Üstelik tamamen kontrolümüz dışı. Yaralanıyoruz, acı çekiyoruz çok, ama hep kabullenmek düşüyor sonunda payımıza. Diğer yandan, yitirdiklerimizin anısına sahip çıkmak, onu canlı tutup başkalarıyla da paylaşmak tamamen bizim elimizde.

Çoğumuz kederimizde sessizleşiyoruz, onların adını alamaz oluyoruz ağzımıza iç yangınımız yüzünden. Havadan sudan konulara kaymak, gündelik koşturmada huzur bulmak arayışındayız. Hayatımıza ve yüreğimize dokunmuş o kişilerin yoklukları bir tokat gibi iniyor yüzümüze her seferinde, özellikle de acımız hep taze, özlemimiz bu kadar derinken. Kaçıyoruz biz de, saklanıyoruz.

Oysa ne mutlu ki onlar şahane insanlarmış. Ne mutlu bize ki, içimizi ısıtmışlar, ruhumuzu beslemişler, sarsmışlar zaman zaman, etkilemişler. Genç nesiller bilmesin mi şimdi bunu, eskiler anımsamasın mı gururla?

Durun ve düşünün bir kere: Hak etmiyorlar mı?

Brüksel, Şubat 2013